İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 27.03.2008, 00:12

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 929
Teşekkür etti: 7
61 Teşekkür 43 Mesaja aldı
Şii ve Sünnileri siyaset böldü

Şii ve Sünnileri siyaset böldü
Kuzey Afrika ülkelerinden Fas'ın Şii liderlerinden İdris Hani ile Şia ve Sünnilik üzerine yapılmış çarpıcı bir röportaj.

Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Fas'ın Şii liderlerinden Üstad İdris Hani, Sünni-Şii yakınlaşma çağrılarının istenilen düzeyde ve gerçekçilikte olmadığını söyledi. Birlik çağrılarının gerçek olmadığını ifade eden İdris Hani, "İltifatlar ile gönülleri hoş tutmaya özen gösteriyoruz ancak konferanslarımızdan ayrılır ayrılmaz çağrılarımızı unutur eski sapıklığımıza döneriz" dedi.

"Sünnilerle Şiileri siyaset ayırdı öyleyse onları yine siyaset birleştirsin" sözüne katıldığını belirten İdris Hani, sahabelere sövmenin Şiiler tarafından "kabul edilemez" olduğunu söylüyor. Hani, sahabelerle alay etme konusunun ise Şiilerin bazı sahabelerle ilgili tutumuyla alakalı olduğu tüm sahabeleri içermediği bildirdi.

Şiiler'in elinde bulunan Fatıma'nın mushafının Kur'an-ı Kerim'e bir alternatif olmadığını ifade eden İdris Hani şunları söylüyor: "Fatıma mushafı, Kur'an-ı Kerim'den herhangi bir ayet içermez. Helal ve haram belirtmez. Gelecekle ilgili işler ihtiva eder."

Üstad İdris Hani röportajında, Sünni-Şii ilişkilerine, aralarındaki ihtilaflara, hilafetin kimin hakkı olduğuna, imamın masumluğu konusuna, Irak'taki mezhep çatışmalarına ve ayrıca son iki rekâtta fatiha yerine bazı tesbihatın okunması gibi daha birçok hassas konuya tüm içtenliği ile cevap veriyor.

Belledikleri kalıpların dışında konuşulduğunda ırzına geçildiğini sananlarda vardır. (Bilge KARASU)
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 27.03.2008, 00:13

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 929
Teşekkür etti: 7
61 Teşekkür 43 Mesaja aldı
İslam Today sitesinin Üstad İdris Hani ile yaptığı Röportajı Dünya Bülteni okuyucuları için çevirdik:


