Yaratıcının varlığıyla tüm yaratılmışların varlığını birbirine karıştıran -ve hattâ onların varlığını Yaratıcının varlığı zanneden- kimseler, insanların bu benzerlik yönünden en büyük yanlışlığa sapanlarıdır. (karıştırma yönünden insanların en sapıklarıdır.)
Bunlar, varlıkların varlık ismini taşımakta müşterek olmaları sebebiyle varlığı bir zannetmişler ve bizâtihî bir ve aynı olan (vâhid bi'l-'ayn, özdeş) ile nevi bakımından bir ve aynı olanı (vâhid bi'n-nev', türdeş) birbirind en ayırmamışlardır.
Diğer bazı insanlar, "Varlıklar müşterek olarak varlık ismini taşırlar" denildiğinde, teşbih ve terkîb (Bir şeyin bir başkasına katılıp görünüş itibariyl e bir ve aynı hale gelmeleri .) ortaya çıkacağı vehmine kapıldılar ve "varlık" lâfzının bir müşterek lâfız (İki veya daha fazla birbirind en farklı hakiki (mecazî olmayan) manâya delâlet eden tek lâfız.) olarak kullanıldığını söyleyerek, -her ne kadar bir kısmı karşı çıksa da- akıl sahipleri nin ittifak ettiği "Varlığın kadîm ve hadis (sonradan olma) gibi kısımlara ayrıldığı" hususuna muhalefet ettiler.
Bir başka grup, varlıklar müşterek olarak "varlık" ismini aldığında, zihnin dışındaki haricî âlemde müşterek bir varlık bulunması lâzım geldiğini zannetmişler ve zihinde bulunan külli mefhumların haricî âlemde de aynen var olacağını, meselâ "mutlak bir varlık", "mutlak bir hayvan", "mutlak bir cismin" var olacağını iddia etmişlerdir. Bu şekilde, hem duyulara, hem akla hem de nassa aykırı düşmüşlerdir. Zihinde var olan hususları görülür âlemde de (dış dünyada, a'yanda) var kabul etmişlerdir. Bunların tamamı kafa karışıklığına sebep olan şeyler nev'indendir. (Bütün bunlar bir nevi karıştırma (iştibah) dır.)
Allah'ın doğruya ulaştırdığı (hidâyet bahşettiği) kimseler ise: her ne kadar bazı yönlerden müşterek olsalar da bu hususları birbirind en ayırırlar ve ikisi arasındaki müştereklik ve ayrılığı, benzerlik ve farklılığı bilirler. Bunlar müteşabih ifadelerl e hataya da düşmezler. Çünkü onlar, müteşabih ifadelerl e, iki husus arasındaki farklılık ve ayrılığı açıklayan muhkem ifadeleri bir arada mütalâa ederler.
Meselâ (biz anlamına gelen) "innâ" ve "nahnü" gibi çoğul sıygaları hem yaptığı işte ortakları olan tek kişi tarafından hem de her sıfatı bir diğerinin yerine kaim olan sıfatlara sahip yüce zât tarafından kullanılır; bunun ise ortaklan değil kendisine tâbi olan yardımcıları vardır. Bir Hristiyan, ilâhların birden fazla olduğu hususunda
Allah Te'âlâ'nın:
"O Zikri (Kur'ân'ı) kesinlikl e biz indirdik" (Hicr 15/9) sözüne dayandığında, ancak tek anlama ihtimali bulunan:
"İlâhınız bir tek Allah'tır" (Bakara 2/163) gibi muhkem âyetler buradaki müteşabihliği ortadan kaldırır. Söz konusu çoğul sıygası da, O'na lâyık olan azamet, isim ve sıfatlar ile melekler ve diğer yaratılmışların O'na itaatinin bir açıklaması olur. Bunun delâlet ettiği isim ve sıfatlar ile fiillerin de kullandığı yardımcılarının hakikatin i ise ancak Allah'ın kendisi bilir:
"Rabbin'in ordularını / askerleri ni ancak kendisi bilir." (Müddessir 74/31)
Bu, te'vilini Allah'tan başka kimsenin bilmediği müteşabihat nev'indendir. Bunun aksine, insan olan bir hükümdar "Sana bir ihsan (da bulunulma sını) emrettik" dediğinde, onun ve kâtibi, hâcibi, hizmetkârı gibi yardımcılarının emrettiği bilinir. Bu fiilin ortaya çıkmasına sebep olan kanaatler, istekler vs. de bilinir.
