İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
Kayıt ol
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack (1) Seçenekler

  #1
Alt 13.05.2008, 00:18

 
Üyelik tarihi: 12.05.2008
Mesajlar: 129
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 9 Mesaja aldı
tasavvuftakı inanıslar..

Tasavvufta fenafillah
Çünkü bu gibi insanlardan bazısı, böyle bir sahneyle karşı karşıya kalabilir. Rububiyet birliğinde yok olma sahnesi...

O zaman da, bu sahne devam ettikçe, herhangi bir fark görmeyebilir. Bir süre, farkı algılamasını sağlayan duyuları etkisiz kalabilir. Bu yüzden, yaşadığı bu fena buluşun övülesi bir makam olduğunu sanabilir. Artık bunu salikler için ya bir amaç, ya da vazgeçilmez bir nitelik olarak kabul eder. İşte bu yanlıştır. Çünkü zaman zaman, lezzet veren ve azab veren şeyler arasında fark görmeyiş, uyku ile unutma, gaflet ile bir şeyle meşgul olmaktan dolayı algılamama arasındaki farkın olmayışına benzer. Yoksa özünde sabit olan fark hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Sebebi ortaya çıktığı anda, bu fark yeniden hissedilir.

Nitekim bunu söyleyenler de neticede acıkırlar, susuz olurlar. Ama hiçbir zaman ekmekle içeceği, tuzlu acı ile tatlıyı eşit görmezler. Bunları birbirlerinden ayırmak ve: şu güzeldir, şu da güzel değildir, demek zorundadırlar. İşte Allah ve Resulü’nün emrettiği ve yasakladığı şeyler arasındaki fark da bunun gibidir. Çünkü Allah ve Resulü iyi olan söz ve fiilleri emretmiş, pis olanlarını da yasaklamışlardır.

Farktan maksadın, bazı şeyler var; faydalıdır, kişinin lezzet duymasına ve nimetlenmesine neden olur, bazı şeyler de vardır; zararlıdır, kişinin acı ve azap duymasına neden olurlar, bunların bir kısmı duyularla algılanır, dünya işleriyle ilgili olanların bir kısmı da akılla kavranır, gerçeği olduğu gibi bilindiğine göre, bu gerçeğe dayalı olarak şunu söyleyebiliriz:

İşte bu temelden hareketle insanlar, dünyada kendilerine menfaat sağlayan şeyleri ve zarar veren şeyleri bilirler. Bu, insanın ayırıcı özelliği olan aklın bir işlevidir. Çünkü akıl, bazı fiillerin duyularla algılanamayan sonuçlarını algılayabilir. Akıl sözcüğü Kur’an’da, menfaat sağlayıcı olanı celbetme ve zararlı olanı savma işinde kullanılan kabiliyet anlamında kullanılır.

Yüce Allah, elçileri fıtratı kemale erdirmeleri amacıyla göndermiştir. Onlara, ahirette nimetlere kavuşmalarını ve uhrevi azaptan kurtulmalarını sağlayacak şeyleri göstermiştir. Şu halde emredilen / serbest olanla yasaklanan / sakıncalı arasındaki fark, cennetle cehennem, lezzetle acı, nimetle azap arasındaki fark gibidir. Bir kimse bu farkı algılayamıyorsa, şayet bu algılayamayışı, aklını başından alan bir etkenden kaynaklanıyorsa, mazurdur. Değilse, işlediği şerden ve terk ettiği hayırdan sorumludur.

Hiç kuşkusuz, insanlar içinde bazen -geçici olarak- aklını yitiren kimseler vardır. İnsanlardan bazıları akıllarını başlarından alacak alışkanlıklara sahiptirler. İçki içmek, çalgılar eşliğinde müzik dinlemek gibi. Müziğin etkisi bazen o kadar güçlü olur ki, kişiyi sarhoş dahi yapabilir ve neticede şeytanlar onların yakın dostları haline gelirler. Aklı baştan alan, sarhoş edici müzik dinleyen kimselerin birbirlerini öldürdükleri dahi oluyor. Tıpkı içki içenlerin sarhoş olduktan sonra birbirlerini öldürmeleri gibi. Bu işleri bilenler böyle şeyleri çok görmüşlerdir. İşte bu şekilde kendilerinden geçenlerden bazıları şöyle derler:

Maktul şehittir. Daha açıkçası, maktul, içki içerken öldürülen kimse gibidir... Çünkü gayri meşru bir şeyin etkisiyle sarhoş olmuşlardır. Ama bunun Allah’ın müttaki velilerinin hallerinden olduğunu sanıyorlar. Dolayısıyla, bu haldeyken öldürülenler, fitne çıkardığı için öldürülen kimseler gibidir. Yani, bu gibi insanlar, taammüden katledilmiş veya haksız yere öldürülmüş kimseler sayılmazlar.

Eğer biri dese ki:

Bu şekilde kendinden geçip fena bulma, yükümlülüğün kaldırılmasına neden olur mu?

Buna şöyle cevap verilir:

İnsanın karşısına mazur olacağı bir sebep çıksa ve bunun etkisiyle, temyiz yeteneği olan aklı başından gitse, o zaman uyuyan veya bayılan kimse hükmünde olur. Bu tür bir sarhoşluk da günah sayılmaz. İçkinin haram kılınmasından önce sarhoş olan veya içki taşırken etkilenip sarhoş olan ya da –ulemanın çoğunluğunun görüşüne göre- içki içmeye zorlanan kimse gibi. Ama sarhoşluk, haram bir nedenden kaynaklanıyorsa, bunun ulema arasındaki yoğun bir şekilde tartışıldığı bilinmektedir.

Bayezid-i Bestami ve başkalarından halık-mahlûk birliğiyle, arada bir farkın olmayışıyla ilgili sözler aktarıp da bu hususta onları mazur görenler diyorlar ki:

Kişinin mahbubuna yönelik sevgisi ileri düzeye varıp kişiyi tamamen kuşatınca, ayrıca adamın da kalbi zayıfsa, duyduğu sevgisinden dolayı mahbubunda kaybolur. Mahbubunun varlığıyla kendi varlığını yitirir. Sürekli andığı sevgilisinden dolayı kendisini unutur. Derken hiç olmamış gibi yok olur, hep varmış gibi de baki olur. Anlatıldığına göre, bir adam kendisini suya atar. Sevgilisi de arkasından kendisini atar. Adam:

“Ben kendimi attım; sen niçin atladın? deyince, sevgilisi şöyle der:

Kendimi sende kaybettim ve seni ben sandım.”

İşte bunun benzeri haller, kişinin rab ile kul, emredilen ile yasaklanan arasındaki farkı algılayamamasına, bilgi ya da hakkın bilincinde olmamasına neden olurlar. Hatta sonunda, şununla şunun farkını dahi bilmezler. Neticede mazur sayılırlar. Dolayısıyla bu gibi kimselerin sözlerinde bir gerçeklik aranmaz.

Ama tasavvuf ehlinden olduklarını iddia eden bir taife, bunu gerçek gibi algılıyor ve gerçek tevhidin bu olduğunu söylüyor. “Menazilu’s Sairin” yazarı ve İbn-i Arif gibiler bu kanaattedir. Öte yandan İbni Arabi et-Tai gibiler de genel varlık birliğinin bir gerçeklik olduğunu savunurlar.
abdurrahmanahmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 13.05.2008, 00:20

 
Üyelik tarihi: 12.05.2008
Mesajlar: 129
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 9 Mesaja aldı
بســـم الله الرحمن الرحيم


Sufilerin mahv ve fena iddiaları


Gerçek olan şu ki:

Diri olan bir varlığın eğilim duyduğu bir, varlığa karşı sevgi, nefret ettiğine ise kin beslememesi düşünülemez.

