İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 14.06.2008, 11:35

 
Üyelik tarihi: 19.11.2005
Mesajlar: 100
Teşekkür etti: 3
8 Teşekkür 5 Mesaja aldı
Tasavvuf ve İman Hizmeti

Aydın BAŞAR, Altınoluk Dergisi

Hiçbir dönemde inanan insanlar, imanlarını son nefeslerini varıncaya kadar muhafaza edebileceklerinden emin olamamışlardır. Hatta Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında sahabenin büyüklerinden Hz. Ömer radıyallâhu anh bile bundan emin olamadığından, münafıklar listesinde isminin yazılı olup olmadığını merak etmiş ve soruşturmuştur. Çünkü o, her dönemde imanın bir risk altında olduğunu, şeytanın her zaman ve her koşulda görevini yerine getirerek insanları tüm gücüyle imandan uzaklaştırmaya çalıştığını çok iyi bilmekteydi. O zaman da şimdiki gibi mal, mülk, evlat, altın, gümüş, para pul, şehvet ve şöhret gibi faktörler tüm gösteriş ve süsüyle insanları Yüce Allah’tan uzaklaştırmaktaydı. Bu faktörler o zamanlar günümüzdeki kadar yaygın olmasa da o dönemin de kendisine göre bir şeytanı vardı. Ve bu şeytan insanları yoldan çıkarma konusunda zamana ve zemine göre en uygun hileleri bulmakta ve insanları bir şekilde aldatmayı başarmaktaydı. Şeytanın her dönem farklı yöntemlerle vazifesini ifa etmesi, imanın her dönem bir risk altında olduğunu göstermektedir. Evliyasından avama kadar hiçbir kimsenin imanı garanti altında olmadığından iman hakikatlerinin yayılması her asırda ayrı bir öneme haizdir. Bu nedenle insanlığın her asrı bir “iman kurtarma dönemi” olarak değerlendirilebilir. Çünkü cennet ucuz değil ve onu satın alabilecek yegane değer de imandır.

Hz. Adem aleyhisselam’dan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kadar tüm peygamber insanlığın iki cihanda kurtuluşu için hep iman hakikatlerini anlatmış ve açıklamışlardır. Son peygamberden sonra ise, iman hakikatlerini insanlara anlatma görevini hadis-i şerife göre peygamber varisi olarak nitelendirilen değerli alimler ve veliler üstlenmişlerdir. Elbette peygamber varisi olma şerefini kazanmış bu zatlar; kendilerini Allah yolunda iman hizmetine adamış, yaşantılarında hal ve kal (davranış ve söz) bütünlüğünü sergileyen Allah’ın sevgili kullarıdır.

İman hizmetleri konusunda tarih boyunca birçok farklı kesimin gayretleri söz konusudur. Ve her bir kesim bu konuda ayrı bir boşluğu doldurmuştur. Osmanlı padişahları gibi imanlı devlet adamlarının hizmetlerini veya Mezhep imamları gibi fıkıh alimlerinin hizmetlerini buna örnek olarak verebiliriz. Bu konuda zikredilebilecek en önemli kesimlerden biri de hiç şüphesiz tarikat çevreleridir.

Allah dostları kendilerine verilen bir nefesi bile israf etmeyen ve tüm vakitlerini Yüce Allah’a ve onun iman davasına hizmete adamış büyük şahsiyetlerdir. Orta Asya’nın Müslümanlaşmasında büyük rolü olan Ahmet Yesevi, Hindistan’da İslam’ın yayılmasında çok emeği olan İmam-ı Rabbani, Kuzey Afrika’da Ahmet Senusi, Anadolu’da Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli ve Mevlana bu büyük mutasavvıflardan bazılarıdır.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tasavvuf yolunu takip eden zatların iman hizmetleri konusundaki gayretleri küçümsenemeyecek kadar önemli bir yere sahiptir. Bu zatların iman hizmeti sadece yaşantıları ile sınırlı kalmayıp, manevi evlatları sayesinde vefat ettikten sonra bile devam etmektedir. Bu durumu Sezai Karakoç şöyle ifade etmektedir: “Veliler hayatlarında da, öldükten sonra da, müminlere tesir etmek, onların gidişlerinde bir iyileşmeye, yükselmeye hizmet etmek anlamında tasarruf sahibidirler. Bu görevi de kendilerinden sonra, ya yetiştirdikleri, yetiştirdiklerinin yetiştirdikleri ve sonra onların yetiştirdikleri, bir zincir gibi uzayıp giden zatlar, ya da bizzat eserleri, daha doğrusu hem yetiştirdikleri insanlar, hem eserleri yerine getirir.

