İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 10.07.2008, 11:49

 
Üyelik tarihi: 26.05.2008
Mesajlar: 7
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
Vahhabi Tacuddin el-Bayburdi'ye Reddiye İkinci Bölüm


Diyor ki:
ALLAH’U TEALA’NIN SEMA’DA OLDUĞUNU ANLATAN AYETİ KERİMELER

أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يَخْسِفَ بِكُمُ الأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ

“ Yoksa siz, gökte olanın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz. O zaman yer birden sallanmaya başlar. “
أَمْ أَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباً فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ

“ Yoksa siz, gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir rüzgâr gönder-meyeceğinden emin mi oldunuz? O zaman tehdidim sanılmış göre-ceksiniz. “
MÜLK: 16 – 17. AY.

Şüphesiz ki insanları yere batıracak olan Allah’u Azze ve Celle’dir... Birilerinin zannettiği gibi burada bahsi edilen melekler değildir… Bu Ayeti celilelerde gökte olanın kendisinin olduğunu anlatılıyor Rabbimiz…


Ebetteki Melekler de göktedirler, ama Allah’u Teâlâ’nın burada haber verdiği şey; kendisinin meleklerinde üstünde olduğudur…





REDDİYE:
Bu ayet kesinlikle “Allâh” lafzı diye geçmiyor. Niçin Allâh ile tefsir ediyorsun ki?
Burada ayeti zahirine göre aldın ki, Allâh’ın göklerde olduğunu söylemen daha açık olsun diye. Hâlbuki müfessirlerin bir kısmı “Gökte olanın” yani “meleklerin” olduğunu, bazılarının da “ Mülkü ve kudreti göklerdedir” ve bazılarının da “Şanı yüksek veya Şanı en yüksek olan yerdedir”, yani göklerde olduğunu söylemişlerdir.” Hiçbir Ehlisünnet Vel Cemaat âlimi, Allâh’ın zatıyla göklerde olduğunu söylememiştir.
Müfessirlerin bazılarının bu konudaki görüşleri şöyledir:
1- أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء
“Meleklerdir” demektir. İmam Beyzavi (Tefsiri Beyzavi)
2-أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء
“Kudreti ve Sultanı” demektir. Celaleyn Tefsiri
أأمِنتُم مَنْ في السماءِ3-
“Melekler” demektir. İmam Maverdi (Tefsiri Maverdi)
4-من في السماء
Anlamı: ”Bu mecazdır. Allâh’ın bir yönde bulunmaması akli delillerle sabittir. Bunun mecaz anlamı şöyledir: “O’nun Mülkü göklerdedir. O’nun Mülkü her şeydedir ama sema meleklerin yeri olduğu için sema zikredilmiştir.” Müfessir Ebu Heyyâ Endelusi (El-Bahrul Muhit Tefsiri)
ءامِنتم مَّن فِى السماء5-
Bil ki Müşebbihe, bu ayeti delil getirerek, Allah'ın bir yeri olduğunu söylemiştir. Buna şu şekilde cevap veririz: "Bu ayetin, Müslümanların ittifakıyla, zahirî manasına alınması caiz değildir. Çünkü Hakk'ın gökte olması, göğün Allah'ı, her yanından kuşatmış olmasını gerektirir. Dolayısıyla da Allah, -hâşâ- gökten küçük olmuş olur. Hâlbuki gök Arş'tan çok daha çok büyüktür. Binaenaleyh Allah Teâlâ'nın Arş'a nispetle çok küçük olması gerekir. Hâlbuki bu, bütün Müslümanların ittifakıyla imkânsızdır. Bir de Allâh,
قُل لّمَن مَّا فِى السموات والأرض قُل لِلَّهِ
"’Gökteki ve yerdeki şeyler kimindir?’ de. De ki: Allâh'ındır" (En’am, 12) buyurmuştur. Buna göre eğer Allâh-u Teâlâ, gökte olmuş olsaydı, kendi kendinin maliki olmuş olurdu ki, bu imkânsızdır. Böylece bu ayetin, zahirî manasına göre anlaşılmaması gerektiğini anlıyoruz. Bunun tevili ve tefsiri sadedinde şu izahlar yapılabilir:
1)Ayetin takdiri, "Göktekinden, yani Allâh'ın azabından emin mi oldunuz?" şeklinde niçin olmasın? Çünkü âdet, hep belaları, inkârcı ve isyankârlara gökten indirme şeklinde cereyan etmiştir. Dolayısıyla gök, Allâh'ın rahmet ve nimetinin iniş yeri olduğu gibi, azabının da iniş yeridir.