İslam Today: Özellikle Arap ülkesi Fas'ta genel olarak da Arap Dünyasında en önde gelen Şii şahsiyetlerinden biri olarak kimi düşünür ve alimlerin Sünnilerle Şiileri bir araya getirme çabalarını nasıl görüyorsunuz?
İdris Hani: Ümmet içerisindeki çatlağı kapatmayı ve İslami mezhepler arasında yakınlaştırmayı hedefleyen her çağrı prensip olarak güzel, olumlu ve hedefleyicidir. Ancak son zamanlarda yakınlaştırma taraftarlarında biraz bıkkınlık ve sabırlarının tükendiğini görüyorum. Hatta bilip bilmeden olumsuz tavırlar sergiliyorlar. Tüm bunlar ihtilaf konusunu tasavvur etmedeki çarpıklık ve çekişme mevzusunu yeterince absorbe edememekten kaynaklanmaktadır. Hükmün tasavvurdan türediği bilinen bir gerçektir. Bilinen şu kurala göre: "olaylar hakkında hüküm vermek tasavvurun bir parçasıdır". Absorbe etmede bir sorun olduğuna göre "yakınlaştırma düşüncesi" onun yerine geçer ve argümanlarını tekrarlamaya devam eder. Amaçlarını tüketir. Yakınlaştırma çağrısı maalesef daha parlak ve gerçekçi şekilde gelişmedi. Örneklerin, iltifatların ve gönülleri hoş tutmanın esiri olmuştur. Konferanslarımızdan çıkar çıkmaz çağrıyı çiğner ve önceki sapıklığımıza döneriz. Birleşme çağrısının gecikmesine neden olan problemlerinden biri düşünce tabiatımızdan ve olaylara bakış açımızdan kaynaklanmaktadır. Kökeni ve temeli ne olursa olsun, hangi ekol tarafından çerçevesi çizilse çizilsin ve hangi mezhep argümanlarına hükmederse etsin gerçekçi olmayan bir eğilim İslami düşünceyi esir aldığında "yakınlaştırma" düşüncesi denen bu parsiyelde gerçekçi bir planlamayla kurtulmak için beklemiyoruz.
Tüm Müslümanlar çağrılarında bir samimiyet devrimi yaratmaları lazım. İşte o zaman isyancı bilincin tarihlerinde ne yaptığını idrak edecekler. Saflarını birleştirme nimetini kaçırdıkları için neler kaybettiklerini de. Biz yakınlaştıcı ve birleştirici düşüncenin, Müslümanların ütopya, duygusallık ve olumsuzluğa mahkûm olarak bilişsel ve politik işlerini yürütmede makuliyet ve gerçekçilikten bu derece istisnai olmalarını bekleyemeyiz. Özetle Şiiler ve Sünniler vahdet ve yakınlaşma mihrabına girmeden önce kendi içlerindekileri değiştirmeleri gerekir. Bunu yaparlarsa o zaman kendilerini kendiliğinden ortak bir zeminde bulacaklar. Birleşme o zaman kaçınılmaz bir istek olarak derhal kendini dayatacak. Öyleyse yakınlaştırma ve birleştirme toplantılarımızı rutin, mevsimlik ve karnaval havasından kurtarmalıyız. Yoksa bir geçerliliği kalmaz, ümmette samimi bir birleşme bilinci oluşmaz.
Bana göre birleşme sorunu toplumun olgunlaşması ve medenileşmesi seviyesine bağlıdır. Öyleyse tartışma kelam ilmi ya da fıkıhla sınırlı kalmamalı. Birçok alanda yakınlaşmalar olmalıdır: Sosyolojik, psikolojik, ekonomik, coğrafik, politik vs. Çünkü toplumlarımızın "mezhepçilik" adı altında yaşadığı bazı hassasiyetler aşiretçilik, hizipçilik ve particilik adı altında başka fitneler de yaşıyor. Öyleyse olay içinde kelami ve fıkhi öğelerden çok sosyolojik, psikolojik ve politik öğeler barındıran mezhepçilik fitnesiyle alakalıdır. Nefret bir araya gelmeyi engellerse yeniden sorunlar başlar. Tüm ünvanlar geçersiz olur. Öyleyse Müslümanlar arasındaki tarikat ve mezhep çatışmalarının nedenlerini araştırırken birçok alanda yakınlaşmalar olmalı. Çünkü gerçekte olay Sünni-Şii çatışmasıyla sınırlı değil. Aynı mezhep hatta aynı aşiretin mensupları arasında da yeterince sorun var zaten. Yani mesele mezhep çatışmalarından daha derindedir. Her ne kadar mezhep çatışmasının neticeleri çok büyük bir felaket olsa bile.

Üstad İdris Hani
Şii ve Sünnileri Siyaset böldü ve yine Siyaset birleştirir

Sünnilerle Şiiler arasındaki ihtilafı akidevi mi yoksa siyasi mi olarak görüyorsunuz? Bu husustaki görüşünüz nedir?