Tarih boyunca tebliğ ve irşad adına yapılan bütün bu hizmetler göstermektedir ki tasavvuf birilerinin algılamak istediği gibi, güzel sözlerle gönül eğlendirme veya yoga ya da meditasyon gibi bir avutma mesleği değil, bizzat iman hizmetinin merkezidir. Mevlana’dan, Yunus Emre’den, İbni Arabi’den veya başka bir veliden etkilenerek Müslüman olan veya hayatına dini anlamda çeki düzen veren insanların çokluğu, bu tezimizi doğrulamaktadır. Niceliksel anlamdaki bu artış tasavvufun iman hizmetinin merkezi olduğuna bir işaret olduğu gibi, insanların imanı yaşamaktaki olumlu niteliksel değişimi de aynı gerçeğin başka bir kanıtıdır.

Velilerin iman hakikatlerini açıklamadaki üstünlüklerinin bir göstergesi de şudur: Onlar sadece sözlerle değil bizzat yaşantıları ile bunu ispatlarlar. Yani tasavvuf ehlinin sözleri, kendileri tarafından bizzat yaşanılan hakikatler olduğu için, onların muhataplarına tesir güçleri daha fazladır. Bir velinin ağzından dinlenilen iman hakikatleri, elbette ki diğer hatiplerin söyledikleri sözlerle aynı değerde değildir. İmam-ı Ahmed Bin Hanbel velilerin tesirli sözlerini dinlemek konusunda oğluna şöyle nasihat etmektedir: “Sofilerle sohbeti tavsiye ederim, onlar ilimleri ile murakabeden edindikleri feyz ile Allah korkusunu hakkıyla tanımalarıyla ve halkın mesavi ve abeslerinden uzak kalmakla ve ali himmet olmalarıyla bizi geçmişlerdir.”

Tasavvuf tarihinden okuduğumuz tüm gerçek velilerin sözleri fantastik sözler değil saf iman hakikatlerinin birer yansımasıdır. Çünkü onlar “”Ya hayır söyle ya sus” tavsiyesi gereğince, konuştukları zaman daima hayır söylemişler ve bu duygular ile iman hakikatlerini tüm berraklığı ve sadeliğiyle insanlara açıklamışlardır. Bu konuda Ferududdin Attar şöyle söyler: “Sufilerin sözleri Kur’an ve sünnetin şerhinden ibarettir.” Zira ünlü mutasavvıf Nasrabazî’nin de dediği gibi; “Tasavvuf heva heves ve bidatı terk ederek kitap ve sünnete dört elle sarılmaktır.”

Ne Abdulkadir Geylani hazretleri ne Bahauddin Nakşibendi hazretleri, ne Mevlana hazretleri ne de diğer velilerin sözleri cezbe halindeyken söylenmiş veya sadece tarikat zevki olan sofilerin feyz almaları için söylenmiş, insanı adeta uçup kaçıran, kulağa hpş gelen tatlı sözlerden ibaret değildir. Bizzat hayatın içinde olan hayata dair sözlerdir. İnsanların imanlarına fayda sağlamayacak, onları alıp bir adım ileriye götürmeyecek sözler, onların ilgi alanı dışındadır.

Onlar söz söylerlerken, insanların inançlarını kuvvetlendirmek, şüphelerini yok etmek ve böylece kalplerdeki Allah sevgisini artırmak amacıyla konuşurlar. Ve çoğu zaman da insanların kişisel sorunlarına bir çözüm olmak veya çeşitli toplumsal dertlere de bir deva bulmak niyetiyle söz söylerler. Bütün bu hayırlı konuşmaları ve şuana kadar ortaya konulmuş milyonlarca tasavvuf eseri, iman hizmetinin dışında zannetmek, ya izansızlık ya da insafsızlıktır. Evet, bu sözlerdeki asıl gaye insanların imanlarına bir katkı sağlamak ve onları hayra ve harekete yönlendirmektir. Yoksa söylenen sözlerle mest olmuş fakat hizmeti unutmuş bir zümre meydana getirmek için değildir. Fakat ab-ı hayat gibi nefesi olanların sözleriyle kalplere hayat vermesi de söz konusu olduğundan bu sözleri içselleştiren kalplerin bir takım lezzetler yaşaması da son derece doğaldır. Bu manevi lezzetleri de asla “biz bu lezzetlere müşteri değiliz” diyerek küçümsemek doğru değildir. Unutulmamalıdır ki bir işteki lezzet o işi yapmaya olan aşkı ve şevki artırır.

devam edecek..
furkan81 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 15.06.2008, 12:35

 
Üyelik tarihi: 19.11.2005
Mesajlar: 100
Teşekkür etti: 3
8 Teşekkür 5 Mesaja aldı
Fakat ab-ı hayat gibi nefesi olanların sözleriyle kalplere hayat vermesi de söz konusu olduğundan, bu sözleri içselleştiren kalplerin bir takım lezzetler yaşaması da son derece normaldir. Bu manevi lezzetleri de asla “biz bu lezzetlere müşteri değiliz” diyerek küçümsemek doğru değildir. Unutulmamalıdır ki bir işteki lezzet o işi yapmaya olan aşkı ve şevki artırır.

