|
Adalet
![]() ![]() Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
29 Teşekkür 22 Mesaja aldı
|
ALİ BULAÇ
"Türk Müslümanlığı veya Türkiye modeli"nin önemli argümanlarından biri de "Türk İslam"ının tasavvufa/gönüle dayandığı, diğer Müslümanların salt zahiri ve fıkhi lafızlara takılıp kaldığı önermesidir. Bu da hem yanlıştır hem İslam noktai nazarından makbul değildir. Yanlıştır, çünkü tasavvufi hayat Türkiye'ye özgü değildir, aksine tarikatların yasaklanmış olması, kurumlaşmayı ve geleneği zayıflattığından belki de tasavvufun en kötü olduğu ülkelerin başında biz varız. (İslam dünyasındaki tasavvufun yaygınlığı konusu için bkz. Ömar Michael Burke, Sufiler Arasında, Çev. A. Tunç Demirtaş, İnsan Y.) Yazık ki Türkiye'de aydının İslam dünyasına ilişkin dehşet verici derecede bilgisizliği vardır; hem bilmiyor hem de Batılı oryantalistler gözüyle İslam dünyasına bakıyor. Bu açıdan neredeyse bütün bilgi ve kanaatleri derin bir cehalete dayanmaktadır. Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika'da canlı bir tasavvuf ve tarikat hayatı var. Kahire Hz. Hüseyin Camii'ne gittiğinizde, bir köşede bir tarikatın zikir ayiniyle karşılaşırsınız; hatta son senelerde devlet tasavvufu teşvik etmektedir. Pakistan'daki tarikat hayatı Türkiye'nin kat kat üstündedir. İran'da İslam'ın iki ayağından biri Ca'feri fıkhı, diğeri tasavvuf mirasına dayalı irfandır. İmam Humeyni'nin Gorbaçov'a gönderdiği ünlü mektubunda yeni Rus nesillerine İbn Sina, Sühreverdi, Molla Sadra ve İbn Arabi'yi okutmayı önerdiğini hatırlayalım. Lafız ve fıkıh olmadan İslam var olamaz. Kur'an ve sünnet nassları lafız, hüküm ve maksatlardan oluşur. Dinî hayatın maddi çerçevesini fıkhi hükümler çizer. İtikat, ibadet, muamelat ve ukubat sıralaması temeldir. İmanı ancak amelle korumak mümkündür, amelin ne olduğunu bize fakihler öğretir. Şairlerden, vecd ve istiğrak hali yaşayan sufilerden alacağımız zevkler vardır, ama onlar bize din öğretemezler. Öğretmenlerimiz fakihler ve müçtehitlerdir. Kaldı ki sufilerin fıkıhsız yaşadığı iddiası bühtandır. Onların takip ettiği sıralama 'şeriat, tarikat, ma'rifet ve hakikat'tir. Muteber ve sahih Alevi kaynaklarında dahi sıralama böyledir. (Bkz. Alevi-Bektaşi Klasikleri, Kitab-ı Cabbar Kulu, haz. Osman Eğri, TDV, İst, 2007, s. 76) Nihayetinde tasavvuf "Batıni fıkıh"tır, yani temel İslami hükümlere göre manevi hayatın yaşanmasıdır. Mevlânâ, "Ben Kur'an'ın bendesi, Muhammed Mustafa (sas)'nın ayak tozuyum. Kim benden bu ikisine aykırı bir söz bulursa atsın." der. Mevlânâ, Yunus, Hacı Bektaşi, Ahmet Yesevi gibi şahsiyetlerin referans gösterilmesine karşılık Ebu Hanife başta olmak üzere, diğer mezhep imamları, Hasan Basri, Gazali, Kurtubi, Maturidi-Eş'ari, İbn Teymiye, Şatıbi vb. müfessir, muhaddis, kelamcı ve fakihin zikredilmemesi, asıl amacın "Protestanlaştırılmış, postmodern (ne olsa gider), içi boşaltılmış ve sonuç itibarıyla modası geçmekte olan hümanizme hizmet eden bir din inşaı projesi" olduğunu göstermektedir. Sufi zatlar değerli ve seçkin şahsiyetler olmakla beraber, bize bir toplumun gerçek maddi ve toplumsal dinî hayatı için yeterli bilgi malzemesi sunamazlar. Onların da bağlı olduğu fakih imamlar vardır. Mesela İbn Arabi, Maliki idi ve mezhebinin içtihatlarına aşırı derecede bağlılık içindeydi. "Şekil ne ki" diyen muteber tek bir sufi gösterilemez. Ayrıca "Sünnet'te tavsiye edilen meşru mezar ziyaretleri"ni aşan kadim Şaman ve pagan gelenekler ile eski Bizans inanç ve ritüellerin etkisindeki "türbe/yatır ziyaretleri" bu ülke Müslümanlarının övünç vesilesi olamaz. İnsan bir bütündür, onun parçalara ayrılması şizofreniye yol açar. İslam da 'Büyük İnsanlık'tır ve bir bütündür. Bir kısmını alıp diğer kısımlarını atamayız. İslam, insanın ferdi fikri/ruhi hayatıyla ilgili olduğu kadar maddi ve toplumsal hayatıyla da ilgilidir. Madde ve beden gerçektirler, bu yüzden Meşşailerden farklı olarak haşr-ı cismaniye itikat ederiz. Amelsiz iman olmaz. Bu ülkeye salt tasavvuf veya ruhi hayatla yetinmeyi teklif edenler, ya İslam'ın cahilidirler veya işlerine öyle gelmektedir. 02 Ekim 2007, Salı http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/ya...?yazino=595668 |