İster itikatta ister ayrıntılarda olsun Müslümanlar arasındaki cüzi ihtilaflar, ihtilaf için yeterli bir neden oluşturmuyor. Bu kadar bir ihtilaf aynı kelam ekolunun hatta aynı mezhebin içinde de olur. Detaylara yaklaştığımız zaman ihtilaf çeşitlerine vakıf oluruz. Ancak siyaset tarihimizde yapmış yapacağını. Siyaset günümüzde de yapıyor yapacağını. O yüzden nehrin yatağına yeniden su akıtacak gerçek ve geçerli bir siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Dolayısıyla Şerafeddin Beyin "Sünnilerle Şiileri siyaset birbirinden ayırdı onları birleştirecek olan da siyaset olmalı" sözüne katılıyorum.
Bu parsiyel üzerinde durmayacağız. Başka bir konudan bahsedelim: Sünniler Şiileri sahabeleri hafife alıp onlara sövmekle itham ediyor? Bu suçlamalara nasıl bilimsel somut bir cevap verirsiniz?
Sövmek Şiilerde kabul edilemez ve yasaktır. Çünkü İmam Ali, Şiasının (taraftarlarının) sövücülerden oluşmasından tiksinir. Ancak sahabelerin hafife alınması olayı Şiilerin bazı sahabelere karşı tutumundan kaynaklanıyor. Tümüne karşı değil. Bu onların inancı ve görüşü. İnkâr edemeyiz. Ancak bu sahabelerin Şiilerin yanında hakir görüldüğü anlamına gelmez. Çünkü birçoklarına saygı duyup onlara övgüler diziyorlar. Metinlerinde bu açıkça görülür. Ancak şurada burada sorumsuz bir şekilde ve konuyu karşılıklı bir mezhebi şantaja dönüştürmek isteyenlerin ileri geri konuşmalarını engelleyemeyiz. Aynı şekilde Şiiler de bazı Sünni ileri gelenlerin Ehli Beyt imamlarını hor görüp adlarını kötülemeleri bazı problemler yaratıyor. Mesela İbn-i Haldun mukaddimesinde "Ehli Beyt uydurdukları mezheplerde kuralın dışına çıkıp kendilerine has bir fıkıh icat etmişler" diyor. Ebu Bekir bin el-Arabi "el-Avasım ve'l Kavasım" adlı kitabında Hz. Hüseyin'in babasının şeriatıyla öldürüldüğünü söylüyor. Başka söze gerek var mı? Bir tarafın kutsal saydığı bir şeyi hafife alma ve onu kötüleme Müslümanların birbirinden kopuk yaşaması sonucudur.
Birbirimize açılmaya kalkışsak bizi sıkıntıya sokacak bir takım önyargılarımızın olduğunu görürüz. O zaman problemin olması gerçekten doğaldır. Etrafla irtibatı koparıp inzivaya çekildiğimiz için sorumsuzca davranacağız. Ancak yüz yüze gelirsek birbirimizi zor durumda bırakacak bir takım alışkanlıklarımız tasfiye etmek zorunda kalacağız. Bu birleşmenin fazileti ayrılmanın zimmetidir.

Belledikleri kalıpların dışında konuşulduğunda ırzına geçildiğini sananlarda vardır. (Bilge KARASU)
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 27.03.2008, 00:14

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 929
Teşekkür etti: 7
61 Teşekkür 43 Mesaja aldı
Bizans tarzı çekişmeler ve fitneler hâlâ İslam dünyasında mevcut

Hilafetin daha çok kimin hakkı olduğu konusunda Sünnilerle Şiiler arasında ortaya çıkmış olan tarihi ihtilaf size göre nasıl çözümlenir?
Sanırım hilafetle ilgili sorunu çözme işi çok karışık bir konu. Ancak bir mucizeyle halledilebilir. Ancak hilafet konusunun en azından kısa vadede etkisi azaltılabilir. Uzun vadede ise tümüyle çözülebilir. Asırlar boyu Sünni-Şii ilişkisini yönlendiren birikmiş olumsuzluklar var. Dediğimiz gibi fitnenin tırmandırılmasında siyasetin çok kirli bir rolü vardır. Eğer bu konuyu çözmek istesek bile İslam Dünyasını Bizans tarzı çekişmelere ve iflah olmaz fitnelere sürükleyecek imkâna sahip güçler vardır. İslami oluşum son derece kırılgan bir yapıya sahiptir. O yüzden hilafet hakkı kimde sorununu tam olarak çözemeyiz. Bunun yerine sabırla ve sorumluluk anlayışıyla hep beraber ihtilaf durumunu olgunlaştıracak çok yönlülüğü ve ifade çeşitliliğini absorbe edecek bir Müslüman aklı sağlayacak bir kültür oluşturabiliriz. Bu olması gereken asgari durumdur. Yani biz Müslümanlar olarak ekollerimizle ve mezheplerimizle hareket etmeliyiz. Hizipsel olarak değil. Mezheplerin gayesi İslam'dır, tersi değil. O yüzden ihtilafa düşebiliriz farklı düşünebiliriz ama delilimiz olacak.
"Her insan da bir miktar ismet vardır"