Buna rağmen: "canlı olan bir varlığın yanında bütün ölçüler eşittir", derse bu kimse şöyle düşünen iki çeşit insandan birisidir:

- Bu kişi ya ne söylediğini düşünemeyecek kadar cahil bir kimsedir.

- Ya da kendisini büyük gören inatçı bir kimsedir.

Farzedilse ki insanın başına öyle bir hal geldi ki aklını yitirdi -böyle bir duruma ister mahv, ister fena, ister ğaşıy isterse da'f denilsin farketmez- bu durum insan benliğindeki duyuları tamamen yok etmez.

Bilâkis o kimse sevdiği varlığa karşı eğilim duyma, nefret ettiğine ise kin duyma hislerine sahiptir.

Bazı şeylere karşı beslediği insanî duygularda bir düşüş söz konusu olsa bile, bu, söz konusu insanın bütün insanî duyularını yitirdiği anlamına gelmez.

Kim, "rubûbiyetin tevhidini (birliğini) müşahede eden kimse cem ve fena makamına girer de artık bir şeyi diğerinden ayıramama makamı olarak bilinen "fark" makamını müşahede eder", diye inanırsa bu kimse yanılmıştır.

Durum ne olursa olsun, aksine bir şeyi diğerinden ayırt etme durumu mutlaka gereklidir; çünkü bu zorunlu olan bir husustur. Ne var ki, bir kimse şerî bir hususta farketme sınırlarını aşarsa bile, tabiî olarak farketme sınırlarında kalır.

Bu durumda Mevlâ'sına itaat eden birisi değil de hevâsına uyan bir kimse olur.

Bu "fark" meselesi Cüneyd (Bağdadî) ile dostları arasında gündeme gelince Cüneyd onlara "İkinci fark" makamını anlattı.

İkinci fark makamı: emredilenle sakıncalı olan, Allah'ın sevdiği ile hoş görmediği şeylerin arasını ayırdetme makamıdır.

Bu makamda olan kimsenin kapsayıcı kaderi (kader-i câmî) müşahede etmesiyle olur.

Bu makamda olan kimse kapsayıcı kader hususunda bir şeyi diğer bir şeyden ayırdetme yasasını müşahede eder.

Aksi takdirde emredilenle sakıncalı olan arasını ayırd edemeyen kimse İslâm dininden çıkar.

Bu "cem" konusunda konuşan kimseler (Cüneyd ve çevresi) şer'î fark sınırlarının dışına tamamen çıkamazlar.

Şayet şer'î farkın (şeriat ölçülerine göre bir şeyi diğerinden ayırdedebilme melekesi) dışına çıkarlarsa en şerli kâfirlerden olurlar.

Çünkü bu kimseler artık Resul ile diğerlerinin arasının aynı düzeyde olduğuna kanaat edecek, vahdet-i vücûd düşüncesini benimseyecek duruma gelmiş kimselerdir. Bu noktada yaratanla yaratılan arasını ayırd edememektedirler.

Ancak bu görüşte olan kimselerin tamamı işi "ilhad" noktasına vardırmamışlar, bilâkis bir durumdan diğerini ayırdetmişlerdir.

Böylelikle zaman zaman kıble ehli olan diğer normal müslümanların yaptığı gibi bazan Allah'a ve elçisine itaat ederken bazan da Allah'a ve elçisine âsî olmuşlardır.

Bu hususlar, başka konularda genişçe anlatılmıştır.
abdurrahmanahmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 13.05.2008, 00:22

 
Üyelik tarihi: 12.05.2008
Mesajlar: 129
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 9 Mesaja aldı
Gavs kutup safsatası



Mitolojik bir masal! Yüce ALLAH'ı rububiyet ve uluhiyetten soyutlama ve

felsefede "aklı evvel", Hıristiyanlık'ta "kelime" ve tasavvufta "kutup" olarak

adlandırılan batıl bir kuruntuya giydirmeye yönelik bir uydurma!

Bu masala göre kutup ferdiyet makamına oturan en mükemmel insan yahut

yer yüzünde her zaman ALLAH'ın nazargâhı olup bütün varlıkların işlerinin

elinde meydana geldiği tek kişidir. Açık ve gizli yardımcılarıyla birlikte ruhun

vücutta yayılması gibi bütün kainatta sirayet eder, ulvi ve sufli alem üzerine

hayat ruhunu saçar. Darda kalan kişilerin kendisine sığınması ve ondan imdat

istemesinden dolayı gavs olarak da adlandırılır.

Tasavvufçulara göre kutup iki türlüdür.

Biri hâdis veya duyularla algılanan

(nissî)'dir. Yukarıda sözünü ettiğimiz kutup budur. Diğeri ise kadîm yahut

manevi kutuptur. Bu da Hakikati Muhammediyye'dir.

el-Kaşanî şöyle

diyor: "Kutup, ya madde alemindeki yaratıklara nisbetle kutuptur ki ölünce

ona yakın bedel yerine halife olur, ya da gayb ve şehadet (madde)

alemindeki bütün mahluklara nisbetle kutuptur ki onun yerine ne bir bedel

halife olur ne de bir başka yaratık yerini tutar. Bu da şehadet aleminde

birbirini takibeden kutupların kutbudur. Ondan önce ne bir kutup olur ne

yerine başkası geçer. O da "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım"

ifadesinde sözü edilen Mustafa (Muhammed)'in ruhudur."

Tasavvufçulara Göre Kutupluk:

Ticani tarikatının kahini Ahmed et-Ticani şöyle diyor: "Kutupluk bütün

ayrıntılarına kadar alemin tümünde Hakk'a (ALLAH'a) hilafeti uzmadır. Rabb'ın

ilah olduğu her yerde kutup işlerin idaresi ve ALLAH'ın uluhiyeti altında olan

herkes hakkında hükmün yerine getirilmesidir. ALLAH'tan, ne olursa olsun,

yaratıklara her şey ancak kutbun hükmü ile ulaşır. Zerresine varıncaya kadar

alemdeki her varlığın varlığını sürdürmesi kutbun ruhaniyeti ile olur. Kutupsuz

bütün kainat, ruhu olmıyan hayaletlerden ibaret olur. Bütün varlıkların ruh ve

hayat kazanmaları ancak kutbun onlarda hakim olmasıyla mümkündür.

Evliyanın mertebelerinde de kutup tasarruf eder. Onun zevki dışında ariflerin

ve evliyanın hiçbir mertebesi olmaz. Hepsinde tasarruf eden ve sahiplerine

kaynaklık eden odur. Bütün alem onun sayesinde rahmet görür. Varlıkların

varlıklarını devam ettirmeleri ancak onun sayesindedir. Bu da ondan bütün

kullara bir rahmettir. Alemde var olması küllî ruhu için bir hayattır. ALLAH ulvi

ve süfli alemleri onun nefesiyle destekler. Zatı soyut bir aynadır. Herkes istediğini onda görür."

"ALLAH'ın kutba ikramlarından biri, alemin varlığından önce ve sonrasının

bilgisini öğretmesi, nihayeti olmıyanı bildirmesidir. Bütün varlıkların nizamının

kendisiyle kaim olduğu bütün isimleri ona öğretmesidir. ALLAH'ın bütün

sırlarına muttali kılması, bütün feyizlerini ona vermesi ve ilminin ihata ettiği her şeyi ona bildirmesidir."

"Hiçbir dönemde Kutbu'l-Aktap ile peygamberler arasında bir perde

bulunmaz. ALLAH'ın peygamberi gayb ve şehadet aleminde nerede olursa

olsun Kutbu'l-Aktab'ın gözü onu görmekte ve ona bakmaktadır. Hiçbir lahza ondan gizli kalmaz."