Allah Te'âlâ, haber verdiği sıfatlarının ve ahiret gününe dair hususların hakikatin i kullarına bildirmez; onlar da Allah'ın bu yaratması ve emriyle gözettiği hikmetin ve bu fiilin ortaya çıkmasına sebep olan irade ve kudretin hakikatin i bilmezler .
Böylece ortaya çıkmaktadır ki, müteşabihlik, aynı anlamı taşımayan müşterek lâfızlarda olabileceği gibi, mütevâtı' (şekil ve manâ bakımından bir ve aynı olan) lâfızlarda da olabilir. Şu kadarı var ki, iki husustan birini diğerinden ayıran izafet veya ta'rîf (marife kılma) gibi bir şeyle müteşabihlik ortadan kalkmamış olsun. Meselâ:
"İçinde sudan ırmaklar vardır." (Muhammed 47/15) sözünde
Allah Te'âlâ bu suyu Cennet'e mahsus kılmış ve bununla dünyadaki su arasındaki fark ortaya çıkmıştır. Ancak bu suyu diğerinden ayıran hususların hakikati bizim tarafımızdan bilinmez. Bu, Allah'ın sâlih kulları için hazırladığı hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiç kimsenin aklına gelmeyen (hiçbir insanın tahayyül edemediği) diğer şeylerle birlikte ancak Allah'ın bildiği te'vil kabîlindendir.
Allah'ın, kendisine mahsus ve hakikatin i ancak O'nun bildiği isim ve sıfatlarının delâlet ettiği anlam da bunun gibidir.
Bu sebeple İmam Ahmed b. Hanbel gibi imamlar, sözü tahrif eden Cehmiyye ve diğerlerinin, Kur'ân'da kendileri ne müteşabih görünen hususları yanlış biçimde te'villerini reddetmişlerdir.
Nitekim, Ahmed b. Hanbel, zındıklar ve Cehmiyye'yi, Kur'ân'ın şüpheye düşüp yanlış biçimde te'vil ettikleri müteşabih âyetleri hususunda red amacıyla yazdığı (er-Red 'ale'z-zenâdıka ve'l-Cehmiyye.) eserinde bunu dile getirmiş ve onları yanlış tefsirler yapmakla eleştirmiştir.
Bu eserde, başkalarına öyle gelmese bile kendileri ne manâsı müteşabih görünen hususları zikretmiş, mutlak "te'vil" lâfzını reddetmey erek, onları yanlış tefsirler de bulunmakl a eleştirmiştir. Oysa daha önce geçtiği üzere "te'vil" lafzıyla Allah'ın maksadını açıklayan tefsir kastedili r ki bu ayıplanmaz, bilâkis methedili r. Te'vil sözüyle ayrıca, Allah'ın bilgisini kendine sakladığı hakikat kastedili r ve bunu da O'ndan başkası bilmez. Bunu başka yerlerde genişçe ele aldık.
"Te'vil bâtıldır, lâfzın zahiri üzere bırakılması gerekir" diyen ve te'vilin iptali için:
"Bunun te'vilini Allah'tan başkası bilmez. (te'vilini ancak
Allah bilir)" (Âl-i Imrân 3/7) âyetini delil getiren grup gibi bunu bilmeyen kimseleri n sözleri çelişkili olacaktır. Bu onların bir çelişkisidir; zira bu âyet, Allah'tan başka kimsenin bilmediği bir te'vilin bulunmasını gerektiri r. Onlar ise te'vili mutlak olarak reddetmek tedirler.