Velayeti fakih ve imamın masumluğu konusuna gelirsek: İmam fıkhi olarak gerçekten masum mu? Söyledikleri şüphe götürmez mi?
İmami Şiiler nazarındaki "masum imam" olayıyla ki bu sadece Ehli Beyt imamlarıyla sınırlıdır –her Haşimilere mensup olanda değil. Kayıp zamanındaki Veliyi Fakihi ayırmamız lazım. Veliyi Fakih şartları taşıdığı için velayeti ammeye dayanarak İmamın uzman olduğu görevi üstlenir. Boşluk oluşmaması ve şeriatın aksamaması için. Veliyi Fakih belirlenmiş şartlara göre müçtehittir, ehliyetlidir. Adildir ama masum değildir. Zira onun ismetine (masumluğuna) işaret eden bir delil yoktur. Şiilerde imam ise Şeriatın yorumlanması ve Resul (sav)'ın din ve dünya işlerinde halifesi olması için başa geçirildiği için masum olması vaciptir. Yoksa hata yapma ihtimali olur. O zaman masum olmayan bir imamı başa getirmenin manası yok. Bu akli bir delil olup özel manada Ehli Beytin masumluğunu pekiştiren Kur'ani delil dışında başka örnekleri de vardır. Bazılarının sandığı gibi genel değil. Zira yüce Allah şöyle diyor: "Ey Ehli Beyt! Allah sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor". Ayette kullanılan "tathir-temizleme"den kasıt günahlardan temizlemedir. Bu da ancak ismetle (masumiyet) olur. Ayrıca Kur'an ve muayyen Ehli Beyt sireti arasında bağ kuran rivai deliller de vardır. İhtilafın çerçevesi kavimde (halk) bunu ifade eden nassların varlığı üzerine kurulmuştur. İsmet (masumiyet) konusundaki ihtilaf onaylayıcıdır, hükmi değildir. Davet sahibinin ismetini ispatladığımıza göre tartışma hükmi şüphe babında Ehli Beyt imamların ismeti etrafında cereyan ediyor.
Aslında biz ismete ispat dünyasında muğlak bir kavram anlamını yüklemişiz. O yüzden ispat dünyasında bu konu bize hep karışık gibi gelmiştir. Benim tasavvuruma göre ismet şüpheli hale getirilmiş bir kavramdır. Her akıllı insanın bir miktar ismeti vardır. Hatta adaletin kendisi ismetten bir derecedir. Allah nebilerin bir kısmını ötekisine üstün kıldığında bu üstünlüğü her açıdan geçerli kılmıştır. Çünkü masum var, daha masum var. Hepsi akıllıdır. Hatta hayvanlar âleminde bazı olaylar vardır gereksizdir, hayvanların kendisi yapmaz. Bu da ismetten bir derecedir. İsmet teşri ve tekvin makuliyetinin ünvanıdır. Ancak bu ismetin derecesi arttıkça sahibini nebi ve imam mertebesine kadar ulaştırır. Yani bu kişiyle kişinin "sakıncalı" olan bir şeye bulaşmasını engelleyen bir melekedir. Olayı bu şekilde anlarsak o zaman kiminin masum, kiminin olmadığını tartışmayız. Tartışma bana göre kimin ismeti daha zayıf kimin daha güçlü ondan kaynaklanıyor. Nebilerin ve İmamların ismeti bu bakımdan çok yüksek bir derece olup onların bu makamı hakketmelerini sağlamıştır. Genel olarak herkes hakkettiği kadar.

İdris Hani
"Hz. Fatıma mushafı, Kur'an değildir"

