İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
Kayıt ol
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler

  #1
Alt 16.05.2008, 14:40
 
Üyelik tarihi: 12.05.2008
Mesajlar: 129
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 9 Mesaja aldı
Sünnet Inkari Ve Gayesi

BİSMİLLAH
Bugünlerde birileri dinin temel kaynaklarından biri olduğuna inandığımız, din olduğuna inandığımız, vahyin bir parçası olduğuna inandığımız Rasulullah (s.a.v) sünnetini ekarte etmeye, reddetmeye çalışıyorlar.Bize Kuran yeter, dinimizi yaşamak için bizim Allah’ın Kitabı’ndan başka bir şeye ihtiyacımız yoktur diyerek, Rasulullah’ı ve sünnetini silerek, kendilerince bir din icad etmeye çalışıyorlar. Rasulullah’ın Kuran konusundaki anlayışını ve uygulamalarını, yeryüzünün en hayırlı nesli olan onun pırlanta ashabının, onlardan sonra gelen tabiinin, tebeu tabiinin, müctehid imamlarımızın ve değerli seleflerimizin Kuran la ilgili anlayışlarının tümünü yok farzederek, onların tümünün üzerine bir çizgi çekerek kimilerinin salt akıllarıyla Kuran-ı anlamaya çalıştıklarını, bu iddaayla ortaya çıktıklarını görüyoruz. Bu sapık anlayışlar karşısında elbette Rasulullah efendimizin sünnetinin müdafası sadedinde bir şeyler söylememiz gerektiği kanaati ve inancındayız
İslamın temel kaynaklarından birisi olan sünneti reddetme hadisesi tarihte ilk önce Hicri ikinci yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu konuyu ilk defa ortaya atanlar Hariciler ve Mutezililerdir. Hariciler İslam toplumunda çıkarmak istedikleri fitnenin önünde en büyük engel olarak Rasulullah (s.a.v)in sünnetini gördüler. İslam tolmumunda Rasulullah efendimizin sözleri, fiilleri ve takrirleri üzerine kurulan bu son derece sağlam yapı var olduğu sürece din konusunda ortaya atabilecekleri hiçbir düşünce, hiçbir akım, hiçbir felsefe Müslümanlar tarafından kabul görmeyecek, hiçbir fitne başarıya ulaşayamacaktı. Onun içindir ki İslam toplumunda kendi batıl fikirlerini yayarak toplumu yıkmak isteyen Hariciler ilk önce önlerindeki büyük engel olan sünnete yönelerek onu yıkmayı o engeli kaldırmayı deneyip planladılar.Bunun için de şu iki iddia üzerinde fikirlerini yoğunlaştırdılar:
1Sünnetin dinde hiçbir bağlayıcılığı yoktur.Dinde müslümanı bağlayan Allah’ın kitabıdır.Allah’ın kitabının dışında uyulmaya layık başka bir kaynak hiçbir otorite yoktur.
2Zaten Kuran’ın dışında hiçbir şey Allah tarafından korunmaya alınmadığından sünnetin, peygamberin hadislerinin doğruluğunda şüphe vardır.Şüphe üzerine kesinlikle din bina edilemez.Çünki hadisler bir sonraki nesle aktarılırken içine pek çok yalan yanlış şeyler karışmıştır. Binaenaleyh dinimizi böyle şüpheli, şaibeli şeylere bina edemeyiz.Allah’ın lafzan ve manen korunmuş olan kitabının dışında başka hiçbir şeye itimad edilemez.
Mutezile de hemen hemen aynı şeyi söyledi.Yunan felsefesinin ürünleriyle karşı karşıya gelen bu insanlar bunları yargılayıp sorgulayabilecek kadar dinlerini yakından tanıyamamış olmalarının sonucu olarak tamamen akılcı olan felsefi akımlarının etkisi altında kaldılar. Bu felsefi akımlar karşısındaki aşağılık duygusuna , yenilmişlik psikozuna kapılan ve inançları, akideleri sarsılan bu adamlar dinlerini, inançlarını bu felsefi akımlar karşısında tamamen akılcı ölçülere uyacak biçimde yeniden yorumlanmak, yeniden gözden geçirmek tutkusuna kapıldılar. Ama dinlerinde reforma yönelen , akıllarınauygun bir biçimde dine şekil vermek cinnetine kapılan bu insanların karşısınada yine en büyük engel olarak Rasulullah’ın sünneti çıkınca onlar da tıpkı selefleri gibi sünnete gölge düşürmeye, sünneti reddetmeye yöneldiler.Kuran’ı bu felsefi akımlar önünde diledikleri gibi yorumlamalarına engel olacak peygamberin ve onun sahabesinin örnekliliğini reddettikleri zaman önlerinin açılabileceğini zannediyorlardı. O zaman Kuran’ı istedikleri gibi yorumlayabilecekler vekendilerine yepyeni bir din yapabileceklerdi.Bunun için şu iddaayı ısrarla savundular: Peygamberin görevi sadece bize Kuran’ı getirip ulaştırmaktır. Allah’ın Rasulu bu görevini hakkıyla yerine getirmiştir. Bunun ötesinde Muhammed bin Abdullah olarak Rasulullah bizim gibi sıradan bir insandan başkası değildir. Onun söylediklerinin ve yaotıklarının bizim için hiçbir değeri, hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Onun yapıp söyledikleri sadece kendisini ve kendi dönemini ilgilendirir. Bizler sadece Kuran’a yönelir onunla amel ederiz
Sünnet hakkında ortaya atılan bu iki fitnenin ikisi de İslam toplumun da hüsnü kabul görmedi. Muhaddis alimlerimizin ciddi çalışmaları, ümmetin vicdanının uyanıklığı sayesinde çok kısa bir süre içinde her ikiside ümmet arasında kabul görmeden yok olup gittiler. Kitabı ve sünneti tanıyan sıradan bir müslümanın bile peygamberini bir posta memuru kabul etmesi elbette mümkün değildi. Onun içindir ki bu ümmetin mizacı böyle saçmalıkları, bu tür bidatleri kabule asla musait değildir. Nasıl musait olsun da? Rasulullah efendimizin mubarek asrında başlayarak Raşid Halifeler , tabiin, möüctehid imamlar ve ümmetin fakihlerinin, muhaddislerinin rehberliğinde gelişerek gelmiş olan bu İslami hayat düzenini reddederek günübirlik küfür dünyanın felsefi akımlarının etkisi altında kalarak dinlerini reddedecek değillerdi elbette Müslümanlar…
Ancak uzun yılar kül halinde bulunan bu fitnenin asrımızda yeniden hortlatılmaya başlandığını görüyoruz. Tıpkı hicri ikinci asırda olduğu gibi batı karşısında , batı medeniyeti karşısında zihinsel bir yenilgiyi yudumlamış, kafirler karşısında aşağılık komplesine kapılmış kimi insanların aynı konuyu bu gün gündeme getirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Son günlerde “İslamı anlamak ve onu hayatımıza aktarabilmek için bize yalnızca Kitap (Kuran) yeter. Kuran’ın dışında başka hiçbir kaynağa ihtiyacımız yoktur. Zaten bizim dinimizin temel kaynağı Kuran’dır iddiası gündeme getirilmeye, ve dinimizin ikinci temel kaynağı olan sünnetin dinde hüccet olmadığı ve de sünneti ortaya koyan kaynakların doğruluğundan şüphe iddiaları yaygınlaşıyor. Ne yazık ki tıpkı öncekiler gibi ama bu defa batı medeniyeti karşısında aşağılık psikozuna kapılmış bir kısım insanlar tarafından batılı müsteşriklerin de etkisiyle Rasulullah efendimizin dinde temel odak nokta oluşu ya da şarii yönü reddedilmeye çalışılmaktadır. Bu iddiaları tıpkı öncekiler gibi tarih boyunca yan yana giden dinin iki temel kaynağını birbirinden ayırmaya yöneliktir. Kuran’ı sünnetten, sünneti Kuran’dan ayırmaktır. Az evvel de ifade ettiğim gibi bu akım yeni ve tesadiüfi değildir. Yalnızca Türkiyeye mahsus da değildir. Bunu gündeme getirenler esasen müsteşriklerdir. Asrımızda sünnete en büyük şüphe gölgesini düşüren Pr. Goldizerdir. Bu adam İslam hukukunun ikinci temel kaynağı olan hadislerin, Rasulullah efendimizin sözlerinden çok, Şam bilginlerinin görüşerli olduğunu iddia etti. Hadis diye kitaplarda yazılı olanlar peygambere ait sözler değil bir kısım insanların sözlerinden ibarettir dedi. Maksadı Müslümanlar nazarında değerli bir mevkii olan sünneti sarsmak , Peygamberimizin ve onun sünneti konusunda zihinleri saptırıcı şüphe tohumları atmaktır.
Aynı akımı Hindistanda önce Mehdilik, sonrada Peygamberlik idiasıyla ortaya çıkan Mirza Gulam Ahmed tarafından savunulduğunu görüyoruz. Bu nevzuhur adam da , sünnete en büyük darbeyi vurmalıydı ki , kendi Peygamberliğini yutturabilsin. Bunlardan ayrı olarak bir takım modernist yazarlar da bunların tilmizi olarak aynı iddiayı savunmuşlardır. Bu sünnet düşmenı modernistlerin iddiası şöyledir.
1Eğer İslamı anlamada Kuran kadar Sünnet de önemli olsaydı, Cenab-ı Hakk bunu bize Kuran da bildirirdi. Bizde Kuran kadar sünneti de anlamağa mecbur olurduk ve Sünnete de değer verirdik.
2Rasulullah’ın sünnetini, anlayışını ancak kendi dönemi ve kendi toplumu için geçerli kabul etmek lazımdır.Halbuki devir ve şartlar değişmiştir. Değişen asrın şartlarına sünneti tatbik edemeyiz.
3Hadisler çok zor şartlar altında toplanmıştır. Bunlara yalan karışma ihtimali çok fazladır. Binaenaleyh sünneti sünneti bir kenara bırakmak zorundayız. Hatta bu insanların gençlere; Hadislerle kafanızı bozmayın diyecek kadar Allah Rasulune saygısızlık ederek Kuran cı kesilirler. Temel iddaaları bunlardır.
İbni Hazm zamanında da hicri 500 lerde kendilerine Kuran cı denen bir grup zuhur eder.Bunların idiasına göre her şey Kuran da vardır. Hatta birisi sormuş, peki Hz. Ali’nin sakalının sık Hz Muaviyenin sakalının seyrek oluşu Kuran da varmı? Ama bunlar bir tarafdan Kurancı kesilirken sünneti ekarte etmişler. Bize sadece Kuran yeter, kulluğu yaşayabilmek için sadece Kuran yeter, onun dışında başka kaynağa ihtiyacımız yoktur diyerek sünneti inkar etmişlerdir. Veya “işte efendim sünnetin intikalinde, sübutunda şüphe vardır, bu yüzden zaman içinde içine yalan yanlış şeyler karışmış bir şeyi delil kabul edemeyiz” diyerek reddetmişlerdir.
Peki hedefleri neydi bu adamların? Hedef şu: Eğer Kuran’ın beyanı, Kuran’ın tamamlayıcısı ve açıklayıcısı olan hadisler ekarte edilirse sonunda Kuran da çok rahat ekarte edilebilir. Veya sünnet yani Rasulullah efendimizin anlayışı ve uygulaması ekarte edilirse o zaman Kuranı salt aklımızla anlayıp dilediğimiz gibi bir Müslümanlık yaşama ve Kitab’ı kendi arzu ve heveslerimize göre anlayıp yorumlama imkanını elde ederiz” derdi var adamların. Keyiflerine geldiği gibi bir din yaşama , din belirleme konusunda hiçbir kayd-u bend altına girmeme arzularından kaynaklanıyordu bu iddia.
Bugünküler de hemen hemen buna benzer iddialarla ortaya çıkmaktadırlar. Esasen bu iddiaların altında akılcılık, rasyonalizm yatmaktadır. Yani Kuranı anlamak için yalnızca akıl yeter, bunun dışında ne sünnete, ne de başka bir kaynağa ihtiyaç yoktur iddiası yatmaktadır bir. İkincisi olarak da bu iddianın altında Ashabı Kirama karşı güvensizlik ve itimatsızlık yatmaktadır. Zira sünneti Rasulullah’tan sözlü olarak bize aktaran Ashabı Kiram efendilerimizdir.. Eğer bu mevzuda, hadislerin bize aktarılması konusunda ashabı kiram efendilerimize herhangi bir itimadsızlık isnad edersek o zaman Kuran’a da itimad etmemek gerekecektir. Kuran dan da şüphe etmemiz gerekecektir. Zira Kuran’ı yazıp, hıfzedip, toplayan ve bize ulaştıranlar da ashabı Kiram dır.Görülüyor ki bu iddianın altında Kuran’ı reddetme sinsi planı da yatmaktadır. Yani bugün sünnet diyecekler yarın Kuran diyecekler. “Kuran’a da itimad edilmez, çünki hadislere bir sürü yalan yanlış şeyler katanlar elbette Kuran’ada katmışlardır” diyecekler ve dini bitirecekler.
İşte üç aşağı beş yukarı dünkülerin de bugünkülerin de demeye çalıştıkları bunlar. Şimdi bu iddianın sahiplerine peygamberin ne olduğunu, peygamberin kim olduğunu, sünnetinin bizim dinimizde, bizim hayatımızda yerinin ne olduğunu anlatmamız gerekecektir.Peygamberin dinde temel odak nokta olduğunu, onsuz dinin olmayacağını, onsuz Müslümanlık olmayacağını , olamayacağını anlatmamız gerekecek. Peygamberin kullukta adım adım takip edilmesi gereken bir mukteda bih olduğunu, bir üsve-i hasene olduğunu anlatmamız gerekecek. Peygamberin Kuran’ın beyan edicisi, Kuran’ın tamamlayıcısı ve açıklayıcısı olduğunu, peygamberin sürekli Allah’ın kontrolunde bir masum olduğunu ve Rabbımızın kitabında kendisine itaat istediği herbir bölümünde aynı zamanda peygamberine de itaat istediğini, bu konuda peygamberle Allah’ın arasını ayıranların kafir olduklarını, peygambere din belirleme, haram ve helal koyma hakkının verildiğini, anlatmamız gerekecek, Kuran’da Rabbımızın anlatmadığı pek çok konuyu kendisine anlattırarak Rabbımızın peygamberini dinde nasıl şari kıldığını anlatmamız gerekecek
abdurrahmanahmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 17.05.2008, 12:36
 