Tasavvufçuların tanrılaştırdığı, kendisinden tapılan, korkulan ve umulan bir

rab meydana getirdiği bu masal hakkında bir kanaat sahibi olmak için bunlar yeterlidir.

Kutb'un Yardımcıları

1- İmâmân (iki imam): Kutbun iki veziri mesabesindedir. Biri melekut, diğeri

mülk alemi ile görevlidir.

2- Evtadı Erbaa (dört kazık): Bunların üç kişi olduğu da söylenir. Zamanın

kutbu ölünce onlardan biri onun yerine geçer. Bilgileri Kutbu'l-Aktab'tan bir

feyizdir. Bunlar ölecek olursa bütün alem bozulur.

3- Ebdal (bedeller): Bedel, velisi göçmüş olan bölge ruhlarının toplandığı

ruhani bir hakikattır. Sayıları kırktır. Yirmi ikisi Şam'da, on sekizi Irak'tadır.

4- Nuceba' (soylular): Bunlar Ebdal'dan aşağıdırlar. Yerleri Mısır'dır. İşleri

yaratıkların yüklerini taşımaktır. Yetmiş kişidirler.

5- Nukeba' (başkanlar): Sayılarının üçyüz veya beşyüz omlduğu söylenir.

Görevleri, yerin altındaki gizlilikleri ortaya çıkarmaktır.

Tasavvufçuların ahmak hayalleri ve gülünç hurafeleriyle uydurdukları masal

ülkesinin hiyerarşisi bunlardır. İnsanları arzularına ram etmek, ALLAH'tan

korkar gibi kendilerinden korkmak ve bütün arzularına boyun eğdirmek,

kulların kaderlerinde ve ruhlarında tasarruf yetkileri olduğunu telkin etmek

için uydurdukları masal ülkesi budur. Yaşıyanların iman ve rızıklarını çalmak,

ölenlerin de kefenlerini soymak için tasavvufçuların ALLAH'ın egemenliğine ve

birliğine karşı ortaya attıkları hayal ülkesi budur. Bütün bu işleri tasavvuf

bürokratları yaptığına, insanların ruhları, rızıkları, ecelleri, kaderleri ve

hayatları üzerinde bu şekilde tasarruf ettiklerine göre, acaba ALLAH,

peygamberlerine ve meleklerine ne kalmış olur? Başka bir ifade ile, ALLAH'a,

peygamberlere ve meleklere ve ihtiyaç kalır? ALLAH zalimlerin, kafirlerin ve

müşriklerin uydurduklarından münezzehtir. Yerlerin ve göklerin mülkü ve

hakimiyeti O'nundur. Kafirler, münafıklar ve müşrikler istemese de!

İsterseniz bu masalı bir de Molla Cami'den dinliyelim. Bilindiği gibi Molla Cami

nerede bir Şii batınî varsa hepsini veli olarak ilan etmiş ve Nefahatu'l-Üns

Min Hadarati'l-Kuds kitabına almıştır. Günümüz harfleriyle de Türkçe

tercümesi olduğu için vatandaşların bir nevi el kitaplarından olmuştur.

Tasavvufun meşhurlarından biri olarak bu masalı bir de ondan dinliyelim:

"Şeyh Muhyiddin Arabiden şöyle nakledilmiştir:

Hakikatta Hz. Muhammed'in

kutbları iki türlüdür. Biri peygamberimizin bi’setinden önce olanlardır. Bunlar

sayıları üç yüz on üç tane olan peygamberlerdir. Diğeri bi'setten sonra

gelenlerdir. Bunlar kıyamet gününe kadar on iki kutubdur. Yani on iki menzil

üzerine deveran ederler. Her biri bir peygamberin izi üzerindedir. Bir bölgede

veya bir tarafta, yedi bölgedeki ebdal gibi, insanlardan bir topluluğun işi bir

kutba havale edilmiştir. Zira her iklimde bir bedel vardır. O da o iklimin

kutbudur. Bunlar dört evtad gibidirler. Onlarla ALLAH doğuyu, batıyı, kuzeyi,

güneyi muhafaza eder. Halkı mümin veya kafir her memleketin bir kutbu

olduğu gibi, ALLAH velilerinden biri ile o memleketi muhafaza eder.

Yine makam sahiplerinden her birinin bir kutbu vardır ve o onların zamanında

işlerin merkezi olmuştur. Onlara Kutbu'l-Ârifin, Kutbu'l-Muhibbin, Kutbu'l-

Mütevekkilin, Kutbu'z-Zahidin, Kutbu'l-Âbidin denir. Bunlar sadece kendine

hasredilmiş değillerdir. Peygamberimizden sonra geleceğini söylediğimiz on iki

kutup bu ümmetin işlerini üzerine almışlardır. Nitekim alemdeki cisimlerin

yörüngesi on iki tanedir. İbadet için yalnız başına bir tarafa çekilenler

bunların dışındadır. Bunlar bir topluluktur ki kutb dairesinin dışındadırlar. Hızır

ve iki Hatem onlardandır. Bi'setten evvel peygamberimiz de onlardandı. On

iki kutup şunlardır:

1- Hz. Nuh'un izinde olanlar. (Sıfatları sayılmakta ve ALLAH'a mahsus sıfatlarla donatılmaktadır. Aynı şekilde diğer kutupların da sıfatları sayılmaktadır).

2- Hz. İbrahim'in izinde olanlar.
3- Hz. Musa'nın izinde olanlar.
4- Hz. İsa'nın izinde olanlar.
5- Hz. Davud'un izinde olanlar.
6- Hz. Süleyman'ın izinde olanlar.
7- Hz. Eyyub'un izinde olanlar.
8- Hz. İlyas'ın izinde olanlar.
9- Hz. Lut'un izinde olanlar.
10- Hz. Hud'un izinde olanlar.
11- Hz. Salih'in izinde olanlar.
12- Hz. Şuayb'ın izinde olanlar. (Her birine ait olan sure ve her birinin tasarruf alanları, yetkileri anlatılmaktadır).Futuhat-ı Mekkiye'de ayrıca Recebiler denilen ehlullahtan bir zümre anlatılır.

Bunlar kırk kişidirler. Ne fazla ne eksik. Recep ayının ilk gününde sanki gökler

onlar üzerine çökmüş gibi bir kenara çekilirler. Asla bir harekete güçleri

yoktur. Ne ayak üzere durabilirler, ne oturabilirler... Bu taifeden Recep

ayında birçok tecelliler, keşifler ve gayba muttali olmak gibi haller meydana

gelir. (İbn Arabi'nin onlardan birini gördüğünü, bu Receb'in Rafıziler'i
simalarından tanıdığını kaydeder).

İmâmân; iki şahıstır. Biri gavs (Kutbu'l-Aktab)'ın sağındadır. Nazarları alemi

melekûtadır. Ona Abdurrab denir. Biri de solundadır. Nazarları alemi

melekedir. Ona Abdulmelik denir. Mertebe bakımından bu İmam Abdurrab'dan daha faziletlidir.

Evtad: Alemin dört rüknünde dört kişidirler. Biri doğudadır ve adı

Abdulhay'dır. Biri batıdadır ve adı Abdulalim'dir. Biri kuzeydedir ve adı

Abdulmürid'dir. Biri de güneydedir ve adı Abdulkadir'dir." (Ondan sonra ebdal, nuceba, nukeba, rukeba ve hususiyetleri, görevleri anlatılır).

Üçler, yediler, kırklar gibi halk arasında yaygın olan batıl inancın bu masallara

dayandığı anlaşılıyor. Nitekim Hızır'ın kişiliği etrafında örülen masallar ve

uydurulan hikayeler de bu inançlara dayanmaktadır. Çünkü gayb ricali,

mukaddes ruhlar, nukeba, nuceba, rukeba, evtad, ebdal, aktab, gavs, gavsı

azam gibi Batınî Şii memleketin kurmayları yahut erkanı toplumun zihinlerine

mukaddes inanç olarak sokulmuş ve bir inanç sistemi haline getirilmiştir.

