![]() ![]() Üyelik tarihi: 02.08.2008 Yaş: 28
Mesajlar: 15
Teşekkür etti: 2
3 Teşekkür 2 Mesaja aldı
| Şeyh Useymin (Allah rahmet etsin) "Allah arşa istiva etti" acıklaması... Allah’ın Arş’ı Üzerine İstivâ Etmesi1 Dilde olgunluk ve bitmek etrafında dönüp dolaşan anlamlar veren istivâ kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de üç şekilde kullanılmıştır: 1- Mutlak (yalın) olarak, yâni hiçbir eke bağlı olmayarak: "Mûsâ güçlü (yiğitlik) çağına erip istivâ edince" (Kasas, 14) ayetinde olduğu gibi.2 Burada istivâ, olgunlaştı, olgunluğa kavuştu demektir. Buna göre ayetin anlamı "Mûsâ güçlü (yiğitlik) çağına erip olgunlaşınca" olmaktadır. 2- İlâ (yaklaşma eki) harf-i cerri ile kayıtlı (bağlı) olarak: Allah-u Teâlâ’nın "Sonra göğe istivâ etti" (Bakara, 29) buyruğunda olduğu gibi.3 Burada istivâ, tam bir irâde ile göğe yöneldi, onu kasdetti, demektir. 3- Alâ (üzerlik zarfı) harf-i cerri ile kayıtlı (bağlı) olarak: Allah-u Teâlâ’nın “Sırtlarına istivâ etmeniz için” (Zuhruf, 13) buyruğunda olduğu gibi.4 Burada istivâ, yükseklik ve istikrarı (yerleşme, karar bulma, durma) ifade etmektedir. Buna göre ayetin anlamı "Sırtlarına binip üzerlerine yerleşebilmeniz (üzerlerinde durabilmeniz) için" olmaktadır. Allah’ın arşı üzerine istivâsı, O’nun büyüklüğüne ve yüceliğine yaraşır bir şekilde arşın üstünde olması, ona yerleşmesi demektir. Allah’ın arşı üzerine istivâ etmesi, O’nun, kitap, sünnet ve icmânın kanıtladığı fiilî sıfatlarındandır. Kitaptan Kanıt: Kitabın kanıtlarından biri Allah-u Teâlâ’nın şu buyruğudur: "Rahmân arşa (üzerine) istivâ etti" (Tâhâ, 5)5 Sünnetten kanıt: İmam Hallâl’6 ın "Kitâbu’s-Sünne" adlı eserinde Buhârî’nin şartına uygun sahih bir senedle Katâde b. en-Nu’mân7 -Radiyallâhu anh-’den rivâyet ettiği şu hadistir: Katâde dedi ki: Rasûlullah -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle dediğini işittim: "Allah yaratmayı bitirince arşına (üzerine) istivâ etti." 8 Şeyh Abdülkâdir el-Ceylânî hadiste anlatılan bu olay hakkında şöyle demiştir: "Bu, Allah’ın her peygambere indirdiği her kitapta söylenegelmiştir."9 Ehl-i Sünnet, Allah’ın arşının üstünde olduğu inancında birleşmiştir (icmâ etmiştir). Onlardan hiçbiri Allah’ın arşın üzerinde olmadığını söylememiştir. Hiç kimsenin onlardan bu anlamda, ne nass10 ne de zâhir11 olarak bir söz nakletmesi mümkün değildir. Bir adam, İmâm Mâlik’e (Allah kendisine rahmet etsin) Ey Ebâ Abdillah (Abdullah’ın babası)! "Rahmân arşa istivâ etti" ayeti hakkında: "Peki nasıl istivâ etti?" diye sordu. O da bunun üzerine başını öne eğdi, ta ki kendisini ter bastı ve sonrasında şu cevabı verdi: "İstivâ bir bilinmez değildir. Fakat niteliği akıl ile bilinemez. Ona inanmak gerekli (farz) onun hakkında soru sormak ise bid’attir.12 Ben senin ancak bid’atçi bir kimse olduğunu görüyorum" dedikten sonra adamın meclisten dışarıya çıkartılmasını emretti."13 • "İstivâ bir bilinmez değildir" sözü: Yâni dilde anlamı bilinmez değildir. Çünkü anlamı yükseklik ve istikrardır (yerleşme, karar bulma). • "Fakat niteliği akıl ile bilinemez" sözü: Kendi akıllarımızla Allah’ın arşına istivâsının niteliğini (nasıllığını) anlamamız mümkün değildir, demektir. Bunun yolu ancak ve ancak naklî deliller olan Kur’ân ve hadislerdir. Kur’ân ve hadislerde Allah’ın arşına istivâsının niteliğini bildiren herhangi bir bilgi geçmemektedir. Aklî ve naklî kanıtlarda bununla ilgili bir bilgi olmayınca bir bilinemez olmakta ve bu konuda konuşmamak gerekmektedir. • "Ona inanmak gereklidir (farzdır)" sözü: Bunun anlamı da şudur: Allah’ın, kendisine yaraşır bir biçimde arşının üzerine istivâ ettiğine inanmak gerekir. Çünkü Allah kendisini böyle tanıtmıştır. Durum böyle olunca da O’nun söylediğini doğrulamak ve ona inanmak gerekmektedir. • "Onun hakkında soru sormak ise bid’attir" sözü: Bu ise, istivânın niteliği (nasıllığı) hakkında soru sormanın bid’at olduğu anlamına gelmektedir. Çünkü böyle bir soru, Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem- ve