2) Ebu Müslim şöyle demiştir: "Araplar bir tanrının varlığını kabul ediyorlardı, fakat bu tanrının, tıpkı Müşebbihe'nin inandığı gibi, gökte olduğuna inanıyorlardı.
Buna göre Hak Teâlâ sanki onlara, "Gökte olduğuna inandığınız ve dilediği şeyi yapabileceğinikabul ettiğiniz o Zâtın, sizi yere batırmasından emin mi oldunuz?" demiştir."

3)Ayetin takdiri, "Gökteki olandan, yani Allâh'ın saltanatından, mülkünden ve kudretinden emin mi oldunuz?" şeklindedir. Fakat ayette "gök" sözünün yer alışı, Allah'ın saltanatını ululamak ve O'nun kudretini yüceltmek içindir. Bu tıpkı,
وَهُوَ الله فِى السموات وَفِى الأرض"O, yerde de, gökte de gerçek ilâhtır" (En'&m, 3) ayeti gibidir. Çünkü tek bir şeyin aynı anda iki ayrı yerde olması mümkün değildir. Binaenaleyh Allâh'ın yerde ve gökte oluşundan maksat, O'nun emrinin, kudretinin ve iradesinin göklerde de, yerde de geçerli olduğunu anlatmaktır. (Veya semalarda ve yerde hakkıyla ibadet edilen Allâh’tır) İşte bu ayette de böyledir.

4) "Gökteki" ifadesi ile "azapla görevli meleğin" kastedilmiş olması niçin caiz olmasın. Bu melek de Cebrail'dır. Buna göre mana, "Cebrail'in, Allah'ın emri ve müsaadesi ile sizi yere batırmasından emin mi oldunuz?" şeklinde olur. İmam Razi (Tefsiri Kebir)
أأمِنتُم مَنْ في السماءِ6-
“Melekler” demektir. İmam Kurtubi (Tefsiri Kurtubi)
أأمِنتُم مَنْ في السماءِ7-
“Melekler” demektir. Hafız Iraki (el-Emâli)

Bu alimlerin kitaplarına da bakabilirsiniz:
1-İmam Kurtubi–el-Cami Li Ahkamil Kur’an
2-İmam Beyzavi–Haşiyetuş ŞehâB
3-İmam İsmaik Hakki Bursavi-Ruhul Beyân
4-İmam Muhammed es-SebzevSari- el-Vedid Fi Tefsiril Kur’an-il Mecid
5-Hafız Suyuti ve Allame Mahelli-Tefsir el-Celâleyn
Arapça’da övmek için gökte denir:
1-İmam Suyuti–Ukud ez-Zeberced Ala Müsnedil İmam Ahmed
2-İmam Zebiydi–Tac el-Arus
3-Allame İbni Manzur–Lisanu Arap
4-İmam es-Semin el- Hanbelî- Umdetul Huffaz

Diyor ki:
Bakınız Allah’u Teâlâ ne buyuruyor:

أَفَأَمِنَ الَّذِينَ مَكَرُواْ السَّيِّئَاتِ أَن يَخْسِفَ اللّهُ بِهِمُ الأَرْضَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُونَ
“ Kötü tuzaklar kuranlar, Allah’ın kendilerini yere geçirmeyece-ğinden, yahut hiç ummadıkları bir yerden kendilerine azabın gelme-yeceğinden emin midirler? “
NAHL: 45.AY.








REDDİYE:
"Azabla görevli meleğin" kastedilmiş olması niçin caiz olmasın ki? Bu melek de Cebrail'dır. Buna göre mana, "Cebrail'in, Allah'ın emri ve müsaadesi ile sizi yere batırmasından emin mi oldular?" şeklinde olur. İmam Râzi ( Tefsir-i Kebir)


Diyor ki:
Rabbimiz şöyle buyurur:

وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مِن دَآبَّةٍ وَالْمَلآئِكَةُ وَهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ يَخَافُونَ رَبَّهُم مِّن فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

“ Göklerde ve yerde olan canlılarla ve Melekler, kibirlenmeden hep Allah'a secde ederler. " ÜSTLERİNDE Kİ RABLERİNDEN KORKARLAR " ve emrolundukları her şeyi yaparlar. “

NAHL: 49 – 50. AY.