Üyelik tarihi: 12.05.2008
Mesajlar: 129
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 9 Mesaja aldı
işte bu fırka mu’tezile fırkasıdır ve onların söylediği “Bize Kur’an yeter” sözü gerçekten de onlara haddini bildirmede fazlasıyla yeterli olması açısından doğrudur.


KUR’AN BİZE YETER DİYEN KUR’ANDAN HABERSİZ CAHİLLERE
MEALCİ MU’TEZİLE FIRKASINA REDDİYE

بسم الله الرحمن الرحيم

Sonsuz hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adır, Salat ve selam O’nun kulu ve Rasulü Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘e âline ashabına ve ona tabi olanların üzerine olsun.

Tarihten günümüze, dini akıllarına uydurmaya çalışan, akıllarının ermediğini inkar eden, taifeler hep olmuştur ve olacaktır da. Öldükten sonra dirilmeye aklı ermeyenler ahireti inkar etmiş, böylece kafirlerden olmuş, kimi de Allah’ın Kitabında bildirdiği ğayb haberlerinden yahut Allah’ın sıfatlarından bir kısımını iptal veya te’ville tahrif etmiştir -ki tahrif de inkarın başka bir türüdür- işte bu fırka mu’tezile fırkasıdır ve onların söylediği “Bize Kur’an yeter” sözü gerçekten de onlara haddini bildirmede fazlasıyla yeterli olması açısından doğrudur. Kur’an ve sahih sünnetle dinimizi anladığımız halde onlara yalnızca Kur’andan cevap vererek yanlışlarını yüzlerine vurmayı ve Kur’anın, onların bu sözünü yalanladığını ispatlamayı, İslamın müdafaası için, müslümanların saptırılmaması için bir vazife bildik. Çevrelerine topladıkları insanları ilimsizce, meal okuyoruz, dinimizi öğreniyoruz diyerek hadis inkarcılığına sevkeden, atalarınızdan devraldığınız dini bırakın deyip, başka ataların dinine tabi kılmaya çalışan, İslamı kendi anlayışlarına uymak zorunda kabul eden bu müfsidler, kendileri bilmese de onlara bu anlayışı miras bırakan ataları yunan felsefesiyle İslamı anlamayı metod kabul etmiş, tâbi olmanın meşakkatini terk edip tabi etmenin zevkine varmış fasıklar ve tuğyan sahibi zındıklardır. Mu’tezile ayrılan demektir. Ehl-i sünnetin inanış ve anlayışlarından ayrılmaları sebebiyle bu ismi almışlardır. Merhum Dr. Ahmed Emin, "Fecru'l-îslâm" adlı kitabında şöyle der: "Elimizde, bunların "Mutezile" diye adlandırılmasının sebebi hakkında, başka bir varsayım daha var. Bunu, Makrizî'nin "el-Hıtat" adlı eserini okurken farkettim. Makrizî'ye göre, o dönemde ve daha önceki dönemlerde yaygın olan Yahudi gurupları arasında "Feruşim" adında bir gurup vardı. Makrizi, bunun "Mutezile" anlamına geldiğini söyler. Bazılarına göre, "Feruşim" gurubunun kader konusunda bazı görüşleri vardı ve fiillerin, onları yapanlar tarafindan yaratıldığını iddia ediyorlardı öyleyse, iki fırka arasında olduğu rivayet edilen bu benzerlikten dolayı, "Mutezile"ye bu ismin, sonradan müslüman olmuş bazı Yahudiler tarafından takılmış olması, uzak bir ihtimal değildir."[1]
Gerçekten de, "Yahudi Mutezilesi" ile "islam Mutezilesi" arasındaki benzerlik büyüktür. Yahudi olan Mutezilîler, Tevrat'ı felsefecilerin mantığı doğrultusunda yorumlarlar. Bizdeki Mutezilîler de, Kur'an'da yer alan tüm sıfatları, aynı şekilde felsefecilerin mantığı doğrultusunda yorumlamışlardır. Makrizî, "Mutezile" adını verdiği "Feruşim" gurubu hakkında şu açıklamayı da yapmıştır: "Tevratta yer alan tüm hususları, kendilerinden önceki filozofların izahlarına göre tefsir ederler."[2]

Kendileri itikadi ayrılıklarını ve mu’tezile ismini ısrarla gizleseler de hadis inkarcısı mu’tezile fırkasının, dalâletine sebep; iman ettikleri şu kaidedir: “Akıl ile nakil teâruz ederse (çelişirse) akıl tercih edilir. “ İşte bu kaide kayıtsız şartsız itaati kabul etmez. Oysa Allah (Azze ve Celle) Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak "İşittik ve itaat ettik"demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.[3] ayetiyle mü’minin övgüye değer vasfını açıklamış ve onların kayıtsız şartsız teslimiyetini övmüştür. Bu risaleye muhatab olan zevat ise, işittikleri birçok nassı aklımıza uymadı deyip inkar etmektedir. Zîrâ açıkça inkar ettikleri birçok ayet ve hadis vardır. Öncelikle onlar peygamberin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözlerinin din adına bir kaynak olmasını, Kur’anı tefsir etmesini asla kabul etmezler, çünkü peygamber onlar gibi düşünen bir felsefeci değildir. Oysa Allah (Azze ve Celle) peygamberine bilmediği şeyleri öğrettiğini[4] haber vermektedir ve peygamber, Allah’ın öğrettikleriyle hükmetmiştir ve ona uyulması da bu yüzden gereklidir. Kendilerine vahy gelmediği için bilmeyen zavallılar, akılları ermeyince inkara kalkışarak akılsızlıklarını isbat etmişlerdir. Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit "Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler.[5] Onların İslamdan nasıl uzaklaştıklarını ve savundukları dini tanıyalım.