İşin hataya düşülen yönü şudur:
(Yanıldıkları husus, bunu mutlak olarak tüm te'villere teşmil etmelerid ir.) Allah'ın, bilgisini kendine sakladığı te'vil, O'ndan başka kimsenin bilmediği hakikatti r;
Yerilen ve bâtıl olan te'vil ise: nassı te'vil edilmesi gerekende n farklı biçimde tefsir eden tahrifçi ve bid'atçilerin yaptığı te'vildir. Bunlar, lâfzı -bunu gerektire n herhangi bir delil bulunmadığı halde- delâlet ettiği manâdan delâlet etmediği bir başka manâya çekerler. Lâfzın zahirinin, kendileri nin akılla isbat ettikleri hususta ortaya çıkan mahzura benzer bir sakınca teşkil ettiğini iddia ederek, lâfzı
Allah hakkında reddettik leri manâlara benzeyen başka manâlara çekerler. Böylelikle reddettik leri şey isbat ettikleri şey cinsinden olur ve dolayısıyla şayet var olan husus gerçek ve mümkin ise, reddedile n husus da bunun gibi olur; reddedile n husus bâtıl ve imkânsız ise var olan husus için de aynı şey geçerlidir.
Te'vili mutlak olarak reddedip; "Onun te'vilini Allah'tan başkası bilmez (te'vilini ancak
Allah bilir)" (Âl-i Imrân 3/7) âyetini de buna delil getiren bu kimseler, Kur'ân-ı Kerîm'de hiç kimsenin anlamadığı veya bir anlamı olmayan ya da kendisind en hiçbir şey anlaşılmayan şeylerle bize hitap olunduğunu zannetmek tedirler. Bu -bâtıl olmakla birlikte- kendi içinde de çelişkilidir. Çünkü Kur'ân'dan hiçbir şey anlamıyorsak, (zahirin) doğru bir manâsının bulunması imkân dahilinde olduğundan:
"Bunun zahire uygun düşmeyen ve ona muhalif olan bir te'vili vardır" dememiz caiz olmaz. Bu doğru manâ bizce bilinen zahire muhalif değildir. Onların dediğine göre bunun zahiri yoktur ve bu manâya delâleti de ne zahire muhalif bir delâlet ne de te'vil olur. Bu durumda, bizim bilmediğimiz bir takım manâlara delâleti de caiz olmaz. Onun delâlet ettiği bu manâları biz bilemeyiz, zira lâfzı ve bunun delâlet ettiği mefhumu anlamıyorsak, lâfzın delâlet etmediği manâları haydi haydi anlayamayız. Çünkü lâfzın kendisiyl e kastedile n şeyi bildirme yönü, kendisiyl e kastedilm eyen bir hususu bildirme yönünden daha kuvvetlid ir.
Dolayısıyla şayet lâfzın herhangi bir manâyı bildirmes i söz konusu değilse ve ondan hiçbir manâ anlaşılmıyorsa, o halde kendisiyl e kastedile n mefhumu bildirmiy or demektir ve kendisiyl e kastedilm eyen bir manâyı bildirmem esi ise daha kuvvetle muhtemeld ir. Te'vil ile yaratılmışlara verilen zahire muhalif olan şeyin kastedilm esi hali dışında:
"Bunun te'vilini Allah'tan başkası bilmez" demek bir yana, -tercihe şâyân olan manâdan, tercih edilmeyen zayıf manâya çekildiği anlamında- "bu lâfız te'vil edilmiştir" demek bile caiz değildir. Zahir ile bunu kasteden kimsenin, zahirden farklı bir te'vilde bulunmasının gerekliliği şüphe götürmez. Ancak bunlar:
"bunun zahirden farklı bir te'vili yoktur" veya
"bu zahiren ifade ettiği manâ üzere bırakılır" dedikleri nde kendi içlerinde çelişkiye düşmüş olurlar. Şayet zahir ile herhangi bir açıklamada bulunmaksızın farklı bağlamlar içinde farklı manâlar kastederl erse bu da bir aldatmaca olur.
Eğer zahir ile manâsı anlaşılmaksızın görünen mücerred lâfzı kastederl erse, te'vili iptal veya isbat etmeleri bir çelişki olur, zira te'vili isbat veya inkâr eden kimse muhtemel manâlardan birisini anlamış demektir.
Bu taksim ile sıfatları inkâr veya isbat eden pek çok kimsenin tenakuzla rı (çelişkileri) ortaya çıkmıştır.