Yüce Allah bir kuluna bir şeyleri ikram ediyorsa mutlaka bunda bir hayır vardır. Misalen Yüce Allah neslin devamı için karşı cinsler arasında bir muhabbet yaratmıştır ki bu muhabbet sayesinde nesiller devam etmektedir. Başka bir misal verecek olursak, namazdaki manevi lezzet sayesinde namaz, zoraki yapılan bir yükümlülük olmaktan çıkar ve adeta vuslat heyecanı ile eda edilen bir ibadete dönüşür. İşte bu misallerde de görüldüğü gibi tasavvuf yoluyla Rabbimiz’den gelen manevi lezzetler de bizim imani konulara sarılmaktaki hassasiyetimizi artırarak, bizleri hak yolda hizmet etmeye motive eder. Yani manevi zevklerin iman hizmetine, pozitif bir katkısı vardır. Bu konuda Mevlana hazretleri şöyle söyler: “Hz. Musa’nın feyziyle Tur Dağı’nın bütün cüzleri canlandı, akıllandı. Ey insanlar! Bizler taştan da daha mı aşağıyız ki onların feyzini kabul edemiyoruz, ondan yararlanamıyoruz? …Manevi heyecandan ruhani zevkten mahrum kalan o bedende ne Yaratan’a karşı bir özlem vardır, ne de ezelde ruhuna sunulan vahdet sakisinin şarabının sefası ve neşesi mevcuttur.

Diğer bir husus ise kalplerde parlayan feyze ve iman iştiyakına hepimiz muhtaç olduğumuzdan dolayı Allah’tan gelen en ufaktan en büyük hediyeye kadar bütün lütuflara müşteri olmalıyız. İmanımızın dünyadaki bir meyvesi olarak bizlere hediye edilen feyzleri ve manevi halleri elde etmek için çalışmamak gibi onları küçümsemek de biz muhtaçların haddi değildir. Zira muhtaçlığımızın farkına vardığımız ölçüde enaniyet hastalığından kurtulur ve “Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardı?” (Furkan 77) ayetinin hakikatine yaklaşırız. Muhtaç olana istemek yakışırken, kendini müstağni görenler ise istemeyi kendisine yakıştıramaz. İşte biz bu yüzden imanın hem bu dünyadaki hem de ahiretteki meyvelerini talep etmekten asla çekinmemeliyiz.

Yüce Allah’ın asıl meyveyi ahirette verecek olması dünyada vereceği meyvelere bir engel değildir. O meyveleri ikram eden Kerim olan Allah; bir kısmını dünyada vermesi ile O’nun sonsuz hazineleri de haşa eksilmez. Ahiretteki meyveler, Cennet, Allah’ın rızası ve Cemalullah iken, dünyadaki meyvelerden bir tanesi de; şüphe ve vesveselerden azade olmuş, feyiz ve manevi hallerle süslenmiş huzurlu bir hayat nimetidir. Tasavvufun amacı da insanlara bu meyveleri tattırarak onların iki cihanda huzurlu ve mutlu olmalarına yardımcı olmaktır. Şeriat da, tarikat da, hakikat de bunun içindir.

Hakikat ve tarikat tasavvuf erbabınca bir bütünün birbirini tamamlayan iki önemli unsurudur. Bu nedenle “biz sadece hakikat ehliyiz” veya “sadece tarikat ehliyiz” gibi bir iddiaları da yoktur. Tasavvuf tarikat ve hakikatin bütünüdür. Şeriatsız da bu ikisinin bir anlamı kalmaz. Fakat ilkokula gitmeden üniversite konularını tartışanlar yani Mevlana olmadan Mesnevi yazmaya kalkanlar tarikatı inkar ederek hakikate ulaştıklarını iddia ederler.

Bu tip söylemlere karşı tasavvufun cevabı şudur: “Yol büyüklerin yoludur.” Yani bugüne kadar gelen nice büyük evliyaların nasihatleri odur ki hakikati arayanların evvela büyüklere tabi olmaları gerekir. İşte tarihten günümüze; Beyazid-ı Bestami hazretlerinden Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine, Şah Nakşibendi hazretlerinden Abdulkadir’i Geylani hazretlerine kadar tüm veliler ve burada ismini sayamadığımız bu yolun tüm büyükleri, hakikate ulaşma ve Allah’a yaklaşmanın tasavvuf yolu ile olacağını söylemiş ve bu konuda söz birliği etmişlerdir. Bu zevatın tecrübelerine güvenen ve onların sözlerine itibar edenler söyledikleri bu hakikatlerden de şüphe etmezler. Zamanın kutbu azamlarının sözlerine itibar edilmeyecekse acaba kimin sözüne itibar edilebilir? Allah dostlarının tespitleri doğru değilse ya kiminki doğrudur?