REDDİYE:
İlk önce bu ayette geçen فوق (üstünlük)illaki “mekân” manasında olmaz.
Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:
وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ
Ali-İmrân/ 55
Anlamı: ”Sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacaktır.”
Bu ayette geçen فَوْقَ(üstün) kelimesi mekânla tefsir edilir mi?
Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:
فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ
En-Nisâ’ / 11
Anlamlı: ”İkiden fazla kadın iseler…”
Bu ayette geçen فَوْقَ(üstün) kelimesi mekân değil sayı manasındadır.
Ondan sonra müfessirler göstermiş olduğu bu ayet (en-Nahl / 49, 50) hakkında şöyle diyorlar:
1-a-Onların üzerlerinden onlara azap göndermesinden korkuyorlar.
b- Buradaki üstünlük kahretme konusundadır. İmam Beazavi’nin Tefisir’i.
2-Allâh, bu ayette kudretinin ve azametinin onlardan üstün olduğunu bildirmektedir. İbni Kesir
3-Kamil kudretini gösterme manasındadır. Râzi- Tefsiri Kebir
4- Onların üzerlerinden onlara azap göndermesinden korkuyorlar. İmam Nesefi tefsiri
5-a-Onların üzerlerinden onlara azap göndermesinden korkuyorlar. Çünkü azap semadan iner.
b-Onların kudretinin üzerindeki Allâh’ın kudretinden korkuyorlar İmam Maverdi Tefsiri.

5-Kahretmekle onlardan üstündür. Celaleyn Tefsiri



Diyor ki:
ALLAH’U TEALA’NIN SEMA’DA OLDUĞUNU ANLATAN HADİSLER


{ … Muâviye't -Ubnu'l -Hakem es –Sülemiyy r.a dan, şöyle dedi : Benim, Uhud ve Cevvaniyye taraflarında koyunlarımı güden bir cariyem vardı.Bir gün yanına çıkıb vardım.Birde ne göreyim, güttügü koyunlardan birisini kurt kapmış. Ben de Âdemoğullarından biriyim, onların öfkelendiği gibi bende öfkelenib esef ettim. Lakin ben o cariyeye bir şamar vurdum. Akabinde Resulullah s.a.v’e gelip - cariyeye vurduğum tokatı haber verdim – Resulullah s.a.v bu şamarı aleyhime çok büyüttü. Bende, Ya Rasulallah : - yaptığım bu işten dolayı - cariyeyi azad edeyim mi? dedim. Onu bana getir, buyurdu. Bende cariyemi Resulullah s.a.v’e getirdim. Resûlullah s.a.v cariyeye hitaben " ALLAH NEREDEDİR " ? diye sordu. Câriye : " SEMADADIR " dedi. Tekrar, " BEN KİMİM " ? Buyurdu. Câriye : " SEN ALLAH'­IN RESULÜSÜN ", dedi. Bunun üzerine Resûlullah s.a.v bana: Onu azad et, çünkü o bir " MU'MİNE " dir, buyurdu. }…

BUHARİ CÜZ: 64 – MÜSLİM: 2.C.537.N – EBU DAVUD: 2.C.930.N – İBNİ HUZEYME TEVHİD: 121 – AHMED: 5 / 447 – BEYHAKİ: 7 / 387 – İBNİ EBİ ASIM ES-SÜNNE: 489.N


REDDİYE:
İlk önce bu hadisi İmam Buhari “Sahih”inde rivayet etmemiştir. Bunu “Halk Efaalul İbad “adlı kitabında rivayet etmiştir. Bu kitaptaki bütün hadisler sahihtir dememiştir. Ondan sonra İmam Müslim bu hadisi “İman Bölümü”nde değil “Namazdaki Sözler Bölümü”nde rivayet etmiştir. Bundan dolayı Hafız Subki “es-Esakil” adlı kitabında bu hadis için “Amellerde alınır ama itikatlarda kullanılmaz” demiştir.