YUNAN FELSEFESİ VE DİĞER FELSEFELERLE İSLAM DÜŞÜNCESİNİ BOZMALARI :

Emevilerin son dönemlerinde ve Abbasîler döneminde, Arap düşüncesine Hint ve Yunan felsefesi karışmaya başladı. Yunan Felsefesinin müslümanlara geçişi Fars aracılığıyla oldu. Çünkü Fars kültürü, islam'dan hemen önce Yunan felsefesinden oldukça etkilenmiş bulunuyordu. Yunan felsefesinin müslümanlara geçişinin bir yolu da Süryaniler idi. Çünkü Süryaniler de Yunan felsefesinin mirasçısı olmuşlar ve ona dini bir kisve ve ruhbanlık elbisesi giydirmişlerdi. Yunan felsefesinin geçiş yollarından biri de bizzat Yunan felsefesi olmuştu. Çünkü Arap asıllı olmayan bazı müslümanlar, Yunancayı iyi derecede biliyorlardı.
Mu'tezilîler, görüşlerini ortaya koyarken bu felsefeden etkilenmişler ve bir çok delil getirme metodunu bu felsefeden almışlardır. [6] Bu metodla da dini ahkamın ve ğayba taalluk eden haberlerin çoğunu inkar etmişlerdir.
Aklın tartmadığı şeyi reddetmesine ve reddedenin akıbetine bir örnek verelim : "Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Huzeyl kabilesinde birbiriyle kavga eden iki kadın arasında hüküm vermişti. O kadınlardan biri diğerine bir taş atmış ve attığı taş hamile olan diğer kadının karnına isabet etmişti de bu sebeple karnındaki bebeğini öldürmüştü. Bunu Nebiye dava ettiler. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) kadının karnındaki ceninin diyeti köle veya cariye gürresidir" (kıymetli, genç köle veya cariye azad etmek) diye hüküm verdi. Bunun üzerine tazminat ödemekle hüküm verilen kadının velisi (kafiyeli biri şekilde): Ya Rasulallah, henüz yemeyen, içmeyen, konuşmayan ve çığlık atmayan bir bebek için nasıl olurda tazminat ödemeye mahkum olurum? Bu gibisi heder olur dedi. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem): 'Bu adam kahinlerin kardeşlerindendir' buyurdu."[7] Rasulullahın kahinlere lanet okuduğunu bilen kimseye bundan daha ağır bir söz olmasa gerek. İşte aklının kabul etmediğini reddederek, peygamberin sözüne karşı çıkan kimseye Peygamberin cevabı buydu.

ALLAH’IN SIFATLARINI TE’VİL[8] VE TA’TİL[9] İLE YOK SAYMALARI :

Mutezilenin Allah’a imanı tamamen bir tevehhümden ibarettir. Onlar Kur’anda Allah’ın sıfatlarını anlatan birçok ayeti akıllarına uymadığı için, o ayetlere felsefeci zındıkların iman ettiği gibi iman etmişlerdir. Allah’ı şöyle vasfederler: Allah bir ve tektir, O’nun benzeri yoktur, O her şeyi işitir ve görür, o ne cisimdir, ne görüntü, ne cüssedir, ne de suret, ne ettir ne de kan, ne şahıstır, ne cevherdir ne araz, O’nun ne rengi vardır, ne tadı, ne de kokusu, O’nun dokunulabilecek bir bedeni de yoktur, ne sıcaktır, ne de soğuk, ne yaştır, ne de kuru, ne uzundur, ne de geniş veya derin, ne topludur, ne de dağınık. Ne hareket eder, ne sakin kalır, ne de bölünür. Onun ne parçaları vardır, ne de bölümleri. Ne organları vardır, ne de azaları. Onun için yön söz konusu değildir. Ne sağı vardır, ne de solu. Ne önü vardır ne de arkası. Ne üstü vardır ne de altı, hiçbir mekan, onu kuşatamaz. Üzerinden zaman geçmez. Onun için, bir şeye dokunma veya uzlet (yalnızlık), ya da mekanlara hulul etmesi (girmesi) söz konusu değildir. Âllah-u Teala, yaratıkların, sonradan yaratılmışlığa delalet eden bir vasfıyla nitelendirilemez. Ona son veya mesafede isnad edilemez. O, bir yöne gitmekle de nitelendirilemez. O, sınırlı değildir. Ne doğurmuştur, ne de doğurulmuştur. Miktarlar O’nu ölçemez. Perdeler O’nu örtemez. Duyular O’nu algılayamaz ve O, insanlarla kıyas edilemez. Hiçbir yönüyle yaratıklara benzemez. Vakitler O’nun için söz konusu değildir. Afetlerde O’nun için söz konusu değildir. O hatıra gelen veya hayal edilen hiç bir şeye de benzemez. Her zaman ilk olagelmiştir. Sonradan var edilen her şeyi öncelemiş ve yaratıklardan önce var olmuştur. O’ her zaman Alîm, Kadîr ve diri olmuş ve böyle olmaya devam da edecektir. Gözler o’nu göremez. Gönüller o’nu anlayamaz. Hayaller, o’nu kuşatamaz. Kulaklar o’nu işitemez. Görülüyor ki mutezile bir hiçlik iddiasındadır, isbat etmekten uzak nefyetme gayretindedir. Rablerini yüceltmek ve onu övmek için hiçbir kelime bulamamış ve onu varlıktan tenzih ederek rablarını kaybetmişlerdir. Sırf akılları yetmediği için ve vehmî bir ilah îcad ettikleri için Allah’ın Ahirette mü’minlere görüneceğini inkar etmiş, bu husustaki Kur’an ayetlerini de sahih hadisleri de reddetmişlerdir. Allah’ın Musa (a.s) ile konuşmasını[10] muhal görüp kelam Allahın sıfatı değildir diyen, Mu’tezile fırkası Allah’ın kelam sıfatını inkar etmiş ve sırf bu yüzden Kur’an mahluktur iddiasıyla ümmeti yüzyıllarca birbirine düşürmüş, bunu devlet eliyle halka zorla kabul ettirmek istemiş, birçok alim bu iddiayı kabul etmediği için işkenceler altında zindanlarda can vermiştir.[11] Yukarıda da görüldüğü gibi bir yokluktan ibaret, yersiz, yönsüz, zamansız, sağı, solu, üstü, altı, önü, arkası olmayan, tadı, kokusu, rengi, sıcaklığı, soğukluğu, olmayan vs. gibi saçma ve delilsiz cümlelerle Allah’ı tenzih etmek, ne Kur’anda öğretilmiştir ne de sünnette. Her şeyin zıddıyla birlikte reddedildiği yerde yokluktan başka ne vardır ? Bu Tevhid değildir, Mu’tezilenin Allah’ı vasfettiğini sandığı cümlelerden Allah’ı tenzih ederiz. Aklını ilah edinenin bu evhamı, materyalist inkarcıların sözlerinden farksızdır ve olmayan bir şeyi birlemek saçmalıktır. Bu felsefe birçok feylezofun sapıtmasına sebep olduğu gibi kelamcı mutezileyi de saptırmıştır. İşte bu ve benzeri inkarlarından dolayı birçok alim onları tenkid ve hatta tekfir etmişlerdir. İmam Ebu Hanife’nin talebesi İmam Ebu Yusuf onları zındıklardan saymış, İmam Malik ve İmam Şafiî bunlardan şahitlik kabul edilmez şeklinde fetva vermiş, İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî bunların arkasında namaz kılanın namazını iade etmesi gerekir diye fetva vermişler[12] ve daha nice imamlar onlar hakkında hak ettikleri sözleri söylemişlerdir. Onlar Allah’a imanı anlayamamışlardır.
abdurrahmanahmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 17.05.2008, 12:37
 
Üyelik tarihi: 12.05.2008
Mesajlar: 129
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 9 Mesaja aldı
PEYGAMBERE İMANIN NE DEMEK OLDUĞUNU BİLMEMELERİ :

Onlara göre peygamberler postacı gibidirler (hâşâ) kitabı bırakır giderler. Oysa nice peygamberler vardır ki, kendilerine kitap verilmemiş, yalnızca tebliğ ve irşad görevlerini tamamlamış, bir kitap bırakmadan ömürleri bitmiştir. Eğer peygamberlerin sünneti, söz ve fiilleri din kabul edilmeseydi kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerin ölmesiyle dinin ortadan kalkması ve peygamberi görmeyenlerin de hiçbir şeyden sorumlu olmaması gerekirdi. Kur anda Peygambere itaatın gerekliliği ile ilgili birçok ayet bulunmasına rağmen , bize Kur’an yeter diyen bu zavallılar hangi Kur’andan bahsediyor acaba! Allah (Azze ve Celle) Kitabında “Biz her peygamberi ancak Allahın izniyle itaat edilsin diye gönderdik buyurmuştur. … Kim peygambere itaat ederse Allah (Azze ve Celle) ’a itaat etmiş olur[13], buyurmuştur, Allah (Azze ve Celle) ve Rasulü bir işe hükmetti mi mü’min erkek ve mü’min kadınların işlerinde muhayyerlikleri yoktur, kim Allah (Azze ve Celle) ’a ve peygamberine karşı gelirse şüphesiz o apaçık bir sapıklığa düşmüştür.[14] buyurmuştur. Her kim Allah'a ve Resûlüne itaat eder, Allah'a saygı duyar ve O'ndan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir.[15] O nebi sizlere temiz olan şeyleri helal, pis olan şeyleri haram kılar buyurmuştur. Peygambere itaatın gerekliliği ve dolayısıyla hadis olmadan dinin anlaşılamayacağı ve yaşanamayacağı, yaşansa bile Allah’ın o dini kabul etmeyeceği ile ilgili ilâhi kelama kulak veriniz.
Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Peygamber'e çağırıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler.[16]
Namazı kılın; zekâtı verin; Peygamber'e itaat edin ki merhamet göresiniz. [17]
(Ey müminler!) Peygamber'i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple, onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.[18]
De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.[19]
Allah'a ve Resûl'üne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.[20]
Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.[21]
[22]Allah'a itaat edin, Resûle de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz bilin ki Resûlümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir.
Onlara, "Allah'ın indirdiğine ve Resûl'e gelin" denildiği vakit, "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter" derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?[23]
Kim Allah'a ve Resûl'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.[24]
Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.[25]
Biz her peygamberi -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.[26]
…işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.[27]
(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.[28]
Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e de itaat etseydik! derler.[29]
Bir de peygamberin verdiği hükme boyun eğmeyen ve hadislere hikaye diyenler için bakınız Allah (Azze ve Celle) Kur’anda ne buyuruyor. “Hayır Rabbına and olsun ki onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.”[30] Bu fırka kendi felsefelerine uymayan tefsiri de peygamber sözünü de reddeder. Anlayışlarını isbat edebilecekleri sözleri ise insanları aldatmak için rivayet ederler. Onların bu halini Allah (Azze ve Celle) Kitabında şöyle vasfetmiştir. Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Peygamber'e çağırıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler. Ama, eğer (Allah ve Resûlünün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona boyun eğip gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var; yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Resûlünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir! [31] Oysa yapmaları gereken akıllarına uymasa dahi yaratıcının emrine boyun eğmeleridir, nitekim o emirler peygamberler aracılığı ile insanlara ulaşmakta ve peygambere itaat Allah (Azze ve Celle) ’a itaat olacağından kaçınılmaz olmaktadır. De ki: Allah'a itaat edin; Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber'in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber'e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.[32] Allah peygamberinin Kur’anı tefsir etme yetkisini bu ve benzeri birçok ayette açıkça zikretmişken, Kur’anı Aristo felsefesiyle tefsir edenler elbette bunu vahye uyduramazlar. Bu felsefeyi terk edemeyip peygamberin hadislerini terk edenlerin gerekçeleri ise son derece faraza ve hakikatlara aykırıdır. Onlar peygambere imanın nasıl olacağını anlayamamışlardır.