İşte bu Allah dostlarından Abdulkadir Geylani hazretlerinin bu konudaki öğüdü şöyledir:

Hak ehli yani Allah’ın has kulları seni çabuk anlar. Onların birine düşersen edepli ol. Onu karşılamadan önce günahlarına tevbe et. Onların yanında küçüldüğünü bil. Onlara tevazu göster. İyi kullara gösterilen tevazu Allah için olur. Bir kimse Allah için kendini engin gönüllü ederse Allah onu yüceltir. Senden üstün herkesin yanında edebini iyi et. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurdu: Bereket ve bolluk büyüklerin bulunduğu yerdedir.”

Bu yolun referansını teşkil eden ve iman hizmetinin birer bayraktarı olan bu büyük zatların çerçevesini çizdiği tasavvufi çizgiye adeta vefa duygusu unutularak yapılan yıkıcı eleştirilere rağmen, bu asır ve her asır ispat etmiştir ki, zaman her zaman tasavvuf ehlinin zamanı olmuştur. Yani bu devir de önceki devirler gibi tarikat ve hakikatin, şeriatla mezcedildiği tasavvufun zamanıdır. Bunun ispatı dünyanın her tarafında sayıları milyonlara ulaşmış bu ulvi yola birer bende olmuş gönül ehli insanlardır. Başka bir ispatı ise dünyada hakikate susamış olan hikmet arayıcılarının, dinlerken ve okurken manevi susuzluklarını giderdikleri ve en çok etkilendikleri zatların ekserisinin tasavvuf ehli olan veliler olmasıdır.

Bugün dünya Mesnevi okumakta, İbni Arabi’yi araştırmakta, Yunus Emre’yle coşmaktadır. Gazali’nin İhya-yı Ulumiddin’i, İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ı, Kuşeyri’nin Risale’si hiçbir zaman değerini yitirmemiş ve her zaman büyük ilgi görmüştür. Bu ve diğer tasavvufi klasikler; hakikatler zamanla sınırlandırılamayacağına göre bir asrın değil tüm asırların kitaplarıdır. Dünyanın tasavvufa olan ilgisi ve merakı her geçen gün katlanarak artmakta ve dünyanın her tarafında düzenlenen tasavvuf konulu sempozyum, panel ve konferanslar büyük bir teveccüh ile karşılanmaktadır. Velhasıl iman hakikatlerinin birer sözcüsü olan tasavvuf yolunun güzide simalarının etki alanları, kıyamete kadar genişleyen bir çember ile daha da genişlemekte ve tüm dünyaya yayılmaktadır. Zaman ve mekândan azade olarak…
furkan81 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 15.06.2008, 12:46

 
kılıçustası - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.769
Teşekkür etti: 73
128 Teşekkür 79 Mesaja aldı
:)
__________________
Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak
üzere burada bulunuyoruz..MFetullahG
kılıçustası isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 15.06.2008, 23:51

 
Üyelik tarihi: 19.11.2005
Mesajlar: 100
Teşekkür etti: 3
8 Teşekkür 5 Mesaja aldı
Yazı tasavvufun ve tarikatın her zaman gerekli olduğunu anlattığı gibi, bir takım çarpık anlayışlara da cevaplar vermiştir. Ve hakikata ancak tarikatla varıldığı gerçeği bir daha vurgulanmıştır -İstisnai çok nadir bazı kullar olabilir-. Fakat bizim onlardan olmadığımız da malum.
furkan81 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #5
Alt 27.06.2008, 13:28

 
Üyelik tarihi: 22.05.2008
Mesajlar: 61
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 2 Mesaja aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız furkan81
Mesajı göster
Aydın BAŞAR, Altınoluk Dergisi

Allah dostları kendilerine verilen bir nefesi bile israf etmeyen ve tüm vakitlerini Yüce Allah’a ve onun iman davasına hizmete adamış büyük şahsiyetlerdir. Orta Asya’nın Müslümanlaşmasında büyük rolü olan Ahmet Yesevi, Hindistan’da İslam’ın yayılmasında çok emeği olan İmam-ı Rabbani, Kuzey Afrika’da Ahmet Senusi, Anadolu’da Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli ve Mevlana bu büyük mutasavvıflardan bazılarıdır.

Tarih boyunca tebliğ ve irşad adına yapılan bütün bu hizmetler göstermektedir ki tasavvuf birilerinin algılamak istediği gibi, güzel sözlerle gönül eğlendirme veya yoga ya da meditasyon gibi bir avutma mesleği değil, bizzat iman hizmetinin merkezidir.