Bu hadis hakkında Hafız Abdullâh B. Ahmed el-Ğumâri “el-Fevâid el-Maksudah” adlı kitabında şöyle demektedir: ”İlk önce bu hadis ŞAZ’dır. Çünkü mütevatir hadislere muhaliftir. İmam Malik “Muvatta” adlı kitabında İbni Mesut’tan rivayet ettiğine göre Peygamber efendimiz o cariyeye “Allâh’tan başka ilâh olmadığına şahadet ediyor musun?” diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz tekrar “Muhammed’in Allâh’ın Resulü olduğuna şahdet ediyor musun? diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz “Ölümden sonraki Ba’as’a inanıyor musun?” diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz “Onu azat et” dedi. “
Hafız el-Ğumâri şöyle devam ediyor: “Cariyenin hadisinin başka rivayetinde elleriyle semayı gösterdi, çünkü dilsizdi. Bu rivayetin senedinde Said B. El-Marzaben B.İkrimeh bulunur. Bu da Metruk Münkiril hadis ve Mudellis’tir. Bundan dolayı bu hadis zaif ve şaz’dır.”
Hafız el-Ğumâri şöyle devam ediyor: Muaviyeh B. El-Hakam’den gelen bu rivayet karşı birkaç tane rivayet bulunmaktadır.
1-İmam Beyhaki’nin “es-Sünen” adlı kitabında Avn B. Utbeh Bin Abdullâh dedesinden rivayet ettiğine göre Peygamber efendimiz o cariyeye “Rabbin kimdir?” diye sordu. O da “Rabbim Allâh’tır” dedi. Peygamberimiz tekrar “Dinin nedir? diye sordu. O da “İslam’dır” dedi. Peygamberimiz “Ben kimim?” diye sordu. O da “Allâh’ın Resulüsün” dedi. Peygamberimiz “Onu azat et” dedi.
2-İmam Beyhaki’nin “es-Sünen” adlı kitabında Süveyd es-Sakafi’den rivayet ettiğine göre Peygamber efendimiz o cariyeye “Rabbin kimdir?” diye sordu. O da “Rabbim Allâh’tır” dedi. Peygamberimiz “Ben kimim?” diye sordu. O da “Allâh’ın Resulüsün” dedi. Peygamberimiz “Onu azat et” dedi.
3-İmam Ahmed “el-Müsned” adlı kitabında. Ubaydullâh B. Abdullâh’tan rivayet ettiğine göre Peygamber efendimiz o cariyeye “Allâh’tan başka ilâh olmadığına şahadet ediyor musun?” diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz tekrar “Muhammed’in Allâh’ın Resulü olduğuna şahadet ediyor musun? diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz “Ölümden sonraki Ba’as’a inanıyor musun?” diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz “Onu azat et” dedi.
4-Hafız Bezzar, İbni Abbas’tan rivayet ettiğine göre Peygamber efendimiz o cariyeye “Allâh’tan başka ilâh olmadığına şahadet ediyor musun?” diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz tekrar “Muhammed’in Allâh’ın Resulü olduğuna şahadet ediyor musun? diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz “Ölümden sonraki Ba’as’a inanıyor musun?” diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz “Onu azat et” dedi.”

Hafız Abdullâh B. Muhammed el-Harari “Şerhus Sıratul Mustekim” adlı kitabında şöyle diyor: ”Bu hadis iki sebepten dolayı sahih değildir:
1-Bu hadis Mudtarıb bir hadistir. Çünkü birbirinden farklı rivayetleri vardır. Bir rivayet göre “Allâh nerede?” diye sormuş, başka bir rivayette “Rabbin kimdir?”, başka bir rivayette “Allâh’tan başak İlâh olmadığına şahadet ediyor musun?” ve başak bir rivayette de “Dilsiz olduğu için semayı gösterdi” şeklindeki rivayetleri Mudtraıb olmasına bir sebeptir.
2-Bu rivayet usul kurallarına aykırıdır. Çünkü dinimizin kurallarına göre Kelime-i Şahadet’i söyleyen mü’min ve Müslüman olur. Sadece “Allâh semadadır” demekle değil. On beş sahabenin rivayet etmiş olduğu mütevatir bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: “İnsanların, Allâh’tan başka İlâh olmadığına ve benim Allâh’ın Resulü olduğuma şahadet edinceye kadar savaş etmeye emrolundum.”
Bu hadisi zahirine göre alındığı takdirde mütevatir hadise muhaliftir. O zaman ya te’vil edilir ya da reddedilir. Çünkü muhaddisler ve âlimler mütevatir hadislere muhalif ve te’vil kabul etmeyen reddedilir. O zaman İmam Malik’in rivayeti usule uygundur. Bu rivayet şöyledir: “Peygamber efendimiz o cariyeye: ‘Allâh’tan başka ilâh olmadığına şahadet ediyor musun?’ diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz tekrar ‘Muhammed’in Allâh’ın Resulü olduğuna şahadet ediyor musun?’ diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz ‘Onu azat et’ dedi.” Hafız el-Harari’nin sözü burada bitiyor.
Hafız Beyhaki “el-Esma’ ves Sıfat” adlı kitabında şöyle diyor:” Bu hadis uzundur, cariye kısmına kadar sahih çıkartmıştır. Rivayetçiler, hadisin metni konusunda ihtilaf ettikleri için bu bölümü saih kısmında saymamıştır.” Allame Muhaddis Muhammed Zahit el-Kevseri:” Bu kitabı tahkik ederken bu bölüm hakkında şöyle dedi:” Ellerimizde bulunan Sahih Müslüm’deki bu cariye olayı sonradan eklenmiş olabilir. İmam Beyhaki bu hadis Mudtarib olduğunu zikretmiştir. İmam Beyhaki “es-Sünen el-Kubra” adlı kitabında Muaviye B. el-Hekem’in (Allâh nerede) rivayetine muhalif olan rivayetleri zikretmiştir.”
Ehli Sünnet vel Cemaat âlimlerinin icmâıyla Allâh, mekândan münezzehtir. O halde bu hadisi kabul eden âlimler şöyle dediler: Peygamber efendimiz o cariyeye “Allâh nerede?” derken bu hâşâ mekân hakkında bir soru değildir. Çünkü Arapçada أين (ayn, yani nerede) sadece mekân için kullanılmamaktadır. “Şanı nerededir”, yani “ne kadardır” diye sormuş manasında olup, o cariye de “Semadadır” derken, yani “çoktur” veya “çok yüksektir manasındadır” şeklinde tevili yapılmaktadır.
Bu kelime أين hem mekân için kullanılır hem de Mekaneh (Şan). Bu hadiste geçen أين kelimesi mekânla değil şanla açıklayan alimlerin bazıları şunlardır:
1-İmam Râzi-Esasut Takdis
2-Hafız Subki-es-Seyfus Sakil
3-Hafız İbni Forak-Muşkel el-Hadis ve Beyanuhu
4-İman İbni Arabi-el-Kabes Şerh el-Muvatta’
5-İman İbni Arabi-Şerh et-Tirmiz
6-Hafız İbnil Cevzi-el-Baz el-Eşheb
7-İmam Kurtubi-et-Tezkar
8-İman Nevevi-Şerh Sahih Müslim
9-Hafız Suyuti-Şerh Sünen Tirmizi
10-Hafız Suyuti-Tenviril Havâlik Şerh Muvatt’ Mâlik
11-Müfessir İmam Ebu Hayyan Endelusi-el-Bahrul Muhit tefsiri
12-İmam et-Taybi-Şerh et-Taybi
13-Mulla Ali Kâri-Mirkatul Mefatih Şerh Mişket el-Mesabih
14-Hafız Askalani-Riselet el-Kazvini
15-İmam Ebul Velid el-Bâci-el-Muntekâ