sahâbîleri zamanında bilinmemekteydi. İmam Mâlik’in istivâ hakkında söylediği bu söz, Allah’ın gerek kitabında gerekse Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’in diliyle kendisi hakkında saptadığı bütün sıfatlar için genel bir ölçüdür. Buna göre bu sıfatların anlamları tarafımızdan bilinmektedir. Nitelikleri ise bizim için bir bilinemezdir. Çünkü Allah bize, bu sıfatların anlamlarını bildirmiş, niteliklerini ise bildirmemiştir.16 Sonra sıfatlar hakkındaki söz, zât hakkındaki sözün bir dalıdır. Biz Allah’ın zâtını nitelendirmeden kabul ettiğimize göre sıfatlarını da aynı onun gibi nitelendirmeden kabul etmeliyiz. İlim ehlinden bazıları şöyle demiştir: Cehmî birisi sana: "Allah dünya göğüne iner, peki nasıl iner?" derse ona şöyle cevap ver: "Allah bize kendisinin indiğini bildirdi, fakat nasıl indiğini bildirmedi." Bir başkası da şöyle demiştir: Cehmî birisi sana Allah’ın sıfatlarından herhangi birinin nasıl olduğunu sorarsa ona şöyle de: Peki Allah zâtıyla nasıldır? Tabi ki o Allah’ın zâtını niteliyemiyecektir. O zaman ona de ki: O’nun zâtını nitelendirmek mümkün olmadığı gibi O’nun sıfatlarını nitelendirmek de mümkün değildir. Çünkü sıfatlar tanımladıkları şeyin kendisine yâni zâta tâbidirler. • Eğer biri kalkıp da: "Allah’ın arşına istivâsı, onun üzerinde, üstünde olması anlamındaysa, buna göre Allah’ın ya arştan büyük, ya ondan küçük ya da ona eşit olması gerekir ki bu Allah’ın cisim olmasını gerektirir. Oysa Allah’ın cisim olması imkansızdır" derse ona cevap olarak şunu deriz: Hiç şüphesiz Allah, arştan da, herşeyden de daha büyüktür. Fakat bu sözümüzden, kendisini tenzîh ettiği birtakım bâtıl şeylerin Allah’ta var olması gerekmez. "Allah’ın cisim olması imkansızdır" sözüne cevabımız da şudur: Cisim hakkında konuşmak ve Allah’ın cisim olup olmadığını söylemek kitap, sünnet ve selefin sözlerinde geçmeyen bid’atlerdendir. Cisim17 sözü, ayrıntılı açıklamaya gereksinim duyan mücmel sözlerdendir.18 Şöyle ki: - Eğer cisim sözü ile her parçası diğerine muhtaç birtakım parçalardan oluşmuş, sonradan var olmuş bir şey kastedilmişse, bu diri ve kayyûm olan Rabb (Allah) hakkında imkansızdır. - Yok eğer cisim sözü ile, kendi kendine kâim (var) olan ve kendisine yaraşır sıfatlarla niteli bulunan bir varlık kastedilmişse, bu Allah-u Teâlâ hakkında imkansız değildir. Çünkü Allah kendi kendine kâimdir19 ve kendisine yaraşır kemâl (olgun) sıfatlarla nitelidir. Fakat cisim lafzı, Allah hakkında hak ve bâtıl anlamlar taşıyabileceğinden dolayı Allah’a cisimdir veya değildir demek imkansızdır. Bid’at ehlinin Allah’ın kendisi için saptadığı olgunluk sıfatlarını reddetmek için söyledikleri gerekler (bu sıfatlara bağlı olan sonuçlar) iki türlüdür: 1- Allah’ın olgun sıfatlarına aykırı olmayan doğru gerekler (sonuçlar): Bunlar hak sıfatlar olup söylenmesi ve Allah hakkında imkansız olmadıklarının açıklanması gerekir. 2- Allah’ın olgun sıfatlarına aykırı olan bozuk gerekler (sonuçlar): Bunlar bâtıl olup reddedilmesi ve kitap ve sünnet nasları için gerekli olmadıklarının açıklanması gerekir. Çünkü hem kitap ve sünnet hak, hem de içerdikleri anlamlar haktır. Hakkın ise bâtılı gerektirmesi kesinlikle imkansızdır. Yine biri derse ki: "Allah’ın arşına istivâsını, arşın üzerinde, üstünde olmasıyla açıklarsanız, bu açıklamanız, Allah’ın kendisini üstünde taşıyacak bir tahta (arşa) muhtaç olduğu sanısını uyandırır." Buna cevap olarak şu söylenebilir: Allah-u Teâlâ’nın büyüklüğünü, kudret, kuvvet ve zenginliğinin mükemmelliğini bilen herkes, O’nun, kendisini üstünde taşıyacak bir tahta muhtaç olduğunu aklının ucundan bile geçirmez. Nasıl geçirsin ki? Arş ve diğer bütün yaratıklar Allah’a muhtaçtırlar ve O’na zorunludurlar. Bütün bu yaratıklar O olmadan ne var olabilirler ne de ayakta durabilirler. Nitekim göğün ve yerin O’nun emri ile ayakta durması da O’nun (varlığının ve kudretinin) kanıtlarındandır.20 • Şayet "bu gereklerden (sonuçlardan) kaçmak için ta’tîlcilerin yaptıkları gibi Allah’ın arşına istivâsını, arşı istilâ etmesi şeklinde açıklamak doğru olur mu?" denilirse buna cevap olarak deriz ki: Bu birkaç bakımdan doğru değildir:21 1- Eğer bu gerekler (sonuçlar) hak iseler, bunlar istivânın kendi hakîkî anlamıyla açıklanmasına engel değildirler. Yok eğer bâtıl iseler bunların, kitap ve sünnet naslarının sonuçları olmaları mümkün değildir. Bu gereklerin kitap ve sünnetin bir sonucu olduğunu sanan her kimse, o sapıktır. 