Mevlana’dan, Yunus Emre’den, İbni Arabi’den veya başka bir veliden etkilenerek Müslüman olan veya hayatına dini anlamda çeki düzen veren insanların çokluğu, bu tezimizi doğrulamaktadır. Niceliksel anlamdaki bu artış tasavvufun iman hizmetinin merkezi olduğuna bir işaret olduğu gibi, insanların imanı yaşamaktaki olumlu niteliksel değişimi de aynı gerçeğin başka bir kanıtıdır.
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız furkan81
Mesajı göster

serefsan isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #6
Alt 11.10.2008, 12:54

 
Üyelik tarihi: 19.11.2005
Mesajlar: 100
Teşekkür etti: 3
8 Teşekkür 5 Mesaja aldı
Eyvallah..
furkan81 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #7
Alt 11.10.2008, 14:24

 
kılıçustası - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.769
Teşekkür etti: 73
128 Teşekkür 79 Mesaja aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız furkan81
Mesajı göster
Yazı tasavvufun ve tarikatın her zaman gerekli olduğunu anlattığı gibi, bir takım çarpık anlayışlara da cevaplar vermiştir. Ve hakikata ancak tarikatla varıldığı gerçeği bir daha vurgulanmıştır -İstisnai çok nadir bazı kullar olabilir-. Fakat bizim onlardan olmadığımız da malum.
tarikatlar bu derece gerekli olsaydı ALLAH bu dini o şekilde indirirdi...hiç kimse de itiraz edemezdi :)

bu DİN VASAT olarak indirilmiştir...bunu hiç bir zaman unutmayın...
__________________
Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak
üzere burada bulunuyoruz..MFetullahG
kılıçustası isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #8
Alt 11.10.2008, 15:12

 
afkankartalı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 13.09.2008
Mesajlar: 198
Teşekkür etti: 175
63 Teşekkür 51 Mesaja aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız kılıçustası
Mesajı göster
tarikatlar bu derece gerekli olsaydı ALLAH bu dini o şekilde indirirdi...hiç kimse de itiraz edemezdi :)

bu DİN VASAT olarak indirilmiştir...bunu hiç bir zaman unutmayın...

boş ahi anlamazlar nedesende ayet getir hadis getir yine anlamazlar
afkankartalı isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #9
Alt 11.10.2008, 15:22

 
Üyelik tarihi: 19.11.2005
Mesajlar: 100
Teşekkür etti: 3
8 Teşekkür 5 Mesaja aldı
"Mezhepler bu derece gerekli olsaydı..." derim o zaman bende...

İlk mürşid Hz. Adem idi. Allah Teala sadece kitap göndermemiş her kitapla birlikte bir elçi, mürşidde göndermiştir. Her kitabı bir elçisine göndermiştir. Dahası kitap göndermediği zamanlar olmuştur ama bir rivayete göre 124000 diğer bir rivayete göre ise 224000 elçi göndermiştir. Herhalde bir mürşidin zorunluluğunu buradan anlayabiliriz ;)
furkan81 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #10
Alt 12.10.2008, 09:59

 
kılıçustası - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.769
Teşekkür etti: 73
128 Teşekkür 79 Mesaja aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız furkan81
Mesajı göster
"Mezhepler bu derece gerekli olsaydı..." derim o zaman bende...

İlk mürşid Hz. Adem idi. Allah Teala sadece kitap göndermemiş her kitapla birlikte bir elçi, mürşidde göndermiştir. Her kitabı bir elçisine göndermiştir. Dahası kitap göndermediği zamanlar olmuştur ama bir rivayete göre 124000 diğer bir rivayete göre ise 224000 elçi göndermiştir. Herhalde bir mürşidin zorunluluğunu buradan anlayabiliriz ;)
buradan mürşit zorunluluğunu anlayabiliriz , ama bu mürşitlerin hepsinin tarikat menşeli olmasını anlayamayız...:)

bu mevzuyu "belli" kişilerle "münazara" etmenin "ahmakça" olduğunun farkındayım...denenmiş denenmez...

sadece şu meşhur GALATa dikkat çekmek istiyorum : tarikatlar ile mezheplerin eş tutulması...

biri zahiri diğeri manevi boyutudur İSLAM ın denilir...bu cümle bir yere kadar doğrudur...ne zaman ki bu iki farklı terim her yönden birbirleriyle kıyaslanınca o zaman işin rengi değişiyor ....mesela :

1- müctehid olana kadar bir mezhebe tabii olmak FARZ dır bu hususta herhangi bir ihtilaf yoktur...mezhepte kıyas azdır...zaten temel meselelerin hepsi Kuran ve Sünnetle sabittir...yani mezhepler peygamberimiz zamanında var idi...aynen şimdi nasıl var ise...sadece o zaman olmayan meseleler o zamana göre kıyas yapılarak yeni ictihatlar ortaya konulmuştur...tarikat ise farz olması bir yana "vacip" bile denilemez...diyen olmuş mudur ? olmuştur...lakin bu hususta çok derin ihtilaflar vardır...biri olmazsa olmaz görür , bir diğeri vacip değer , diğer bazıları "meyve" der...oysa mezhep ekmek su gibidir , teneffüs edilen hava gibidir...

