İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler

  #1
Alt 10.07.2008, 11:33

 
Üyelik tarihi: 26.05.2008
Mesajlar: 7
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
Vahhabi Tacuddin el-Bayburdi'ye Reddiye Birinci Bölüm

والحمد لله والصلاة والسلام على رسول الله

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. Saletu selam ise kâinatın Efendisi olan Muhammed Mustafa’ya, O’nun şanlı ashabına, Ehli Beytine ve kıyamete kadar takipçisi olacak Müslümanlara olsun.
Değerli Müslümanlar!
Öncelikle yazımıza şunları söylemekle başlamayı daha uygun görüyoruz. Karşılığında reddiye yazdığımız görüşlerin TACUDDİN EL-BAYBURDİ’ ye ait olup olmadığını bilmiyoruz. Hatta adı geçen zatın da kim olduğunu bilmiyoruz. Hatta ve hatta beklide bu isimde bir kişi yoktur. Sadece insanları kandırmak ve onların inançlarını bozmak için kendi fikirlerini aşılamalarının bir başka metodudur. Eğer gerçekten böyle bir kişi varsa ve bu yazı Tacuddin El- Bayburdi’ye ait değilse kendisinden özür diliyoruz. Yok, eğer kendisine ait ise kendisine bu yazıyı yazıp Nasihatte bulunuyoruz. Aynı zamanda bu reddiye, yazılan sapık görüşlere inanan kimseleri de bozuk olan bu görüşlerden uyarmak içindir.
Müşebbihe denilen grup öteden beri Allâh’ın sıfatlarına uygun olmayan görüşleri ortaya koyup insanların inançlarında tahribatlar meydana getirmektedirler. Allâh’ın Arş’ta olduğunu söyleyip O’nu yaratıkların sıfatlarıyla sıfatlandırmaktadırlar. Bilindiği gibi Allâh-u Teâlâ’yı yaratıkların sıfatlarıyla vasfetmek ve O’nu yaratıklara benzetmek İslam’ın temel inançlarına zıt olan şeylerdir. Ehlisünnet Vel Cemaat âlimlerinin icmasını reddeden bu grup insanlar, her konuda işlerine ne gelirse o şekilde hareket etmektedirler. Örneğin işlerine geldiği zaman “Tevil” konusunda “Tevil’i” reddederken işlerine geldiği zamanda “Tevil” yapmada kendilerine toz kondurmamaktadırlar. Hatta bazen cahil olduklarını öyle ortaya koyuyorlar ki, “Te’vil, Tatildir(inkârdır)’” diye batıl olan görüşleriyle insanları zehirlemekten geri kalmazlar. Özellikle Ehli Selef ve Ehli Halef, Müteşabih ayetlerin tevili konusunda onlar gibi düşünmemişlerdir. Tevil yapılması kaçınılmaz olan Müteşabih ayet ve hadislerde Tevil yapmaktan uzak kalmamışlardır. Arapça dilini ve kurallarını bilen, gerçek anlamda Kur’an-ı Kerim’i bilen, anlayan âlimler asla Tevil konusunda İslam’ın özüne aykırı düşünceler ortaya koymamışlardır.
Aşağıdaki TACUDDİN EL-BAYBURDİ’ ye ait olduğu iddia edilen batıl görüşleri ve onlara yazılan reddiyeleri dikkatle okumanızı ve anlamanızı istirham ediyoruz. İlk önce bu ayeti hatırlatmakla başlamak istiyorum:
Yüce Allah’ın kerim kitabında buyurduğu gibi;

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ
ُEş-Şurâ / 11
Anlamı: “O’nun mislisi gibi hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.”








Diyor ki:

ALLAH’IN ZATI SEMA’DA İLMİ İSE HERYERDEDİR

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

Değerli Müslümanlar!
Bilindiği gibi tevhidin en bölümlerinden bir tanesi de isim ve sıfatlar tevhididir… Tevhidin bu kısmı da aynen diğer tevhid dalı olan Rububiyet ve Ulûhiyet tevhidi gibi şek ve şüphe kabul etmeyen ve istenildiği manada gerçekleştirilmesi gereken bir tevhid dalıdır.





REDDİYE:
İlk önce Tevhid’i, Rububiyet tevhidi ve Ulûhiyet tevhidi diye ikiye ayırmıştır. Hâlbuki ikisinin manası da birdir. Çünkü Rabbimiz ve İlâhımız birdir. O da Allâh’tır. Allâh’ı tevhid etmek Rabbi tevhid etmek demektir. Rabbi tevhid etmek Allâh’ı tevhid etmektir. Allâh-u Teâlâ “El-Fatihah” süresinde şöyle buyurdu:
الحمد لله رب العالمين
ِAnlamı: “Alemlerin Rabbi olan Allâh’a hamd olsun.”
İşte ayete göre İlâh ile Rab arasında fark olmadığı açıktır.
Aynı şekilde isim tevhidi ve sıfat tevhidi diye bir ayrım yoktur. Allâh’ı tevhid etmek, yani isimlerini ve sıfatlarını tevhid etmek demektir. Çünkü Allâh’ın isim ve sfatları zatından ayrı de değil zatın kendisi de değil.


Diyor ki:
ALLAH’U TEÂLÂ’NIN ARŞININ ÜZERİNDE OLDUĞUNU HABER VEREN

AYET’İ KERİMELER

الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى

“ Rahman - olan Allah - Arş’a istiva etmiştir.”

TAHA: 5 - A’RAF: 54 – SECDE: 4 – RAD: 2 – YUNUS: 3 – FURKAN: 59 – HADİT: 4

Zikredilen bu yedi Ayeti celilede Allah’u Azze ve Celle Arş’ının üzerine istiva ettiğini haber vermektedir.



REDDİYE:
Herkes bilmelidir ki, “istivayı” inkâr eden kâfir olur. Çünkü bu husus Kur’an’da sabittir. Aynı şekilde “istivayı” oturmakla veya yerleşmekle yorumlayan de kâfir olur. Çünkü Kur’an’da, “Allâh hiçbir şeye benzemez” (eş-Şurâ /11)diye geçmektedir ve bu sabit olan, tartışma götürmez ve de hilafı düşünülmez bir şeydir. “Oturmak ve yerleşmek” fiillerinin yaratıkların sıfatlardan olduğuna aklıselim hiçbir insan hilaf etmez.
Ondan sonra ayette “Arş’ın üzerinde” ifadesi geçmemektedir. Çünkü عَلَى “Ale” kelimesi illa ki, “mekân” manasında olmaz ve kullanılmaz. “Ale” sözcüğünün başka manaları da vardır. Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:
أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ
Al-Bakarah /5
Anlamı: ”İşte onlar Rablerinden gelen hidayet üzeredirler.”
Bu ayette geçen عَلَى mekânla mı tefsir edilir?
Yine Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:

وَإِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَنْ نَصْبِرَ عَلَى طَعَامٍ وَاحِدٍ
Al-Bakarah /61
Anlamı: ”Ey Musa! Bir tek yemekle yetinmeyiz.”
İşte bu ayette de عَلَى kelimesi geçti ama “mekân” manasında değildir. Çünkü onlar yemek üzerine oturmayacaklardır.
Yine Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:

أَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ مَا لا تَعْلَمُونَ
Al-Bakarah / 80
Anlamı: ”Yoksa Allâh hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
Burada da عَلَى kelimesi geçiyor. Hâşâ “mekân” olarak tefsir ederseniz “Allâh’ın üzerinde” olur.
Demek ki, عَلَى kelimesi her zaman “mekân” olarak açıklanmaz.

Diyor ki:
Bu Ayeti celilelerde zikri geçen istiva kelimesinin anlamı ise; yerleşme… Kurulma… Ve… Oturma demektir… Kelimenin bu anlama geldiğine delalet eden delillerinden bir kaçı ise şunlardır.

وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءكِ وَيَا سَمَاء أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاء وَقُضِيَ الأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْداً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

“ Ve denildi ki: Ey yer, suyunu yut ve ey gök suyunu tut. Su azaldı ve iş bitirildi. Gemi de Cudi’ye oturdu. Haksızlık yapan kavim yok olsun. “
HUD: 44.AY.

Bu Ayeti celile de geminin cudi dağı üzerine oturduğundan bahsedil-mektedir… Yani istiva’nın oturma, yerleşme manasında olduğu anla-tılıyor.

Rabbimiz yine bir Ayeti celilesinde şöyle buyurur:

وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِه ِ “……….

“ O’ki bütün çiftleri yarattı ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti. Ki,onların sırtlarına kurulasınız – oturasınız – “

ZUHRUF: 12 – 13.AY.
Bu Ayeti celileden de anlaşıdığı gibi istiva, oturma, kurulma anlamına gelmektedir… Mu’minun suresinde de Rabbimiz şöyle buyurur:

فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنتَ وَمَن مَّعَكَ عَلَى الْفُلْكِ ………..

“ Sen ve yanında bulunanlar gemiye yerleştiğiniz zaman… “

MU’MİNUN: 28.AY.

Bu Ayeti celileden de istiva, yerleşme anlamında kullanılmıştır…



REDDİYE:
Delil olarak sunmuş olduğu son üç ayette geçen “istiva” sözcüğünün manası doğru ama dikkat ederseniz bu manaları yaratıklar için kullanılmıştır. Ama Eş-Şura suresinin 11. Ayeti için (“Allâh hiçbir şeye benzemez.”) İmam Ebu Cafer et-Tahvi “El-Akide et-Tahviyye “adlı kitabında şöyle buyurdu: “Her kim insanların sıfatlarından herhangi biriyle Allâh’ı vasfeden küfre düşer.”
Bunu yazan ve yazdıklarına inananlar bilsin ki, “isteva” kelimesinin gösterilmiş olduğu manalarından başka manaları da vardır.
Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:
ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ
Al-Bakarakh/29
Anlamı: ”Semaya yöneldi…”
Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:

ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ
Fussilet / 11
Anlamı: ”Duman halinde olan semaya yöneldi.”