Şiiler, Hz. Fatıma'nın mushafından alternatif bir mushaf gibi sözediyorlar. Sizce, Şii literatürde Hz. Fatıma'nın mushafı ne anlama geliyor? Resulü Ekremin vefatından sonra acaba Cebrail (a.s) Fatıma'ya gelip hal hatırını sorup öldükten sonra zürriyetine neler olacak ona haber mi veriyordu?
Sorunuzun ikinci şıkkı doğru ve belgelidir. Ancak sözünüzden anladığım manada Fatıma'nın mushafının Kur'an-ı Kerim'e bir alternatif olduğuna gelince haşa Ehli Beyt bunu öyle görmez. Rivayetlere bakılırsa Fatıma'nın mushafında Kur'an'dan hiçbir ayet yoktur. Sadece Fatıma'nın konuştuğu ve Ali Bin Ebi Talip'in yazdıkları vardır. Kaynaklarda geçtiği gibi Fatıma muhaddis bir kadındı ve rivayet ettiği hadisleri bir kitapta toplamış. Sonradan bu kitaba "Fatıma'nın Mushafı" denmiştir. İmam Cafer Sadık'a göre onda Kur'an'dan hiçbir ayet yoktur. Helal ve haramdan bir şey yoktur. Sadece gelecek olaylara ilişkin bilgiler vardır. Fatıma'nın genel olarak İslam inancındaki özel olarak Şii inancındaki konumu bellidir: Kayıtlarda geçtiği gibi dünya kadınlarının seyyidesidir. Hz. Meryem ise kendi zamanındaki dünyanın seyyidesiydi. Fatıma muhaddistir. Resul (sav)'in yanında konumu vardır. Kapısında Yüce Allah'ın "Ey Ehli Beyt! Allah sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor" ayeti kerimesi yazılıydı. Burada kafaları karıştıran "mushaf" sözcüğüdür. Zira "alternatif bir mushaf" izlenimi veriyor. Gerçekte "Mushaf" sözcüğü "Kur'an" sözcüğünden daha genel anlam ifade eden bir sözcüktür. "Mushaf" sözcüğü "iki kapak arasında yazılmış sayfaları toplayan" anlamında kullanıldığı söyleniyor. Kur'an ancak toplandıktan ve Müslümanlar arasında adını "sefer" mi yoksa "mushaf" mı koysak diye ortaya çıkan şaşkınlıktan sonra "mushaf" olarak adlandırılmıştır. Bazıları kelimenin kökeninin Habeşistan'dan geldiğini Arapça olmadığını söylüyor. Ebu Hilal El Askeri ve El Ferra'nın dediği gibi kelimenin kökeni budur. Ebu Hilal "kitap" ve "mushaf" arasındaki dilsel farkları ayırıyor: "Mushaf bir kaç yaprağı kapsarken "kitap" bir tek yaprak içermektedir. Bu el-Kudami'nin tanımında da açık görülüyor: "Filancaya kitap yazdı" sözündeki "kitaptan" "mektup" kastediliyor. Mektup da genelde "tek yaprak" olur. Öyleyse "mushaf" şer'i bir ünvan değil dilsel bir ünvandır. Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Fatıma mushafı Şiilere muhaliflerin inandığı manaya gelmez. Üstelik Şiiler Kur'an olarak Müslümanların Kur'an'ını "iki kapak" arasındaki "Kur'an-ı" kabul ettiklerini söylemekten bıkmadılar. Kum'da Ayet Maraşi Necefi'nin bürosunu ziyaret ederseniz orada Şiiler tarafından bin yıl önce ya da daha sonra yazılmış el yazması Kur'an'lar görürsün. Bu da Şiilerin Kur'an'ının Müslümanların Kur'an-ı olduğunun kanıtıdır.
"Kur'an'ın hem zahiri hem de Batıni yönü vardır"
Şii fakihleri "Kur'an'ın batıni manalarına muhalif zahiri manaları vardır" diyorlar. Bu akılla bağdaşıyor mu?
Nass'ın batını olduğunu inkar eden, daha da ileri gidip bunu reddeden hatta Kur'an'da mecaz vardır diyenlere kafir diyenlerin aksine Şiiler nassın hem zahir hem batın manası olduğuna inanıyor. Hatta İmam Sadık: "Her zahir için bir zahir her batın için bir batın vardır" der. Mesele bugün hermenotik (yorumbilgisi) açıdan anlaşılıyor. Nassın zahiri manaları var. Batıni manaları olduğu gibi. Herkes nassın anlamını algılama seviyesine göre anlıyor. Kur'an'ı anlamamız davet sahibinin anlaması gibi mi? Sıradan insanların anlaması âlimlerin ve ilgili kişilerin (özellerin) anlaması cinsinden mi? İlmin dereceleriyle ilgili ihtilaf zahirilik ve batınilik dereceleriyle alakalıdır. Zahiri görüşü savunan "Allah'ın eli onların eli üstündedir" ayeti kerimesini ve "Yeryüzündeki her şey fanidir, celal ve ikram sahibi Rabbinin yüzü baki kalır" ayetlerini Allah'ın eli ve yüzü varmış gibi algılar. Bu tenzihe ters bir şeydir. Ancak mecaza inanan biri burada geçen "el" kelimesinin gerçek anlamındaki gibi bir "el" olmadığını kastedilen mecazi ve batıni anlamda olduğunu yani elin "kudret" anlamında kullanıldığını idrak eder.