2- mürşit olana kadar bir tarikata girmek "farz" dır diye bir cümle kullanılamaz...

3- mezhep imamları biri diğerinden zahiren icazetle bu günlere gelinmiştir, hepsinin zahiren hiç kopmayan silsileleri vardır...oysa tarikatta bu böyle değildir , silsile her ne kadar olsa da zahiren kesiktir...mesela tarih boyunca meşhur olmuş hiç bir mezhep müctehidi ben falan zattan üveysi olarak bu ilmi elde ettim iddiasında bulunmamıştır...tarikatlarda bu durum "olağan" dır...

4- peygamberimizin nasıl namaz kıldığına dair çeşitli hadisler olmasına rağmen mesela "mağara da zikir telkininine" dair herhangi bir sahih rivayet yoktur...dahası bu zikri yapan herhangi bir sahabe de gösterilemez...bu gösterilme aynen mezheplerde olduğu gibi ya ayet ile ya da hadisi şeriflerle olacaktır...sahabelerin hatme yaptığına dair bir rivayet varmıdır ? sahabelerin günümüzdeki gibi rabıta yaptığına dair herhangi bir rivayet var mıdır ? sahabelerin ellerine tesbih alıp sağ şehadet parmağını kalbin 2 parmak altına dayayıp dil damakta kalben ALAH zikri çektiklerine dair herhangi bir rivayet var mıdır ? peygamberimizin zikir sayılarını çeşitli zamanlarda artırdığına dair herhangi bir rivayet yoktur...seyri sulukunu bitiren herhangi bir sahabesine "HİLAFET İCAZETNAMESİ" verdiğine dair yazılı herhangi bir delil yoktur...hilafet verdiği bu zatları değişik memleketlere gönderdiğine dair herhangi bir rivayet yoktur...fakat zahiri ilimleri bilenleri çeşitli yerlere "ilmi ve islamı yayma" adına gönderdiğine dair rivayetler vardır...

5- mezhepler hususunda hiç bir ihtilaf yoktur...ihtilaf delilli bilip bilmeden uyma meselesindedir...

tarikatlar hiç bir açıdan mezheplerle kıyas edilemez...eden bilmediği bir hata içindedir...

daha çok şeyler yazılabilir...lakin anlamlı olsa da gereksiz...
__________________
Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak
üzere burada bulunuyoruz..MFetullahG
kılıçustası isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #11
Alt 12.10.2008, 11:41

 
kılıçustası - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.769
Teşekkür etti: 73
128 Teşekkür 79 Mesaja aldı
tetimme...

"Evliyâ yetiştirme mektepleri olan tarîkatler, artık îmân kurtarma mektepleri hâline geldi. Eskiden insanlar yıllarca gezer, kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi ise şeyhler kapı kapı dolaşıp müslümanları îmânlarının kurtulması için çağırıyor ve topluyorlar. Şâh-ı Hazne (Ahmed Haznevî) Ümmet-i Muhammed’in îmânını kurtarmaya çalıştı. Yoksa bu zamanda tarîkat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksad îmân kurtarmaktır. Tam hidâyet Mehdî aleyhirrahme zamanında olacaktır."

Gavs AbdulHakim el- Hüseyni...
__________________
Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak
üzere burada bulunuyoruz..MFetullahG
kılıçustası isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #12
Alt 12.10.2008, 12:28

 
Üyelik tarihi: 19.11.2005
Mesajlar: 100
Teşekkür etti: 3
8 Teşekkür 5 Mesaja aldı
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayatın her sahasında üsve-i hasene olduğu gibi, insanları terbiye ve tezkiye etme konusunda da en güzel bir örnektir. Onun, peygamber olarak pek çok vazîfe ve salâhiyeti bulunmaktadır. Ancak bunlar içerisinde Cenâb-ı Hakkın, Ona verdiği şu dört vazife temâyüz etmekte ve daha da ehemmiyet kazanmaktadır:

1. İlâhî vahyi almak. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Allâh Teâlânın, ekseriyetle Cebrâil -aleyhisselâm- vâsıtasıyla gönderdiği ilâhî kelâmına mazhar olmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın dileyip lutfetmesiyle vâkî olan bu vahye muhâtab olma keyfiyeti, Peygamber fendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-in dâr-ı bekâya irtihâliyle nihâyete ermiştir.