Bu ayetlerde geçen “isteva”, yani oturdu manasında mı? Hâşâ. O zaman “isteva” kelimesi sadece ve sadece “oturdu” veya “yerleşti” manasında değildir. Kullanmış olduğu “oturma” ve “yerleşme” manaları Ehli Sünnet’ten hiçbir âlim kulanmış değildir. Sadece İbni Teymiye ve Yahudiler bunu söylemiş ve Allâh’a mekan isnat etmişlerdir.
İbni Teymiyye “Feteva İbni Teymiye” adlı kitabında şöyle demiştir: “Allâh-u Teâlâ, Peygamber efendimizi yanına Arş’a oturtturacaktır.”
İmam Müfessir Ebu Hayyen El-Endelusi “En-Nehrul Med” adlı tefsirinde şöyle diyor: ”Bizim zamanımızda yaşayan Ahmet İbni Teymiye’nin kendi eliyle yazmış olduğu “El-Arş” adlı kitabında ‘Allâh-u Teâlâ Kürsü’ye oturmuş ve oturması için Muhammed’e yer ayırmıştır.’ yazdığını gördüm.”
Bakınız bu İbni Teymiye’ye, Allâh hakkında bir keresinde “Arş’a” bir keresinde de “Kürsü’ye” oturuyor demiştir.
Şimdi Yahudilerin yazdıklarına bakalım
Yahudilerin “Sefer Yuhannel İshah-4 No:9” adlandırdıkları kitapta şöyle diyorlar: ”Arş’a oturana teşekkür ediyoruz.”
Yine Yahudilerin “Sefer Yuhannel İshah-7 No:15” adlandırdıkları kitapta şöyle diyorlar: ”Arş’a oturan Rab, onların üzerine iner.”
Yine Yahudilerin “Sefer Yuhannel İshah-7 No:10” adlandırdıkları kitapta şöyle diyorlar: ”Arş’a oturan Allâh’a ihlâs edin.”
Yine Yahudilerin “Sefer Mezemir el-İshah-47 No:8” adlandırdıkları kitapta şöyle diyorlar: ”Allâh, mukaddes olan Kürsü’ye oturdu .”

“İstiva” kelimesinin diğer manalarından bazıları şöyledir:
1-Düz olmak ve kuvvetlenmek.
Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:
فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ
(El-Fetih /29).
Anlamı: “Gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış.” (Ebu Hayyen-tefsiri, Beyzavi- tefsiri, İmam Nesefi- tefsiri ve İmam Kurtubi- tefsiri )
2-Olgunlaşmak.
Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:
وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَى
(el-Kasas /14)
Anlamı: ” Musa yiğitlik çağına erip olgunlaşınca.” (İmam Tabari, İbni Kesir, el-Ferra’, Muhtarus Sihah, Lisanul Arap)
3-Pişmek: El- Feyyumi “el-Mısbah el-Münir.”
4-Kastetmek: El- Feyyumi “el-Mısbah el-Münir” ve İbni Manzur Lisanul Arap.”
5-Eşit olmak: El- Feyyumi “el-Mısbah el-Münir.
6-Yükselmek: İbni Manzur “Lisanul Arap.”
7-Kast etmek: El, Feyyümi- el-Mısbah el-Münir, İbni Manzur Lisanul Arap” ve “Muhtar es-Sıhah”
8-Kahretmek: El- Feyyumi “el-Mısbah el-Münir.
9-Temellük, yani mülkiyetine almak. Hafız Zebidi “ Tac el-Arus”
10-Murada ermek: Hafız Zebidi “ Tac el-Arus”,İbni Manzur Lisanul Arap” ve “Muhtar es-Sıhah”
11-İstilâ:
A-Ehli Seleften olan İbnil Mübarek “Garibul Kur’an”,
B-İmam Ez-Zaccac ”Meanil Kur’an”,
C-Hanefi olan İmam Maturidi “Te’vilat Ehli Sünne”
E-Müfessir Maverdi “En-Nuket vel Uyun”
F-İmam Suyuti ”El-Kenzul Medfun”
Burada “İsteva”, “İstila etti” manasında da kullanılabilir. Yukarıda beş zâtın isim ve kitaplarını yazdık. Kontrol etmenizi tavsiye ediyorum. Hocalarınıza sorar adı geçen zatların kim olduğunu öğrenebilirsiniz. Daha fazla istiyorsanız şu anda bende birçok zatın kitabı var ve hepsi “İstiva” sözcüğünü, “istila” veya “hükmetme” anlamlarıyla açıklamışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
1-Ehli Seleften olan İbnil Mübarek “Garibul Kur’an” adlı kitabında bu ayet hakkında “isteva, yani İstila etti” demiştir.
2-Hanefi İmam Cassas “Ehkamul Kur’an” adlı kitabında bu ayet hakkında “isteva, yani İstila etti” dedi.
3-Şafii İmam el-Cuveyni “el-İrşad” adlı kitabında bu ayet hakkında “isteva, yani hükmetti” dedi.
4-İmam Ragib el-Asbahani “el-Mufradet” adlı kitabında bu ayet hakkında “isteva, yani İstila etti” dedi.
5-Hanefi İmam Nesefi “Tebsiratul Edilleh” adlı kitabında bu ayet hakkında “isteva, yani İstila etti” dedi.
6-İmam Razi “Tefsir”inde bu ayet hakkında “isteva, yani İstila etti” dedi.
7-Hanbelî İmam Seyfuddin el-Emidi “Ebkerul Efkar” adlı kitabında bu ayet hakkında “isteva, yani İstila etti” dedi.
8-İmam Suyuti’nin hocalarından imam Muhammed el-Kâfici “Et-Teysir” adlı kitabında bu ayet hakkında “isteva, yani İstila etti” dedi.
9-İmam Kastalani “İrşadus Seri Şerh Sahih Buhari” adlı kitabında bu ayet hakkında “isteva, yani İstila etti” dedi.
10-İmam Beyzavi’nin “Tefsir”inde bu ayet hakkında ”isteva, yani İstila etti” demiştir.
Umarım ki, aklıselim sahibi olan her kimse yukarıda geçen zatların görüşlerini okursa bizim yazdıklarımıza inanır. Yine de bu kadar delili yeterli görmüyorsanız daha fazlasını da yazabiliriz.

İmam Razi “Tefsir”inde şöyle buyuruyor: “Müşebbihe, Allâh’ın Arş'ın üzerine oturmuş olduğunu söyleyip, bu ayeti delil getirmişlerdir. Bu, hem aklen, hem naklen birkaç bakımdan bâtıl ve yanlıştır:
1)Hak Teâlâ, Arş ve mekân yok iken de vardı. O, mahlûkatı yarattığında bir mekânda olmaya ihtiyaç duymamıştı. Aksine O, mekândan münezzehtir ve hep böyle olmakla (ezeli ve ebedi olarak) muttasıf olmuştur. Ancak, batıl bir iddiada ve zanda bulunan kimse, Arş'ın hep Allah'la birlikte olduğunu zannetmiştir.
2)Arş üzerinde oturanın bir cüzünün (parçasının), Arş'ın sol tarafında olan parçasının aksine, Arş’ın sağ tarafında olmuş olması gerekir. O zaman oturan kimse bizzat, te'lif ve terkib edilmiş (parçalardan meydana getirilmiş) bir varlık olur. Böyle olan her varlık ise, bir te'lif ve terkib edene muhtaç olur. Bu ise, Allah hakkında imkânsızdır.
3)Arş üzerinde oturan, bir yerden bir yere hareket edip geçmeye ya muktedirdir ya da onun için böyle bir şey mümkün değildir. Eğer birinci ihtimal söz konusu ise, o zaman, o hareket ve sükûnun mahalli haline gelmiş olur ve zorunlu olarak, muhdes (Sonradan var olan) bir varlık olur. Eğer ikinci ihtimal söz konusu ise, o zaman, o bağlanmış bir varlık gibi olur, hatta kötürüm birisi gibidir. Hatta bundan da kötüdür. Çünkü kötürüm olan bir kimse, başını ve göz bebeklerini hareket ettirmek istediğinde, bu onun için mümkündür. Fakat bu, müşebbihe’nin ma'bûdu için mümkün değildir.
4)Müşebbihe'nin ma'bûdu, ya her mekânda vardır, ya da bir mekândadır. Eğer o her mekânda ise, o zaman onlar o ma'bûdun, pislik ve necaset mekânlarında da bulunduğunu kabul etmeleri gerekir ki, hiçbir akıllı bunu söylemez. Eğer o, bütün mekânlarda değil de bir mekânda bulunuyorsa, o zaman, o kendisini bu mekâna yerleştirmiş olan bir varlığa muhtaç olmuş olur ve böylece de muhtaç bir varlık olur. Bu ise Allah hakkında imkânsızdır.
5)Allâh'ın, "O (Allah'ın) benzeri gibisi yok"(eş-Şûrâ / 11) ayeti, O'nun için hiçbir yönden benzerlik ve eşitliğin olmadığı manasını ifade eder. Binaenaleyh eğer Allah-u Teâlâ oturuyor olsaydı, oturma bakımından ona benzeyen başkasının da olması gerekirdi. Diğer hususlar da böyledir. O zaman da, ayetin manası kaybolurdu.
6)Allâh-u Teâlâ, وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ buyurmuştur "O gün Rabbinin Arş’ını, üstlerinde bulunan sekiz melek taşıyacaktır" (el-Hakkah /17). Melekler Arş’ı taşıdıklarında, Arş’da ma'budların oturduğu mekân olunca, bu durumda, meleklerin, müşebihenin ma'budunu da taşımış olmaları gerekir. Bu da imkânsızdır.
7)Şayet bir mekânda karar kılan bir varlığın ilah olması caiz (mümkün) olsaydı, güneş ve ayın da birer ilah olmadığı nasıl bilinebilecekti? Çünkü bizim güneş ve ayın ilah olmadıklarını ortaya koyarken izlediğimiz (akli) yol, onların hareket ve sükûn ile muttasıf oldukları, böyle olan varlığın ise muhdes olup, bir ilah olmadıkları şeklindeki metodudur. Siz bu yolu iptal edince, güneşin ve ayın hanlığını tenkid kapısı, sizin için kapanmış olur.
8)Ümmet-i Muhammed, Allâh’ın "De ki, "O, Allah birdir" (el-İhlâs 1.) ayetinin müteşâbih ayetlerden değil de muhkem ayetlerden olduğu hususunda icmâ etmiştir. Binaenaleyh eğer Allâh, bir mekânda olsaydı, o zaman O'nun sağ tarafındaki izleyen şeylere bitişik tarafı, sol tarafındaki şeylere bitişik tarafından başka olurdu. O zaman da o, mürekkeb (parçalardan meydana gelmiş) ve kısımlara bölünebilecek bir varlık olmuş olurdu ve gerçekte "Tek" olmamış olurdu. O zaman da, "De ki: "O, Allah tektir" (el-İhlâs/1.) ayeti, yanlış olmuş olurdu. (Hâşâ)
9)Ayette geçen “isteva” bunu istikrar manasına hamletmek imkânsızdır. "İstila" manasına hamletmek gerekir.