Diyor ki:

{ … Abdullah ibnu Ahmed ibnu Hanbel r.h dan, er-Reddu ale'l Cehmiyye isimli kitabında,babası Ahmed'den oda Abdullah ibnu Nafi'den oda Malik ibnu Enes r.h dan şöyle dediğini rivayet ediyor :


İmam'ı Malik r.h şöyle dedi :
" ALLAH'U AZZE VE CELLE SEMA’DADIR, İLMİ İSE HER YERDE­DİR, İLMİNDEN DE HİÇ BİR ŞEY GİZLİ KALAMAZ ". }

EBU DAVUD MESAİL: 263 - ABDULLAH ER-REDDU ALEL CEHMİYYE: 5 – ACURRİ ŞERİA: 289





REDDİYE:
Bu hadis sahih bir isnatla rivayet edilmemiş olup, İmam Ebu Davud “el-Merâsil” adlı kitabında rivayet etmiştir. Muhaddisler diyorlar ki: ”Sadece rivayet etmek sabit olması anlamına gelmez. Bir hadis sahihtir diyebilmemiz için ya bu hadis hakkında bir hafız bu sahihtir diyecek veya “Bu kitapta sadece sahih hadisleri yazacağım” dediği kitapta rivayet edilecektir.” Bu konu hakkında daha geniş bir bilgi için İmam Ebu Davud’un “el-Merâsil” adlı kitabına bakınız.

Diyor ki:
{ … Ebu Said el-Hudri r.a dan.Şöyle dedi : Rsulullah s.a.v buyurdu ki : “ ……. Bana itimat etmiyor musunuz ? ben semada olanın eminiyim. Sabah akşam bana gökyüzünün haberi geliyor. }

BUHARİ : 4351 – MÜSLİM : 3.C.1064.N


REDDİYE:
Semada olanın eminiyim, yani meleklerin yanında güvenilen biriyim. Vahiyi tebliğ etmese konusunda bana güveniyorlar.


عن عبد اللّه بن عمرو، يبلغ به النبي صلى اللّه عليه وسلم : الراحمون يرحمهم الرحمن ، ارحموا أهل الأرض يرحمكم من في السماء .


{ … Abdullah ibnu Amr r.a dan, şöyle dedi : Resulullah s.a.v buyurdu ki : Merhametli olanlara , " RAHMAN " olan - Allah'u Azze ve Celle'de -merhamet eder. Yerdekilerine merhamet edin ki, gökteki – Allah’ta - size merhamet etsin. }

EBU DAVUD: 5.C.4941.N – TİRMİZİ: 1924 – AHMED: 2 / 160 – HUMEYDİ: 591 – HAKİM: 4 / 159




REDDİYE:
İlk önce İmam Ahmed, İmam Hâkim, İbnil Mübarek ve Humeydi’nin rivayetlerinde “gökteki” değil, “gök ehli” diye geçmektedir. Ondan sonra İmam Ebu Davud ve İmam Tirmizi’nin rivayetinde “gökteki”nin yanında “Allâh” ismi yoktur. Belli ki, bunu milleti kandırmak için yorumladınız ve yazdınız.