2. Kurân-ı Kerîmle nâzil olan ahkâm ve hakîkatleri, hadis-i şerîflerde ve Siyer-i Nebîde vârid olduğu üzere şerh ve îzah etmek. Rasûlullâhın bu ilmî salâhiyeti (otoritesi) müctehidler tarafından devâm ettirilmiştir. İlâhî ahkâmın şerh ve îzâhı, beşerî hayâtın yeni îcâp ve ihtiyaçları karşısında ictihad adı altında devâm edip gitmektedir. Ehli bulunmadığı durumlarda bu keyfiyet, bâzan rafa kalkmış gibi görünse de, ona âit lüzûm ve zarûret hep bâkî kalmıştır. Bu vazîfe, ictihad makâmına erişen âlimlere âittir.

3. Dînin emir ve nehiylerini müessese ve nizâm hâlinde tatbîk eden ve canlı tutan dârî otoriteye sâhip olmak. Bu da halîfeler (ulül-emr) tarafından devralınıp devâm ttirilmiştir.

4. Ruhlarda tasarruf etmek sûretiyle insanların iç âlemini tezkiye edip düzeltmek. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimize âit olan vahyi nakletme dışındaki bütün vazifelerin O'nu tâkip edenler tarafından bir şekilde devam ettirilmesi nasıl matlûb ve mecbûrî ise, O'nun, insanların iç âlemini tezkiye edip düzeltme vazifesinin de nihâyete ermemesi ve bunun meşâyıh tarafından kıyâmete kadar devam ettirilmesi aynı şekilde matlûb ve mecburîdir. Çünkü müminlerin sâdece zâhirinin değil, bâtınının da temizlenmesi, ancak ve ancak bu sûretle mümkün olabilmektedir. İşte tasavvufî usûl ve esasların ana menşei, rûhu Kur'ân ve hadislerde mevcûd olan bu nebevî faâliyetin her zaman ve mekânda temâdîsinden ibârettir. Meşâyıh zümresi ve onların kesintisiz devâm etme gerçeğinin kaynağı, bu îcâb ve ihtiyaçtır.

Şu meşhur YANLIŞ’a da cevap verelim. Tarikatlar ile mezhepler eş tutulmuyor. Nasıl eş olsun, birisi islamın zahirini anlatıyor diğeri manevi boyutunu. Ortaya çıkma gerekçeleri olarak ikisini eş tutuyor ya da benzetiyoruz. Peygamber zamanında mezhep yoktu diyenler nasıl hata içerisinde ise tarikat yoktu diyenler de aynı hatanın içerisindedir. İslamın bu iki müessesi de bir zarureti binaen ortaya çıkmışlardır. Ondan önce de yine insanlar bilemedikleri konuları müctehid alimlere danışır, kamil insanların sözlerinden ve ahlakından istifade ederlerdi.

1. Şimdi birileri diyor ki bir mezhebe tabi olmak ne farzdır ne de vaciptir. Bunların anlayışsızlığı karşısında nasıl aciz bir halde isek tarikatları inkar edenlerin karşısında da öyle aciz kalıyoruz. Mezhepler Efendimiz zamanında nasıl var idi denilebilir, hayret! Nasıl olduğunu yukarıda söyledik. O zamanın mürşidi ve her zamanın mürşidi kamili de Efendimiz aleyhisselam idi. Eğer müctehid alimlerin var olması mezhepler var idi demekse tarikatlar da o zaman vardı denilebilir.

2. Sahih itikat, doğru amel için bir mezhebe bağlanmak bu zamanda bizler için vacip gibidir. Bunun gibi tarikata girmek de kamil bir müslüman için zaruridir diyebiliriz. Neden müctehid alimler var ve neden meşayih zümresi ortaya çıkmıştır yukarıdaki alıntıda var cevabı.

3. Üveysiliği inkar edeceğini zannetmiyorum. Yoksa Saidi Nursi hz.lerinin sözleri ortadadır.

4. İlk zamanlarda nasıl ilmi icazet verilmiyor idiyse mürşidi kamil konumundaki zatlar da herhangi bir yazlı icazet vermiyorlardı. Belki şifahen bir yönlendirme söz konusuydu. Mezhepleşme ve tarikatlaşma sonraki asırlarda olmuştur.

5. Mezhepler hususunda nasıl bir ihtilaf yok ise size göre, tarikatlar hususunda da yoktur. Hem delil bilememek hem de nasipsizlikten…

İlk zikir telkini yapan Efendimiz’dir. Hem cehri hem de hafi zikri telkin eden O’dur. Kişinin meşrebine, haline göre ikisinden birine istidadı vardır.

Bunlardan sonra şunları sormak da seni anlamak için faydalı olacak kanaatindeyim.