10)Bu, mutlaka te'vile yönelmek gerektiği hususunda kesin bir delildir. Bu da şudur: Aklın delaleti, buna, İstikrar manasını vermenin imkânsızlığını gösterip; "istiva" lafzının zahiri de "istikrar" manasına delâlet edince; bizim ya iki delilden her biri ile amel etmemiz yahut ikisini birden terk etmemiz, ya da nakli olanı, akli olana tercih etmemiz yahut da aklı tercih edip, nakli te'vil etmemiz gerekir. Birincisi batıldır. Aksi halde o zaman, bir şeyin hem mekândan münezzeh olması, hem de mekânda bulunması gerekir. Bu ise imkânsızdır. İkincisi de imkânsızdır. Çünkü bu, iki zıddı birlikte yok saymayı gerektirir ki, bu da yanlıştır. Üçüncüsü de batıldır. Çünkü akıl, naklin esasıdır. Zira yaratıcının varlığı, ilmi, kudreti ve peygamber gönderişi akli delillerle sabit olmadıkça, nakille de sabit olmaz. Dolayısıyla aklı tenkit etmek, hem aklın, onunla birlikte hem naklin tenkidini gerektirir. Binaenaleyh geriye ancak, aklın doğru olduğuna kesin olarak hükmetmemiz, naklin de tevili ile meşgul olmamız kalır. Bu, maksadı elde etme hususunda kâfi bir delildir. Bu sabit olunca diyoruz ki: Âlimlerden bazıları buradaki "istiva”dan muradın "İstilâ" manası olduğunu söylemişlerdir. Nitekim şair de şöyle demiştir:
"Bişr, kılıç kullanmadan ve kan da akıtmadan, Irak'ı istiva (istilâ) etmiştir."

Diyor ki:

İSTİVA’NIN ANLAMI MALUM KEYFİYETİ İSE MEÇHULDÜR

Bu ve emsali delillerde de ifade edildiği gibi, istiva’nın anlamı malum olan bir şeydir….Yani istiva ; yerleşme, kurulma , oturma , yükselme anlamlarına gelir…. Dolayısıyla rivayetlerde de anlatıldığı gibi istiva malum ama keyfiyeti meçhul’dür.

{ … Ümmü Seleme r.a dan. RAHMAN ARŞIN ÜZERİNE İSTİVA ETTİ. Ayet’i Kerimesi hakkında şöyle dediği rivayet olundu. " İSTİVA MA'LUM " - yani bilinen bir şey, onun hakkında - " NASILDIR DEMEK İSE MA'KUL DEĞİLDİR " " OLDUĞU GİBİ KABUL ETMEK İMANDIR " " İNKÂR ETMEK İSE KUFÜRDÜR " }

İSMAİL İBNU ABDURRAHMAN ES – SABUNİ AKİDET’ÜS SELEF: 18

{ … Ca'fer ibnu süleyman dan, şöyle dedi ; Malik ibnu Enes r.h’a RAHMAN OLAN ALLAH ARŞA İSTlVA ETTİ Ayet'i Kerime'sinde ki İSTİVA kelimesinden, " İSTİVA " nasıldır ? diye, soruldu. Malik ibnu Enes r.h şöyle cevab verdi. " İSTİVA " malumdur – yani mansı bilinen bir şeydir. Nasıl demek ise, ma'kul delildir. " ALLAH'U AZZE VE CELLE'NİN
ARŞIN ÜZERİNE İSTİVA ETTİĞİNE İNANMAK İSE VACİBTİR. Seni ise dalalette olan birisi olarak göruyorum, der ve o kişinin meclisten çıkarılmasını em-reder. }

İSMAİL İBNU ABDURRAHMAN ES – SABUNİ AKİDET’ÜS SELEF: 18 - EBU SAİD ED-DARİMİ ER-REDDU ALEL CEHMİYYE: 280 – BEYHAKİ ESMA: 430


REDDİYE:
Göstermiş olduğun bu iki delili aleyhine kullanabiliriz. Her rivayette “NASILDIR DEMEK İSE MA'KUL DEĞİLDİR” diye geçiyor. Bu iki rivayette “ma’kul değildir” yani imkânsızdır. Çünkü “nasıllık” yaratıklara kullanılır. Bundan dolayı Allâh’ın istiva etmesi senin dediğin gibi “keyfiyeti meçhuldür” değil. Keyfiyeti ma’kul değildir, yani imkânsızdır. Ondan sonra “İstiva malumdur” derken yani sabittir manasındadır, bilinir manasında değildir. İmam Ebu Süleyman El-Hattabi şöyle buyurdu: ”Bize ve her Müslüman’ın bilmesi gereken şey Rabbimiz surat ve hey’etten münezzehtir. Çünkü surat keyfiyeti gerektirir. Keyfiyet ise, Allâh ve sıfatları hakkında imkânsızdır. (İmam Beyhaki el-Esma’ ves Sifat)


Diyor ki:
ALLAH’U TEÂLÂ’NIN ARŞININ ÜZERİNDE OLDUĞUNU HABER VEREN

HADİSİ ŞERİFLER

{ … Ebu Hureyre r.a dan. şöyle dedi: Nebiyyu s.a.v şöyle dedi: Allah’u Azze ve Celle mahlukâtı yarattıktan sonra, yanında bulunan kitaba şöyle yazdı: rahmetim gadabımı geçmiştir. Bu kitap arşın üstünde Allah’ın yanındadır. }
BUHARİ: 6.C.2985.S - 16.C.7425 - 7426.S - AHMED: 2 / 258



REDDİYE:
İlk önce bu hadiste geçen عنده ( yanında) illa ki mekân manasında olmaz.
Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:
ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْ
Al-Bakarah /54
Anlamı: ”Öyle yapmanız, Yaratıcınızın nezdinde sizin için daha hayırlıdır”
Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:

فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ
Al-Bakarah / 62
Anlamı: ”Rableri nezdinde mükâfatları vardır.”
Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:
مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ
Hud /83
Anlamı: “(O taşlar) Allâh’ın (ilmiyle) onlara yağdırıldı.” Herhangi bir akıllı, bu taşlar Arş’ın üzerinde Allâh’ın yanında olduğunu söyler mi?
Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:
إِنَّ الَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ لا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ
Al-A’râf/206
Anlamı: ”Kuşkusuz Rabbin nezdindekiler O’na kulluk etmekten kibirlenmezler.”
Gördüğünüz gibi bu “ عِنْدَ “ kelimesi sadece mekân için kullanılmamaktadır. Bundan anlaşılıyor ki, göstermiş olduğu hadisin anlamı şöyledir: “Bu kitap Allâh nezdinde değerli olan yerde bulunmaktadır.” Orası Allâh’a karşı günah işlenmediği bir yer olduğundan dolayı Allâh nezdinde değerlidir.
İmam Hafız Veliyüddin El-İraki “Tarhu-t Tesrib” adlı kitabında şöyle diyor: ”Muhakkak ki, bu hadiste geçen “yanında” kelimesini zahirinden başka bir te’vil yapmamız gerekir. Çünkü zahiri manası bir yer demektir. Allâh ise yerleşmekten ve bir yerde veya bir yönde bulunmaktan münezzehtir.”
Hâşâ, Allâh Teâlâ Arş’ın üzerinde olsaydı o zaman bu kitapla beraber aynı yerde olmuş olurdu. Çünkü bu hadise göre o kitap Arş’ın üzerindedir.