Peygamber efendimiz şöyle buyurdu:
“Rahmet edenleri er-Rahman rahmet eder. Yeryüzündekileri rahmet ediniz ki, gök ehli de size rahmet etsin.” İmam Ahmed, İmam Hâkim, İbnil Mübarek ve Humeydi rivayet etmişlerdir.
Hafız Iraki “el-Emâli” adlı kitabında bu hadis birinci hadisi açıklıyor demiştir. Yani birinci hadiste geçen “gökteki”, yani “rahmetleri indirmekle görevlendiren melek demektir” diye bildirmiştir. Çünkü Allâh hakkında gök ehli denmez.



{ … Câbir ibnu Abdullah r.a dan, şöyle dedi : Resulullah s.a.v Veda Haccı’nda Arefe günü vermiş olduğu hutbede şöyle buyurdu : Ben vazifem olan tebliği yaptım mı ? - ne diyorsunuz -Sahabelerde: evet Ya Resulallah hakkı ile yaptın, diye cevab yerdiler. Resulullah s.a.v de şehâdet parmağını semaya doğru kaldırıp insanlara karşı indirerek; Allah’ım şahid ol, diye üç kere tekrar etti. }


BUHARİ: 1739 – MÜSLİM: 1218 – EBU DAVUD: 1905 – AHMED: 1 / 447





REDDİYE:
Kesinlikle İmam Buhari’nin, İmam Müslim’in, İmam Ahmed’in ve İmam İbni Mece rivayetinde “Şehadet parmağını semaya doğru kaldırdı” diye geçmemektedir. Şayet başka rivayette varsa “Dua Kıblesi” diye semaya doğru kaldırdı manasında olur.

{ … Abdullah İbnu Ömer r.a dan, şöyle dedi : Resulullah s.a.v vefat ettiğinde, - münafıklardan bazıları müslümanların aralarını karıştırmak için nasıl olur da böyle bir Resul ölür diye laflar konuşmaya başlamışlardı - Binâen aleyh Ebu Bekr r.a Müslümanlara hitaben bir hutbe irad ederek şöyle dedi : Ey insanlar ! eğer ibadet ettiğiniz ilah Muhammed idiyse o öldü. Yok, eğer ibadet ettiğiniz ilah semadaki Allah idiyse o ölmemiştir. Ve sonra şu Ayet'i Kerimeyi sonuna kadar okudu.

“ Muhammed ancak bir resuldür. Ondan önce de birçok Resuller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz topuklarınızın üzerine geriyemi döneceksiniz… “ } Ali imran 144.


EBU SAİD ED-DARİMİ ER-REDDU ALEL CEHMİYYE : 274


REDDİYE:
Kesinlikle hiçbir rivayette “semadaki Allah” diye geçmiş değildir. Bu müşebbih ve mücessim olan ed-Darimi ve yandaşları tarafından iftira atılarak eklemişlerdir.
Ebu Bekir şöyle buyurdu: ”Her kim Muhammed’e ibadet ediyorsa Muhammed vefat etti ve her kim Allâh’a ibadet ediyorsa Allâh Hay’dır, ölmez. İmam Buhari ve İmam Beyhaki rivayet etmişlerdir.

Diyor ki:

{ … Abdullah ibnu Ahmed ibnu Hanbel r.h dan, er-Reddu ale'l Cehmiyye isimli kitabında,babası Ahmed'den oda Abdullah ibnu Nafi'den oda Malik ibnu Enes r.h dan şöyle dediğini rivayet ediyor :


İmam'ı Malik r.h şöyle dedi :
" ALLAH'U AZZE VE CELLE SEMA’DADIR, İLMİ İSE HER YERDE­DİR, İLMİNDEN DE HİÇ BİR ŞEY GİZLİ KALAMAZ ". }

EBU DAVUD MESAİL: 263 - ABDULLAH ER-REDDU ALEL CEHMİYYE: 5 – ACURRİ ŞERİA: 289





REDDİYE
Bu hadis sahih bir isnatla rivayet edilmemiş olup, İmam Ebu Davud “el-Merâsil” adlı kitabında rivayet etmiştir. Muhaddisler diyorlar ki: ”Sadece rivayet etmek sabit olması anlamına gelmez. Bir hadis sahihtir diyebilmemiz için ya bu hadis hakkında bir hafız bu sahihtir diyecek veya “Bu kitapta sadece sahih hadisleri yazacağım” dediği kitapta rivayet edilecektir.” Bu konu hakkında daha geniş bir bilgi için İmam Ebu Davud’un “el-Merâsil” adlı kitabına bakınız.



ŞİMDİLİK SON SÖZ!