HABER-İ AHAD HÜCCET DEĞİLDİR TEVATÜR DERECESİNDE HADİS DE YOKTUR DEMELERİ :
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; öncekilerin sahih haberleri delil değilse, kendisini görmediğiniz ve kendisine vahy geldiğini iddia eden ve bir tek kişi olan peygambere nasıl inanıyorsunuz. O hem birtek kişidir ve bu haber 1400 sene öncesine dayanmaktadır, bozulmadan geldiğinden niçin şüphe etmiyorsunuz. Siz haber-i âhad dinde hüccet değildir diye durun, bize yeter dediğiniz Kur’anda Allah Nuh’u, Şuayb’ı, Salih’i İbrahim’i (aleyhimü’s selam) kavimlerine tek başına hüccet, sözüne güvenilmesi gereken elçi tayin ettiğini haber veriyor ve o bir tek kişi olan elçilere iman etmeyen kavimler helak edilmiş ve ebedî cehennemlik kafirlerden olmuşlardır. Bundan da anlıyoruz ki önemli olan elçinin güvenilirliğidir ve güvenilirliğini araştırmadan hiçbir haberin inkar edilemeyeceğine bu ayetler delildir.
Onlar hadislerin tevatür derecesinde olması gerektiğini bunun da bir hadisi yüzlerce sahabenin rivayet etmesiyle ve onlardan rivayet edenlerin de bize ulaşana kadar her tabakada o sayıda olmasıyla mümkün olduğunu, aksi takdirde kabul edilemeyeceğini söylüyorlar.[33] Bu sayı hususunda biraz daha insaflı olanlar da var. Tabi saydıkları sıhhat şartları rivayeti imkansız kılmak ve hadisleri kabul etmemek içindir. Kendileri bu iddialarına Kur’andan nakli delil getiremezken ve sözlerini yüzlerce kişi koro halinde birbirine nakletmemişken nasıl oluyor da insanların kendilerine inanmasını bekliyorlar. Birisi koşarak gelip evin yanıyor deyince, bir kişinin haberine itimad edilmez, yüzlerce şahitle gel demiyorlar, niye çünkü yine menfaatleri söz konusu, dolayısıyla bir kişiden gelen (haberi ahad) söze kulak vermekte fayda görürler. Ya onlarca sahabeden rivayet edilen, cerh ve ta’dil kitaplarında iyi veya kötü yanları tesbit edilmiş, yalancı mı, mübalağacı mı, ömrünün bir kısmında bunamış mı vehm ve vesvese sahibi mi, ve daha nice sıfatları tesbit edilmiş ve eğer bu kusurlardan biri varsa ondan gelen haberin sıhhati zayıf, uydurma vs. tesbit edilmiş ve güvenilir, akıl, hafıza, zabt ve adalet yönünden cidden övgüye değer insanların rivayet ettikleri sahih olan ve yine bu vasıfta alim insanların kaleme aldığı hadislere niçin itimad etmiyorsunuz. Çünkü bu defa yanan ev sizin değil. Eğer o hadislere itimad ederseniz peygamber sizi oturduğunuz din adamı postundan kaldıracak ve siz felsefenizle birlikte çöpe gideceksiniz.
abdurrahmanahmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 17.05.2008, 12:38
 
Üyelik tarihi: 12.05.2008
Mesajlar: 129
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 9 Mesaja aldı
HADİSLERİ ENDİREKT OLARAK İNKAR ETMELERİ :

Bazan sahabelere dil uzatarak, öncelikle en çok hadis rivayet eden sahabeden işe başalayıp onlara çamur atmaları mealci mu’tezilenin değişmez tavrıdır. Örneğin Ebu Hureyre (radıyallâhu anh) hicretin yedinci yılında Müslüman olmasına rağmen nasıl beşbin küsur hadis rivayet etmiştir demeleri ve bu sözle insanları beşbin küsür hadiste şüpheye düşürmenin yanı sıra en muteber sahih hadis kitaplarında bile rivayeti bulunan bu sahabe hakkında ve sahih hadis kitapları hakkında şaibe uyandırmaları gibi. Oysa işin aslı hiç de böyle değildir. Bâki ibn-i Mahled; Ebu Hureyre 5374 hadis rivayet etti demiştir, bu sayı rivayet edilen hadis sayısı değil, Ebu Hureyreden aynı hadisi farklı kimselerin işitip rivayet etmesiyle artan senet sayısıdır. Senetleri farklı olan aynı hadisler çıkarıldığında Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadis sayısı sadece 1236’dır. Kendisinden en az 9 talebesi hadis yazmış ve rivayet etmiştir. [34] Bu rakam ise garipsenecek bir rakam değildir, zîrâ Ebu Hureyre kendi işini şöyle haber vermektedir. İnsanlar benim fazla hadis rivayet ettiğimi söylüyor. Muhacir olan sahabe ticaretle, ensar olan sahabe bağ ve bahçesiyle meşgul olurken, ben Rasulullah’ın dizinin dibinde karnımın doymasına razı olarak ilim tahsil ediyordum. Onun zamanında sahabeden ibn-i Ömer ve başkaları onun rivayet ettiği fakat ilk defa duydukları hadisleri garip bulmuş ve bu sözün isbatını aramış ve yine başka şahit sahabeler onun rivayetini doğrulamıştır. Bu hususta Ebu Hureyrenin doğruluğunu ve ilmini anlatacak örnek, ilgili kitaplarda çoktur. Mu’tezilede hadis rivayet edenlere sataşma, işlerinin çirkefliğidir, zîrâ dobralıktan uzak bu siyaset onların felsefeyle kirlenmiş kalplerinin dışarı açılan penceresidir.

BİZ HADİSİ KURANA ARZEDERİZ UYUYORSA ALIRIZ UYMUYORSA ATARIZ DEMELERİ :
“Benden bir hadis işittiğinizde onu Kur’ana arzedin uyuyorsa alın uymuyorsa atın” gibi hadisler uyduran ve uydurulmasını fırsat bilen mu’tezile, hadislerin Kur’ana uyması gerektiğini veya o konuda Kur’anda ayet bulunup hadisin onu açıklayıcı olması gerektiğini ısrarla savunur. Bunu yaparken de maksatları Kuranı tefsir eden hadislere boyun eğmek değil, Kur’anda bulunmadığı iddiasıyla birçok hadisi saf dışı edebilmektir. Zira onlar Kur’anı tefsir eden nice hadislere sırt çevirmiş ve kabul etmemişlerdir. Bu davranış da onların inkarcı siyasetinin bir parçasıdır.

KUR’ANIN MUHKEMİNİ VE MÜTEŞABİHİNİ TE’VİL ETMELERİ :

Hiçbir ücret istemeyen bu tebliğ ve irşad Kur’anı iyi anlamadığınızı size hatırlatır. Düşünmeksizin tekebbürle mukabele edenlere bizim gücümüz yetmez. Islahı ğayr-ı kâbil mu’tezile taraftarlarına son birkaç söz :
Peygamberin hadislerine kulak asmadığınız için, Kur’an ayetlerine ya delaleti zanni, ya subutu zanni dediğiniz ve aklınıza uymayan ayetleri te’vil ettiğiniz için birçok hususta inkarcı ve kalplerinde eğrilik olan te’vilciler sizlersiniz. Bize Kur’an yeter diyorsunuz okuyun o halde Allah sizi anlatıyor.
Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.[35]
Kur’an biz anlayalım diye indirildi deyip ancak Allahın bileceği, sizin onunla imtihan olunmanızdan başka size vazife olmayan, müteşabihi de felsefenize arzettiniz ve zihin jimnastiğinizde onlarla da oynadınız ve müteşabih ayetleri fasid şekillerde te’vil ederek kalplerinizde eğrilik olduğunu bize Kitabımızdan isbat etmiş oldunuz. Siz ne Kur’anı tercihinizde samimisiniz ne de da’vet ve tebliğinizde. Zîrâ atalarınızdan devraldığınız saçmalık dolu usullerin sizi dalalette bırakmasına kör taassubunuzla devam etmektesiniz. Eğer maksadınız Kur’ana uymak olsa yukarıda zikrettiğimiz peygambere tabi olmak ve onun emirlerine uymakla ilgili ayetler sizi sahih hadisleri araştırmaya sevk etmesi gerekir. Çünkü Allah’ın korumayı va’d ettiği ayetlerinin hükmü kıyamete kadar bakidir ve o hükümler içerisinde peygambere tabi olma emri defalarca zikredilmiştir. 23 yıl boyunca süren ta’lim, tebliğ ve da’vet işinden sadece 20-30 sahih hadis olduğunu söyleyen siz zavallıların aklen nakıs olduğu aşikardır. Bu gün uygulamakta olduğunuz bir çok meselenizi Kur’anda bulamaz ve halledemezken ya yok demekte çareyi buluyor yahut olmayacak yerden-hadisleri kabul etmezken-örften, tarihten nakiller yapıyorsunuz. Örneğin zekat için nisab miktarı nedir, koyundan deveden, ticaret malından ne kadar zekat verilmelidir. Kuranın neresinde buluyorsunuz bunları. Yoksa zekat sadaka demektir herkes istediği kadar verir mi diyeceksiniz. Ya da beş vakit namazın rekatlarını Kuranın neresinde buluyorsunuz. Yoksa bu kez de salât dua demektir, her zaman her şekilde kalp ve dil dua eder , yerlerde sürünmeye gerek yok mu diyeceksiniz. Siz de biliyorsunuz ki Kuranı anlamada peygambere müracaat etmediğinizde , birçok hususta aklınızı veya hevanızı tefsir edici kabul edersiniz. Peygamberin tefsirini kabul etmeyen siz zavallıların tefsirini kim ne diye kabul etsin ki ?
Kendilerini akıllarının saptırdığı bu nasipsiz fırkanın kaderi inkar etmeleri, keramet ve şefaat simsarı zındık sofilerin bu hususlarda haddi aşmalarına karşın, mu’tezilenin de hak olan kerameti ve şefaati inkar etmeleri, yukarıda izahı geçtiği üzere dini anlamalarındaki yöntem farkından, aklın cüratkarlığından ve kalplerinde eğrilik olmasındandır.