2- İstivâyı, istilâ şeklinde açıklamak, savması mümkün olmayan birtakım bâtıl sonuçları zorunlu kılar: - Önce bu, selefin icmâsına (oy birliğine) aykırıdır. - Sonra bununla, Allah’ın yeryüzü ve benzeri şeylere22 istivâ ettiği gibi, kendisinin tenzîh edilmesi gereken şeyler söylenebilecek olmasının yanında gökleri ve yeri yarattığı zaman arşı istilâ etmemiş olmasının gerektiği de söylenebilir.23 3- İstivânın, istilâ ile açıklanması Arap dilinde bilinen bir şey değildir.24 Böyle bir açıklama Arapça’ya iftira etmektir. Hele hele söz konusu olan Kur’ân olunca bu iftiranın boyutu daha da büyümektedir. Çünkü Kur’ân Arapların diliyle inmiştir. Öyleyse Kur’ân’ı, Arapların kendi dillerinde bilmedikleri bir şeyle açıklamamız mümkün olamaz. 4- İstivâyı, istilâ ile açıklayanlar bunun bir mecâzî anlam olduğunu kabul etmekteydiler. Oysa dilde mecâzî anlam ancak şu dört şeyin tamamlanmasından sonra kabul edilebilir:25 1- Lafzı (sözü), gerçek anlamından mecâzî anlamına götürmeyi gerekli kılan doğru kanıt. 2- Lafzın dil bakımından, iddia edilen mecâzî anlamı taşıması. 3- Lafzın, o belli siyâkın (sözün cümle içindeki gelişi) içinde iddia edilen mecâzî anlamı taşıması. Kaldı ki lafzın, cümle bakımından içerebileceği anlamlardan herhangi birini taşıması, onun her siyakta olası anlamı (aynı anlamı) vermesini gerektirmez. Çünkü lafızlar ve durumlara ait karîneler (işaretler, belirtiler), cümle içindeki lafzın taşıdığı bazı anlamlara engel olabilir. 4- Kanıtın, mecâzî anlamlardan kastedilenin bizzat iddia edilen mecâzî anlamın kendisinin olduğunu açıkça ortaya koyması gereği. Çünkü başka bir anlam da kastedilmiş olabilir. Bu bakımdan kanıtın, lafız hakkında hangi mecâzî anlamı belirlediğini açıkça ortaya koyması gerekir. Allah en doğrusunu bilir. 1 Bu konuda bilgi için ayrıca bk. İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ (5/121-152, 518-527); (17/374-381); İbn Hacer, Fethu’l-Bârî (13/416-413); İbn ‘Useymîn, fierhu’l-Akîdeti’l-Vâsıtıyye (1/373-386); (2/77-89); Şerhu Lum’atü’l-İ’tikâd (sh: 61-65, 69). 2 Ayrıca bk. (Necm, 6). 3 Ayrıca bk. (Fussilet, 11). 4 Ayrıca bk. (Fetih, 29); (Hûd, 44); (Mü’minûn, 28); (Zuhruf, 13 ayetinin ikinci bölümü). 5 Ayrıca bk. (A’râf, 54); (Yûnus, 3); (Ra’d, 2); (Furkân, 59); (Secde, 4); (Hadîd, 4). 6 Ebû Bekr Ahmed b. Muhammed b. Hârun b. Yezîd el-Bağdâdî el-Hanbelî. el-Hallâl ismiyle meşhurdur. Büyük âlim, hâfız, fakîh, Hanbelîler’in şeyhi ve âlimi. H. 234 yılında doğan el-Hallâl pek çok şehire ilim tahsili için giderek İmam Ahmed’in sözlerini ve fetvâlarını toplamıştır. "el-Câmi’ fi’l-Fıkh", "el-‘İlel", "es-Sünne" gibi eserleri vardır. Ebû Bekr b. Şehreyâr hakkında "hepimiz (fıkıhta) Ebû Bekr el-Hallâl’a tâbiyiz. İmam Ahmed’in ilmini toplama hususunda hiç kimse O’nu geçememiştir" demiştir. H. 311 yılında vefat etmiştir. Bk. Tezkiretü’l-Huffâz (3/785-786); Siyer (14/297-298); Târîhu Bağdâd (5/112-113); en-Nucûmu’z-Zâhire (3/209); fiezerâtü’z-Zeheb (2/261). 