Diyor ki:

{ … Ebu Zerr r.a dan, şöyle dedi : Bir gün tam güneşin batacağı esnada Resulullah s.a.v ile beraber mescid'de bulunuyordum. Bana hitaben: Biliyormusun bu güneş nereye gidiyor, Ya Eba Zerr, dedi: Ben: Allah ve Resulü en iyi bilendir Ya Rasulallah, dedim: Devam ederek dedi ki: Muhakkak ki o Arşın altında Rabbisinin önünde secde etmeye gidiyor. }


BUHARİ: 4802 – MÜSLİM: 1.C.159.N – İBNU MENDE: 1012 – AHMED: 5 / 152




REDDİYE:
Peygamber efendimiz şöyle buyurdu:
تَذْهَبُ حَتَّى تَسْجُدَ تَحْتَ الْعَرْشِ
Bu hadisi İmam Buhari rivayet etmiştir.
Anlamı: ”Gidip Arş’ın altında secde eder.”
Yine Peygamber efendimiz İmam Müslim’in rivayet ettiği hadisi şerifte şöyle buyurdu:
تَجْرِي حَتَّى تَنْتَهِيَ إِلَى مُسْتَقَرِّهَا تَحْتَ الْعَرْشِ فَتَخِرُّ سَاجِدَةً
Anlamı: ”(Güneş) Onun yerine kadar gider ta ki, Arş’ın altına gelene kadar sonra secde eder.”
Yine Peygamber efendimiz şöyle buyurdu:
وذاك أنها كلما غربت أتت تحت العرش فسجدت
Bu hadisi de İmam Ahmed rivayet etmiştir.
Anlamı: “(Güneş) Her battığında Arş’ın altına gidip secde eder.”
Yine Peygamber efendimiz İmam Hâkim’in rivayetindeki hadisi şerifte şöyle buyurdu:
وذلك أن الشمس إذا غربت أتت تحت العرش فسجدت
Anlamı: ”Güneş battığında Arş’ın altına gider secde eder.”
Yine Peygamber efendimiz İmam İbni Mâce’nin rivayet ettiği hadisi şerifte şöyle buyurdu:
ثم تجيء حتى تنتهي إلى مستقرها تحت العرش فتخر ساجدة
Anlamı: ”(Güneş) Arşa gelene kadar gider sonra secde eder.”
Göstermiş olduğu hadiste geçen “Rabbisinin önünde” sözüne bakınız. Dikkat ediniz, bu söz hiçbir rivayette geçmemektedir. Milleti kandırmak için kendisinin eklediği bir ifadedir bu.
Şayet bu rivayet sahih olsaydı Allâh (hâşâ) Arşın altında olurdu. Yazarın kendisi yazının başında Allâh, Arşın üzerinde oturduğunu iddia etmiş. Yazını alt kısmında Allâh, semada olduğunu iddia etmiş. Burada ise Allâh, Arşın altında olduğunu iddia ediyor. Nedir bu çelişki?


Diyor ki;
ALLAH’U TEÂLÂ’NIN ARŞI YEDİ KAT SEMALARIN ÜZERİNDEDİR

{ … Sa'd ibnu Ebi Vakkas r.a dan, şöyle dedi : Resulullah s.a.v Sa'd İbnu Muâz r.a nun, Beni Kureyza hakkında vermiş olduğu hükme binaen söyle dedi : - Ey Sa’d sen – Yedi kat semanın üstünden Melik’in verdiği müküm ile hüküm verdin. }

BEYHAKİ: ESMA: 420 – ZEHEBİ ULUV: 15 – NESEİ: SAHİH BİR SENEDLE RİVAYET ETMİŞLERDİR.


REDDİYE:
Bu hadislere bakınız:
1-”Allâh’ın veya el-Melik’in hükmüyle hükmettin dedi.” İmam Buhari

2-”El-Melik’in hükmüyle hükmettin dedi.” İmam Müslim

3-”El-Melik’in hükmüyle hükmettin dedi.” İmam Ahmed
4-”Allâh Resulü Allâh’in hükmünü tutturdun dedi.” İmam Tirmizi


Dikkat edilmesi gereken iki husus var ki; birincisi bu üç rivayette “yedi kat sema” ifadesi geçmiyor. Hatta İmam Nese’i’nin rivayetinde bile geçmiyor.

İkinci husus ise şayet bu hadis sahih ise manası şöyle olur: “Yedi kat semanın üzerinde bulunun Levhi Mahfuzu’da yazılan hükümlerle hükmetti.”

Diyor ki:
{ … Abdullah ibnu Mes'ud r.a dan, şöyle dedi : Dünya semâsı ile ondan sonra ki gelen semânın arası beşyüz senedir. Her iki semânın arası böylece beşyüz senedir. Kürsi ile suyun arasıda beşyüz senedir Arş ise suyun üstündedir. " Arşın üstünde de Allah’u Teâlâ vardır. Sizin meşkul olduğunuz amelleri ta oradan bilir. }

EBU SAİD ED-DARİMİ ER-REDDU ALEL CEHMİYYE: 275 - İBNİ HUZEYME TEVHİD: 105 – 106 – BEYHAKİ ESMA: 401 DE SAHİH BİR SENEDLE.

{ … Aişe r.anha’nın kapıcısı Zekvan dan, şöyle dedi : Abdullah ibnu Abbas r.a, Âişe r.anha vefat edeceğinde yanına geldi. Aişe'ye hitaben şöyle dedi: Sen Resûlullah s.a.v in kadınlarından kendisine en sevgili olanı idin. Allah Resulü s.a.v ise temiz olandan başka bir şeyi de sevmez. Ve hem de Allah’u Teâlâ yedi kat semanın üstünden senin beraatini indirdi. Allah’ın zikredildiği hiçbir mescid yok ki, senin beraatini bildiren Ayet gece gündüz oralarda okunmasın. }

EBU SAİD ED-DARİMİ ER-REDDU ALEL CEHMİYYE: 275


REDDİYE:
İlk önce bilnmesi gereken bir şey vardır. O da adı geçen Ebu Said ed-Darimi, Osman B Said’tir. Bu kişi de İbni Teymiye gibi müşebbih ve mücessimdir. Bu kötü ve sakınılması gereken bir inanç bozukluğundan dolayı ona güvenilmez. Ehli Sünnet’ten güvenilen müsned ed-Darimi’nin adlı kitabın sahibi Muhaddis Ed-Darimi’nin ismi Ebu Muhammed B.Fadıl B. Bamram’dır.
Bu hadisler sahih ise manası şöyle olur: “Yedi kat semanın üzerinde bulunun Levhi Mahfuzu’dan indirildi.”





Diyor ki:

{ … Enes r.a şöyle dedi: Zeyneb bintu Çahş, Peygamberin diğer hanım-larına karşı öğünür ve şöyle der di: Sizleri peygamber ile aileleriniz evlendirdi. Hâlbuki beni onunla yedi kat semaların üstünden yüce Allah evlendirdi. } “ İLGİLİ AYETİ CELİLE: AHZAB: 37 “
BUHARİ: 16.C.7290.S – TİRMİZİ: 5.C.3427.N




REDDİYE:
Yine bu hadis müteşabih hadislerdendir.
Bu hadisin anlamı şöyledir: “Benim evliliğim, yed kat semaların üzerinde bulunan Levhi Mafuz’da yazılmıştır.”
Abuhilal isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 04.08.2008, 20:21

 
Üyelik tarihi: 02.08.2008
Yaş: 28
Mesajlar: 15
Teşekkür etti: 2
3 Teşekkür 2 Mesaja aldı
Şeyh Useymin (Allah rahmet etsin) "Allah arşa istiva etti" acıklaması...

Allah’ın Arş’ı Üzerine İstivâ Etmesi1


Dilde olgunluk ve bitmek etrafında dönüp dolaşan anlamlar veren istivâ kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de üç şekilde kullanılmıştır:


1- Mutlak (yalın) olarak, yâni hiçbir eke bağlı olmayarak:
"Mûsâ güçlü (yiğitlik) çağına erip istivâ edince" (Kasas, 14) ayetinde olduğu gibi.2 Burada istivâ, olgunlaştı, olgunluğa kavuştu demektir. Buna göre ayetin anlamı "Mûsâ güçlü (yiğitlik) çağına erip olgunlaşınca" olmaktadır.


2- İlâ (yaklaşma eki) harf-i cerri ile kayıtlı (bağlı) olarak:
Allah-u Teâlâ’nın "Sonra göğe istivâ etti" (Bakara, 29) buyruğunda olduğu gibi.3 Burada istivâ, tam bir irâde ile göğe yöneldi, onu kasdetti, demektir.


3- Alâ (üzerlik zarfı) harf-i cerri ile kayıtlı (bağlı) olarak:
Allah-u Teâlâ’nın “Sırtlarına istivâ etmeniz için” (Zuhruf, 13) buyruğunda olduğu gibi.4 Burada istivâ, yükseklik ve istikrarı (yerleşme, karar bulma, durma) ifade etmektedir. Buna göre ayetin anlamı "Sırtlarına binip üzerlerine yerleşebilmeniz (üzerlerinde durabilmeniz) için" olmaktadır.


Allah’ın arşı üzerine istivâsı, O’nun büyüklüğüne ve yüceliğine yaraşır bir şekilde arşın üstünde olması, ona yerleşmesi demektir.
Allah’ın arşı üzerine istivâ etmesi, O’nun, kitap, sünnet ve icmânın kanıtladığı fiilî sıfatlarındandır.


Kitaptan Kanıt: Kitabın kanıtlarından biri Allah-u Teâlâ’nın şu buyruğudur: "Rahmân arşa (üzerine) istivâ etti" (Tâhâ, 5)5


Sünnetten kanıt: İmam Hallâl’6 ın "Kitâbu’s-Sünne" adlı eserinde Buhârî’nin şartına uygun sahih bir senedle Katâde b. en-Nu’mân7 -Radiyallâhu anh-’den rivâyet ettiği şu hadistir: Katâde dedi ki: Rasûlullah -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle dediğini işittim: "Allah yaratmayı bitirince arşına (üzerine) istivâ etti." 8


Şeyh Abdülkâdir el-Ceylânî hadiste anlatılan bu olay hakkında şöyle demiştir:
"Bu, Allah’ın her peygambere indirdiği her kitapta söylenegelmiştir."9


Ehl-i Sünnet, Allah’ın arşının üstünde olduğu inancında birleşmiştir (icmâ etmiştir). Onlardan hiçbiri Allah’ın arşın üzerinde olmadığını söylememiştir. Hiç kimsenin onlardan bu anlamda, ne nass10 ne de zâhir11 olarak bir söz nakletmesi mümkün değildir.


