ÖLÜM MEKTUPLARI
Modern çağların birinde, ölüm meleği Hayatı ve Ölümü Veren’in emirlerini dinler, ama insanlar hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarken garip bir ülke ve insanları vardı. Mevsimlerden kış, aylardan ocaktı. O günlerde ülkede her şey “normal” görünüyordu. Yağmur yağışları ve fiyat artışları mevsim ortalamasının üzerinde; erkekler gündüz işinde, akşam televizyonun önünde; çocuklar okulunda ve kadınlar da ya mutfakta ya da komşu ziyaretlerindeydi. Yaşayıp gidiyorlardı işte.
Tâ ki o sabaha kadar…
O sabah bir mektup herkesin hayatını alt üst etti. Ülkede istisnasız herkese, hem de isimleri zarfın üstünde yazılı olarak, aynı mektup geldi. Posta kutularında, kapı altlarında hep o mektup vardı. En ücra köydeki insanlardan büyük şehirlerin mutena semtlerinde yaşayanlara; en fakir işsizinden en büyük holding patronuna; en küçük memurdan devlet başkanına kadar herkese gönderilmişti bu mektup.
Sabah kalkıp da posta kutusuna bakan insanlar zarfı gördüklerinde merak, mektubu okuduklarında ise korku içinde kaldılar. Tek bir kelime okuyabilmişlerdi mektupta:
“Öleceksin!”
Önceleri kimse ne olduğunu anlayamadı. Sonra, bir dost şakası zannedip üzerinde durmadılar. Aile meclislerinde, dost sohbetlerinde sözü açıldığında aynı mektubun başkalarına da geldiğini öğrenince, bu işin arkasında kimin olduğunu merak etmeye başladılar. Acaba, yeni bir terör örgütü ortalığa dehşet mi salmak istiyordu?
Ertesi sabah herkes başka bir mektupla daha karşılaştı… Kelimeler farklı, ama mesaj aynıydı:
“Sonun yaklaşıyor!”
Korkuları derinleşti, çaresizlikleri pekişti. Canlarına kimin kastedebileceğini düşünmeye başladılar. Kimlere kötülük etmişlerdi? Kim kendilerine hınç besliyor olabilirdi? O günleri tek kelimeyle zehir oldu. Akşamı binbir kaygı ve şüpheyle geçirip kendilerini eve zor attılar. Gece hemen hiçbirisinin gözüne uyku girmedi. Ertesi sabah da aynı mektupla karşılaşıp karşılaşmayacaklarını düşünüyorlardı.
Ve korktukları başlarına geldi. Mektuplar hiç aksamaksızın her sabah gelmeye devam etti. Tehdit kokan, amirane bir üslupla yazılmış mektuplardı bunlar.
Ya “Adımlarına dikkat et” deniliyordu mektuplarda, ya “Sıra sana da gelecek”, ya da “Yaptığın her şeyin hesabını vereceksin” gibi şeyler.
Devletin üst kademesinde üst üste toplantılar yapıldı. İstihbarat birimleri durum karşısında çaresizliklerini ilan ettiler. Mektupları kimin ya da kimlerin koyduğuna dair tek bir fikirleri bile yoktu. Bütün denetimlere rağmen devletin en üst kademesindekilerin evlerine dahi bu mektupların nasıl ulaştırılabildiği anlaşılamamıştı. Üst düzey yöneticilerin koruma görevlilerinin sayısı üç katına çıkarıldı. Diğer taraftan da ülkede bu mektuplardan dolayı karışıklıklar çıkmasından korkuyorlardı. Bir şeyler yapılmalıydı.
Önce, televizyonlara gizli emirler göndererek eğlence programlarının arttırılması, insanlara bu sıkıcı ve kaygı verici durumu unutturmaya çalışmaları istendi. Aynı emir radyolara ve gazetelere de gönderildi. Diğer taraftan, reklâmcılardan daha cazibeli reklâmlar yapmaları istendi. Daha fazla alışveriş ve eğlence merkezinin inşası planlandı. Futbol maçlarının biletleri ucuzlatıldı. Piyasaya yeni popüler şarkılar ve şarkıcılar sürüldü.
Cumhurbaşkanı ve başbakan gezilere çıkarak vatandaşlarına seslenip onlara cesaret vermeye çalıştılar. Kendilerinin de şiddetle duyduğu ölüm korkusunu gizlemeye çalışarak, ülkelerinin bir süpergüç olacağını, büyüme hızının şu kadar yükseleceğini, şu kadar işler yapılacağını, herkesin devletine güvenip geleceğe ümitle bakması gerektiğini anlattılar. Generaller ise, verdikleri demeçlerde ordunun her türlü iç ve dış düşmana karşı tetikte olduğunu; dünyanın en disiplinli ve en güçlü ordusunun kendileri olduğunu; halkın kendilerine duyacağı güvenle rahat içinde uyuyabileceğini söylediler.
Ama bütün bunlar, her yeni günün sabahında o mektupların gelmesini; mektuplarla birlikte de her hafta bir kişinin ölmesini engelleyemedi. Mektuplardaki tehdidin sanki bir “piyango” gibi birilerine isabet ettiğini gören insanların çoğu, sabahları mektubu alelacele posta kutusundan alıp okumadan çöpe atmaya başladılar. Sanki sözleşmişler gibi, artık bu mektuplardan ve içindekilerden bahsetmemeye özen gösterdiler. Tanıdıklarından, dostlarından, akrabalarından kimileri öldüğü halde, bu ölümleri o mektuplarla birleştirmemeye çalıştılar.
Onun yerine, trafik canavarlarından, hastalıklardan ve yaşlılıktan; hayat pahalılığından, politikadan, falanca ülkenin kendi ülkelerine beslediği düşmanlıktan; spordan, filanca şarkıcılardan… Konuştular. Bu arada, tüm ülkede içki satışları patladı, televizyon reytingleri yükseldi, şarkı kaset satışları arttı…
Yalnızca çok az sayıda insan, bu mektupların ardında yatanı gerçekten merak ediyordu. Sadece onlar, posta kutularına kendi soru dolu mektuplarını koydular. O mektupların yazarı ile aralarında ilginç bir iletişim başlamıştı. Böylece, sadece onlar bu mektuplarla tehdit değil ikaz edildiklerini, korkutulmak değil uyandırılmak istediklerini anladılar. Diğerleri gibi mektupları suçluluk duygusuyla okuyup sadece “öleceksin” gibi sözlere takılmadılar; meraklı ve cesur gözlerle başkaca şefkat dolu mesajların varolduğunu görebildiler. Mektuplardaki şiddetli ikazların aslında sevgi ve şefkatten ileri geldiğini keşfettiler. Bu yüzden yalnızca onlar ölümü kendi aralarında korkmadan ve çekinmeden konuşabildiler. Attıkları adımlara dikkat edip, hesabını veremeyecekleri şeyler yapmamaya çalıştılar. Zilletli ve korkulu bir sarhoşluk yerine, merdane ve cesurane bir uyanıklık halini tercih ettiler.
Ve yine sadece onlar, en güçlü silahların bile karşısında aciz kaldığı mektupların Sahibi’ne dayanıp ölüme meydan okuyabildiler.
__________________
Ölüm hali gelinceye kadar , tevbe kapısı açıktır
|