Zaten tasavvuf Şii-Batıniliğin aldatıcı maskesinden ibaret değil midir?!

İbn Arabi En Büyük Kutup!

Aktab, evlad ve ebdal için İbn Arabi bu nitelikleri saydıktan sonra haliyle

kendini bu ünvanlardan biriyle niteliyecektir. Ne var ki aşağı bir ünvanı yahut

küçük bir mertebeyi kendine yakıştıracağını sanmayınız. Onun için

kendisinden büyük bir kutbun bulunmadığı en büyük kutup olarak kendini ilan

etmekte ve şöyle demektedir:

"Bu asırda ubudiyet makamında benim kadar tahakkuk eden birinin olduğunu

bilmiyorum. Çünkü Rasûlullah'a veraset hükmüyle ubudiyet makamında

hedefe ulaştım. Ben, âlemde hiçbir kimse üzerinde rububiyetin bir hevesi

olduğunu bilmeyen halis ve muhlis bir kulum. (Yahut alemde rububiyette

gözü olan benden başka kimse yoktur). ALLAH bu makamı kendisinden bir

bağış olarak bana verdi. Onu amel ile elde etmedim, sadece ALLAH'ın vergisidir."

Görüyorsunuz, İbn Arabi kendini hiçbir zirvenin boy ölçüşemiyeceği bir

zirvede koyuyor ve herhangi bir kimse kendisinden bu tercihin ve seçimin

delil ve belgesini sormaması için bunun kendisine ALLAH tarafından verildiği yalanını söylüyor.

Bu şekilde İbn Arabi, şeytanın hasta tasavvuf zihniyetine çizdiği gizli devlet

üzerinde taç giymiş bir melek veya hükümdar olarak kendini ilan ediyor.

Kendini kutupların kutbu, peygamberin varisi ve bilginlerin bilgini olarak

empoze ediyor. Kendisinden sonra gelen ve yolunu izliyen bütün tasavvuf

şeyhleri de bu yalanını onaylıyor, kendisine şeyhi ekber ve (kibrit-i ahmer) bulunmaz elmas diye niteliyorlar.

Felsefeyi, eski dinleri ve her döneminde cahiliyye hurafelerini ezberleyip bir

sentezini yapan bu zındık, bu sapık inançlarını ahmak, putperest ve cahiliyye

akidebi halinde insanlara sunabilmekte, ona tilkiden daha kurnaz bir ustalıkla

âyet ve hadislerden bir kılıf giydirmektedir. Bu kılıfla bu putperest inanç cahil

müslümanlar arasında velayetin zirvesi ve kutupların kutbu olarak

yayılabilmekte, asırlar boyunca batılın simsarları bunun ticaretini yapmaktadır.

Tasavvufçular kendilerine göre velayeti mertebelere ayırmışlardır. Kimileri

bunları gavsı azam dedikleri velilerin en büyüğü ile başlatmış, ondan sonra

evtad, aktab, ebdal, nuceba, nukeba, urefa gibi kısımlara ayırmışlardır.

Kur'ân-ı Kerîm'den ve Rasûlullah'ın sünnetinden az da olsa nasibi bulunan bir

müslüman bu konuda tasavvufçuların söylediklerinin ALLAH'ın kitabı ve

Rasûlullah'ın sünnetiyle uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmadığı, düpedüz

yalan ve iftira olduğunu anlar. Ama tasavvufçular batın dünyasında gavs,

aktab, evtad, ebdal, nuceba, nukeba, urefa gibi isimlerin egemen olduğu bir

devlet kurmak istemiş ve bu esrarengiz güçlerle insanları boyundurukları altına almak istemişlerdir.

Bu alanda tasavvuf düşüncesini okurken insan, tasavvufçuların bu yollarla

insanları nasıl kul köle edip sömürdüklerini ve esrarengiz hurafe dinlerine

onları nasıl soktuklarını görünce hayretler içinde kalır. Zira insanlara yerde,

gökte ve bütün yaratıklar üzerinde egemenliğin esrarengiz devletlerinin

yöneticileri olan bu isimlerin elinde olduğunu, onların arzularına boyun

eğmiyen insanları velilerinin dünya ve ahirette bedbaht edeceğini telkin

etmişlerdir. Halbuki sözünü ettikleri bu veliler bazan hayatta olup okuma

yazma bilmiyen koyu cahiller, bazan ölüp gitmiş ve kemikleri çürümüş

zalimler, fasıklar, bazan yollarda ayaklarına işeyen veya kaldırım kenarlarında

geceleyen meczuplar ve bunaklar, bazan zina eden ve içki içen fasıklar,

hatta ibadet teklifinin kendilerinden kalktığını iddia eden kafirler, bazan

hayat boyu su ve sabunla yıkanmayıp guya fakirler için tasarruf yapan

murdar ve pis kişilerdir. Bununla beraber bu murdar ve fasık kişilerin gaybı

bildikleri, yerde ve göklerde kendilerine gizli hiçbir şeyin bulunmadığı, her

şeye güçlerinin yettiği ve iradelerine karşı kimsenin gelemediğini iddia ederler.

Mutarrif Bin Abdullah, babasından naklediyor; “Amir oğullarından bir kaç kişi

ile Rasulullah sallALLAHu aleyhi ve sellem’in yanına geldik. Bunlar; “Sen bizim

babamızsın, Sen bizim seyyidimiz (efendimiz)sin, sen bizim en faziletlimizsin,

sen bizim en büyüğümüzsün, sen parlak kasesin, sen şöylesin, sen böylesin

demeye başladılar. Bunun üzerine Rasulullah sallALLAHu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Ne söyleyecekseniz söyleyin, şeytan sizi şaşırtıp durmasın.”[1]

Bu hadis, peygamber sallALLAHu aleyhi ve selem için; “seyyidina” ifadesini

kullanmanın bile hoş görülmediğini gösteriyor

Ebi Bekre r.a.’den; “Birisi Rasulullah sallALLAHu aleyhi ve sellem’in yanında

birisini övdü. Bunun üzerine buyurdu ki;

“Sana yazıklar olsun, arkadaşını boğazladın. Eğer biriniz muhakkak kardeşini

övecekse, ve onu dediği gibi biliyorsa; “Ben onu şöyle zannediyorum” desin.

ALLAH o kimseye yeter, hesabını görücüdür. Kesinlikle ALLAH katında hiç kimseyi temize çıkarmayın.”[2]

Bu hadisi şerifte sufilerin şeyhlerine “gavs” “kutbuz zaman” “şefaatçimiz”

diye aşırı tazimlerine bir ihtar vardır.