7 Sahâbî Katâde b. en-Nu’mân b. Zeyd b. Âmir b. Sevâd b. Ka’b, Ebû Amr ya da Ebû Ömer veyahut Ebû Abdillah el-Ensârî ez-Zaferî el-Bedrî. Anneden sahâbî Ebû Saîd el-Hudrî’nin kardeşi olur. Anneleri Enîse binti Kays en-Neccâriyye’dir. Sahâbî Katâde b. en-Nu’mân radiyallâhu anh Bedir’e katılmış ve rivâyete göre çarpışma esnasında isâbet alan gözü (diğer bir rivâyette ise göz bebeği) yanağına (başka bir rivâyette ise yanak yumrusuna) düşmüştür. Bunun üzerine sahâbîler düşen gözünü kesmek istediler. Ancak bir kısmı Peygambere giderek onunla istişâre yapalım, dediler. Böylece Katâde radiyallâhu anh, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e getirilir. Allah Rasûlü O’nun gözünü tutup kaldırarak olması gereken yere koyar ve daha sonra elinin ayasıyla güzünü hafifçe bastırarak: "Allahım! O’nu güzele büründür" der. O günden sonra artık bu gözü, sağlam olan diğer gözünden daha iyi görmüştür. Hatta kendisi bile hangi gözünün isâbet aldığını ayırdedemediği gibi kendisini görenlerde hangi gözünün isâbet aldığını bilememişlerdir. Bu olayın Uhud savaşında meydana geldiği de rivâyet edilmiştir. Bu hadiseden dolayı kendisine "zü’l-ayneyn=iki göz sâhib"i” denmiştir. H. 23 yılında Hz. Ömer’in halifeliği sırasında 65 yaşındayken Medine’de vefât etmiş ve bizzat Ömer radiyallâhu anh tarafından defnedilmiştir. Hz. Peygamber’den 7 hadis rivâyet etmiştir. Bk. Esmâu’s-Sahâbeti’r-Ruvât (sh: 183, No:231); el-İstî’âb (3/338-340); Siyer (2/331-333); el-İsâbe (5/317-319); Tehzîbu’t-Tehzîb (8/310-311); Takrîbu’t-Tehzîb (sh: 798). 8 (SAHİH HADİS): Zehebî el-Uluvv ’da (sh: 52) rivâyet etmiş ve "râvileri güvenilir olup Ebû Bekr el-Hallâl tarafından, es-Sünne adlı kitabında rivâyet edilmiştir" demiştir. Ayrıca İbnu’l-Kayyim İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye adlı eserinde (sh: 54) hadisi zikrettikten sonra "isnâdının Buhârî’nin şartına göre sahih olduğunu" söylemiştir. el-Elbânî’de Muhtasaru’l-Uluvv ’da isnâdının sahih olduğunu belirtmiştir. Bk (sh: 98, No:38). Hadis ayrıca "Allah sevdiği şeyleri yaratmayı bitirince Arş’a istivâ etti..." lafzıyla da İbn Abbâs, İbn Mes’ûd ve başka sahâbîler tarafından rivâyet edilmiştir. Hadisi bu lafzıyla Taberî, Câmiu’l-Beyân fî Te’vîli’l-Kur’ân (1/240-242, No:607); İbn Mende, Kitâbu’t-Tevhîd (3/93-94, No: 486) ve diğerleri (Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât; İbn Asâkir, Târîhu Medîneti Dımaşk) tarafından rivâyet edilmiştir. Bk. Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsîri’l-Me’sûr (1/94-98). 9 el-Günye (sh: 57). Bk. 94 nolu dipnot. 10 Nass olarak (nassen): yâni sözün, başka bir anlamı taşıma olasılığı olmadan sadece bir anlamı göstermesi. Bk. Muhammed el-Emîn eş-Şankîtî, Menhec ve Dırâsât li Âyâti-l-Esmâi ve’s-Sıfât (sh: 22, diğer baskıda sh: 79-80). 11 Zâhir olarak (zâhiren): Sözün iki ya da daha çok anlamı taşıyabilmesi. Bu durumda iki olasılık söz konusudur: 1- Ya iki anlamdan biri diğerinden daha zâhirdir (açıktır). 2- Ya da her ikisi de birbirine eşittir, denktir. Eğer iki olasılıktan biri yâni iki anlamdan biri ötekinden daha açıksa bu durumda daha açık olan bu anlama zâhir denilir. Karşıtına ise "muhtemel mercûh" denilir. Sözü başka bir anlama çeken sahih bir kanıt olmadığı sürece, söze zâhir (açık) anlamını yüklemek gerekir. Bk. Muhammed el-Emîn eş-Şankîtî, Menhec ve Dırâsât li Âyâti-l-Esmâi ve’s-Sıfât (sh: 22, diğer baskıda sh: 79-80) 12 Molla Aliyyu’l-Kârî İmam Mâlik’in bu sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir: "Bunu büyük imamımız Ebû Hanîfe’de tercih etmiştir. Yine bunun gibi el, göz, yüz ve benzeri ilâhî sıfatlarla ilgili gelen müteşâbih ayet ve hadisleri de bu şekilde alıp kabul etmiştir. Buna göre bütün (ilâhî) sıfatların anlamları bilinmekte, nitelikleri ise akıl ile bilinememektedir. Öyle ki, niteliği akledebilmek, zâtın niteliği ve mahiyetiyle (hakîkatiyle) ilgili ilmin bir bölümüdür. Bu bir bilinmez olunca, onlar için (ilâhî) sıfatların niteliği akıl ile nasıl bilinebilsin ki?! O halde bu konuda hataya düşmekten insanı koruyacak yararlı kesin doğru, kişinin Allah’ı; hem Allah’ın kendisini tanımladığı gibi hem de Rasûlü’nün O’nu tanımladığı gibi ne herhangi bir tahrîf ve ta’tîle, ne de herhangi bir tekyîf ve temsîle kaçmaksızın olduğu gibi tanımlamasıdır. Öyle ki, Allah’a ait olan isim ve sıfatları saptayarak kabul eder ve O’nun yaratıklara, yaratıklarının da O’na benzemesini reddeder. Böylece (ilâhî) isim ve sıfatlarla ilgili kabûlün, teşbîhten münezzeh (uzak ve arınmış) olduğu gibi reddinde ta’tîlden münezzeh olmuş olur. İstivânın hakikatini inkar eden herkes muattıl olur. Yine istivâyı yaratıkların birbirlerine olan istivâsına benzeten kimse de müşebbih olur. Her kimde (Allah’ın) istivâsının benzeri hiçbir şey yoktur derse, o muvahhiddir (tevhid ehlidir), münezzihtir (Allah’ı eksiklik ve kusur içeren sıfatlardan arındırandır)." Mirkâtü’l-Mefâtîh Şerhu Mişkâti’l-Mesâbîh (8/251); fierhu’l-Emâlî (sh: 31). 