|
|
|
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 06.03.2007
Mesajlar: 487
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
baştan aşağı yanlışlarla vede saptırmalarla dolu
O müctehidler kimlerin terbiyesinde yetişmiş. İmamı Azam Ebubekirin şeyhi Caferi Sadık ks hz. daha nicelerini saymakla bitmez Ahmakın biride kalkar derki islamı bunlardan öğrenmeğin öğretemezler çünkü gibi laflar eder. Yahu hiç mi duymadı Abdülkadir Geylani ks hz meşhur "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır " sözünü veya İmamı Gazalinin meşhur tarikatı aliye için söylediği sözlerini ya zırcahil yada kasıtlı bir yazı |
|||||||||||||||
|
|
|
|||||||||||||||
![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 20.06.2006
Mesajlar: 4.275
Teşekkür etti: 2
56 Teşekkür 37 Mesaja aldı
|
Bismillah..
Azizim,cahil de ilim sahibi de malumdur. vesselam |
|
|
|
![]() Üyelik tarihi: 19.12.2006
Mesajlar: 572
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
işte insanların yaptığı büyük bir hata.aslında bu bilerek yapılıyor hüsnü zan edeceğim ama Ali bulaçın bunu bilmemesi mümkün mü..? sormak lazım tasavvuf ehli sadece şair vecd ve istiğrak ehlimidir.? yoksa müslümanlara, milletlere yön veren insanlar çıkmış mıdır.?bir objeyi eleştirecek insanın onu kendi dar tanımı içine hapsetmesi bu olsa gerek.araya sufilerden referans gösterek yanlışına doğrudan şahid getirme gayreti de gösteriyor.mesela ben farzımuhal mevlevileri eleştireceğim onların semasının ne manaya geldiğini bilirim ama eleştiri babında ''dönmekle olmaz bu işler'' demem gibi..bu taife vecd istiğrak şiir ehliyse; nerde kaldı sahv ehli. ben ALİ bulaç'ın tam zıddına şunu iddia ediyorum. İslamiyette din ilimlerinin yapılanması aşamasında bu vazifeyi üslenen ve başaran alimlerin büyükleri tasavvuf kökenlidir,ve sufidir.her halukarda muhakkak hayatında tasavvufun derin izi vardır.ister imamı azam ister gazali ister rabbani ister saidi nursi rahmetullahi teala aleyhim ecmaiyn Şu kadarı var ki ALİ bulaç eğer yukardaki yazıyı kişiler konusunda değil de ilimler bazında ele alsaydı daha sağlıklı olur diye düşünüyoruz.yani sufi yerine tasavvuf, fakih yerine fıkıh kelimesini kullansaydı, isabet ettirirdi düşüncesindeyiz. yukardaki yazıyı birde benim son dediğim gibi okuyunuz inşallah. Konu abdulgani tarafından (03.10.2007 Saat 13:24 ) değiştirilmiştir.. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 06.03.2007
Mesajlar: 487
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
Ona En güzel cevabı Imamı Gazali vermiş :
Hüccet-ül İslâm olduğu halde, İmam-ı Gazali Hazretleri tasavvufa yönelmiş seyr-ü sülûk yolundaki zevki tatdıktan sonra durumunu şu şekilde dile getirmiştir: “... Sonra kendi durumuma baktım. Bir de ne göreyim! Dünyevî alâkalar içine dalmış batmışım. Bu alâkalar beni her taraftan sarmışlar. Yaptığım işlerimi gözden geçirdim. Onların en güzeli tedris ve tâlim idi. Fakat bu sahada da ehemmiyetsiz, âhiret yoluna faydası olmayan ilimlerle meşgul olduğumu anladım. Tedris hakkındaki niyetimi yokladım. Onun da Allah rızası için değil, mevki ve şöhret kazanmak gayesi ile olduğuna kanaat getirdim. Bu hâlimle uçurumun kenarında bulunduğuma, eğer durumumu düzeltmek için harekete geçmezsem ateşe yuvarlanacağıma kanaat getirdim. Yakînen anladım ki, sufiler hakikaten Allah yolunu bulan kimselerdir. Onların gidişleri, gidişlerin en güzelidir. Gittikleri yol, yolların en doğrusu, ahlâkları ahlâkların en temizidir. Dünyadaki bütün akıllı insanların akılları, hikmet sahiplerinin hikmetleri, şeriatın bütün teferruatını bilen zâhir ulemâsının ilimleri, onların gidişat ve ahlakından bir şey değiştirmek ve yerine daha iyisini koymak üzere bir araya gelseler, buna muvaffak olamazlar. Onların zâhir ve bâtınlarındaki hareket ve duyguların hepsi, nübüvvet kandilinin nûrundan alınmıştır. Yeryüzünde ise nübüvvet nurundan başka hidâyet rehberi, nûr kaynağı yoktur.” (El-munkizu min’ed-dalâl) |