[1]- Kitabus Samt(73) Buhari Edebül Müfred(211) Ebu Davud(4806) İbni Hibban(2128) Ahmed(4/25) Nesai Amelül Yevm(245) Iraki el Muğni(3/999 Zübeydi İthaf(7/466) sahihtir.
[2] Kitabus Samt(597) Buhari(7/87) Edebul Müfred(333) Müslim(4/2296) Ebu Davud(4/252) Ahmed(5/41)
abdurrahmanahmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 13.05.2008, 22:23

 
Dervisan_Esma - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 1.174
Teşekkür etti: 129
90 Teşekkür 72 Mesaja aldı
Seyyidina bile uygun degilmis , vay bee... Efendimizin kanini, irinini icti sahebeler [hepsi sahih korkma] , abdest sularini yüzlerine sürdüler, cübbesini takkelerine bölerek diktiler, sakalini sariginin arasinda tasidilar. . yemame savasinda '' ya muhammed ya muhammed'' diyerek zafer ettiler...

mahser'de efendimizin sefaatini de kabul etmezsiniz ... [edermi baska bi mesele tabi]
Dervisan_Esma isimli üye şuan Sisteme bağlidır (Online)   Alıntı ile Cevapla
  #5
Alt 13.05.2008, 22:31

 
µmmed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 06.05.2002
Yaş: 32
Mesajlar: 6.598
Teşekkür etti: 110
454 Teşekkür 192 Mesaja aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız Dervisan_Esma
Mesajı göster
Seyyidina bile uygun degilmis , vay bee... Efendimizin kanini, irinini icti sahebeler [hepsi sahih korkma] , abdest sularini yüzlerine sürdüler, cübbesini takkelerine bölerek diktiler, sakalini sariginin arasinda tasidilar. . yemame savasinda '' ya muhammed ya muhammed'' diyerek zafer ettiler...

mahser'de efendimizin sefaatini de kabul etmezsiniz ... [edermi baska bi mesele tabi]
Gerçekten böyle bir şey varmı yani Allah c.c Resulu s.a.v efendimizin kanını içtiler.
ibaresi.Bunu bir yerde daha okumuştum.Buradamı ama adam devam yazmadı.

ilk etapta bana biraz ters geliyor.Bu demek değildirki olamaz yok.
Kan haram ise herkesin kanı haramdır.

Neden böyle diyorsun dersen Haram ve Helallerde, insanların biribirinden ayırımı olmadığını düşünüyorum.Bu konuda gene Buhari r.a bir hadis okumuştum ki orucun bozulması ile ilgili.

Sahabeden bir tanesinin demesi o yapabilir Allah c.c Resuludur.Bunun üzerine Allah c.c Resulu Sahabe yi uyarmıştı ve size haram olan bana helal değildir ibaresi ile.

Mesela bu kan konusunu Buhari r.Aleyh de bulma imkanım varmı.?
__________________
Yazacağın yazının efendisi, yazmış olduğun yazının kölesi ol
DF:BİR ÇOK CEVAP
µmmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #6
Alt 13.05.2008, 22:38

 
Dervisan_Esma - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 1.174
Teşekkür etti: 129
90 Teşekkür 72 Mesaja aldı
Ummed Abi bende bu Meseleyi ilk defa bir sene evvel falan Mahmud Efendi hazretlerinin bir Muridinden duydum, kaynak istemistim ve kaynaklari sundular, kitabi falanda okumustum.

Imam Malik hz buna dair : Peygamberlerin irini Cennetden sudur. Buyurmus

kaynaklara inshaAllah bir bakacagim, vaktim oluncada tercüme ederim :)
Dervisan_Esma isimli üye şuan Sisteme bağlidır (Online)   Alıntı ile Cevapla
  #7
Alt 13.05.2008, 22:48

 
Dervisan_Esma - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 1.174
Teşekkür etti: 129
90 Teşekkür 72 Mesaja aldı
[kisa tercume] :

imam suyutiden :

Peygamber Efendimizin tahtadan bir kabi vardi, geceleyin ona abdest bozardi, yataginin altindaydi. BIr gün onu bulamadi ve '' kabim nerde'' diye ev halkina sordu. Onlarda ''Barrah aldi'' dediler.- Barrah habesli bir hizmetci idi. Sonra onu cagirtti ve ne yaptigini sordu. Barrah'da ictigini söyledi. Efendimiz'de : ''ates ile arana bir duvar cektin'' buyurdu


[tabarani / beyhaki ve Al-Khasais al-Kubra 2:252, Matbaah Dairat al-Maarif, Hayder Abad.]




baya hadis var ama simdilik bunu tercume ettim.. aff ola
Dervisan_Esma isimli üye şuan Sisteme bağlidır (Online)   Alıntı ile Cevapla
  #8
Alt 13.05.2008, 22:49

 
µmmed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 06.05.2002
Yaş: 32
Mesajlar: 6.598
Teşekkür etti: 110
454 Teşekkür 192 Mesaja aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız Dervisan_Esma
Mesajı göster
Ummed Abi bende bu Meseleyi ilk defa bir sene evvel falan Mahmud Efendi hazretlerinin bir Muridinden duydum, kaynak istemistim ve kaynaklari sundular, kitabi falanda okumustum.
Imam Malik hz buna dair : Peygamberlerin irini Cennetden sudur. Buyurmus
kaynaklara inshaAllah bir bakacagim, vaktim oluncada tercüme ederim :)
Tabii zamanınız olursa.Mesela şimdi birisi düştü ben oraya tükürüğümle bir şey yapsam adam beni döver,Delirdinmi sen der ya.

Tabii bunu Allah c.c Resulu s.a.v efendimiz için diyemeyiz.Zaten kendisinin çocukluğunda Şeyma r.a korktuğu bir hadiseyi anlatmıştır.

Beni Saad yurdunda bir takım konular olmuştur.Allah c.c Resulu s.a.v efendimiz sonraları şeytanından anlatmıştır, ve benim şeytanım yoktur ibaresi kullanmıştır.
__________________
Yazacağın yazının efendisi, yazmış olduğun yazının kölesi ol
DF:BİR ÇOK CEVAP
µmmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #9
Alt 13.05.2008, 22:52

 
µmmed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 06.05.2002
Yaş: 32
Mesajlar: 6.598
Teşekkür etti: 110
454 Teşekkür 192 Mesaja aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız Dervisan_Esma
Mesajı göster
[kisa tercume] :

imam suyutiden :

Peygamber Efendimizin tahtadan bir kabi vardi, geceleyin ona abdest bozardi, yataginin altindaydi. BIr gün onu bulamadi ve '' kabim nerde'' diye ev halkina sordu. Onlarda ''Barrah aldi'' dediler.- Barrah habesli bir hizmetci idi. Sonra onu cagirtti ve ne yaptigini sordu. Barrah'da ictigini söyledi. Efendimiz'de : ''ates ile arana bir duvar cektin'' buyurdu

[tabarani / beyhaki ve Al-Khasais al-Kubra 2:252, Matbaah Dairat al-Maarif, Hayder Abad.]baya hadis var ama simdilik bunu tercume ettim.. aff ola
Kan ile ilgili Hadis bulabilirsen sevinirim.
Kitabın ismide yeterli.Herhangi gibi bir hadis kitabı.

Ileri gelen Muhaddis r.Aleyhlerin tercihimdir.Ama diğerleride olabilir.
__________________
Yazacağın yazının efendisi, yazmış olduğun yazının kölesi ol
DF:BİR ÇOK CEVAP
µmmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #10
Alt 13.05.2008, 22:53

 
Dervisan_Esma - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 1.174
Teşekkür etti: 129
90 Teşekkür 72 Mesaja aldı
diger bir hadis :

efendimiz kanini aldirmis ve sahabe efendimize '' al bunu insanlarin ve hayvanlarin gömeyecegi bi yere sakla'' buyurmustur. Sahabe efendimiz gitmis ve onu gizli bi yerde icmistir. Geri döndügünde efendimiz ne yaptin buyurdugunuda '' insan ve hayvanlarin görmeyecegi bi yere sakladim [yani midesine]'' buyurmustur. Efendimizde sualen '' yoksa ictin mi'' buyurmus ve sahabe efendimiz de '' evet buyurdukdan sonra. Peygamberimiz kizmamistir [orda bisey diyor ama aklimda degil suan kaynaga bakmam lazim]


ebu nuaym enes radiyallahu anhdan rivayet ettigine göre efendimiz medinede bir havuza irin etti ve ondan itibaren o su medinenin en soguk ve tatli suyu oldu ve enes radiyallahu anh ile sahabeler ondan ictiler. ismini ''al barud'' [soguk kaynak] koymuslardi.