Bir adam, İmâm Mâlik’e (Allah kendisine rahmet etsin) Ey Ebâ Abdillah (Abdullah’ın babası)! "Rahmân arşa istivâ etti" ayeti hakkında: "Peki nasıl istivâ etti?" diye sordu. O da bunun üzerine başını öne eğdi, ta ki kendisini ter bastı ve sonrasında şu cevabı verdi: "İstivâ bir bilinmez değildir. Fakat niteliği akıl ile bilinemez. Ona inanmak gerekli (farz) onun hakkında soru sormak ise bid’attir.12 Ben senin ancak bid’atçi bir kimse olduğunu görüyorum" dedikten sonra adamın meclisten dışarıya çıkartılmasını emretti."13


Buna benzer bir söz de Mâlik’in hocası Rebî’a b. Ebî Abdirrahmân’14 dan rivâyet edilmiştir.15


• "İstivâ bir bilinmez değildir" sözü: Yâni dilde anlamı bilinmez değildir. Çünkü anlamı yükseklik ve istikrardır (yerleşme, karar bulma).


• "Fakat niteliği akıl ile bilinemez" sözü: Kendi akıllarımızla Allah’ın arşına istivâsının niteliğini (nasıllığını) anlamamız mümkün değildir, demektir. Bunun yolu ancak ve ancak naklî deliller olan Kur’ân ve hadislerdir. Kur’ân ve hadislerde Allah’ın arşına istivâsının niteliğini bildiren herhangi bir bilgi geçmemektedir. Aklî ve naklî kanıtlarda bununla ilgili bir bilgi olmayınca bir bilinemez olmakta ve bu konuda konuşmamak gerekmektedir.


• "Ona inanmak gereklidir (farzdır)" sözü: Bunun anlamı da şudur: Allah’ın, kendisine yaraşır bir biçimde arşının üzerine istivâ ettiğine inanmak gerekir. Çünkü Allah kendisini böyle tanıtmıştır. Durum böyle olunca da O’nun söylediğini doğrulamak ve ona inanmak gerekmektedir.


• "Onun hakkında soru sormak ise bid’attir" sözü: Bu ise, istivânın niteliği (nasıllığı) hakkında soru sormanın bid’at olduğu anlamına gelmektedir. Çünkü böyle bir soru, Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem- ve sahâbîleri zamanında bilinmemekteydi.
İmam Mâlik’in istivâ hakkında söylediği bu söz, Allah’ın gerek kitabında gerekse Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’in diliyle kendisi hakkında saptadığı bütün sıfatlar için genel bir ölçüdür.


Buna göre bu sıfatların anlamları tarafımızdan bilinmektedir. Nitelikleri ise bizim için bir bilinemezdir. Çünkü Allah bize, bu sıfatların anlamlarını bildirmiş, niteliklerini ise bildirmemiştir.16 Sonra sıfatlar hakkındaki söz, zât hakkındaki sözün bir dalıdır. Biz Allah’ın zâtını nitelendirmeden kabul ettiğimize göre sıfatlarını da aynı onun gibi nitelendirmeden kabul etmeliyiz.

İlim ehlinden bazıları şöyle demiştir: Cehmî birisi sana: "Allah dünya göğüne iner, peki nasıl iner?" derse ona şöyle cevap ver: "Allah bize kendisinin indiğini bildirdi, fakat nasıl indiğini bildirmedi."

Bir başkası da şöyle demiştir: Cehmî birisi sana Allah’ın sıfatlarından herhangi birinin nasıl olduğunu sorarsa ona şöyle de: Peki Allah zâtıyla nasıldır?

Tabi ki o Allah’ın zâtını niteliyemiyecektir. O zaman ona de ki: O’nun zâtını nitelendirmek mümkün olmadığı gibi O’nun sıfatlarını nitelendirmek de mümkün değildir. Çünkü sıfatlar tanımladıkları şeyin kendisine yâni zâta tâbidirler.


Eğer biri kalkıp da: "Allah’ın arşına istivâsı, onun üzerinde, üstünde olması anlamındaysa, buna göre Allah’ın ya arştan büyük, ya ondan küçük ya da ona eşit olması gerekir ki bu Allah’ın cisim olmasını gerektirir. Oysa Allah’ın cisim olması imkansızdır" derse ona cevap olarak şunu deriz:

Hiç şüphesiz Allah, arştan da, herşeyden de daha büyüktür. Fakat bu sözümüzden, kendisini tenzîh ettiği birtakım bâtıl şeylerin Allah’ta var olması gerekmez.

"Allah’ın cisim olması imkansızdır" sözüne cevabımız da şudur: Cisim hakkında konuşmak ve Allah’ın cisim olup olmadığını söylemek kitap, sünnet ve selefin sözlerinde geçmeyen bid’atlerdendir. Cisim17 sözü, ayrıntılı açıklamaya gereksinim duyan mücmel sözlerdendir.18 Şöyle ki:


- Eğer cisim sözü ile her parçası diğerine muhtaç birtakım parçalardan oluşmuş, sonradan var olmuş bir şey kastedilmişse, bu diri ve kayyûm olan Rabb (Allah) hakkında imkansızdır.


- Yok eğer cisim sözü ile, kendi kendine kâim (var) olan ve kendisine yaraşır sıfatlarla niteli bulunan bir varlık kastedilmişse, bu Allah-u Teâlâ hakkında imkansız değildir. Çünkü Allah kendi kendine kâimdir19 ve kendisine yaraşır kemâl (olgun) sıfatlarla nitelidir.


Fakat cisim lafzı, Allah hakkında hak ve bâtıl anlamlar taşıyabileceğinden dolayı Allah’a cisimdir veya değildir demek imkansızdır.

Bid’at ehlinin Allah’ın kendisi için saptadığı olgunluk sıfatlarını reddetmek için söyledikleri gerekler (bu sıfatlara bağlı olan sonuçlar) iki türlüdür:


1- Allah’ın olgun sıfatlarına aykırı olmayan doğru gerekler (sonuçlar): Bunlar hak sıfatlar olup söylenmesi ve Allah hakkında imkansız olmadıklarının açıklanması gerekir.


2- Allah’ın olgun sıfatlarına aykırı olan bozuk gerekler (sonuçlar): Bunlar bâtıl olup reddedilmesi ve kitap ve sünnet nasları için gerekli olmadıklarının açıklanması gerekir. Çünkü hem kitap ve sünnet hak, hem de içerdikleri anlamlar haktır. Hakkın ise bâtılı gerektirmesi kesinlikle imkansızdır.


Yine biri derse ki: "Allah’ın arşına istivâsını, arşın üzerinde, üstünde olmasıyla açıklarsanız, bu açıklamanız, Allah’ın kendisini üstünde taşıyacak bir tahta (arşa) muhtaç olduğu sanısını uyandırır." Buna cevap olarak şu söylenebilir: Allah-u Teâlâ’nın büyüklüğünü, kudret, kuvvet ve zenginliğinin mükemmelliğini bilen herkes, O’nun, kendisini üstünde taşıyacak bir tahta muhtaç olduğunu aklının ucundan bile geçirmez. Nasıl geçirsin ki? Arş ve diğer bütün yaratıklar Allah’a muhtaçtırlar ve O’na zorunludurlar. Bütün bu yaratıklar O olmadan ne var olabilirler ne de ayakta durabilirler. Nitekim göğün ve yerin O’nun emri ile ayakta durması da O’nun (varlığının ve kudretinin) kanıtlarındandır.20


Şayet "bu gereklerden (sonuçlardan) kaçmak için ta’tîlcilerin yaptıkları gibi Allah’ın arşına istivâsını, arşı istilâ etmesi şeklinde açıklamak doğru olur mu?" denilirse buna cevap olarak deriz ki:


Bu birkaç bakımdan doğru değildir:21


1- Eğer bu gerekler (sonuçlar) hak iseler, bunlar istivânın kendi hakîkî anlamıyla açıklanmasına engel değildirler. Yok eğer bâtıl iseler bunların, kitap ve sünnet naslarının sonuçları olmaları mümkün değildir. Bu gereklerin kitap ve sünnetin bir sonucu olduğunu sanan her kimse, o sapıktır.


2- İstivâyı, istilâ şeklinde açıklamak, savması mümkün olmayan birtakım bâtıl sonuçları zorunlu kılar:


- Önce bu, selefin icmâsına (oy birliğine) aykırıdır.


- Sonra bununla, Allah’ın yeryüzü ve benzeri şeylere22 istivâ ettiği gibi, kendisinin tenzîh edilmesi gereken şeyler söylenebilecek olmasının yanında gökleri ve yeri yarattığı zaman arşı istilâ etmemiş olmasının gerektiği de söylenebilir.23


3- İstivânın, istilâ ile açıklanması Arap dilinde bilinen bir şey değildir.24 Böyle bir açıklama Arapça’ya iftira etmektir. Hele hele söz konusu olan Kur’ân olunca bu iftiranın boyutu daha da büyümektedir. Çünkü Kur’ân Arapların diliyle inmiştir. Öyleyse Kur’ân’ı, Arapların kendi dillerinde bilmedikleri bir şeyle açıklamamız mümkün olamaz.


4- İstivâyı, istilâ ile açıklayanlar bunun bir mecâzî anlam olduğunu kabul etmekteydiler. Oysa dilde mecâzî anlam ancak şu dört şeyin tamamlanmasından sonra kabul edilebilir:25


1- Lafzı (sözü), gerçek anlamından mecâzî anlamına götürmeyi gerekli kılan doğru kanıt.


2- Lafzın dil bakımından, iddia edilen mecâzî anlamı taşıması.


3- Lafzın, o belli siyâkın (sözün cümle içindeki gelişi) içinde iddia edilen mecâzî anlamı taşıması. Kaldı ki lafzın, cümle bakımından içerebileceği anlamlardan herhangi birini taşıması, onun her siyakta olası anlamı (aynı anlamı) vermesini gerektirmez. Çünkü lafızlar ve durumlara ait karîneler (işaretler, belirtiler), cümle içindeki lafzın taşıdığı bazı anlamlara engel olabilir.


4- Kanıtın, mecâzî anlamlardan kastedilenin bizzat iddia edilen mecâzî anlamın kendisinin olduğunu açıkça ortaya koyması gereği. Çünkü başka bir anlam da kastedilmiş olabilir. Bu bakımdan kanıtın, lafız hakkında hangi mecâzî anlamı belirlediğini açıkça ortaya koyması gerekir. Allah en doğrusunu bilir.