13 (SAHİH ESER): İbn Kudâme, İsbâtu Sıfati’l-Uluvv (No:104); Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ (6/325-326); Dârimî, er-Redd ale’l-Cehmiyye (sh: 33); el-Lâlekâî (No:664); Ebû Osmân es-Sâbûnî, Akîdetü’s-Selef (No: 24-26); Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât (sh: 408, diğer baskıda 2/150-151); el-İ’tikâd (sh: 71-116); İbn Abdilberr, et-Temhîd (7/151); Beğavî, Şerhu’s-Sünne (1/171 senedsiz muallak olarak fakat cezim sigasıyla); Zehebî, el-Uluvv (sh:141-142); Siyer (8/100, 101) ve diğerleri. Eser sahihtir. Bk. İbn Teymiyye, el-İklîl (sh: 50); Şerhu Hadîsi’n-Nüzûl (sh: 140, Mecmûu’l-Fetâvâ 5/365); el-Fetvâ el-Hameviyye el-Kübrâ (sh: 79, Mecmûu’l-Fetâvâ 5/40); Zehebi, el-Uluvv (sh: 142); el-Ulûm (sh: 104); İbnu’l-Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh:75); İbn Hacer, Fethu’l-Bârî (13/417, Beyhakî’nin ceyyid bir senedle tahric ettiğini söylüyor); el-Elbânî, Muhtasaru’l-Uluvv (sh: 141-142); Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye Tahkiki (sh: 281, 302 nolu dipnot).Eser, mü’minlerin annesi Ümmü Seleme radiyallahu anhâ’dan hem mevkûf hem de merfû’ olarak rivâyet edilmiştir. Ancak İbn Teymiyye Mecmûu’l-Fetâvâ’da (5/365) şöyle demektedir: "Bu cevap Ümmü Seleme radiyallâhu anhâ’dan hem mevkûf hem de merfû’ olarak rivâyet edilmiştir. Ancak senedi güvenilebilecek sened değildir". el-Elbânî’de Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye’de merfû’ rivâyet hakkında: "Sahih değildir. Doğrusu bunun Mâlik ya da Ümmü Seleme’nin sözü olmasıdır. İlki (Mâlik’in sözü olması) daha meşhurdur" demiştir. (sh: 381, 302 nolu dipnot). Eser Ümmü Seleme’nin sözü olarak el-Lâlekâî tarafından fierhu Usûli’s-Sünne’de (No: 663) rivâyet edilmiştir. Ancak senedinde Muhammed b. Eşres es-Sülemî vardır ki, kendisi hadis rivâyetinde itham edilmiştir. Bk. Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl (3/485); İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân (5/84). İbn Hacer, eseri Ümmü Seleme’nin sözü olarak rivâyet ettikten sonra bir şey söylememiştir. Bk. Fethu’l-Bârî (13/417). 14 Rebî’a b. Ebî Abdirrahmân Ferrûh, Ebû Osmân et-Teymî el-Kureşî el-Medenî. Meşhur fıkıh âlimi ve Medine müftüsü. Fıkıh ilmindeki büyük konumundan dolayı kendisine "Rebî’atü’r-Rey" denmiştir. Hakkında İmam Mâlik: "Rebî’a öldü öleli fıkhın tadı kaçtı", el-Hatîb el-Bağdâdî ise: "Fıkıhçı, âlim, fıkıh ve hadis hâfızıydı" demiştir. H. 136 yılında (133 de denmiştir) vefat etmiştir. Bâcî ise 142 yılında öldü demiştir. Doğru olan 136 yılıdır. Bk. Tezkiretü’l-Huffâz (1/157-160); Siyer (6/89-96); Tehzîbu’t-Tehzîb (3/230-231); Takrîbu’t-Tehzib (sh: 322); Şezerâtü’z-Zeheb (1/194). 15 (SAHİH ESER): el-Lâlekâî (No:665); İbn Kudâme, İsbâtu Sıfati’l-Uluvv (No: 74); Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât (sh: 408-409, diğer baskıda 2/151); Zehebî, el-Uluvv (sh: 98); Tezkiretü’l-Huffâz (1/158, senedsiz) ve diğerleri. İbn Teymiyye el-Fetvâ el-Hameviyye el-Kübrâ’da (sh: 78, Mecmûu’l-Fetâvâ 5/60) eseri el-Hallâl’ın hepsi güvenilir imamlardan oluşan senedle rivâyet ettiğini söyleyerek tashih etmiştir. Mecmûu’l-Fetâvâ (5/365)’de ise bu cevabın Mâlik’in şeyhi Rebî’a’dan sâbit olduğunu söylemiştir. İbnu’l-Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh: 70)’de, Hâfız İbn Hacer, Fethu’l-Bârî (13/417)’de eseri zikrettikten sonra herhangi bir şey söylememişlerdir. el-Elbânî’de Muhtasaru’l-Uluvv’da (sh: 132, No: 111) eserin senedinin sahih olduğunu söylemiştir. 16 Niteliğin bilinebilmesinin yolları için bk. 7. bölümün sonu, sh: 79. 