Dalail al-Nubuwwah, 2:381, Dar al-Baz, Makkah
Dervisan_Esma isimli üye şuan Sisteme bağlidır (Online)   Alıntı ile Cevapla
  #11
Alt 13.05.2008, 22:56

 
Dervisan_Esma - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 1.174
Teşekkür etti: 129
90 Teşekkür 72 Mesaja aldı
tmmdir ummed abi. Msn'den Haznevi arkadasima sordum oda hemen bakti bana kaynagi yazip yolladi bende kopyaladim, buyrun :

Hakim, Mustadrak, Nr.6343, 3/638 Ibn Asakir, Muhtasar-i Tarih-i Dimaschq, 12/173; Daraqutni, Sunan, 1/228; Bayhaqi, Sunan-i Kubra, Nr.13407, 7/106; Abu Nuaym, Hilyatul Awliya, 1/330; Ibn Hadschar al-Asqalani, Al Matalibul Aliyya, Nr.3847, 4/21; Haythami, Madschmaudh-Dhawaid, Nr.14010, 8/482 Ali al-Muttaki, Kandhul Ummal, Nr.37226, 13,470
Dervisan_Esma isimli üye şuan Sisteme bağlidır (Online)   Alıntı ile Cevapla
  #12
Alt 13.05.2008, 23:12

 
µmmed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 06.05.2002
Yaş: 32
Mesajlar: 6.598
Teşekkür etti: 110
454 Teşekkür 192 Mesaja aldı
Teşekkür ederim.Allah c.c razı olsun

Kan içme Hadisesi bir bu konuda birde uhud da yutma konusunda olmuştur
Bu kanı tas ile içen Sahabe kimdi ve kaç yaşındaydı,bu çok önemlidir.

Kan konusu Sahabe i kiram r.a zamanında 2 defa yaşanmıştır.
Bunu sorabilirmisiniz.
Hangi Sahabe yi kiram r.a dı ve kaç yaşındaydı.

Kanı ne yaptın sorusu üzerine Allah c.c Resulu s.a.v. efendimize ilk verdiği cevap çok önemlidir.
Bu harekat sonucunda Allah c.c Resulu s.a.v efendimizin kanı helaldir.
sonucu çıkabilirmi ayrıca.

Hani şunu diyebilirmiyiz Sahabe i kiram r.a Allah c.c Resulu s.a.v efendimizin kanını içmek için biribirileri ile yarışıyorlardı.Buı çok önemli bir konu.

Önemi Allah c.c Resulu s.a.v efendimizin niçin bir şey demediği.
İçenin kaç yaşında olduğu ve hangi Sahabe i kiram r.a olduğu.

ve onu sakladım ibaresi çok ilginçtir.Neden onu içtim dememiştir acaba ilk defada.

Uhud Muharebesinde olan konu ise başkadır ve bunuya benzer bir konu kanı yutma konusu mevcuttur orada.

Allah c.c razı olsun.
__________________
Yazacağın yazının efendisi, yazmış olduğun yazının kölesi ol
DF:BİR ÇOK CEVAP
µmmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #13
Alt 15.05.2008, 18:34

 
Dervisan_Esma - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 1.174
Teşekkür etti: 129
90 Teşekkür 72 Mesaja aldı
Peygamberimiz Abdesthaneden ciktigi vakit sahabelerin rivayetlerine göre koku olmazdi.
Mezhep imamlarina göre peygamberlerin irini cennet suyu sayiliyor.


Yukarida aktardigim Hadis-i Serifi Amr ibn Abdullah ibn Zubayr Babasindan rivayet etmisdir.


Abu Asim hazretlerine göre Amr ibn Abdullah ibn Zubayr radiyallahu anh hzlerinin kuvveti bu ictigi kandan dolayi meydana gelmistir.

[Ibn Hadschar, Al-Isaba fi Tamyidhis Sahaba, 4/70; Ibn Asakir, Muhtasar-i Tarih-i Dimaschq, 12/173]

Kastalani hzlerinin naklettigine göre Ibn Zubayr hzlerinin kani ictikden sonra asilana kadar agzi misk kokmustur.

[Qastalani, Al-Mawahibul Ladunniya, 2/316]


Diger bir rivayeti ise bariyya ibn omer ibn safina babasindan, oda kendi babasindan nakletmistir.

[Suyuti, Al-Hasaisul Kubra, 1/117; Ibn Hadschar, Al-Isabe, 4/70; Qastalani, Al-Mawahibul Ladunniya, 2/316]


Ve devam anlatiyor : Kani ictikden sonra efendimiz bana ne yaptigimi sordum, bende ictigimi söyledim, bana kizmadi, sadece gülümsedi.

[imam Bayhaki, Sunan-i Kubra, Nr.13408, 7/107; Tabarani, Mudschami Kabir, Nr.6434m 7/81]


diger bir rivayet ise Uhud'da olmustur. Efendimizin yarasini emmis ve ona '' tükür kani'' dendigi vakit ''vallahi hic bir zaman tükürmem'' dedi bunun üzerine efendimizde sonra '' Cennet Ehli bir Adam görmek isteyen ona baksin'' buyurdu

[Bayhaki, Dalailun Nubuwwa, 3/266; Tabarani, Mudschamil Awsad, Nr.9094, 10/40; Ibn Hadschar, Al-Isabe, 7629, 6/25]
Dervisan_Esma isimli üye şuan Sisteme bağlidır (Online)   Alıntı ile Cevapla
  #14
Alt 15.05.2008, 21:21