|
|
|
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 06.03.2007
Mesajlar: 487
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
Bediüzzaman Hazretleri’nin tarikat hakkında Mektubat adlı eserinin 29. Mektubundaki 3. Telvih’te şu beyanları ne kadar arza şayandır... Bunun hakikatını öğrenmek için bu mektubu tetkik etmek lâzımdır:
“Madem Adalet-i İlâhiyye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür, tarikat, yani Sünnet-i seniyye dairesinde tarikatın hasenatı seyyiatına kat’iyyen müreccah olduğuna delil: Ehl-i tarikat, ehl-i dalâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Adi bir samimi ehl-i tarikat, sûrî, zahiri bir mutefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fasık olur, faat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşayihi, onun nazarında hiç bir kuvvet çürütemez. Çürütemediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir. Bir şey daha var ki; Daire-i takvâdan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreblerin ve tarikat namını haksız olarak kendine takanların seyyiatiyle, tarikat mahkum olamaz. Tarikatın, dini ve uhrevi ve ruhani çok mühim ve ulvi neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm içindeki kudsi bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, te’sirli ve hararetli vasıta tarikatlar olduğu gibi, âlem-i küfrün ve siyaset-i hıristiyaniyyenin, Nûr-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i İslâmiyyeden bir kal’asıdır. Merkez-i Hilafet olan İstanbul’u, beşyüz elli sene bütün âlem-i hıristiyaniyyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı Tevhid ve o Merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde “ALLAH, ALLAH!” diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve Mârifet-i ilâhiyyeden gelen bir muhabbet-i ruhani ile cuş u huruşlarıdır. İşte ey akılsız hakimiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyet-perverler! Tarikatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyiatlardır, söyleyiniz?..” (29. Mektup) |
|
|
|
![]() Üyelik tarihi: 19.12.2006
Mesajlar: 572
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
atalay442 Allah razı olsun müstefit olduk.
|
|
|
|
|
Adalet
![]() ![]() Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
29 Teşekkür 22 Mesaja aldı
|
Komutla tesbihat
![]() Ali Bulaç Tesbihat, namazdan sonra 33'er defa "Sübhanallah", "Elhamdülillah" ve "Allâhu ekber" demektir. Hz. Peygamber (sas), "Bizim namazımız tesbîh, tekbir ve Kur'ân tilâvetinden ibarettir; onda dünya kelâmı konuşulmaz!" buyurdu. (Nesâî, Kitab'us-Sehiv, 20.) Muhacirlerden bazı fakir sahabîler bir gün Allah Resulüne (sas): "Ya Resûlallah! Mal sahipleri yüksek derecelere eriştiler. Bizimle beraber namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar! Bizden ayrı bir de mallarıyla haccediyorlar, umre yapıyorlar, köle azat ediyorlar, sadaka veriyorlar!" dediler. Resulullah (sas), "Ben size bir şey öğreteyim mi? Onun sayesinde sizi geçenlere yetişir, sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem böylece, sizin yaptığınızı yapanların dışında hiç kimse sizden daha faziletli olmaz!" buyurdu. Ashab-ı Kiram (ra), "Buyurunuz yâ Resûlallah; öğretiniz!" dedi. Peygamber Efendimiz (sas), "Her namazın ardından otuz üçer defa Sübhânallah, Elhamdülillâh ve Allahu ekber dersiniz. Sonra da 'Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh. Lehü'l-Mülkü ve lehü'l-Hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr' dersiniz; deniz köpüğü kadar bile olsa günahlarınız