17 Cisim: İki veya daha fazla cevherden meydana gelen şey, kütle. Mu’tezile’ye göre ise üç boyutu olan şey. Bk. Makâlâtu’l-İslâmiyyîn (2/4 ve sonrası). Allah’ın cisim olup olmadığı hakkında daha ayrıntılı bilgi için bk. Mecmûu’l-Fetâvâ (3/306), (5/419-438); Minhâcu’ s-Sünne (2/135). Cismin tanımında geçen cevher ise; boşlukta bizzat yer tutan ve varlığını bizzat hissettiren şey. Asıl madde. Karşılığı: Araz. Bk. Makâlâtu’l-İslâmiyyîn (2/6 ve sonrası); Mecmûu’l-Fetâvâ (5/213-215, 278, 305, 307); (6/102-104); (17/342-343); Abdulkerîm b. Murâd el-Eserî, Teshîlu’l-Mantık (sh: 26). 18 Mücmel Söz: Söyleyen tarafından tefsir ve izah olunmadıkça anlamı tam olarak anlaşılamayan kapalı söz. Bk. Cüveynî, el-Burhân (1/424); Muhammed el-Emîn eş-fiankîtî, Menhec ve Dırâsât li Âyâti’l-Esmâi ve’s-Sıfât (sh: 22, diğer baskıda sh: 79); Vehbe Zuhaylî, Usûlu’l-Fıkhi’l-İslâmî (1/340); İbn ‘Useymîn, el-Usûl min İlmi’l-Usûl (2/341). 19 Yâni kendi kendine var olup, ayakta durandır; bağımsızdır, müstakildir. 20 Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Göğün ve yerin O’nun buyruğu ile ayakta durması da O’nun (varlığının ve kudretinin) kanıtlarındandır." (Rûm, 25). 21 Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye, istivânın istilâ olarak açıklanmasını 12 bakımdan yanlış bulmuştur. Bk. Mecmûu’l-Fetâvâ (5/144-149). Ayrıca bk. İbnu’l-Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh: 78-82); İbn ‘Useymîn, fierhu’l-Akîdeti’l-Vâsıtıyye (1/376-381). 22 Yâni ağaçlar, dağlar, denizler vb. şeyler gibi. 23 Buhârî, II, 41 24 Sonra istilâ (istilâ etmek) kelimesi çoğu zaman, birine üstün gelmeye çalışmak, onu yenmeye uğraşmaktan sonra söz konusu olur. Oysa Allah-u Teâlâ’yı hiç kimse yenemez, hiç kimse O’na üstün gelemez. O şöyle buyurmuştur: "De ki: O Allah birdir. Allah sameddir" (İhlâs, 1-2). (Samed: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendisine muhtaç olan, demektir)."Hiç şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, çok üstündür." (Hac, 74). "Hiç şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir (güç yetirendir)." (Bakara, 20). Nüfeyl b. Habîb, sadece Allah’ın mutlak gâlib olduğunu, Allah’ın fîl ashâbına indirdiği intikamını dağın tepesinden seyrederken şöyle ifâde etmiştir: "Kaçış nereye? Peşinizden gelen ilahtır (tanrıdır). Dudağı yarık Ebrehe’de gâlib değil mağlûbtur." Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk (1/443); İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm (4/713). Ayrıca bk. İbnu’l-Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh: 78); İbn ‘Useymîn, Şerhu’l-Akîdeti’l-Vâsıtıyye (1/377). 126. Şâirin: "Bişr, Irak’ı istilâ etti, Kılıçsız ve (veya) dökülen kan olmaksızın." sözüne gelince, bir kere bu beyitin bir senedi olmadığı gibi, onu kimin söylediği ve ondan da bu beyiti kimin veya kimlerin naklettiği bilinmemektedir. İbn Teymiyye bu hususta şunları söylemektedir: "Bunun Arap şiiri olduğuna dâir sahih bir nakil yoktur. Dil imamlarından pek çoğu onu inkar etmiş ve dilde bilinmeyen uydurma bir beyit olduğunu söylemişlerdir. Bilindiği üzere, eğer Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bir hadisi delil olarak ileri sürülecek olsa, muhakkak onun sahih olması gerekir. O halde isnâdı bile bilinmeyen ve dil imamlarının inkar ettiği bir şiirin ne hükmü (bağlayıcılığı) olabilir ki?! Ebu’l-Muzaffer’in “el-İfsâh" adlı kitabında naklettiği gibi Halîl’den şöyle nakledilmiştir: "Halîl’e: ‘Dilde "istevâ”nın "İstevlâ" anlamına geldiğine hiç rastladın mı?’ diye sorulması üzerine şöyle dedi: "Bu hem Arapların bilmediği bir şeydir hem de dillerinde böyle bir şey câiz değildir.” Halîl durumundan da bilindiği üzere dilde imamdır. O halde istivâya (dilde) bilinmeyen bir anlamın yüklenmesi, bâtıl bir anlam yüklemedir." Mecmûu’l-Fetâvâ (5/146). İbnu’l-Kayyim İctimâul-Cuyûşi’l-İslâmiyye adlı eserinde, şiirlerinde istivâyı kendi gerçek anlamında kullanan pek çok şâirin şiirlerine yer vermiştir. (sh: 