 
Üyelik tarihi: 12.05.2008
Mesajlar: 129
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 9 Mesaja aldı
Şeyhlik ve tarikatçılığın İslamiyete soktuğu çirkin adet­ lerden biri de bazı tarikat mensuplarının tertipledikleri zi­ kir alemleridir. Bunlar haftanın belirli bir günü, ekseriya cu­ ma akşamları şeyhin veya vekili olan sofinin -bazıları buna Müritlerin Çavuşu derler- evinde veya tekkesinde toplana­ rak bir halka halinde oturur ve gözlerim yumarlar. Sonra bu merasimi idare eden yardımcılarıyla birlikte şiir ve beyitler okurlar. Bu beyitler son derece mübalağalı ve baştan sona kadar şeyhlerin medhi hakkındadır. Mesela birisinde şöyle denmektedir:
"Benim şeyhim zamanın şeyhidir, yükselip göklere git­ ti, oradan ilaç kutusunu getirdi ve müritlerin kalplerini te­ davi etti. Şeyhim ebedi bir şeyhtir; o, dağdaki ayıyı da eh­ lileştirdi. Onu da kendisine itaatkar kıldı." Hepsi böyle saç­ ma sözlerden ibaret olan beyitler, çoğu zaman zikir esnasın­ da def ve dümbelek çalınarak okunur, böylece müzikli bir zikir alemi meydana gelir.
Bu beyitlerin okunmasına devam edildikçe, gözü kapa­ lı müritler de coşar ve sallanmaya başlarlar. Derken içlerin­den biri "Allah, Allah..." diyerek zıplamaya ve kendini yer­ den yere atmaya başlar. Onu takiben bütün müritler de bu ha­ reketi yaparlar. Ondan sonra herkes birbirine girer, ortalık bir savaş meydanına döner birtakım manasız sözler, uğultu­ lar, bağırmalar, çağırmalar meclisi çınlatıp durur. Kimisi yer­ de sürüklenir, kimisi arkadaşlarını tekmeler, kimisi ayakla­ rını yere vurur ve bu hal uzun zaman devam eder. Hepsi iyi­ce yorulduktan sonra, töreni idare eden adam kalkar, her bi­ rinin sırtını eliyle sıvazlar. Bu "Yeter" demektir. Bunun üzerine hepsi yerinde durur ve zikir bitmiş olur.
Bazı zikirlere kadınlar da iştirak eder, onlar da erkekler­ le beraber halkada oturur ve deflerle, dümbeleklerle söyle nen medhiyeler karşısında çoşkunluk göstererek yine erkek­ lerle beraber oynayıp zıplamaya ve yerlerde sürüklenmeye başlar ve erkeklerle birlikte birbirlerine karışırlar.
Tabii kalbinde iman, Allah korkusu ve insanlık duygu­su bulunan bir kimse buna asla zikir demez. Çünkü bu, ha­kikatte müzikli ve sazlı bir alemden başka bir şey değildir. Üstelik alemin de en ilkel ve en bayağı şeklidir. Kim bilir hangi insanlık, ahlak ve din düşmanı tarafından ne gibi bir kötü maksatla icad edilmiş bu rezalet? Sonra bu alemlere ka­ tılan zavallı cahil kadınlar da erkekler gibi bunu yapmakla sevap kazanacaklarını sanırlar. Tıpkı Afrika'daki bazı ka­ dınların, dini bir emirdir diye ve sevap kazanmak zanniyle dudaklarına tahtadan büyük halkalar takmaları gibi.
Evet, İslam dininde bazı zikir ve dualar vardır. Tevhid ke­ limesi, Estağfirullah, Elhamdülillah... gibi zikirleri oku­ mak sünnettir. Fakat bunları her müslüman kendi kendine okur, hatta riya olmaması için bunları açık okumak dahi ca­iz değildir. Kaldı ki İslamiyette, ruhu coşturacak ve insanın bayılmasına sebep olan zevkleri ihtiva edecek bir ayin de yoktur. Çünkü İslam dini duyguya değil, akıl ve şuura hitap eder. Bir müslümanın da gözlerini yumup sallanarak değil, göz­ lerini açıp şuurunu toplayarak dininin emirlerini dinlemesi la­ zımdır ki, ne olduğunu ve ne istendiğini anlayabilsin.
Tarikatlar, müslamanları parçalayıp, gruplara bölmekten başka bir şey değildir.İslamiyetin ilk çağında bütün müslü manlar, Allah'ın:
"Müminler ancak kardeştirler." (Hucurat: 49/10) emri etrafında toplanarak, Allah'ın:
"Dini doğrultun ve onda tefrika yapmayın."
(Şura: 42/13) emrine sadık kalarak, Allah'ın:
"Çekişmeyiniz ki gevşemeyesiniz ve kuvvetiniz gitme­ sin." (Enfal: 8/46)
emrine inanarak çalıştıkları, birlik ve beraberlik tesis ettikle­ ri ve aralarında hiçbir tefrika ve guruplaşmaya meydan verme­ dikleri için üstün basanlar sağlamışlardır. Fakat Peygamberi­ mizin kurduğu İslam kardeşliği yerine tarikat kardeşliğinin tesis edilmesi sonucunda İslam birliği parçalanmıştır.
Gerçi bundan önce de birçok ihtilaflar çıkmış, siyasi ha­ diseler cereyan etmiş, saltanat ihtirası yüzünden çıkan kav­ galar İslam alemini alt, üst etmişti. Ama ne de olsa İslam ço­ ğunluğu bütün bu olaylara rağmen dini birliğini muhafaz edi­ yor ve akidede tek vücut bulunuyordu.
Ayrı tarikattan olan iki şeyh, birbirini yenmek için aman­ sız bir propaganda mücadelesine girişiyor; her biri kendi ta­ rafının dindar, karşı tarafın dinsiz veya haksız olduğunu iddia ediyor. Bunun üzerine herbirine mensup olan halk kitlesi, karşı tarafa her türlü itham ve iftiraları reva görmekte asla te­ reddüt etmiyor. Birbirlerini tekfir edenler bile oluyor.
Tarikatçıların akıllarınca her müslümanın mutlaka bir şey­he mensup olması gerekiyor. Bu hususta kendilerine delil ge­ tirmek için bir de "Kimin şeyhi yoksa, onun şeyhi şeytandır" şeklinde saçma bir söze sarılıyor ve böylece tahakkümleri al­ tına girmek istemeyenleri dinsizlik ve imansızlıkla damgala­ yıp duruyorlar. Sanki onlar Allah'ın iman veznedarı imişler ve iman ile küfür kendi ellerinde imiş gibi kendilerine uyanlara iman verip, uymanlara da kafir deyip duruyorlar.
Sakın bu sözlerimizin mübalağa olduğu sanılmasın. Bu hususta şüphesi olanlar, lütfen şeyhlik ve tarikatçılığın ha­ kim bulunduğu bir yere, mesela doğu illerinden herhangi bi­rine gidip bilhassa köylerdeki durumu incelesinler. O zaman söylediklerimizin az bile olduğunu göreceklerdir.
Evet, doğuda durum hakikaten böyledir. Bir yanda tarikat­ ların muhteris şeyhleri, diğer yandan da bütün topraklan elle­ rinde bulunduran ağalar, doğuyu sömürüyor ve köylüye göz açtırmayarak onu kendi baskıları altında tutuyorlar
abdurrahmanahmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #15
Alt 15.05.2008, 21:24

 
Üyelik tarihi: 12.05.2008
Mesajlar: 129
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 9 Mesaja aldı
Şeyhlere verilen asılsız ünvanlar
Şeyhler halkı kandırıp kendilerine bağlamak için seyyid- lik iddiasında bulunmakla da yetinmeyip aynı zamanda kendilerine bazı göz kamaştırıcı unvanlar vermeyi de ihmal etmemişlerdir. Mesela bütün tarikatçılar tarafından bilinen ve bazı tarikat liderleri hakkında kullanılan Gavs, Kutup, Kutbulfert, Kutbialem gibi unvanlar bunlardandır.
Bu gibi unvanlar Peygamberimiz, ondan sonraki halife­ ler ve tabiin zamanında mevcut değildi. Sonradan tarikatçı­ lar tarafından ihdas edildiler. Ancak bunlar pek önemli de­ ğildir. Bunları gölgede bırakacak diğer bazı unvanlar daha vardır ki, asıl üzerinde durulması gereken bunlardır. Bazı şeyhler hakkında "Göklerin ve yerlerin nuru" unvanı kulla­nılmaktadır. Halbuki bu doğrudan doğruya Kur'an'a muha­ liftir. Zira Cenab-ı Hak Kur'an'da şöyle buyurmaktadır:
"Allah göklerin ve yerin nurudur." (Nur: 24/35)
Bundan başka bazı şeyhlere de "Has ve ammın şeyhi ve hakimi" ve "Mutlak mutasarrıf denilir ki, bu da kayıtsız şartsız tasarruf edici demektir. Buna göre o şeyh her şeyin hakimi olup istediği şekilde kainatta tasarruf edebilir. Hal­ buki bu da ancak Allah'a (c.c.) mahsustur. O'ndan başkasın­ da böyle bir kudret yoktur.