EVET, DEĞERLİ MÜSLÜMANLAR!
Tacuddin El Bayburdi’nin veya ona isnat edilen yazılarına dikkat ettiğimiz zaman göstermiş olduğu ayet ve hadislerin hepsi müteşabih olan ayet ve hadislerdir. Bu ayet ve hadislerin tevilini asla kabul etmezler. Ama işlerine gelen ve kendilerine göre kendilerini haklı çıkartmak için başka ayet ve hadisleri de tevil etmekten geri kalmazlar. Peki, bunu neye dayanarak yapıyorlar? Bazı ayet ve hadislerin tevil edildiğini söylerken bazılarının da tevil edilemeyeceğini ısrarla iddia etmektedirler. Böylece kendi kendilerine bir metot çıkartmış olmaktadırlar. Hâlbuki onların Şeyhi İbni Teymiye ve onların ikinci Şeyhi Albani diyorlar ki: ”Te’vil ta’tildir, yani inkârdır.” Yani te’vil tamamen yasaktır. Bunlar ise istediklerini te’vil yapar istediklerini yapmazlar. Ne bu? Yeni bir din mi?
Şimdi bazı ayetleri sunmak istiyorum:
1-Allâh-u Teâlâ “en-Nahl süresinin 49. ayetinde şöyle buyurdu:
وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ

Anlamı: ”Göklerde ve yerdekiler Allah'a secde ederler.”
Hâşâ Allâh gökte olsaydı kendi kendine mi secde edecekti!?Hâşâ, Hâşâ. Diyecekler ki; “Melekler secde ederler.” O zaman da Allâh, meleklerle beraber gökte olur hâşâ!! Kur’an’ın en açık ve net ayetlerinden olan “Allâh hiçbir şeye benzemez” eş-Şurâ / 11. ayeti nerede kalır.
2- Allâh-u Teâlâ “El-En’âm suresinin 3. ayetinde şöyle buyurdu:
وَهُوَ الله ُ فِي السَّمَوَاتِ وَفِي الأَرْضِ

Bu ayet te’vil etmeden alınırsa zahiri manası şöyledir: ”Allâh, hem göklerde hem de yerdedir.” Bu da imkânsızdır. Hâlbuki ayetin manası: “Allâh, göktekileri ve yerdekileri bilendir” veya “Allâh, göktekiler ve yerdekiler tarafından ibadet edilendir.”

3-Allâh-u Teâlâ “Ez-Zuhruf” suresinin 84. ayetinde şöyle buyurdu:
وَهوَ الذِّي في السَّماءِ إِلَه ٌ وفي الارْضِ إله ٌ

Bu ayet tevil etmeden alınırsa zahiri manası şöyledir: ”Allâh, hem göklerde hem de yerdedir.” Bu da imkânsızdır. Hâlbuki ayetin manası: “Allâh, göktekilerin ve yerdekilerin ilâhıdır.”

4-Allâh-u Teâlâ “Fussilet” suresinin 54. ayetinde şöyle buyurdu:
أَلا إِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ مُحِيطٌ

Bu ayet tevil etmeden alınırsa zahiri manası şöyledir: ”Allâh, zatıyla her şeyi kuşatmıştır.” Bu da imkânsızdır. Hâlbuki ayetin manası: “Allâh, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır, yani her şeyi bilendir.”

5-Allâh-u Teâlâ “Al-Bakarah” suresinin 115. ayetinde şöyle buyurdu:
فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللهِ

Bu ayet tevil etmeden alınırsa zahiri manası şöyledir: ”Nereye dönerseniz Allâh’ın vechi oradadır.” Bu da imkânsızdır. Hâlbuki ayetin manası: “(Yolculuk esnasında ve nafile namazında) nereye dönerseniz Allâh’ın Kıblesi oradadır.”

6- Allâh-u Teâlâ “El-Hadid” suresinin 4. ayetinde şöyle buyurdu:
وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ

Bu ayet tevil etmeden alınırsa zahiri manası şöyledir: ”Nerede olursanız olun Allâh sizinle beraberdir.” Bu da imkânsızdır. Hâlbuki ayetin manası: “Nerede olursanız olunuz Allâh ne yaptığınız bilir.”

Göstermiş olduğu ayetler tevil edilmeden alınırsa Allâh hem Arş’ın üzerinde hem semadadır. Bu da Yahudilerin ve Hıristiyanların inancıdır.
Ve burada yazılan ayetler tevil etmeden alınırsa Allâh, hem göklerde hem de yerdedir. Hem âlemin her tarafında hem de herhangi bir tarafa dönerse oradadır, yani her yerde, herkesle beraberdir. Bu da Hulul akidesinin ta kendisidir.