1 Bu konuda bilgi için ayrıca bk. İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ (5/121-152, 518-527); (17/374-381); İbn Hacer, Fethu’l-Bârî (13/416-413); İbn ‘Useymîn, fierhu’l-Akîdeti’l-Vâsıtıyye (1/373-386); (2/77-89); Şerhu Lum’atü’l-İ’tikâd (sh: 61-65, 69).

2 Ayrıca bk. (Necm, 6).

3 Ayrıca bk. (Fussilet, 11).

4 Ayrıca bk. (Fetih, 29); (Hûd, 44); (Mü’minûn, 28); (Zuhruf, 13 ayetinin ikinci bölümü).

5 Ayrıca bk. (A’râf, 54); (Yûnus, 3); (Ra’d, 2); (Furkân, 59); (Secde, 4); (Hadîd, 4).

6 Ebû Bekr Ahmed b. Muhammed b. Hârun b. Yezîd el-Bağdâdî el-Hanbelî. el-Hallâl ismiyle meşhurdur. Büyük âlim, hâfız, fakîh, Hanbelîler’in şeyhi ve âlimi. H. 234 yılında doğan el-Hallâl pek çok şehire ilim tahsili için giderek İmam Ahmed’in sözlerini ve fetvâlarını toplamıştır. "el-Câmi’ fi’l-Fıkh", "el-‘İlel", "es-Sünne" gibi eserleri vardır. Ebû Bekr b. Şehreyâr hakkında "hepimiz (fıkıhta) Ebû Bekr el-Hallâl’a tâbiyiz. İmam Ahmed’in ilmini toplama hususunda hiç kimse O’nu geçememiştir" demiştir. H. 311 yılında vefat etmiştir. Bk. Tezkiretü’l-Huffâz (3/785-786); Siyer (14/297-298); Târîhu Bağdâd (5/112-113); en-Nucûmu’z-Zâhire (3/209); fiezerâtü’z-Zeheb (2/261).

7 Sahâbî Katâde b. en-Nu’mân b. Zeyd b. Âmir b. Sevâd b. Ka’b, Ebû Amr ya da Ebû Ömer veyahut Ebû Abdillah el-Ensârî ez-Zaferî el-Bedrî. Anneden sahâbî Ebû Saîd el-Hudrî’nin kardeşi olur. Anneleri Enîse binti Kays en-Neccâriyye’dir. Sahâbî Katâde b. en-Nu’mân radiyallâhu anh Bedir’e katılmış ve rivâyete göre çarpışma esnasında isâbet alan gözü (diğer bir rivâyette ise göz bebeği) yanağına (başka bir rivâyette ise yanak yumrusuna) düşmüştür. Bunun üzerine sahâbîler düşen gözünü kesmek istediler. Ancak bir kısmı Peygambere giderek onunla istişâre yapalım, dediler. Böylece Katâde radiyallâhu anh, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e getirilir. Allah Rasûlü O’nun gözünü tutup kaldırarak olması gereken yere koyar ve daha sonra elinin ayasıyla güzünü hafifçe bastırarak: "Allahım! O’nu güzele büründür" der. O günden sonra artık bu gözü, sağlam olan diğer gözünden daha iyi görmüştür. Hatta kendisi bile hangi gözünün isâbet aldığını ayırdedemediği gibi kendisini görenlerde hangi gözünün isâbet aldığını bilememişlerdir. Bu olayın Uhud savaşında meydana geldiği de rivâyet edilmiştir. Bu hadiseden dolayı kendisine "zü’l-ayneyn=iki göz sâhib"i” denmiştir. H. 23 yılında Hz. Ömer’in halifeliği sırasında 65 yaşındayken Medine’de vefât etmiş ve bizzat Ömer radiyallâhu anh tarafından defnedilmiştir. Hz. Peygamber’den 7 hadis rivâyet etmiştir. Bk. Esmâu’s-Sahâbeti’r-Ruvât (sh: 183, No:231); el-İstî’âb (3/338-340); Siyer (2/331-333); el-İsâbe (5/317-319); Tehzîbu’t-Tehzîb (8/310-311); Takrîbu’t-Tehzîb (sh: 798).

8 (SAHİH HADİS): Zehebî el-Uluvv ’da (sh: 52) rivâyet etmiş ve "râvileri güvenilir olup Ebû Bekr el-Hallâl tarafından, es-Sünne adlı kitabında rivâyet edilmiştir" demiştir. Ayrıca İbnu’l-Kayyim İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye adlı eserinde (sh: 54) hadisi zikrettikten sonra "isnâdının Buhârî’nin şartına göre sahih olduğunu" söylemiştir. el-Elbânî’de Muhtasaru’l-Uluvv ’da isnâdının sahih olduğunu belirtmiştir. Bk (sh: 98, No:38).
Hadis ayrıca "Allah sevdiği şeyleri yaratmayı bitirince Arş’a istivâ etti..." lafzıyla da İbn Abbâs, İbn Mes’ûd ve başka sahâbîler tarafından rivâyet edilmiştir. Hadisi bu lafzıyla Taberî, Câmiu’l-Beyân fî Te’vîli’l-Kur’ân (1/240-242, No:607); İbn Mende, Kitâbu’t-Tevhîd (3/93-94, No: 486) ve diğerleri (Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât; İbn Asâkir, Târîhu Medîneti Dımaşk) tarafından rivâyet edilmiştir. Bk. Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsîri’l-Me’sûr (1/94-98).

9 el-Günye (sh: 57). Bk. 94 nolu dipnot.

10 Nass olarak (nassen): yâni sözün, başka bir anlamı taşıma olasılığı olmadan sadece bir anlamı göstermesi. Bk. Muhammed el-Emîn eş-Şankîtî, Menhec ve Dırâsât li Âyâti-l-Esmâi ve’s-Sıfât (sh: 22, diğer baskıda sh: 79-80).

11 Zâhir olarak (zâhiren): Sözün iki ya da daha çok anlamı taşıyabilmesi. Bu durumda iki olasılık söz konusudur: 1- Ya iki anlamdan biri diğerinden daha zâhirdir (açıktır). 2- Ya da her ikisi de birbirine eşittir, denktir. Eğer iki olasılıktan biri yâni iki anlamdan biri ötekinden daha açıksa bu durumda daha açık olan bu anlama zâhir denilir. Karşıtına ise "muhtemel mercûh" denilir. Sözü başka bir anlama çeken sahih bir kanıt olmadığı sürece, söze zâhir (açık) anlamını yüklemek gerekir. Bk. Muhammed el-Emîn eş-Şankîtî, Menhec ve Dırâsât li Âyâti-l-Esmâi ve’s-Sıfât (sh: 22, diğer baskıda sh: 79-80)

12 Molla Aliyyu’l-Kârî İmam Mâlik’in bu sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir: "Bunu büyük imamımız Ebû Hanîfe’de tercih etmiştir. Yine bunun gibi el, göz, yüz ve benzeri ilâhî sıfatlarla ilgili gelen müteşâbih ayet ve hadisleri de bu şekilde alıp kabul etmiştir. Buna göre bütün (ilâhî) sıfatların anlamları bilinmekte, nitelikleri ise akıl ile bilinememektedir. Öyle ki, niteliği akledebilmek, zâtın niteliği ve mahiyetiyle (hakîkatiyle) ilgili ilmin bir bölümüdür. Bu bir bilinmez olunca, onlar için (ilâhî) sıfatların niteliği akıl ile nasıl bilinebilsin ki?! O halde bu konuda hataya düşmekten insanı koruyacak yararlı kesin doğru, kişinin Allah’ı; hem Allah’ın kendisini tanımladığı gibi hem de Rasûlü’nün O’nu tanımladığı gibi ne herhangi bir tahrîf ve ta’tîle, ne de herhangi bir tekyîf ve temsîle kaçmaksızın olduğu gibi tanımlamasıdır. Öyle ki, Allah’a ait olan isim ve sıfatları saptayarak kabul eder ve O’nun yaratıklara, yaratıklarının da O’na benzemesini reddeder. Böylece (ilâhî) isim ve sıfatlarla ilgili kabûlün, teşbîhten münezzeh (uzak ve arınmış) olduğu gibi reddinde ta’tîlden münezzeh olmuş olur. İstivânın hakikatini inkar eden herkes muattıl olur. Yine istivâyı yaratıkların birbirlerine olan istivâsına benzeten kimse de müşebbih olur. Her kimde (Allah’ın) istivâsının benzeri hiçbir şey yoktur derse, o muvahhiddir (tevhid ehlidir), münezzihtir (Allah’ı eksiklik ve kusur içeren sıfatlardan arındırandır)." Mirkâtü’l-Mefâtîh Şerhu Mişkâti’l-Mesâbîh (8/251); fierhu’l-Emâlî (sh: 31).

