Bizans tarzı çekişmeler ve fitneler hâlâ İslam dünyasında mevcut
Hilafetin daha çok kimin hakkı olduğu konusunda Sünnilerle Şiiler arasında ortaya çıkmış olan tarihi ihtilaf size göre nasıl çözümlenir?
Sanırım hilafetle ilgili sorunu çözme işi çok karışık bir konu. Ancak bir mucizeyle halledilebilir. Ancak hilafet konusunun en azından kısa vadede etkisi azaltılabilir. Uzun vadede ise tümüyle çözülebilir. Asırlar boyu Sünni-Şii ilişkisini yönlendiren birikmiş olumsuzluklar var. Dediğimiz gibi fitnenin tırmandırılmasında siyasetin çok kirli bir rolü vardır. Eğer bu konuyu çözmek istesek bile İslam Dünyasını Bizans tarzı çekişmelere ve iflah olmaz fitnelere sürükleyecek imkâna sahip güçler vardır. İslami oluşum son derece kırılgan bir yapıya sahiptir. O yüzden hilafet hakkı kimde sorununu tam olarak çözemeyiz. Bunun yerine sabırla ve sorumluluk anlayışıyla hep beraber ihtilaf durumunu olgunlaştıracak çok yönlülüğü ve ifade çeşitliliğini absorbe edecek bir Müslüman aklı sağlayacak bir kültür oluşturabiliriz. Bu olması gereken asgari durumdur. Yani biz Müslümanlar olarak ekollerimizle ve mezheplerimizle hareket etmeliyiz. Hizipsel olarak değil. Mezheplerin gayesi İslam'dır, tersi değil. O yüzden ihtilafa düşebiliriz farklı düşünebiliriz ama delilimiz olacak.
"Her insan da bir miktar ismet vardır"
Velayeti fakih ve imamın masumluğu konusuna gelirsek: İmam fıkhi olarak gerçekten masum mu? Söyledikleri şüphe götürmez mi?
İmami Şiiler nazarındaki "masum imam" olayıyla ki bu sadece Ehli Beyt imamlarıyla sınırlıdır –her Haşimilere mensup olanda değil. Kayıp zamanındaki Veliyi Fakihi ayırmamız lazım. Veliyi Fakih şartları taşıdığı için velayeti ammeye dayanarak İmamın uzman olduğu görevi üstlenir. Boşluk oluşmaması ve şeriatın aksamaması için. Veliyi Fakih belirlenmiş şartlara göre müçtehittir, ehliyetlidir. Adildir ama masum değildir. Zira onun ismetine (masumluğuna) işaret eden bir delil yoktur. Şiilerde imam ise Şeriatın yorumlanması ve Resul (sav)'ın din ve dünya işlerinde halifesi olması için başa geçirildiği için masum olması vaciptir. Yoksa hata yapma ihtimali olur. O zaman masum olmayan bir imamı başa getirmenin manası yok. Bu akli bir delil olup özel manada Ehli Beytin masumluğunu pekiştiren Kur'ani delil dışında başka örnekleri de vardır. Bazılarının sandığı gibi genel değil. Zira yüce
Allah şöyle diyor: "Ey Ehli Beyt!
Allah sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor". Ayette kullanılan "tathir-temizleme"den kasıt günahlardan temizlemedir. Bu da ancak ismetle (masumiyet) olur. Ayrıca Kur'an ve muayyen Ehli Beyt sireti arasında bağ kuran rivai deliller de vardır. İhtilafın çerçevesi kavimde (halk) bunu ifade eden nassların varlığı üzerine kurulmuştur. İsmet (masumiyet) konusundaki ihtilaf onaylayıcıdır, hükmi değildir. Davet sahibinin ismetini ispatladığımıza göre tartışma hükmi şüphe babında Ehli Beyt imamların ismeti etrafında cereyan ediyor.
Aslında biz ismete ispat dünyasında muğlak bir kavram anlamını yüklemişiz. O yüzden ispat dünyasında bu konu bize hep karışık gibi gelmiştir. Benim tasavvuruma göre ismet şüpheli hale getirilmiş bir kavramdır. Her akıllı insanın bir miktar ismeti vardır. Hatta adaletin kendisi ismetten bir derecedir.
Allah nebilerin bir kısmını ötekisine üstün kıldığında bu üstünlüğü her açıdan geçerli kılmıştır. Çünkü masum var, daha masum var. Hepsi akıllıdır. Hatta hayvanlar âleminde bazı olaylar vardır gereksizdir, hayvanların kendisi yapmaz. Bu da ismetten bir derecedir. İsmet teşri ve tekvin makuliyetinin ünvanıdır. Ancak bu ismetin derecesi arttıkça sahibini nebi ve imam mertebesine kadar ulaştırır. Yani bu kişiyle kişinin "sakıncalı" olan bir şeye bulaşmasını engelleyen bir melekedir. Olayı bu şekilde anlarsak o zaman kiminin masum, kiminin olmadığını tartışmayız. Tartışma bana göre kimin ismeti daha zayıf kimin daha güçlü ondan kaynaklanıyor. Nebilerin ve İmamların ismeti bu bakımdan çok yüksek bir derece olup onların bu makamı hakketmelerini sağlamıştır. Genel olarak herkes hakkettiği kadar.