ŞEFAATLE İLGİLİ AYETLERİ DE ÇARPITIR VE ŞEFAATİ İNKAR EDERLER :

Dünyada iken kulun işlemiş olduğu amellerin dışında herhangi bir şeyin ahirette ona fayda vermesini imkansız kabul eden bu fırka, bunu Allah’ın adaletine aykırı bulurlar ve şefaat yoktur derler. Oysa akıllarıyla övünen bu zavallılar, Allah adaletiyle hükmeder ve şefaate layık olan kimseye şefaat edilmesine müsaade eder şefaat edecek kimseyi de zaten Allah belirler37, anlayışına bir türlü ulaşamamıştır. Şefaatle ilgili Kur’an ayetlerinden; müşrik putperestlerin putlarını şefaatçi kabul etmesini nefyeden ayetleri38 şefaatin yokluğuna delil gösterip, ancak Allahın izin verdiği kimselerin şefaat edeceğini bildiren ayetleri39 görmezden gelmeleri, dini bir bütün olarak anlamaya güçleri yetmediğinden (mutlak olanı, mukayyed olanla tefsir etmeyi de bilmemelerinden) ve kendilerine öğretileni taklitten vaz geçmemelerindendir.

KADERİ İNKAR ETMELERİ :

Allah kullar için bir kader takdir etmemiştir diyen mu’tezile kul kendi fiillerinin yaratıcısıdır, demektedir. Bir sınav salonundaki şartları, süreyi, soruları vs. belirlemek sınav sahibinin hakkı olduğu kadar basit anlaşılabilecek bir meselede; Allah’ın irade-i külliyesinin insanlar üzerindeki tesirini ve imtihanın seyrinin o iradeye uyması gerektiğini kabul etmeyenler, kul eğer yaptığından mes’ul ise fiillerinin yaratıcısıdır demektedirler. Yere göğe sığdıramadıkları akıllarının neresine sığar bu saçmalık bilmiyoruz fakat, doğrusu şu ki kul irade-i cüz’iyyesi ile niyet ettiği hayır veya şer ne ise güç yetirebiliyor ise ve Allah o işi yapmasını mümkün kılarsa kul yapacağını yapar. Yapılan iş kula aittir, o işin yapılmasına Allah müsaade etmiş ve o fiili yaratmıştır. Allah iyiliğinde kötülüğünde yaratıcısıdır, fakat iyilikten razı, kötülükten razı değildir. Kulun seçme hakkının olması ve gücünün yetmediğinden sorulmaması imtihanın adaletli ve merhametli olduğunu göstermeye yeter.

AKLIYLA YOLDAN ÇIKMIŞLARA BU KADARI YETER :

Dininde samimi olan kimse inadından vazgeçer, kınayanın kınamasından korkmaz, kendisini hesaba çeker ve der ki : Allah Kur’anındaki ayetleri insanlar te’vil etsinler diye mi vahyetti ? Peygamber sadece Kur’anı insanlara taşıyan bir postacı konumunda mıydı ? Allah’a ve peygambere itaat edin buyurulan onlarca ayet, peygamberin vefatıyla iptal mi oldu ?
Oysa Kur’anda nesh olmadığını iddia eden de siz değil misiniz ?! Yoksa peygamber yeniden gelecek de o zaman mı bu ayetler yürürlüğe girecek ?! Bunlar bid’atçı ve sapkınların anlayışı ve merdud olan imanıdır. Aklıyla yoldan çıkmışlara bu kadarı yeter de artar bile. Size Kur’andan başka delil getirmedik, ta ki hadis olmadan din olmayacağını anlamış olasınız. Hak ehli bir delili ancak başka deliller ile tefsir eder, bu işte akıl yalnızca terazidir ve kefelere akıl konulmaz, deliller konulur. Zîrâ delilin karşısındaki kefeye konulacak hiçbir akıl ilahi kelamın mana ve keyfiyetini inkar için ölçü olamaz. Allah Azze ve Celle bizlere, Kendisini vasfettiği gibi birleyen , kulu ve rasulü Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘in imanını ve o imanla ölmeyi, nasib etsin. Rasulün ismet ve şerefini tercih etmeyi öğrenen ve öğreten mü’minlerden eylesin. Gazaba uğrayan ve sapıtanlardan, aklıyla böbürlenen zındıklardan, etmesin. Amin.

(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi sırat-ı müstekıyme ilet. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil![36] (Amin)

VE SELAMÜN ALEL MÜRSELİN VEL HAMDÜ LİLLAHİ RABBİL ALEMİN


[1] Ahmed Emin, Fecrü'l-îslam'dan özetlenerek alınmıştır. Mezhepler Tarihi M.Ebu Zehra ter.136
[2] Makrizî,el-Hıtat Mezhepler Tarihi M.Ebu Zehra ter.136
[3] Nur Suresi (Ayet 51)
[4] Nisa Suresi (Ayet 113)
[5] Bakara Suresi (Ayet 13)
[6] Mezhepler Tarihi M.Ebu Zehra ter.141
[7] Buharı (5758-ter:5779) Müslim (1681/34-35) Begavi (2543-2544)
[8] Cümleyi lafzın delalet ettiği mananın dışında, başka bir manada anlamak ve öylece iman etmek.
[9] Gerçek manayı geçersiz kılıp, iptal etmek.
[10] Bakara Suresi (Ayet 253)
[11] Mezhepler Tarihi M.Ebu Zehra ter.138
Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir. ŞÛRÂ Suresi (Ayet 51)
[12] Mezhepler Tarihi M.Ebu Zehra ter.147
[13] Nisa Suresi (Ayet 80)
[14] Ahzab Suresi (Ayet 36)
[15] Nur Suresi (Ayet 52)
[16] NU Suresi (Ayet 48)
[17] NUR Suresi (Ayet 56)
[18] NUR Suresi (Ayet 63)
[19] AL-İ İMRAN Suresi (Ayet 32)
[20] AL-İ İMRAN Suresi (Ayet 132)
[21] BAKARA Suresi (Ayet 151)
[22] MAİDE Suresi (Ayet 92)
[23] MAİDE Suresi (Ayet 104)
[24] NİSA Suresi (Ayet 69)
[25] NİSA Suresi (Ayet 11).
[26] NİSA Suresi (Ayet 64)
[27] A’RAF Suresi (Ayet 157)
[28] NAHL Suresi (Ayet 125)
[29] AHZAB Suresi (Ayet 66)
[30] Nisa Suresi (Ayet 65)
[31] Nur Suresi (Ayet 48-50)
[32] Nur Suresi (Ayet 54)
[33] M.Şeltut Akaid ve Şeriat 1/70
[34] Hadis metodolojisi ve edebiyatı Prof.Dr. Mustafa el-A’zami ter. 44
[35] Âl-i İmran Suresi (Ayet7)
[36] Fatiha Suresi (Ayet 5,6,7)
[37] Enbiya Suresi (Ayet 28)
[38] Yunus Suresi (Ayet 18)
[39] Allah’ın kendisine izin verdiği kimselerin şefaat edeceğini isbat eden şu ayetlere bakınız. Bakara Suresi (Ayet 255),Yunus Suresi (Ayet 3), Meryem Suresi (Ayet 87),
TaHa Suresi (Ayet 109) Enbiya Suresi (Ayet 28) Sebe Suresi (Ayet 23), Zuhruf Suresi
(Ayet 86) Necm Suresi (Ayet 26) Şefaatin mü’minler için hak olduğunu ve ancak kafirlere şefaat olunmayacağını konu alan ŞEFAAT TEFSİRİ bölümüne İnşaallah pek yakında sitemizden ulaşabilirsiniz.
abdurrahmanahmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #5
Alt 18.05.2008, 22:00
 
Dervisan_Esma - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 1.052
Teşekkür etti: 49
50 Teşekkür 40 Mesaja aldı
kendileri ''kendilerini'' anlatmislar.. ne tuhaf :)
Dervisan_Esma isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #6
Alt 24.05.2008, 15:42
 
Üyelik tarihi: 12.05.2008
Mesajlar: 129
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 9 Mesaja aldı
SÜNNET İNKARCISI MEALCİLERİN BAHANELERİ -I-

Sünneti inkar edenler veya sünnet ve hadiste "ayıklama" yapmak isteyenler, maksatlarına ulaşmak için iki yol takip ediyorlar. Bunlar:

a) Hadislerin Resûlullah’a (sav) âit olup olmadığı hususunda kalplerde kuşku uyandırmak.

b) Buna rağmen ilmî usullerle yapılan araştırmalar sonucunda, bir sözün Resûlullah’a âit olduğu kesinleştiğinde de "Bizim ona uymamız ve onu uygulamamız şart değil" gibi hezeyanlar ortaya atarak -hâşâ- Peygamberimizi sıradan bir beşer konumuna indirgemek.(1)

Bunun için de değişik gerekçelerle sünneti reddetme yoluna gidiyorlar.

Sünneti İnkar Edenlerin Gerekçeleri

Bu gerekçeleri şöyle maddeleştirebiliriz:

I- Her Şeyin Kur'ân'da Açıklandığının Bildirilmesi:

Sünneti inkar edenler, hiç alakası olmayan âyetleri görüşlerine delil olarak ileri sürmektedirler. Bu âyetler şunlardır: "Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık."(2) "Biz Kur'ân'ı her şeyin bir açıklaması olarak indirdik." (3)

İşte bu âyetleri delil göstererek, Kur'ân'ın dinle ilgili her şeyi açıkladığını, sünnetin veya başka bir şeyin dinî hükümlere kaynaklık etmesine, Kur'ân'ı açıklamasına gerek kalmadığını iddia ediyorlar ve aksini savunmanın Kitab'ın din konusunda yetersiz kaldığını söylemek demek olacağı hezeyanında bulunuyorlar.