13 (SAHİH ESER): İbn Kudâme, İsbâtu Sıfati’l-Uluvv (No:104); Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ (6/325-326); Dârimî, er-Redd ale’l-Cehmiyye (sh: 33); el-Lâlekâî (No:664); Ebû Osmân es-Sâbûnî, Akîdetü’s-Selef (No: 24-26); Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât (sh: 408, diğer baskıda 2/150-151); el-İ’tikâd (sh: 71-116); İbn Abdilberr, et-Temhîd (7/151); Beğavî, Şerhu’s-Sünne (1/171 senedsiz muallak olarak fakat cezim sigasıyla); Zehebî, el-Uluvv (sh:141-142); Siyer (8/100, 101) ve diğerleri.
Eser sahihtir. Bk. İbn Teymiyye, el-İklîl (sh: 50); Şerhu Hadîsi’n-Nüzûl (sh: 140, Mecmûu’l-Fetâvâ 5/365); el-Fetvâ el-Hameviyye el-Kübrâ (sh: 79, Mecmûu’l-Fetâvâ 5/40); Zehebi, el-Uluvv (sh: 142); el-Ulûm (sh: 104); İbnu’l-Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh:75); İbn Hacer, Fethu’l-Bârî (13/417, Beyhakî’nin ceyyid bir senedle tahric ettiğini söylüyor); el-Elbânî, Muhtasaru’l-Uluvv (sh: 141-142); Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye Tahkiki (sh: 281, 302 nolu dipnot).
Eser, mü’minlerin annesi Ümmü Seleme radiyallahu anhâ’dan hem mevkûf hem de merfû’ olarak rivâyet edilmiştir. Ancak İbn Teymiyye Mecmûu’l-Fetâvâ’da (5/365) şöyle demektedir: "Bu cevap Ümmü Seleme radiyallâhu anhâ’dan hem mevkûf hem de merfû’ olarak rivâyet edilmiştir. Ancak senedi güvenilebilecek sened değildir".
el-Elbânî’de Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye’de merfû’ rivâyet hakkında: "Sahih değildir. Doğrusu bunun Mâlik ya da Ümmü Seleme’nin sözü olmasıdır. İlki (Mâlik’in sözü olması) daha meşhurdur" demiştir. (sh: 381, 302 nolu dipnot).
Eser Ümmü Seleme’nin sözü olarak el-Lâlekâî tarafından fierhu Usûli’s-Sünne’de (No: 663) rivâyet edilmiştir. Ancak senedinde Muhammed b. Eşres es-Sülemî vardır ki, kendisi hadis rivâyetinde itham edilmiştir. Bk. Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl (3/485); İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân (5/84). İbn Hacer, eseri Ümmü Seleme’nin sözü olarak rivâyet ettikten sonra bir şey söylememiştir. Bk. Fethu’l-Bârî (13/417).

14 Rebî’a b. Ebî Abdirrahmân Ferrûh, Ebû Osmân et-Teymî el-Kureşî el-Medenî. Meşhur fıkıh âlimi ve Medine müftüsü. Fıkıh ilmindeki büyük konumundan dolayı kendisine "Rebî’atü’r-Rey" denmiştir. Hakkında İmam Mâlik: "Rebî’a öldü öleli fıkhın tadı kaçtı", el-Hatîb el-Bağdâdî ise: "Fıkıhçı, âlim, fıkıh ve hadis hâfızıydı" demiştir. H. 136 yılında (133 de denmiştir) vefat etmiştir. Bâcî ise 142 yılında öldü demiştir. Doğru olan 136 yılıdır. Bk. Tezkiretü’l-Huffâz (1/157-160); Siyer (6/89-96); Tehzîbu’t-Tehzîb (3/230-231); Takrîbu’t-Tehzib (sh: 322); Şezerâtü’z-Zeheb (1/194).

15 (SAHİH ESER): el-Lâlekâî (No:665); İbn Kudâme, İsbâtu Sıfati’l-Uluvv (No: 74); Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât (sh: 408-409, diğer baskıda 2/151); Zehebî, el-Uluvv (sh: 98); Tezkiretü’l-Huffâz (1/158, senedsiz) ve diğerleri. İbn Teymiyye el-Fetvâ el-Hameviyye el-Kübrâ’da (sh: 78, Mecmûu’l-Fetâvâ 5/60) eseri el-Hallâl’ın hepsi güvenilir imamlardan oluşan senedle rivâyet ettiğini söyleyerek tashih etmiştir. Mecmûu’l-Fetâvâ (5/365)’de ise bu cevabın Mâlik’in şeyhi Rebî’a’dan sâbit olduğunu söylemiştir. İbnu’l-Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh: 70)’de, Hâfız İbn Hacer, Fethu’l-Bârî (13/417)’de eseri zikrettikten sonra herhangi bir şey söylememişlerdir. el-Elbânî’de Muhtasaru’l-Uluvv’da (sh: 132, No: 111) eserin senedinin sahih olduğunu söylemiştir.

16 Niteliğin bilinebilmesinin yolları için bk. 7. bölümün sonu, sh: 79.

17 Cisim: İki veya daha fazla cevherden meydana gelen şey, kütle. Mu’tezile’ye göre ise üç boyutu olan şey. Bk. Makâlâtu’l-İslâmiyyîn (2/4 ve sonrası). Allah’ın cisim olup olmadığı hakkında daha ayrıntılı bilgi için bk. Mecmûu’l-Fetâvâ (3/306), (5/419-438); Minhâcu’ s-Sünne (2/135).
Cismin tanımında geçen cevher ise; boşlukta bizzat yer tutan ve varlığını bizzat hissettiren şey. Asıl madde. Karşılığı: Araz. Bk. Makâlâtu’l-İslâmiyyîn (2/6 ve sonrası); Mecmûu’l-Fetâvâ (5/213-215, 278, 305, 307); (6/102-104); (17/342-343); Abdulkerîm b. Murâd el-Eserî, Teshîlu’l-Mantık (sh: 26).

18 Mücmel Söz: Söyleyen tarafından tefsir ve izah olunmadıkça anlamı tam olarak anlaşılamayan kapalı söz. Bk. Cüveynî, el-Burhân (1/424); Muhammed el-Emîn eş-fiankîtî, Menhec ve Dırâsât li Âyâti’l-Esmâi ve’s-Sıfât (sh: 22, diğer baskıda sh: 79); Vehbe Zuhaylî, Usûlu’l-Fıkhi’l-İslâmî (1/340); İbn ‘Useymîn, el-Usûl min İlmi’l-Usûl (2/341).

19 Yâni kendi kendine var olup, ayakta durandır; bağımsızdır, müstakildir.

20 Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Göğün ve yerin O’nun buyruğu ile ayakta durması da O’nun (varlığının ve kudretinin) kanıtlarındandır." (Rûm, 25).

21 Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye, istivânın istilâ olarak açıklanmasını 12 bakımdan yanlış bulmuştur. Bk. Mecmûu’l-Fetâvâ (5/144-149). Ayrıca bk. İbnu’l-Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh: 78-82); İbn ‘Useymîn, fierhu’l-Akîdeti’l-Vâsıtıyye (1/376-381).

22 Yâni ağaçlar, dağlar, denizler vb. şeyler gibi.

23 Buhârî, II, 41

24 Sonra istilâ (istilâ etmek) kelimesi çoğu zaman, birine üstün gelmeye çalışmak, onu yenmeye uğraşmaktan sonra söz konusu olur. Oysa Allah-u Teâlâ’yı hiç kimse yenemez, hiç kimse O’na üstün gelemez. O şöyle buyurmuştur:
"De ki: O Allah birdir. Allah sameddir" (İhlâs, 1-2). (Samed: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendisine muhtaç olan, demektir).
"Hiç şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, çok üstündür." (Hac, 74).
"Hiç şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir (güç yetirendir)." (Bakara, 20).
Nüfeyl b. Habîb, sadece Allah’ın mutlak gâlib olduğunu, Allah’ın fîl ashâbına indirdiği intikamını dağın tepesinden seyrederken şöyle ifâde etmiştir:
"Kaçış nereye? Peşinizden gelen ilahtır (tanrıdır).
Dudağı yarık Ebrehe’de gâlib değil mağlûbtur." Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk (1/443); İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm (4/713). Ayrıca bk. İbnu’l-Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh: 78); İbn ‘Useymîn, Şerhu’l-Akîdeti’l-Vâsıtıyye (1/377).
126. Şâirin:


"Bişr, Irak’ı istilâ etti,
Kılıçsız ve (veya) dökülen kan olmaksızın."
sözüne gelince, bir kere bu beyitin bir senedi olmadığı gibi, onu kimin söylediği ve ondan da bu beyiti kimin veya kimlerin naklettiği bilinmemektedir. İbn Teymiyye bu hususta şunları söylemektedir: "Bunun Arap şiiri olduğuna dâir sahih bir nakil yoktur. Dil imamlarından pek çoğu onu inkar etmiş ve dilde bilinmeyen uydurma bir beyit olduğunu söylemişlerdir. Bilindiği üzere, eğer Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bir hadisi delil olarak ileri sürülecek olsa, muhakkak onun sahih olması gerekir. O halde isnâdı bile bilinmeyen ve dil imamlarının inkar ettiği bir şiirin ne hükmü (bağlayıcılığı) olabilir ki?! Ebu’l-Muzaffer’in “el-İfsâh" adlı kitabında naklettiği gibi Halîl’den şöyle nakledilmiştir: "Halîl’e: ‘Dilde "istevâ”nın "İstevlâ" anlamına geldiğine hiç rastladın mı?’ diye sorulması üzerine şöyle dedi: "Bu hem Arapların bilmediği bir şeydir hem de dillerinde böyle bir şey câiz değildir.” Halîl durumundan da bilindiği üzere dilde imamdır. O halde istivâya (dilde) bilinmeyen bir anlamın yüklenmesi, bâtıl bir anlam yüklemedir." Mecmûu’l-Fetâvâ (5/146).
İbnu’l-Kayyim İctimâul-Cuyûşi’l-İslâmiyye adlı eserinde, şiirlerinde istivâyı kendi gerçek anlamında kullanan pek çok şâirin şiirlerine yer vermiştir. (sh: 197-202) İsteyenler oradan bakabilirler.
Bir de, istivânın istilâ anlamında kullanıldığı bu beyitin ne zaman söylendiği çok önemlidir. Eğer şâir bunu Arap dilinin değişime uğradığı dönem ve sonrasında söylemişse, bu beyit asla delil olamaz. Çünkü Arapça, fethedilen yerlerin genişlemesi ve Arap olmayanların Arap olanlarla kaynaşması sonucunda değişime uğramış ve o eski saf halini kaybederek diğer dillerden etkilenir olmuştur. Bütün bunlar bize, bu beyitin Arap dilinin değişime uğramasından sonra söylenmiş olabileceği ihtimâlinin yüksek olduğunu göstermektedir. Allah en doğrusunu bilir. Daha geniş bilgi için bk. Şerhu’l-Akîdeti’l-Vâsıtıyye (1/378-379).