Şeyhler, Ağalar el ele
Eski idareciler halkı kendilerine madden ve manen ita­ atkar bir hale getirmek için temiz sülaleden olduklarım id­ dia etmişler, sonra bunların evlatları da aynı yolu takip et­ mişlerdir. Daha sonra ayrı ayrı kollara ayrılıp birer hanedan sülalesi olmuşlar; bir kısmı madden halka tasallut etmek için derebeyi ve ağa olmuş, bir kısmı da manen halkı baskı altı­ na almak için kendilerine ruhani bir unvan vermiş ve şeyh olmuşlardır. Böylece şeyhler, ağalar ve derebeyleri elele vererek halkı müşterek olarak hem maddi hem manevi yön­ den baskıları altına almışlardır.
Ağalarla derebeyleri gayri meşru olarak ve zorla mille­tin malına mülküne tasallut etmişler; bütün topraklan zap tederek halkı, cüz'i ücret karşılığında bu arazilerde çalıştır­ mışlar ve mahsulü tamamen kendilerine almışlardır. Köyler hep onların elindedir; hoşlanmadıkları kimseleri derhal köyden kovar, icabında ücretlerini dahi vermezler. Zavallı köylü her gittiği yerde ağanın ve derebeyinin emriyle çalı­ şır; o da kendisini beğenmediği takdirde köyünden atar. Köylü böylece ağalann iradesiyle yaşamaya ve köyden kö­ ye kovulmaya mahkumdur. Hatta bazan bir köylü, senede üç dört yer değiştirir.
İnsan haklarına indirilen bu ağır ve merhametsiz darbe, hür ve vicdanlı her insanın kalbinde derin yaralar açtığı halde, Peygamber vekili olduklarını iddia eden şeyhler ma-lesef bu olaylar karşısında tamamen bigane kalıp vicdanla­ rına tasallut ettikleri insanların bu feci durumlarına zerre ka­ dar olsun üzülmemişler ve üzülmüyorlar da. Hatta köylüle­ rin bu hal karşısında gösterecekleri herhangi bir tepkiyi de peşinen önlemek için, ağaların da kendileri gibi seyyid ve "sülalei tahire" den olduklarını(!), üstelik "Ululemr" ve hanedan olduklarını, binaenaleyh bunların sözlerine mu halef etmenin veya kendilerine karşı herhangi bir husumet­te bulunmanın, hem Allah'ın emrine aykırı düşeceğini, hem de cetleri olan peygamberin hatırım rencide edeceğini, bu­nun da sonunun ebedi bir hüsran olacağını söylüyorlar. Bu suretle köylülerin bu azapta kalmaları için ağa ve derebey lerine yardım ediyorlar. Buna mukabil ağalardan da derin saygı ve sayısız maddi yardım görüyorlar.
Gerçekten Allah'ın (c.c.) bütün kullarını kendilerinin kölesi olarak gören ve herkesi hakir, aşağı zanneden, halka "Beş paralık kürtler" diye hakaret eden ağalarla derebeyle­ ri, şeyhlerin önünde iki büklüm olup yerlere kapanıyorlar. Cüz'i bir para veya ufak bir arazi parçası yüzünden adam öl­ dürmekten dahi çekinmeyen ağalar ve derebeyleri, şeyhle­ re her türlü maddi yardımı yapıyorlar. Mahsul zamanı gelin­ ce babalarının ve dedelerinin halktan zorla aldıkları toprak­ tan gelen buğdaydan şeyh efendinin evine bir kaç yük gön­ derip porpagandasının ücretini veriyorlar. Buğday yetiştir­ meyen derebeyi ve ağalar da yerlerine göre koyun, yağ, bal vesair şeylerle şeyhi razı ediyorlar.
Demek oluyor ki şeyhler halkı hem kendilerine hem de ağalara bağlıyor, ağalar da şeyhlere maddi yardım yapı­ yorlar. Fakat bu dalavereli oyunun kurbanı olan, sefil veya perişan bırakılan halk oluyor.
Şeyhlerle ağalar halkın uyanmasını istemiyor, bilakis sürekli cahil kalması için ellerinden geleni yapıyorlar. Çün­ kü onlar kat'iyetle biliyorlar ki, halkın gözü açıldığı anda bu iğrenç saltanatları yıkılacaktır. Halk cehaletten kurtulduğu taktirde şeyhlere de ağalara da, derebeylerine de metelik ver­ meyecektir. Bunun için bunların en büyük arzusunu halkın cahil kalması oluşturuyor.
Bir yandan ağalarla derebeyleri çocuklarını okutmaları için köylülere imkan bırakmıyor, onları tehdit ediyor, diğer yandan da şeyhler, okula gidenin kafir olacağını, çocuğunu okula gönderenin dinden çıkacağım söyleyip duruyorlar.

Şeyhlerin İslamiyet'e sokdukları aforoz adeti
Hristiyanlıkta afaroz denilen bir adet vardır. Allah'ın (c.c.) vekili olduklarını iddia eden papazlar, kızdıkları ada­ mı afaroz eder; yani dinden atarlar. Böyle bir adam artık dün­ yada halkın, ahirette de Allah'ın (c.c.) gazabına uğramış de­ mektir. Onun kurtuluşu papazın affına bağlıdır. Hatta eski zamanlarda bazı papazlar kralları dahi afaroz etmişlerdir. Afaroz edilen kral derhal tahttan indirilir, herkesin nefreti­ ne uğrar, onun önünde el bağlayanlar, kendisini tel'in eder­ ler. Kralın bu halden kurtulması papazın affına bağlıdır. Affederse eski şevketini bulur, yoksa en adi bir mahluk gi­ bi, ölünceye kadar herkesin nefretine uğrar.
Tarikatçılıkta da "Tard (merdudiyet)" denilen bir çeşit ta­ rikattan atma usulü vardır. Şeyh herhangi bir sebeple bir mü-ridine kızdı mı onu tarikattan atar. Onlara göre tarikattan atı­lan adamın dini, imanı ve bütün mukaddesatı elinden gitmiş, yaptığı bütün iyilikleri de heba olmuştur. O artık dünyada da, ahirette de felaha ulaşamayacaktır. Zaten dünyada, şey­ hin müritleri tarafından daimi bir nefret ve tel'ine maruzdur. Ahirette de Cehennemi boylamak endişesine düşer zavallı. Onun da bu feci durum ve akıbetten kurtulması ancak ve an­ cak şeyhin affıyla mümkündür.
Allah (c.c.) bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Her kim ki Allah onu hidayete getirmişse, onun için hiçbir dalalete götürücü yoktur." (Zümer: 39/37)
Yani iman etmek ve îslam dinine girmek bir ihsana na­sip olduktan sonra, onu hiçbir kimse dinden atamaz ve da­lalete sürükleyemez. Çünkü İslamiyette Allah'ın bir ortağı veya dininde tasarruf yetkisine haiz bir vekili yoktur. Ama şeyhler bu esası da bozarak, halkın tepesinde durmaya de­ vam edebilmek için böyle bir afarozu da İslam dinine sok­ maya cesaret etmişlerdir.
abdurrahmanahmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #16
Alt 15.05.2008, 22:52
Arife Her Gün Kadir Gecesidir

 
elmnightmare - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 25.02.2007
Mesajlar: 8.807
Teşekkür etti: 464
454 Teşekkür 241 Mesaja aldı
Osman Yeter!”

Bir sohbetlerinde arzettiği Bursalı Hacı Osman efendinin, Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerine intisabını anlattı:

“Kabristan yolunda ihtiyar bir bakkal var o anlatmıştı, ona anlattığını size anlatıyoruz.

‘Birgün Konya’dan trene biniyordum, sakallı bir zât da benimle beraber bindi, birçok kimseler onu yolcu ettiler. Mevzu açıldı. Dedi ki:

‘Ben İstanbul’da Fatih cami-i şerifinin vâizi idim, her kürsüye çıktığımda Tarikat-ı aliye’nin aleyhinde konuşurdum, ilk vazifem bu idi. Bir gün cemaatın ortasında bir zât çıktı. ‘Osman yeter!’ dedi. O zât Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri idi. ‘Yeter!’ deyince durdum, ne söyleyeceğimi bilemedim. O akşam âlem-i mânâda kendimi bir fino köpeği olarak gördüm. Çok susamışım, kıvranıyorum. İki tane çeşme var, birisi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e âit, diğeri ise Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Haretlerine âit. Bir oraya koşuyorum, bir oraya koşuyorum. Nihayet Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

‘Açıver açıver!..’ buyurdu. Şeyh Es’ad Efendi -k