Böyle kimseler, kendilerinden önce sünneti inkar eden, Haricîlerin "Hüküm ancak Allah'ındır" hak sözü ile, Hz. Ali'ye (ra) karşı bâtıl bir dava ileri sürdükleri gibi, bu âyetlerle bâtıl bir mânâ kast etmekte, bâtıl bir dâvanın peşinde gitmektedirler. Bu âyetler hiç bir şekilde sünnetin inkârına gerekçe gösterilemez.

Şöyle ki: İleride yer vereceğimiz gibi, Müslümanlara Peygambere uymayı, onu örnek almayı, hükmüne razı olmayı, sözlerine tâbi olmayı emreden, onun Kur'ân'ı açıklama görevi olduğunu bildiren pek çok âyet vardır. O âyetleri hiç nazara almadan, bu âyetleri sünnetin reddine gerekçe göstermek, son derece yanlıştır.

Kaldı ki, "Biz Kitap'ta hiçbir şeyi bırakmadık, açıkladık" âyetinde geçen "Kitap"tan maksat, Kur'ân değildir. Çünkü her şeyin sadece Kur'ân'da açıklanması imkansızdır. Dine ve dünyaya âit bütün hükümlerin ayrıntılarına kadar Kur'ân'da açıklanmış olduğu doğru değildir. Ve bunu hiç bir akl-ı selim kabul etmez.

Bu durumda da âyete "her şeyin bütün ayrıntılarıyla, Kur'ân'da açıklandığı" mânâsı verildiğinde, bu, -hâşâ- Allah'ı yalancı çıkarmak demek olur. Kur'ân'da her şeyin açıklanmış olması, insanlığı hidâyete ulaştıracak ilkelerle ilgilidir. Bu konuda Kur'ân'da gerekli olan her şey açıklanmıştır.

Buradaki "Kitap," Levh-i Mahfuz’dur. Levh-i Mahfuz'da, büyüğüyle-küçüğüyle, geçmişiyle-geleceğiyle bütün varlıklar ve olaylar en ince ayrıntılarına kadar kaydedilmiştir. Nitekim bütün tefsirlerde bu âyette geçen "Kitab"a, ‘levh-i mahfuz’ açıklaması getirilmiştir. Zaten âyetin öncesiyle beraber düşünüldüğünde "Kitab"a Kur'ân mânâsı vermek mümkün olmamaktadır. Ayetin öncesi şöyledir:

"Yerde hareket eden hiçbir hayvan, havada kanat çırpan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi bir ümmet (topluluk) olmasın. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi bırakmadık, açıkladık."

Burada Yüce Allah, insanlar gibi hayvanların da birer ümmet olduğu, dolayısıyla onların da ölüm, rızık, ömür, saadet ve benzeri gibi hayat kanunlarına bağlı bulunduğu ve bütün bunların levh-i mahfuz'da yazılı olduğunu ifâde buyurmaktadır.

"Biz Kur'ân'ı her şeyin bir açıklaması olarak indirdik" âyetine gelince:

Buradaki "açıklama" genel olarak iki şekildedir. Bunlar:

a. Yüce Allah, bir kısım hükümleri Kur'ân'da bizzat kendisi açıklamıştır. Meselâ inanç esaslarının neler olduğu; namaz, zekât, oruç ve haccın farz; zina, içki, domuz eti, kumar ve faizin haram olduğunun açıklanması gibi. Bu tür açıklamada Kur'ân'dan başka bir şeye ihtiyaç duyulmaz.

b. Kitabında kulları için bağlayıcı birer delil ve hüccet kabul ettiği diğer delillere havale etmek suretiyle yapılan açıklama. Meselâ yüce Allah ileride de genişçe yer vereceğimiz gibi, Kur'ân'da Peygamberimize itaati ve hükmüne müracaat edip razı olmayı farz kılmıştır. Dolayısıyla onun Allah'ın Kur'ân'da yer almayan vahyine istinaden koyduğu hükümler, getirdiği açıklamalar, tefsirler de yine Allah'ın Kur'ân'da açıklaması demektir.

Bunlar da:

1. Farziyeti kitapla hükme bağlanmakla birlikte nasıl yapılacağının izahı Peygamberimize bırakılan açıklamalar. Namazın rekatı, sayısı, nasıl kılınacağı, zekâtın neyden verileceği, nasıl ve kimlerin vereceği, haccın nasıl yapılacağı, orucun nasıl tutulacağı gibi.

2. Hakkında her hangi bir hüküm bildirilmeyen konularda Resulullah’ın sünnetiyle hükme bağlanan hususlar. Kadının teyzesinin ve halasının, süt kardeşin, süt annenin, teyzenin nikahının haram olması, bâzı hayvanların etlerinin haram kılınması, evli biri zina ettiğinde verilecek ceza gibi hususlardır.

Bunun içindir ki, gerek Sahabîler, gerekse sonraki devir âlimleri, Peygamberimizin sünnetiyle verdikleri cevabı da "Kur'ân'dan" diye ifâde etmişlerdir.

Diğer bir husus, Kur'ân, genel hatlarıyla dinle ilgili hiçbir şeyi eksik bırakmamış, teferruata inmeden şeriatın temel prensiplerini açıklamıştır. Öz olarak açıklanan konuların tafsil edilmesini ise Peygamberimizin söz ve fiillerine, yani sünnete bırakmıştır Bunun böyle olduğu, son derece açık bir husustur.

Müfessir Âlusî (1270/1353) bâzı âlimlerin bu konuyla ilgili olarak şöyle dediklerini nakleder: "İşler, dinî ve dünyevî olmak üzere iki kısımdır. Dünyevî olanları ile Peygamberin bir ilgisi yoktur. Çünkü o, aslen onlar için gönderilmemiştir. Dinî olanlar ise ya asla taalluk eder veya fer'idir; asla bakmaz. Aslî olanların yanında fer'i meselelerin pek önemi yoktur. (...) Kur'ân-ı Azimüşşan, dinin aslî meselelerini en güzel ve en kâmil mânâda açıklamayı üzerine almıştır. Âyette geçen 'her şeyden' maksat da bu olsa gerektir." (4)

II- Sünneti Korumanın Allah Tarafından Üstlenilmemiş Olduğu İddiası:

Sünneti toptan inkar edenler şöyle bir akıl yürütüyorlar: "Yüce Allah, 'Kur'ân'ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz' (5) buyuruyor. Buradan Allah'ın, sünnetin değil, sadece Kur'ân'ın korunmasını üstlendiği anlaşılıyor. Eğer sünnet de Kur'ân gibi delil olsaydı, Allah Teâlâ onun korunmasını da üzerine alırdı."

Her şeyden önce bâzı müfessirler, "Kur'ân" diye mânâlandırılan "ez-Zikr" kelimesini Kur'ân ve sünnet olarak yorumlamışlardır. Buna göre böyle bir iddia kendiliğinden düşmüş olur.

Bu âyetteki garantinin Resûlullah’ın ağzından çıkan şeyler için de garanti olduğunu söyleyen İbni Hazm, (6) başka bir yerde de zikir kelimesiyle sadece Kur'ân'ın kast edildiğini söyleyenlerin hiçbir delilinin olmadığını, bu kelimeden vahyin kast edildiğini, vahyin ise hem Kur'ân'ı, hem de sünneti içine aldığını söyler. Ona göre, sünnet Kur'ân'ı açıklar. Meselâ Kur'ân, sadece namazın farz olduğunu bildirir. Namazın nasıl kılınacağı ve rükünleri sünnette bildirilmiştir. Sünnetin korunmamış olduğunu düşünürsek namazla ilgili ne kalır? (7)

Dinin tamamının vahiy olduğunu söyleyen İbni Kayyım da "zikr" kelimesinin sünneti de içine aldığı görüşünü benimser. (8)

"ez-Zikr" Kur'ân olarak yorumlandığında da, iddia geçersizdir. Çünkü âyette, "Biz sadece Kur'ân'ı koruyacağız" denilmemiştir ki, Kur'ân dışındakilerin, meselâ sünnetin Allah'ın koruması altında olmadığı neticesi çıksın.

Diğer taraftan, sahih sünnet de Kur'ân'nın içindedir. Yüce Allah, Kur'ân'da Resulüne itaati, onun hükümlerine boyun eğmeyi emrettiğine, onu her bakımdan örnek olarak gösterdiğine göre ve o Yüce Resulün söz ve fiilleri yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi, Kur'ân'ın açıklaması olduğuna göre, Allah, sünneti korumayı da üzerine almış demektir.

Nitekim bu va'dini de gerçekleştirmiştir. Peygamberimizin söz, fiil ve görüp de ses çıkarmadığı şeyler, tarihte hiçbir beşere nasip olmayacak bir şekilde ve büyük bir titizlikle bize kadar ulaşmıştır.

Bu bir koruma değilse nedir? Evet, Yüce Rabbimiz Kur'ân'ı insanlar aracılığıyla koruduğu gibi, sünneti de başta Sahabîler olmak üzere, Tabiîn, Tebe-i Tabiînin ve asırlarca yetişen sayısız âlimler vasıtasıyla, diğer bir ifâdeyle; Kur'ân'ı koruma vazifesi yüklediği insanlar kanalıyla, büyük bir hassasiyetle korumuştur.

Diğer bir husus, âyetin önü ve sonu incelendiğinde; burada konunun "sünnet"e yer vermeye müsait olmadığı görülür. Çünkü ayet, Kur'ân'ın gerçekliliği tartışmasıyla ilgili olarak inmiştir. Öyle ise sünneti bu iddia ile reddeden ‘demegog’ların dayandıkları bu asıl da çürüktür.

III- Dinin Tamamlanmış Olması:

Sünneti toptan inkar edenlerin inkarlarına gerekçe gösterdikleri bir başka âyet, "Bugün sizin için dininizi tamamladım"(Maide Suresi, 3) âyetidir. Âyette dinin tamamlandığı bildirildiği için, dinde bir eksiklik söz konusu olamayacağı şeklinde bir akıl yürütme ile sünnete gerek ve ihtiyaç olmayacağı sonucu çıkarılmaktadır.