Cevşen hangi sahih kaynak da vardır? Bu konuda sahih sünnete bağlı biri olarak ne dersin?

Saidi Nursi hz.lerinin risalelere Kur’an’da işaret olduğunu söylemesini nasıl anlamalıyız? Bunu geçmiş ya da çağdaş tefsirlerde bulabilir miyiz? O şekilde bir işaretten bahsediliyor diye soruyorum.

Hz. Ali gibi zatlar yine risalelere işaret ediyormuş herhalde, buna ne diyeceksin?

Saidi Nursi hz.leri de üveysi bir tarzda Hz. Ali, Geylani gibi zatlardan istifade ettiğini söylüyor. Hani üveysilik yoluna bir taş atmıştın şimdi bu taşı kaldırıp almak lazım mıdır?

Saidi Nursi hz.lerine muhabbetim büyüktür. Onun sözlerini tartışmak için sormuyorum. Konu tarikat ve tasavvuf olunca birden selefileşebilen nurcuların bu sözler karşısında nasıl oluyor da mezheplerinin, kabullerinin ehli tasavvuftan daha geniş olabildiğini anlamaya çalışıyorum.

Ha bir de İmam-ı Rabbaninin Mektubatında işaret varmış. Said ismi geçiyor ya..
furkan81 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #13
Alt 12.10.2008, 12:39

 
Üyelik tarihi: 19.11.2005
Mesajlar: 100
Teşekkür etti: 3
8 Teşekkür 5 Mesaja aldı
Gavs hazretleri de diğer meşayih gibi müridanın kabiliyetsizliğinden şikayet etmiş. Yoksa hiç bir şekilde tarikat yoktur, seyrü süluk yoktur demek istememiştir. Öyle olsa idi nasıl halife yetiştirebilecekti? Sami Efendi hz.leri de pek çok veli yetiştirmiştir. Bunlar nereden yetişti? Yine aynı yoldan.

Tasavvuf zaten iman kurtarma davasının merkezinde olmuştur. Bu soruların cevabı zaten konu içerisinde mevcut. Herhalde okunan anlaşılıyordur.

Şeyh Kıbrısi hz.leri ehli tarik değil mi, kaç kişinin hidayetine vesile olduğu gibi, yüce nakşi tarikatıyla da tanıştırmıştır? Japonya da Nimetullah Hoca öyle değil mi? Avrupa ve Amerika'da hizmet eden pek çok şeyh efendi öyle değil mi? Konya'da binlere vaaz eden Tahir Büyükkörükçü imanları kurtarmadı mı? En sıkıntılı zamanlar da yüzbinleri İmana İslama bağlayan Süleyman Efendi öyle değil mi? Hakeza pek çok şeyh efendi... Fakat bunlar reklamsız yaptıkları gibi bir şeyi, ismi de kendilerine aitmiş gibi lanse etmediler. Yani bu CHP'nin emekçi takılması gibi. Siz kimsiniz, biz nurcuyuz iman kurtarıyoruz, onlar ise veli ediyorlar, bu zamanda o da yok ya demeleri gibi...

Tarikatlar eksik kalıyormuş bu zamanda. Hala anlayabilmiş değilim bu sözü. Vallahi anlatan da çıkmadı. Yani imani bi mesele sorulduğunda ehli tarikin dili dönmüyor da vahdeti vücuddan mı anlatıyor :) Hey Allah'ım...
furkan81 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #14
Alt 12.10.2008, 21:32

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.278
Teşekkür etti: 129
72 Teşekkür 58 Mesaja aldı
İşte bu Allah dostlarından Abdulkadir Geylani hazretlerinin bu konudaki öğüdü şöyledir:

“Hak ehli yani Allah’ın has kulları seni çabuk anlar. Onların birine düşersen edepli ol. Onu karşılamadan önce günahlarına tevbe et. Onların yanında küçüldüğünü bil. Onlara tevazu göster. İyi kullara gösterilen tevazu Allah için olur. Bir kimse Allah için kendini engin gönüllü ederse Allah onu yüceltir. Senden üstün herkesin yanında edebini iyi et. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurdu: Bereket ve bolluk büyüklerin bulunduğu yerdedir.”
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli üye şuan Sisteme bağlidır (Online)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Ey İman Edenler.....İman Edin... mervex Dini Bilgi ve Eğitim 38 28.08.2007 00:05
AKP'nin İslam'a ne hizmeti var? gaziasker Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 41 18.07.2007 22:13
İman Fatihsultan Hadis Köşemiz 0 26.10.2006 14:15
Hizmeti suistimal jandarma Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 4 20.02.2006 11:40
ADSL hizmeti Mustafa_K_C Hardware ve Software konusunda Sorular, Cevaplar 9 23.05.2004 14:56


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 20:04 .
Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22