25 Bu dört şeyi, İbn Teymiyye burdakine yakın ancak biraz daha farklı ifâdelerle etraflıca anlatmıştır. Bk. Mecmûu’l-Fetâvâ (6/360-361). Ayrıca bk. İbnu’l-Kayyim, es-Savâıku’l-Mürsele (1/289-292); İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh: 78-82);el-Kasîdetü’n-Nûniyye (Dr. Herrâs’ın Şerhi ile birlikte 1/307-308); İbnu’l-Mevsılî, Muhtasaru’s-Savâık (1/47-49, diğer baskıda 1/43-46).
EbuMusa isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 04.08.2008, 20:38

 
Üyelik tarihi: 02.08.2008
Yaş: 28
Mesajlar: 15
Teşekkür etti: 2
3 Teşekkür 2 Mesaja aldı
Allah-u Teâlâ’nın Uluvvu ve Bu Uluvvun Kanıtları


Allah-u Teâlâ’nın uluvvu O’nun zâtî sıfatlarından olup iki kısma ayrılır:


1- Sıfatlarının Uluvvu


2- Zâtının Uluvvu


1- Sıfatlarının Uluvvu: Bu, var olan her olgunluk (kemâl) sıfatının, her bakımdan en yücesinin ve en mükemmelinin sadece Allah’a ait olması demektir. İster bu sıfat mecd (şeref, ihtişam) ve kahr (kahretme) sıfatlarından, isterse cemâl (güzellik) ve kadr (şan, şeref, hürmet) sıfatlarından olsun hiç farketmez.


2- Zâtının Uluvvu: Bu ise Allah’ın zâtıyla bütün yaratıklarının üstünde olması demektir.1 Bunu, Kitap, Sünnet, icmâ, akıl ve fıtrat (yaratılış kanunu) kanıtlamaktadır:


- Kitap ve Sünnet, Allah-u Teâlâ’nın zâtıyla yaratıklarının üstünde olduğuna dair açıkça dile getirdiği veya genelde açık kanıtlarla doludur. Bu durumu da farklı biçimlerde ortaya koyarak bir çeşitlilik arzetmiştir. Şöyle ki, Allah’ın zâtî uluvvu:


Bazen yüksek (yukarı) olmak (el-uluvv), üstte olmak (el-fevkıyye), Arş’a istivâ etmek ve gökte olmak gibi sözlerle anlatılmıştır. Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:


"Ve O, zâtıyla yüksekte olandır, çok büyüktür." (Bakara, 255)


"Zâtıyla yüksek olan Rabbinin adını tesbih et." (el-A’lâ, 1)2


"Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar." (Nahl, 50)3


"Rahman arşa istivâ etti." (Tâhâ, 5)4


"Gökte olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz?" (Mülk, 16)5


Ve Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem- :


"Ben gökte olanın emîni (güvendiği) olduğum halde, hâlâ siz bana güvenmiyor musunuz?!" 6


Bazen eşyanın O’na yükselmesi, çıkması ve yükseltilmesi (kaldırılması) gibi sözlerle anlatılmıştır. Allah-u Teâlâ’nın şu buyruklarında:


"Güzel söz ancak O’na yükselir." (Fâtır, 10)


"Melekler ve Rûh (Cebrâil) O’na çıkar." (Meâric, 4)


"Tam tersine Allah onu (İsa’yı) kendisine yükseltmiştir (kaldırmıştır)." (Nisâ, 158)7


ve Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’in de şu sözlerinde olduğu gibi:
"Allah’a ancak güzel şey yükselir (çıkar)." 8


"Geceyi sizin aranızda geçiren melekler Rablerine çıkarlar." 9


"Gündüzün amelinden önce gecenin ameli, gecenin amelinden önce de gündüzün ameli O’na (Allah’a) yükseltilir (kaldırılır)." 10


Bazen de eşyanın O’ndan aşağı indirilmesi sözüyle anlatılmıştır. Şu iki ayet ve hadiste olduğu gibi:


"O (Kur’ân), âlemlerin Rabbinden indirilmiştir." (Vâkıa, 80) (Hâkka, 43)


"De ki: Onu (Kur’ân’ı), Mukaddes (kutsal) Ruh (Cebrâil), Rabbinden indirdi." (Nahl, 102)11


"Rabbimiz, (her) gecenin son üçte biri (yâni son üçte birlik kısmı) kaldığı zaman dünya göğüne iner." 12


Daha bunlara benzer ayetler ve Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’den mütevâtir olarak aktarılan, Allah-u Teâlâ’nın yaratıklarının üstünde olduğunu anlatan hadisler, Hz. Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’in bütün bunları, Rabbinden alarak söylediğini, ümmetinin de kendisinden aldığını kesin olarak göstermektedir.


- İcmâya gelince, sahâbîler ve onlara ihsanla (güzelce) uyan tâbiîn ve ehl-i sünnet imamları, Allah-u Teâlâ’nın göklerinin üstünde, arşının üzerinde olduğu inancında birleşmişlerdir. Sözleri bu anlamı açıkça ifade eden şeylerle doludur. Evzâ’î şöyle demiştir:
"Biz şöyle derdik -ki aramızda tâbiînden pek çok kimse vardı-: Zikri (anılması) çok yüksek (yüce) olan Allah, muhakkak ki arşının üstündedir ve biz sünnetin getirdiği bütün sıfatlara inanırız."13


Evzâ’î bu sözü, Allah’ın sıfatlarını ve yüksekte olduğunu inkar eden Cehm’14in mezhebinin (Cehmiyye) ortaya çıkışından sonra söylemiştir ki, insanlar selefin görüşünün, Cehm’in görüşlerine aykırı olduğunu bilebilsinler.


Seleften hiç kimse, Allah’ın semâda olmadığını, O’nun zâtıyla her yerde olduğunu, bütün yerlerin O’nun için bir olduğunu, O’nun ne alemin içinde ne dışında, ne ona bitişik ne de ondan ayrı olduğunu ve hissi olarak (duyu organlarıyla) O’na işaret etmenin câiz olmadığını kesinlikle söylememiştir. Tam tersine yaratıkların Allah’ı en iyi bileni Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem- arefe günü veda haccında o büyük topluluğun içinde parmağını göğe kaldırarak Allah’a işaret etmiş ve "Ey Allahım! Şahit ol!" 15 diyerek ümmetinin, kendisine verilen görevi onlara bildirdiğine dair ikrarlarına (itiraflarına) Rabbini tanık tutmuştur. Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun.16


- Akla gelince, her sağlıklı akıl, Allah’ın zâtıyla yaratıklarının üstünde olması gerektiğini iki bakımdan gösterir:


1- Yükseklik bir olgunluk (kemâl) sıfatıdır. Zâtıyla yüksekte olan Allah, her bakımdan mutlak anlamda olgun olmayı kendisine farz kılmıştır. Öyleyse çok kutsal ve yüksek olan Allah’ın yüksekte olması gerekir.


2- Yükseklik, alçaklığın zıttıdır. Alçaklık da bir eksiklik sıfatıdır. Zâtıyla yüksekte olan Allah ise bütün eksik sıfatlardan münezzehtir. Öyleyse Allah’ın alçaklıktan tenzîhi ve onun karşıtı olan yükseklikle nitelendirilmesi gerekir.


- Fıtrata (Yaratılış Kanunu) gelince, Allah, arabıyla acemiyle bütün insanları ve hatta hayvanları dahi, hem kendisine, hem de kendisinin onların üzerinde olduğuna iman etmek üzere yaratmıştır.


Dua veya ibadetle Rabbine yönelen hiçbir kul yoktur ki, yüksekleri arzuladığına ve kalbinin sağa ve sola bakmadan sadece göğe yöneldiğine dair bu kaçınılmaz duyguyu içinden geçirmesin, onu kalbinin derinliklerinde duymasın. Şeytanların ve hevâsının ayartmış olduğu kimselerden başka hiç kimse bu fıtrat gereğinden vazgeçmez.
Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî17 meclisinde şöyle derdi: "Başka hiçbir şey yok iken Allah vardı. Şimdi de O, o zaman olduğu şey üzeredir."18 O bu sözüyle, Allah’ın arşına istivâ ettiğini inkar ettiğini açıklamak istiyordu.


Cüveynî’nin bu sözünden sonra Ebû Ca’fer el-Hemedânî19 de O’na şöyle demiştir: "Sen arş hakkında konuşmayı bırak da -çünkü o nakille sâbittir- kalplerimizde duyduğumuz şu kaçınılmaz duygudan bize haber ver: Hiçbir ârif, sağa ve sola bakmadan sadece yüksekleri arzuladığına dair bu kaçınılmaz duyguyu kalbinde hissetmeden, kesinlikle "Yâ Allah" dememiştir. Öyleyse içimizde beliren bu kaçınılmaz duyguyu kalplerimizden nasıl kovabiliriz ki?!"
Bunun üzerine, feryadı basan Ebu’l-Meâlî eliyle başına vurarak: "Hemedânî beni şaşkına çevirdi. Hemedânî beni şaşkına çevirdi." dedi.20


İşte bu beş kanıtın hepsi, Allah’ın zâtıyla yüksekte, yaratıklarının üstünde olduğu hususuyla uygunluk göstermektedir.


Fakat, "O, göklerde de yerde de Allah’tır. Gizlinizi ve açığınızı bilir." (En’âm, 3)

"Gökteki ilah da, yerdeki ilah da O’dur." (Zuhruf, 84)


ayetleri, Allah’ın (zâtıyla) gökte olduğu gibi yerde de olduğu anlamına gelmezler. Bu ayetlerin anlamının bu olduğunu sanan ya da bunu seleften herhangi birinden nakleden kimse, sanısında hatalı, naklinde ise yalancıdır.


Birinci ayetin anlamı: Şüphesiz <