197-202) İsteyenler oradan bakabilirler. Bir de, istivânın istilâ anlamında kullanıldığı bu beyitin ne zaman söylendiği çok önemlidir. Eğer şâir bunu Arap dilinin değişime uğradığı dönem ve sonrasında söylemişse, bu beyit asla delil olamaz. Çünkü Arapça, fethedilen yerlerin genişlemesi ve Arap olmayanların Arap olanlarla kaynaşması sonucunda değişime uğramış ve o eski saf halini kaybederek diğer dillerden etkilenir olmuştur. Bütün bunlar bize, bu beyitin Arap dilinin değişime uğramasından sonra söylenmiş olabileceği ihtimâlinin yüksek olduğunu göstermektedir. Allah en doğrusunu bilir. Daha geniş bilgi için bk. Şerhu’l-Akîdeti’l-Vâsıtıyye (1/378-379). 25 Bu dört şeyi, İbn Teymiyye burdakine yakın ancak biraz daha farklı ifâdelerle etraflıca anlatmıştır. Bk. Mecmûu’l-Fetâvâ (6/360-361). Ayrıca bk. İbnu’l-Kayyim, es-Savâıku’l-Mürsele (1/289-292); İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh: 78-82);el-Kasîdetü’n-Nûniyye (Dr. Herrâs’ın Şerhi ile birlikte 1/307-308); İbnu’l-Mevsılî, Muhtasaru’s-Savâık (1/47-49, diğer baskıda 1/43-46). |
| | |
![]() ![]() Üyelik tarihi: 02.08.2008 Yaş: 28
Mesajlar: 15
Teşekkür etti: 2
3 Teşekkür 2 Mesaja aldı
| Allah-u Teâlâ’nın Uluvvu ve Bu Uluvvun Kanıtları Allah-u Teâlâ’nın uluvvu O’nun zâtî sıfatlarından olup iki kısma ayrılır: 1- Sıfatlarının Uluvvu 2- Zâtının Uluvvu 1- Sıfatlarının Uluvvu: Bu, var olan her olgunluk (kemâl) sıfatının, her bakımdan en yücesinin ve en mükemmelinin sadece Allah’a ait olması demektir. İster bu sıfat mecd (şeref, ihtişam) ve kahr (kahretme) sıfatlarından, isterse cemâl (güzellik) ve kadr (şan, şeref, hürmet) sıfatlarından olsun hiç farketmez. 2- Zâtının Uluvvu: Bu ise Allah’ın zâtıyla bütün yaratıklarının üstünde olması demektir.1 Bunu, Kitap, Sünnet, icmâ, akıl ve fıtrat (yaratılış kanunu) kanıtlamaktadır: - Kitap ve Sünnet, Allah-u Teâlâ’nın zâtıyla yaratıklarının üstünde olduğuna dair açıkça dile getirdiği veya genelde açık kanıtlarla doludur. Bu durumu da farklı biçimlerde ortaya koyarak bir çeşitlilik arzetmiştir. Şöyle ki, Allah’ın zâtî uluvvu: • Bazen yüksek (yukarı) olmak (el-uluvv), üstte olmak (el-fevkıyye), Arş’a istivâ etmek ve gökte olmak gibi sözlerle anlatılmıştır. Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Ve O, zâtıyla yüksekte olandır, çok büyüktür." (Bakara, 255) "Zâtıyla yüksek olan Rabbinin adını tesbih et." (el-A’lâ, 1)2 "Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar." (Nahl, 50)3 "Rahman arşa istivâ etti." (Tâhâ, 5)4 "Gökte olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz?" (Mülk, 16)5 Ve Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem- : "Ben gökte olanın emîni (güvendiği) olduğum halde, hâlâ siz bana güvenmiyor musunuz?!" 6 • Bazen eşyanın O’na yükselmesi, çıkması ve yükseltilmesi (kaldırılması) gibi sözlerle anlatılmıştır. Allah-u Teâlâ’nın şu buyruklarında: "Güzel söz ancak O’na yükselir." (Fâtır, 10) "Melekler ve Rûh (Cebrâil) O’na çıkar." (Meâric, 4) "Tam tersine Allah onu (İsa’yı) kendisine yükseltmiştir (kaldırmıştır)." (Nisâ, 158)7 ve Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’in de şu sözlerinde olduğu gibi: "Allah’a ancak güzel şey yükselir (çıkar)." 8 "Geceyi sizin aranızda geçiren melekler Rablerine çıkarlar." 9 "Gündüzün amelinden önce gecenin ameli, gecenin amelinden önce de gündüzün ameli O’na (Allah’a) yükseltilir (kaldırılır)." 10 • Bazen de eşyanın O’ndan aşağı indirilmesi sözüyle anlatılmıştır. Şu iki ayet ve hadiste olduğu gibi: "O (Kur’ân), âlemlerin Rabbinden indirilmiştir." (Vâkıa, 80) (Hâkka, 43) "De ki: Onu (Kur’ân’ı), Mukaddes (kutsal) Ruh (Cebrâil), Rabbinden indirdi." (Nahl, 102)11 "Rabbimiz, (her) gecenin son üçte biri (yâni son üçte birlik kısmı) kaldığı zaman dünya göğüne iner." 12 Daha bunlara benzer ayetler ve Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’den mütevâtir olarak aktarılan, Allah-u Teâlâ’nın yaratıklarının üstünde olduğunu anlatan hadisler, Hz. Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’in bütün bunları, Rabbinden alarak söylediğini, ümmetinin de kendisinden aldığını kesin olarak göstermektedir. - İcmâya gelince, sahâbîler ve onlara ihsanla (güzelce) uyan tâbiîn ve ehl-i sünnet imamları, Allah-u Teâlâ’nın göklerinin üstünde, arşının üzerinde olduğu inancında birleşmişlerdir. Sözleri bu anlamı açıkça ifade eden şeylerle doludur. Evzâ’î şöyle demiştir: "Biz şöyle derdik -ki aramızda tâbiînden pek çok kimse vardı-: Zikri (anılması) çok yüksek (yüce) olan Allah, muhakkak ki arşının üstündedir ve biz sünnetin getirdiği bütün sıfatlara inanırız."13 Evzâ’î bu sözü, Allah’ın sıfatlarını ve yüksekte olduğunu inkar eden Cehm’14in mezhebinin (Cehmiyye) ortaya çıkışından sonra söylemiştir ki, insanlar selefin görüşünün, Cehm’in görüşlerine aykırı olduğunu bilebilsinler. Seleften hiç kimse, Allah’ın semâda olmadığını, O’nun zâtıyla her yerde olduğunu, bütün yerlerin O’nun için bir olduğunu, O’nun ne alemin içinde ne dışında, ne ona bitişik ne de ondan ayrı olduğunu ve hissi olarak (duyu organlarıyla) O’na işaret etmenin câiz olmadığını kesinlikle söylememiştir. Tam tersine yaratıkların Allah’ı en iyi bileni Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem- arefe günü veda haccında o büyük topluluğun içinde parmağını göğe kaldırarak Allah’a işaret etmiş ve "Ey Allahım! Şahit ol!" 15 diyerek ümmetinin, kendisine verilen görevi onlara bildirdiğine dair ikrarlarına (itiraflarına) Rabbini tanık tutmuştur. Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun.16 - Akla gelince, her sağlıklı akıl, Allah’ın zâtıyla yaratıklarının üstünde olması gerektiğini iki bakımdan gösterir: 1- Yükseklik bir olgunluk (kemâl) sıfatıdır. Zâtıyla yüksekte olan Allah, her bakımdan mutlak anlamda olgun olmayı kendisine farz kılmıştır. Öyleyse çok kutsal ve yüksek olan Allah’ın yüksekte olması gerekir. 2- Yükseklik, alçaklığın zıttıdır. Alçaklık da bir eksiklik sıfatıdır. Zâtıyla yüksekte olan Allah ise bütün eksik sıfatlardan münezzehtir. Öyleyse Allah’ın alçaklıktan tenzîhi ve onun karşıtı olan yükseklikle nitelendirilmesi gerekir. - Fıtrata (Yaratılış Kanunu) gelince, Allah, arabıyla acemiyle bütün insanları ve hatta hayvanları dahi, hem kendisine, hem de kendisinin onların üzerinde olduğuna iman etmek üzere yaratmıştır. Dua veya ibadetle Rabbine yönelen hiçbir kul yoktur ki, yüksekleri arzuladığına ve kalbinin sağa ve sola bakmadan sadece göğe yöneldiğine dair bu kaçınılmaz duyguyu içinden geçirmesin, onu kalbinin derinliklerinde duymasın. Şeytanların ve hevâsının ayartmış olduğu kimselerden başka hiç kimse bu fıtrat gereğinden vazgeçmez. Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî17 meclisinde şöyle derdi: "Başka hiçbir şey yok iken Allah vardı. Şimdi de O, o zaman olduğu şey üzeredir."18 O bu sözüyle, Allah’ın arşına istivâ ettiğini inkar ettiğini açıklamak istiyordu. Cüveynî’nin bu sözünden sonra Ebû Ca’fer el-Hemedânî19 de O’na şöyle demiştir: "Sen arş hakkında konuşmayı bırak da -çünkü o nakille sâbittir- kalplerimizde duyduğumuz şu kaçınılmaz duygudan bize haber ver: Hiçbir ârif, sağa ve sola bakmadan sadece yüksekleri arzuladığına dair bu kaçınılmaz duyguyu kalbinde hissetmeden, kesinlikle "Yâ Allah" dememiştir. Öyleyse içimizde beliren bu kaçınılmaz duyguyu kalplerimizden nasıl kovabiliriz ki?!" Bunun üzerine, feryadı basan Ebu’l-Meâlî eliyle başına vurarak: "Hemedânî beni şaşkına çevirdi. Hemedânî beni şaşkına çevirdi." dedi.20 İşte bu beş kanıtın hepsi, Allah’ın zâtıyla yüksekte, yaratıklarının üstünde olduğu hususuyla uygunluk göstermektedir. • Fakat, "O, göklerde de yerde de Allah’tır. Gizlinizi ve açığınızı bilir." (En’âm, 3) "Gökteki ilah da, yerdeki ilah da O’dur." (Zuhruf, 84) ayetleri, Allah’ın (zâtıyla) gökte olduğu gibi yerde de olduğu anlamına gelmezler. Bu ayetlerin anlamının bu olduğunu sanan ya da bunu seleften herhangi birinden nakleden kimse, sanısında hatalı, naklinde ise yalancıdır. Birinci ayetin anlamı: Şüphesiz < |