bağışlanır!" buyurdu. (Müslim, Mesacid, 142) Sünnet'e uygun olan tesbihatın farz namazlarından sonra ve bireysel yapılmasıdır. Aklımıza veya işimize geldiği gibi ibadetlerde değişiklikler yapamayız. İbadetlerde Sünnet takip edilir. Hz. Peygamber, "Namaz kıldığım gibi namaz kılınız." (Buhari, Ezan, 18, Edeb, 27) buyurmuştur. Birileri, "Her ne kadar Sünnet budur, lakin biz tarih içinde böyle uyguladık" dese, ya muteber bir müçtehidin bu işe nasıl karar verdiğine ilişkin güvenilir deliller göstermesi lazım veya "bid'at" olan bir tatbikatı savunmayı kabullenmesi lazım. Açık sünnete mugayir tatbikatlara "Bid'at-ı hasene" denemez. Emevilerin orta dönemlerine kadar Müslümanlar farz namazından sonra mescidin bir köşesinde veya evlerine ve işlerine giderken sessizce tesbihatlarını yaparlardı. İmam, selam verdikten sonra döner, cemaate problem veya talepleri olup olmadığını sorardı. Cemaat kendi mahallesinin sorunlarını iletir, taleplerini dile getirir, imam da not alırdı. Eğer kendi imkânlarıyla bunları çözebilirse çözer, onu aşan boyutlarda olanları cuma imamına iletir, o da valiye arz ederdi. Bu sorunlar mahallenin her türlü işi ve yönetimiyle ilgiliydi. Bu aşağıdan yukarıya, sivil ve işlek bir katılım (ne dersiniz, demokratik katılım denebilir mi?) mekanizmasıydı. Emeviler, İslam'dan sapıp halka zulmetmeye başlayınca, haliyle, her namazdan sonra cemaatin imama ilettiği şikâyetler valilerin haksızlıkları, hukuk ihlalleri oldu. Hak ve hukuk ihlalleri arttıkça imamlar şikâyetleri yüksek sesle dile getirmeye başladılar, böylece mescidler siyasi, iktisadi, sosyal meselelerin şikâyet tonuyla dile getirildiği mekânlar oldu. Bundan rahatsız olan Emeviler, bir formül geliştirip "Bundan sonra camide dünya kelamı konuşulmasın, imam farz namazından sonra cemaate dönünce müezzin toplu tesbihat için komut versin." dediler ve uygulamak için takibat yürüttüler. İstanbul'un fethinden sonra ilk defa imamlara kadro veren Fatih Sultan Mehmet'in yaklaşık 1460'larda öngördüğü "komutla tesbihat"ın örnek aldığı uygulama budur. O zamanki İstanbul uleması bunu neye dayandırdı, fikir yürütecek değilim. Bugün uygulanan komutla tesbihat, bu "tarihî politik amacı koruma" fonksiyonu devam etmekle beraber, yine de cemaatin bir arada bulunmasını sağlar ve elbette günah bir şey yapılmış olmaz. Ama derin bir cehalet ürünü olarak "İşte bizim Müslümanlığımız bu, biz ordu-millet kültürüne sahibiz, Araplardan ve Farslardan farklı olarak tesbihatı böyle yaparız, dolayısıyla bizim Müslümanlığımız daha sahih ve güzeldir" demek hem günahtır ve ayıptır hem de bu sayede militarist/resmi politik bir kültürü ibadet ve cami içinde sürdürme çabasıdır. Emevilere kadarki Sünnet tatbikatı sivil ve katılımcıdır, bugüne kadar devam edenki hiyerarşik/askerî ve resmi topluma ilişkindir. |
|
|
|
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 06.03.2007
Mesajlar: 487
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
tesbih çekmeye bile fitne çıkaracak şeyler buluyorlar. Akılları buna çalışıyor anlaşılan |
||||||||||||||||||
|
|
|
||||||||||||||||||
![]() ![]() Üyelik tarihi: 21.06.2007
Mesajlar: 630
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
|
|||||||||||||||
|
|
|
|||||||||||||||
![]() |
| Lesezeichen |
| Seçenekler | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Fıkıh Bilenle Bilmeyenİn Hali..... | itimat | Bilinmesi gerekenler | 9 | 25.02.2008 17:20 |
| fıkıh kavramını çarpıtan (bilerek) uveylimcik...cik..cik... | kılıçustası | Dini Bilgi ve Eğitim | 17 | 28.09.2007 07:28 |
| Fıkıh yerine tasavvuf kitabı okumak uygun mu ? | Alp | Dini Bilgi ve Eğitim | 5 | 09.04.2007 11:43 |
| Tasavvuf Düşmanları Türk Tarihini İnkâr Etmek Zorundadır | ibrahimem | Dini Bilgi ve Eğitim | 2 | 17.03.2007 19:19 |
| 'Türkiye Müslümanlığı' ne demek? | M. Ali Saral | Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar | 21 | 05.11.2004 03:19 |