Oysa bu âyette dinin tamamlanmasının sadece Kur'ân'la yapıldığını gösteren en küçük bir işaret bulunmamaktadır. Dinin tamamlanması, Kur'ân ve Kur'ân'ın yaşayan yorumu olan Peygamberimizin (sav) sünnetiyle yapılmıştır.

Diğer taraftan, dinin tamamlanması, müfessir tarafından farklı olarak yorumlanmıştır. Bu âyetle dinin esaslarının ve hükümlerinin tamamlandığını söyleyen müfessirlerin yanı sıra, (9) bu âyetten sonra da birçok hüküm âyetinin nazil olduğunu söyleyerek âyetten maksadın dinî hükümlerin tamamlanması olamayacağını savunan, dinin tamamlanmasından maksadın müşriklerin Mekke'deki hâkimiyetlerinin sona ermesi, Kabe'nin onlardan temizlenmesi, Kabe'yi ancak Müslümanların tavaf edebilmesi olduğunu söyleyen müfessirler de vardır. (10)

Âyeti, başka bir bilgiye gerek kalmaksızın tafsilat ve teferruat da dahil her konunun Kur'ân'da açıklandığı, dinin anlaşılması için başka bir şeye ihtiyaç kalmadığı şeklinde anlamanın mümkün olduğunu savunmak, gerçeklerden çok çok uzaktır. Kur'ân'da ancak temel ilkeler açıklanmıştır, detaylandırma ise sünnete bırakılmıştır.

Dipnotlar:

1-

2- En’am, 38.

3- Nahl, 89.

4- Alusi, Ruhul-Me’ani, 14:216.

5- Hicr, 9.

6- İbn-i Hazm, en-Nebel el-Kafiye fi Usulü Ahkam’id-Din; s.46.

7- İbn-i Hazm, el-İhkam, 1:116-119.

8- İbn-i Kayyım, es-Sevaik, 534.

9- Tefsiru’t-Tebari, 9:518,519.

10- Kurtubi, 6:63-64.
abdurrahmanahmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #7
Alt 24.05.2008, 15:53
 
Üyelik tarihi: 12.05.2008
Mesajlar: 129
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 9 Mesaja aldı
SÜNNET İNKARCISI MEALCİLERİN BAHANELERİ -II-

4. İnsanları Kur'ân'a Yöneltme

Sünnet inkarcıları, sünnet/hadis düşmanlıklarını masum bir havaya büründürmek için, hadislerin Kur'ân'ın yanında değersiz olduğunu, kendilerinin Kur'ân'a ve Allah'ın emirlerine aşırı değer verdiklerini söylemektedirler. Mevdudî'nin ifâde ettiği gibi, menfur oyunlarına Allah'ın kitabını alet etmektedirler. (1)

Kur'ân, İslâm dininin en önemli bilgi kaynağı olmakla birlikte, tek bilgi kaynağı değildir. Kur'ân'ı tebliğ eden, onun yaşayan bir tefsiri olan Resûlullah’ı devre dışı bırakarak insanları Kur'ân'a yöneltmek iddiası kadar gülünç bir iddia düşünülemez.

Kur'ân, her türlü sözü dinlemeye ve en güzeline tâbi olmaya çağırır. (2) "Allah size bilmediklerinizi açıklamak ve sizi sizden öncekilerin sünnetlerine iletmek istiyor" (3) âyetinde olduğu gibi, Müslümanları, hidâyet üzere olan önceki ümmetlerin hayat nizamına çağırır. Böyle iken, insanlara örnek olarak gösterdiği, (4) en yüce ahlakın sahibi olduğunu bildirdiği (5) Resulünün sünnetlerine uyulmasını hiç istemez mi?

Bizzat Kur'ân'ın sünnete önem verdiğini ve Müslümanları Resûlullaha uymaya çağırdığı düşünülürse, böyle bir fikrin ne derece asılsız olduğu kendiliğinden anlaşılır ve "Kur'ân'daki İslâm"ı savunanların, Kur'ân'la nasıl tezata düştüğü görülür.

5. Peygamberin Hüküm Koyamayacağı Düşüncesi Sünneti toptan reddedenlerin delil olarak ileri sürdükleri bir diğer iddia da Kur'ân'da üç yerde geçen, "Hüküm ancak Allah'ındır" âyetidir. (6) Onlar, Peygamberin hüküm koyamayacağını söyleyerek sünneti bütünüyle reddetmektedirler.

Haricîlerin de aynı âyetleri delil kullanarak, Hz. Ali'ye (kv) karşı çıktıklarını ifâde ettikten sonra, bu iddianın doğruluk derecesini araştıralım.

Dinimize göre bir şeyi helâl veya haram kılma yetkisi sadece Allah'ındır. Peygamberimiz de dâhil hiçbir peygamber ve hiç bir insanın helâl kılma, haram kılma; helâli haram, haramı helâl yapma yetkisi yoktur. Bu gerçek, birçok âyet-i kerimede açıklanmıştır. Meselâ şu âyetlerde, müşriklerin kendilerine göre bâzı şeyleri haram saymaları şiddetle reddedilmiştir:

"De ki: Allah'ın kulları için yarattığı giyecekler ile hoş ve temiz rızıkları kim haram etti?" (7) "Müşrikler kendi akıllarınca, 'Şu hayvanlar ve şu ekinler haramdır; dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez. Bir kısım; hayvanların da sırtı yüke haram kılınmıştır' derler. Kestikleri hayvanların üzerine de Allah'ın adını zikretmezler. Bütün bunlar Allah adına uydurdukları iftiralardır. Allah da onları uydurdukları şey sebebiyle cezalandıracaktır. Bir de, 'Şu hayvanların karnındaki yavrular erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır' derler..."

Bir sonraki âyette de; Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği şeyleri, Allah adına iftira ederek haram sayanların kesin olarak ziyanda oldukları bildirilmiştir. (8)

"De ki: Allah'ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram, bir kısmını helâl mi kıldınız?"

Peygamberimiz de bir hadislerinde, kendisinin helâli haram, haramı helâl kılma yetkisine sahip olmadığını bildirmiştir. (9)

Bununla beraber, peygamberler ve Peygamberimiz Allah'ın emri ile bâzı şeyleri helâl kılmışlar, bâzı şeyleri de haram kılmışlardır. Bu gerçek, bir âyette şöyle buyurulur:

"O Peygamber, kendilerini iyiliğe sevk edip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helâl, habis olanları ise haram kılar." (10)

Burada Peygamberimizin helâl veya haram kılması, kendiliğinden değil, Allah'ın emrine dayanaraktır.

Peygamberimiz de (s.a.v.) Allah'ın emri istikametinde kendisinin de helâl ve haram kılabileceğini şöyle bildirmiştir:

"Bana Kur'ân ve bir o kadarı [sünnet] daha verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi, 'Size Kur'ân yeter; onda neyi helâl bulursanız onu helâl kabul ediniz. Onda neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz' diyecek. Şunu iyi bilin ki, Allah Resulünün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı gibidir." (11)

Bunun içindir ki, Kur'ân'da haram kılınmadığı halde, Peygamberimiz tarafından haram kılınan pek çok husus vardır. Meselâ bunlardan birisi, bir kadının üzerine hala ve teyzesinin nikâh edilemeyeceğidir. (12)

Evet, "Hüküm Allah'ındır" demek, Allah'ın emri ve vahyi ile peygamberlerin ve Peygamberimizin (s.a.v.) hüküm koymasına engel değildir. Ve Resûlullah (s.a.v.) Allah'ın emri üzerine Kur'ân'da yer almayan birçok konunun helâl veya haram olduğunu bildirmiştir.

Bu iddiaya sığınanlar şu hadisi de görüşlerine delil olarak zikrederler: "Bâzılarına ne oluyor ki, Allah'ın Kitabında bulunmayan bir takım şartlar koşuyorlar? Her kim Allah’ın Kitabında bulunmayan bir şeyi şart koşarsa, o şart geçersizdir. Yüz defa şart kılınmış olsa da bu böyledir. Allah'ın şartı daha doğru ve daha sağlamdır." (13)

Bu hadisi sünnetin inkarına delil olarak kullanmak, her şeyden önce sünneti inkar edenlerin içine düştüğü bir tezattır. Çünkü bir yandan sünneti toptan reddedilip, diğer yandan delil olarak kullanmak çifte standarttır.

Diğer taraftan, hadisi, Resulullah’ın Kur'ân'da mevcut hükümlerin dışına çıkmadığı şeklinde anlamak doğru değildir. Hadis, Allah'ın Kitabında bulunmayan şartları değil, Allah'ın kitabına zıt olan şartları geçersiz kılar. Çünkü muameleler esnasında koşulacak her şartın, Kur'ân'da yer aldığını iddia etmek mümkün değildir. Ancak bir şart Kur'ân'ın esaslarına zıtsa, o şart geçersizdir.

Nitekim, Peygamberimizin bu sözü söylemesinin sebebi Kur'ân'ın bir hükmünün çiğnenmesi değil, kendi koyduğu bir hükmün çiğnenmesidir. Peygamberimiz, Allah'ın vahyi ile Kur'ân'ın dışında koyduğu hükümleri de, "Allah'ın Kitabında" ifadesiyle tâbir etmiştir. Çünkü "Allah ve Resulüne itaat edin" (14) gibi âyetlerle kendisine bu yetkiyi veren de Kur'ân'dır.

6. Hadislerin Bir Birine Zıt Olduğu İddiası

Hadise karşı savaş açanların ileri sürdükleri bir gerekçe de aynı konuda farklı rivayetlerin olmasıdır. Evet, aynı konuda farklı hadisler vardır. Ancak bu durum kesinlikle bir inkar gerekçesi olamaz. Çünkü samimî bir yaklaşımla bu farklı rivayetler bir araya getirildiğinde, meselenin arasını bulmak mümkündür.

Diğer taraftan eğer aynı konuda farklı rivayetlerin bulunması, bir hadisi inkarı gerektirirse, işin ucu Kur'ân'a kadar uzanır. Çünkü aynı durum Kur'ân için de söz konusudur. Meselâ Kur'ân'da insanın yaratılışı ile ilgili çeşitli âyetler vardır. "Topraktan", "çamurdan", "çamurun özünden", "kerpiç gibi kuru çamurdan", “şekillenmiş bir balçıktan", “sudan”, "insanların bildikleri şeyden", “yapışkan çamurdan" gibi 16 farklı lafız mevcuttur. (18/ 37,7/12, 37/11; 55/14; 15/26, 28, 33, 23/12, 25/54; 70/39, 56/61; 86/6,16/4; 76/2,92/2; 30/54; 90/4; 4/1.)