Belledikleri kalıpların dışında konuşulduğunda ırzına geçildiğini sananlarda vardır. (Bilge KARASU)
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 27.03.2008, 00:14

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 929
Teşekkür etti: 7
61 Teşekkür 43 Mesaja aldı
"Karşılaştırmalı Fıkıh" üzerinde çalışmalıyız

Caferi fıkhında son iki rekâtta fatiha okuma yerine belirli tesbihat çekiyorlar. Bu açık bir şekilde Sünnilerin kıldığı namaza ve "fatihası olmayan namaz batıldır" diyen nebevi hadislere aykırı bir durumdur. Böyle bir namazı nasıl yorumluyorsunuz? Bu konudaki görüşünüz nedir?
Bu tür yan konulara girmek bir kanıttır ve mesele hakkında bir nassın var olduğunu gösteriyor. Bu yüzden Ebu Hanife'nin tek bir ayetle "medhammetan" (alabildiğince yemyeşildir" yetinebileceğini hatta ayetin Farsça olarak okunabileceğini "dubelik sebiz" söylüyor. Bu tarz ihtilaflar ve muhtelife anormal olarak gözüken şeyler bir delile dayandığı müddetçe problem yoktur. Fıkhî bir mezhebe göre "anormal" olabilir ama bu İslam'a "yabancı" bir şey değildir. Problemimiz "karşılaştırmalı fıkıh" üzerinde çalışmamamız. Çalışsaydık normal insanların ve uzman olmayanların alışık olmadığı ihtilaf renklerine vakıf olurduk. Kıyamda mükellefi dört rekâtlı namazın son iki rekâtında ve akşam namazının üçüncü rekâtında fatiha ve tesbihat arasında serbest bırakan bir nass var. Zürare'nin İmam Sadık'tan yaptığı rivayette kıyamda neyin yeterli olduğu açıklanmış: Mükellef Fatiha ya da tesbihat arasında serbesttir. Durum son iki rekâtla ilgilidir. İlk iki rekâtta kesinlikle fatiha okunmalıdır. Medar kanıttır. Kıyamdaki kanıt ise nasstır. Kanıta dayanan fıkıh mesela hakkında tercih şıklarını beyan etmeyi daha çok hak ediyor.
Saddam Şii ve Sünnilere zulmetti

Şimdiki Irak'tan biraz bahsedersek bu ülkede süren mezhep savaşları hakkında görüşünüz nedir? Böyle bir fitneden kurtuluş yolu nasıldır?
Irak'ta cereyan eden olaylar tüm ölçülerle büyük bir felakettir. Irak halkının başına bela mezhepsel cinayetler, Irak toplumunu daha tehlikeli bir iç savaşa sürükleyecek yeni bir tehdit daha doğru bir ifadeyle felaket bir durumla karşı karşıya bıraktı. Ancak Irak'ın içinde Irak halkını bu belirsiz planlamaya ve mezhepçiliği dayatan bu kaosa sürüklenmesini engelleyecek iç kuvvetler vardır. İşgal çıktıktan ve iktidar Iraklıların eline geçtikten sonra bu fitnenin tamamen biteceğine inanıyorum. Bu bugün apaçık bir talep haline geldi. İşgal doğal olarak mezhep ayrılıklarını derinleştirdi. Irak bu fitneden kurtulacaktır. Çünkü eski tarihlerden beri bu tarz farklılıkları aşmış ve hoşgörü ve mezhep yakınlığı kültürü edinmiştir. Irak konusunda şunu söyleyebilirim: Basın olarak olayları saptırarak, çarpıtarak gerçekleri tersyüz ederek işgalin sürmesine ve bu olaylardan zarar gören tarafları hiç istenmeyen sonuçlara götürecek tepkiler vermelerine neden oluyoruz. Irak problemi çözmek için sakin ve hikmetli olmak gerekir. Ben kesinlike Irak Sünnilerinin zulme uğramalarının Irak Şiilerini hoşnut ettiğine inanmıyorum. Bunlar Saddam tarafından çok kötü bir şekilde zulme uğradılar. Saddam, Sünnileri temsil etmiyordu. Şehit es-Sadr'a uzanan cani eller Irak İhvan-ı Müslimin'in sembol isimlerinden Şehit Abdulaziz el-Bedri'ye uzanan ellerin aynısıdır.