İdris Hani
"Hz. Fatıma mushafı, Kur'an değildir"
Şiiler, Hz. Fatıma'nın mushafından alternatif bir mushaf gibi sözediyorlar. Sizce, Şii literatürde Hz. Fatıma'nın mushafı ne anlama geliyor? Resulü Ekremin vefatından sonra acaba Cebrail (a.s) Fatıma'ya gelip hal hatırını sorup öldükten sonra zürriyetine neler olacak ona haber mi veriyordu?
Sorunuzun ikinci şıkkı doğru ve belgelidir. Ancak sözünüzden anladığım manada Fatıma'nın mushafının Kur'an-ı Kerim'e bir alternatif olduğuna gelince haşa Ehli Beyt bunu öyle görmez. Rivayetlere bakılırsa Fatıma'nın mushafında Kur'an'dan hiçbir ayet yoktur. Sadece Fatıma'nın konuştuğu ve Ali Bin Ebi Talip'in yazdıkları vardır. Kaynaklarda geçtiği gibi Fatıma muhaddis bir kadındı ve rivayet ettiği hadisleri bir kitapta toplamış. Sonradan bu kitaba "Fatıma'nın Mushafı" denmiştir. İmam Cafer Sadık'a göre onda Kur'an'dan hiçbir ayet yoktur. Helal ve haramdan bir şey yoktur. Sadece gelecek olaylara ilişkin bilgiler vardır. Fatıma'nın genel olarak İslam inancındaki özel olarak Şii inancındaki konumu bellidir: Kayıtlarda geçtiği gibi dünya kadınlarının seyyidesidir. Hz. Meryem ise kendi zamanındaki dünyanın seyyidesiydi. Fatıma muhaddistir. Resul (sav)'in yanında konumu vardır. Kapısında Yüce Allah'ın "Ey Ehli Beyt!
Allah sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor" ayeti kerimesi yazılıydı. Burada kafaları karıştıran "mushaf" sözcüğüdür. Zira "alternatif bir mushaf" izlenimi veriyor. Gerçekte "Mushaf" sözcüğü "Kur'an" sözcüğünden daha genel anlam ifade eden bir sözcüktür. "Mushaf" sözcüğü "iki kapak arasında yazılmış sayfaları toplayan" anlamında kullanıldığı söyleniyor. Kur'an ancak toplandıktan ve Müslümanlar arasında adını "sefer" mi yoksa "mushaf" mı koysak diye ortaya çıkan şaşkınlıktan sonra "mushaf" olarak adlandırılmıştır. Bazıları kelimenin kökeninin Habeşistan'dan geldiğini Arapça olmadığını söylüyor. Ebu Hilal El Askeri ve El Ferra'nın dediği gibi kelimenin kökeni budur. Ebu Hilal "kitap" ve "mushaf" arasındaki dilsel farkları ayırıyor: "Mushaf bir kaç yaprağı kapsarken "kitap" bir tek yaprak içermektedir. Bu el-Kudami'nin tanımında da açık görülüyor: "Filancaya kitap yazdı" sözündeki "kitaptan" "mektup" kastediliyor. Mektup da genelde "tek yaprak" olur. Öyleyse "mushaf" şer'i bir ünvan değil dilsel bir ünvandır. Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Fatıma mushafı Şiilere muhaliflerin inandığı manaya gelmez. Üstelik Şiiler Kur'an olarak Müslümanların Kur'an'ını "iki kapak" arasındaki "Kur'an-ı" kabul ettiklerini söylemekten bıkmadılar. Kum'da Ayet Maraşi Necefi'nin bürosunu ziyaret ederseniz orada Şiiler tarafından bin yıl önce ya da daha sonra yazılmış el yazması Kur'an'lar görürsün. Bu da Şiilerin Kur'an'ının Müslümanların Kur'an-ı olduğunun kanıtıdır.
"Kur'an'ın hem zahiri hem de Batıni yönü vardır"
Şii fakihleri "Kur'an'ın batıni manalarına muhalif zahiri manaları vardır" diyorlar. Bu akılla bağdaşıyor mu?
Nass'ın batını olduğunu inkar eden, daha da ileri gidip bunu reddeden hatta Kur'an'da mecaz vardır diyenlere kafir diyenlerin aksine Şiiler nassın hem zahir hem batın manası olduğuna inanıyor. Hatta İmam Sadık: "Her zahir için bir zahir her batın için bir batın vardır" der. Mesele bugün hermenotik (yorumbilgisi) açıdan anlaşılıyor. Nassın zahiri manaları var. Batıni manaları olduğu gibi. Herkes nassın anlamını algılama seviyesine göre anlıyor. Kur'an'ı anlamamız davet sahibinin anlaması gibi mi? Sıradan insanların anlaması âlimlerin ve ilgili kişilerin (özellerin) anlaması cinsinden mi? İlmin dereceleriyle ilgili ihtilaf zahirilik ve batınilik dereceleriyle alakalıdır. Zahiri görüşü savunan "Allah'ın eli onların eli üstündedir" ayeti kerimesini ve "Yeryüzündeki her şey fanidir, celal ve ikram sahibi Rabbinin yüzü baki kalır" ayetlerini Allah'ın eli ve yüzü varmış gibi algılar. Bu tenzihe ters bir şeydir. Ancak mecaza inanan biri burada geçen "el" kelimesinin gerçek anlamındaki gibi bir "el" olmadığını kastedilen mecazi ve batıni anlamda olduğunu yani elin "kudret" anlamında kullanıldığını idrak eder.