Şimdi -hâşâ- "farklı ifâdeler" diyerek, bütün bu âyetleri Kur'ân'dan çıkaracak mıyız?

Halbuki bunun izahı son derece kolaydır. Bu farklı gibi görülen ifâdeler, ilk yaratılış, sonra insanların yaratılışı ve yaratılış evreleri olarak izah edilmektedir.

1995 yılında yapılan bir toplantıda, Doç. Hayri Kırbaşoğlu'nun tebliğinin müzakerecilerinden Prof Dr. Kemal Sandıkçı, onun "Manen rivayet, insanlar arasında korkunç ve tiksindirici zararların doğmasına yol açtı" sözünü ele alarak, bu konuya dikkat çekiyor ve sonra da şöyle diyor:

"İnsanların yaratılışları ile ilgili 16 ayrı ifadeyi bugün, ilk yaratılış, daha sonra insanların yaratılışı ve yaratılış evreleri olarak izah ediyoruz. Manen rivayet sonucu bâzı farklı lafızları ihtiva eden hadislerin bütün varyantları bir araya getirildiğinde, bunların telafi ve tevhidi mümkün iken, bu lafız farklılıkları hadislerin reddi için gerekçe görülür ve bu düşünce genelleşerek ilke haline gelirse, korkarım sıra Kur'ân'a da gelecektir. İslâm düşmanı ve kötü niyetli kimseler tarafından Kur'ân'daki lafız farklılığının da tutarsızlık olduğu iddia edilebilecek ve belki de Kitab-ı Mukaddese (Tevrat ve İncil'e) Müslümanlarca yöneltilen eleştirilerin rövanşı gerçekleşebilecektir." (15)

7. Sünneti Nakledenlerin Güvensizliği İddiası

Sünneti inkar edenlerin kendilerine göre dayandıkları bir gerekçe de sünneti nakledenlerin güvenilir olmadığı iddiasıdır. Buna göre başta sünneti bize nakledenlerin en başında gelen Sahabîler, sonra onların talebeleri olan Tabiîn, onların talebesi Tebe-i Tabiin ve ardından gelen alimler halkası, güvenilir değil.

Bu, çok büyük bir iddiadır. Bu işin sonu Kur'ân'ı, hatta -hâşâ- Allah'ı yalanlamaya dayanır. Çünkü Sahabîleri Kur'ân'ı Kerim’de bizzat yüce Allah övmüştür. Allah'ın kıyamete kadar okunacak bir kitapta övdüğü Sahabîlere ve "onları güzellikle takip eden" Tâbîne, onların güvenilirliğini tasdik eden milyonlarca âlim ve evliyaya güvenilmeyecek de ne ve kim oldukları belirsiz kimselerin sözlerine mi güvenilecek.

8. Hadislerin Zan İfâde Ettiği İddiası

Hadisleri inkar edenlerin bir diğer gerekçeleri de, hadislerin kesin ilim değil, zan ifâde ettiği iddiasıdır. İmam Şâtıbi, bu iddiacıları şöyle haber verir:

"Bidatçi türedilerden bir topluluk, hadisleri reddetmek için, çok defa, hadislerin zan ifâde ettiğini, zannın ise şu âyetlerde olduğu gibi, Kur'ân'da kötülendiğini ileri sürmüşlerdi: 'Onlar ancak zanna ve nefislerinin isteğine tabi oluyorlar' (16) ve 'Onlar ancak bir zanna kapılmışlardır. Zan ise hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz' (17) ve bu mânâya gelen âyetler. Öyle ki, onlar nass (hüküm) olarak Kur'ân'da haramlığı olmadığı halde, Allah Teâla'nın Nebisinin lisanıyla haram kıldığı şeyleri helâl saydılar."

İmam Şâtıbî, daha sonra, "Onlar bununla, ancak akıllarınca güzel gördükleri şeyleri kendileri için sabit kılmayı amaçlamışlardadır" dedikten sonra, âyet ve hadislerde kast olunan zannın onların iddia ettiği gibi olmadığını söyler. (18)

9. Bâzı Hadisler

Sünneti toptan inkar edenlerin gerekçelerinden biri de bâzı hadislerdir. Bunlardan birisi şöyledir:

"Benden rivayet edilen hadisler çoğalacaktır. Bunlardan Kur'ân'a uyanlar gerçekten benim sözlerimdir, uymayanlar ise bana âit değildir." (19)

Burada yine bir tezat göze çarpmaktadır. O da, Sünneti inkar edenlerin sünnetten delil getirmesidir.

Diğer taraftan, bu hadis, böylelerinin yaptığı gibi sünnetin bütün bütün inkarını değil, onun Kur'ân'la ölçüye vurulmasını, uygun düşenlerin alınmasını, zıt olanların ise reddedilmesini gerektirir. Dolayısıyla, sünnetin inkarı için asla delil teşkil etmez.

(Devam edecek)

Dipnotlar:

1- Mevdudi, Sünnetin Anayasal Niteliği, s.138.

2- Zümer, 18.

3- Nisa, 26.

4- Ahzab, 21.

5- Kalem, 4.

6- En’am: 57, Yusuf:40-67.

7- A’raf, 32.

8- En’am, 138-139-140.

9- Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 95-96.

10- A’raf, 157.

11- Ebu Davud, Sünen, 5.

12- Buhari, Müslim.

13- Buhari, Zekat 61, büyü’:67-73, ıtk:10, Mekatib: 2-5, Hibe:7: Müslim, ıtk, 5;Tirmizi, Büyü’: 33: İbn-i Mace, ıtk: 3: Ebu Davud, ıtk, 2.

14- Nisa Suresi, 59. Ayet.

15- Sünnet’in Dindeki Yeri, s.481.

16- Necm Suresi, (53) 23.

17- Necm Suresi, (53) 28.

18- Şatibi, el-Muvafakat.

19- Dr. Musfir Garamallah ed-Dümeyni, Makayisu, Nakdi Mutuni’s-Sünne (Hadiste Metin Tenkidi Metodları) s. 246.
abdurrahmanahmed isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #8
Alt 24.05.2008, 15:55
 
Üyelik tarihi: 12.05.2008
Mesajlar: 129
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 9 Mesaja aldı
SÜNNET İNKARCISI MEALCİLERİN BAHANELERİ -III-

Önceki yazılarımızda Sünneti inkar ederek yalnızca Kur’an’la amel etmek gerektiğini söyleyenlerin asılsız iddialarını bir bir ortaya koyup çürütmüştük. Bu yazımızda da Hz. Peygamber’i (s.a.v.) aradan çıkarmak demek olan sadece bir ‘nakilci’ olduğu iddiasını ele alacağız.

Resulullah’ın Sadece Kelamı Nakleden Olduğu İddiası

Sünneti inkar edenlerin bir başka iddiası da Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sadece bir nâkil-i kelâm, diğer bir ifâdeyle bir "postacı" olduğu, vazifesinin, sadece Kur'ân'ı tebliğden ibaret bulunduğudur.

Kur'ân'ın dışında hüküm kaynağı tanımamanın idarede büyük sıkıntılar çıkaracağını, yöneticilerin ihtiyaca cevap veremeyeceklerini ifâde eden Hayri Kırbaşlıoğlu, sonraki cümlelerinde bağlayıcı hükümlerin Kur'ân'la sınırlı olduğunu savunanlara, günümüzde Kur'ân'ın temas etmediği konuların nasıl çözüme kavuşturulacağını sorduktan sonra iddia sahiplerinin bu suâle ancak şöyle cevap verebileceklerini söyler:

"Evet, mutlak bağlayıcı olan Kur'ân'dır. Kur'ân'ın Hz. Peygamber dönemiyle mukayese edilemeyecek ölçüde gelişmiş ve karmaşık bir hal almış olan çağımızın toplumsal meselelerine, hazır çözümler sunmasının söz konusu olamayacağı da bir gerçektir. Bu durumda yapılması gereken, bizim Kur'ân'ı yorumlayarak, bu meselelere çözüm getirmemizdir."

Onların tek cevabının ancak bu olacağını yineledikten sonra, şöyle der: "Kur'ân'da, açıkça çözümü bulunmayan meselelerin çözümü için kendimize Kur'ân'ı yorumlama yetkisi tanımak, aslında Kur'ân dışında yeni çözümler ortaya koymak demektir.

Halbuki sünnetin fonksiyonu da bundan farklı değildir. Şimdi bu durumda biz sünneti reddetmekle, kendimize tanıdığımız Kur'ân'ı yorumlama ve Kur'ân'da olmayan yeni çözümler ortaya koyma yetkisinden, Hz. Peygamber'i mahrum bırakmış oluyoruz ki, bunu akla getirmek dahi insaf sınırlarını aşmak anlamına gelir. Bu ise kısaca şudur:

'Hz. Peygamber, naklettiklerini yorumlama ve ondan ilham alıp yeni çözümler ortaya koyma yetkisi olmayan bir nakilci veya postacıdır; onun naklettiklerini yorumlama yetkisi ise onun değil, bizimdir.' Bu tür bir düşünce açıkça haddi aşmaktır ve bu bakımdan ciddiye alınması dahi söz konusu olamaz." (1)

Diğer taraftan, çeşitli âyetlerden, Resulullah’ın sadece "nakilcilik" değil, naklettiğini "öğretme" görevinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Meselâ o âyetlerden birisi şudur:

"Andolsun ki, Allah, onlar arasından, âyetlerini okuyan, kendilerini kötülüklerden arındıran, onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle, insanlara lütufta bulunmuştur." (2)

Burada bu âyet üzerinde iki noktaya dikkat çekmek istiyoruz:

Birincisi, âyette geçen hikmetin, Kur'ân dışında bir şey olduğu, âyete ilk bakışta açıkça anlaşılmaktadır. Demek ki, Peygamber Efendimiz, ümmetine Kur'ân'ın dışında başka bir şey öğretmektedir. Onun Kur'ân'ın dışında öğrettiği tek şey ise hadis ve sünnet olarak bilinen &quo