Belledikleri kalıpların dışında konuşulduğunda ırzına geçildiğini sananlarda vardır. (Bilge KARASU)
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #5
Alt 27.03.2008, 00:15

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 929
Teşekkür etti: 7
61 Teşekkür 43 Mesaja aldı
"Dünya Şiileşmiyor, Hıristiyanlaştırılıyor"

İzninizle Fas'a dönersek, günümüzde Fas'ta bir Şii nüfuzundan-yayılmasından bahsedebilir miyiz?


Burada mesele olduğundan daha büyük görülüyor. Bir kere daha basından, basının abartmasından ve bazen basının keyfiliğinden söz ediyoruz. "Nüfuz-yayılma" kelimesini kullandığımızda sanki bir planlama ya da işgal varmış gibi anlaşılıyor. Konunun algılanma biçimine üzülüyorum. Aslında elde bulunan tek şey şunun ya da bunun taşıdığı, inanç düzeyini artıran ya da azaltan kanaatlerdir. Bunun örnekleri İslam Dünyasında vardır. Problem şu değildir. Zira hiçbir şekilde insanların düşünmesini kontrol edemezsin. Aksine insanların bu konuyla daha fazla ilgilenmelerini sağlayan bu tarz gergin tavırlardır. Öyleyse infial ve gerginliğin değeri yoktur. Şunu da özellikle biliyoruz ki insanlar bugün internet, uydu kanalları ve bilginin globalleşmesi sonucu dışa açılma ve bilgi enflasyonu neticesinde başka fikirlere de sahip olabilirler. Peki, örneğin neden "misyonerlik-Hıristiyanlaştırma" faaliyetleri üzerinde durulmuyor. Gece gündüz gençlerimizin beslendiği ateist kültür çeşitlerine neden kimse dikkat çekmiyor? İnterneti, uydu kanallarını ve küreselleşme akışını yasaklayalım mı? Bana göre konuyu abartıyoruz. O zaman küreselleşme kaosunun tehditleri düzeyinde olmalıyız. Olaylara doğal hacminden daha fazlasını vermememiz lazım.


Fas'ta Şiileşme olayı konusunda İslami Hareketlerin tavrını nasıl görüyorsunuz?
Bu konuyla ilgili İslami hareket muhteliftir. Ancak basından da daha fazla olayları iyi okuyamıyorlar. Fas'ta İslami Hareket kulislerinde birçok şey dönüyor. Bunda abartı vardır. Burada tacizler, ihanetler ve akıl dışı davranışlar vardır. Ancak tutumunu açıklayanı bulamazsın. Bu en azından olumlu bir durumdur. Zira yanlış bir tavır önceden hesaplanmayan tepkilerin oluşmasına neden olabiliyor. Ancak bununla birlikte şunu söyleyebiliriz: Fas'ta İslamcılar olgunlaşmıştır ama olgunlaşmış İslami hareketlerden bahsedemeyiz...

Bu röportaj Mehmet S. Direk tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir.

Belledikleri kalıpların dışında konuşulduğunda ırzına geçildiğini sananlarda vardır. (Bilge KARASU)
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Hoca' nın aşkı partiyi böldü... Ali Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 8 22.08.2008 15:13
Nedir Forumyun Hali yaa.. Siyaset...Siyaset...Siyaset...Nedir Bu!!! kutayre Özgün Yazılarınız 16 17.05.2007 01:25
Mortgage fetvası Diyanet'i böldü Alp Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 8 19.03.2007 03:09
Sünnileri ezin ve Irak'ı bölün ARMAGAN Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 2 14.11.2006 21:04
BBC Türkiye'yi böldü.... refah Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 0 01.04.2006 16:52


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:40 .
vBulletin (Türkçe)
Copyright 2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49