Şimdi başka ayetler bakalım:
1-Allâh-u Teâlâ “El-Enaâm” suresinin 12. ayetinde şöyle buyurdu:
قُل لّمَن مَّا فِى السموات والأرض قُل لِلَّهِ

Anlamı:"’Gökteki ve yerdekiler kimindir?’ de. De ki: Allâh'ındır" Buna göre eğer Allâh-u Teâlâ, gökte olmuş olsaydı, kendi kendinin maliki olmuş olurdu ki, bu da imkânsızdır. Böylece bu ayetin, zahirî manasına göre anlaşılmaması gerektiğini anlıyoruz.

2- Allâh-u Teâlâ “Ez-Zumar” suresinin 68. ayetinde şöyle buyurdu:
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصُعِقَ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَمَنْ فِي الأَرْضِ


Anlamı: ”Sûr’a üflenince GÖKLERDE ve yerde ne varsa hepsi ölecektir.” Allâh göklerde olsaydı; O da mı ölecektir ( Hâşâ).
3-Allâh-u Teâlâ “En-Necm” suresinin 31. ayetinde şöyle buyurdu:
وَللهِ مَا في السَّمَواتِ وَما في الارْضِ

Anlamı: ”GÖKLERDE ve yerde bulunanlar hep Allâh’ındır.” Allâh hakkında Allâh’ındır denilir mi?
4-Allâh-u Teâlâ “El-Enbiyâ’” suresinin 104. ayetinde şöyle buyurdu:
يَوْمَ نَطْوِى السَّمَاءَ كَطَيِّ السِّجِلِ لِلْكُتُبِ

Alamı: ”(Düşün o)günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz.” Allâh, kendi üzerine mi göğü toplayıp dürecek. (Hâşâ)
Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyurdu:
مَا فِيهَا مَوْضِعُ أَرْبَعِ أَصَابِعَ إِلا وَمَلَكٌ وَاضِعٌ جَبْهَتَهُ سَاجِدًا لِلَّهِ
Anlamı: ”Semada dört parmak yer yoktur ki, alnın yere koyup secde eden bir melekbulunmasın.”
Bu hadisi İmam Tirmiz “Sünen et-Tirmiz”, İmam İbni Maceh “Sahih İbni Maceh”, İmam Ahmed B. Hanbel “Müsned Ahmed”, İmam Hâkim “ El-Mustedrak” ve İmam Tahavi “Mükilul Asar” adlı kitaplarında rivayet etmişlerdir.
Başka bir rivayette şöyle buyurdu:
مَا في السَّمَاءِ مَوْضِعُ كَفٍّ - أو قَالَ : شِبْرٍ - إِلا عَلَيْهِ مَلَكٌ سَاجِدٌ
Anlamı: ”Semada avuç içi veya karış kadar yer yoktur ki, secde eden bir melek bulunmasın. ”Hafız Abdurrazzâk “el-Musannef” adlı kitabında rivayet etmiştir.
Allâh-u Teâlâ (Hâşâ) semada olsaydı bu dört parmak arasında mı olacak tı?
Son olarak “Allâh semadadır” diyene deriz ki: “Semalar ezeli mi yaratılmış mıdır?
1-“Ezelidir” der ise, Allâh’a ezeliyyette ortak koşmuş olur ve Kur’an’a muhalif olup küfre düşer. Çünkü Allâh-u Teâlâ “El-Hadid’” suresinin 3. ayetinde şöyle buyurdu:
هُوَ الاوَّلُ

Anlamı: ”İlk, yani Ezeli O’dur (Allâh).”
Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyurdu:
كَانَ الله ُوَلَمْ يَكُنْ شَىْءٌ غَيْرُهُ

Anlamı: “Allâh vardı, ondan başka hiçbir şey yoktu.”
2-“Yaratılmıştır” der ise, o zaman deriz ki, Allâh ezelidir. Demek ki, Allâh semayı yaratmadan önce semada değildi. Semayı yarattıktan sonra semada olmuş ise demek ki, değişikliğe uğramıştır. Değişikliğe uğramak yaratılmışların sıfatlarındandır. ( İmam Ebu Hanife- el-Fıkhıl Ebsat)
Ondan sonra semada olsaydı, semadan daha büyük, sema kadar veya semadan daha küçük olacaktı. Birincisi, yani semadan daha büyük olsaydı bu aklen imkânsızdır. Çünkü bir şeyin içinde olan ondan büyük olmazdı. İkincisi, sema kadar olsaydı demek ki, sema ile eşit olurdu. Bu da Kur’an’a aykırıdır (Eş-Şura /11). Semadan daha küçük olsaydı o zaman da sınırlı bir cisim olurdu. Bu da imkânsızıdır. Çünkü sınırlı olan sınırlandırana ihtiyacı olur, başkasına muhtaç olan acizdir, aciz olan da İlâh olamaz.
Dördüncü Halife İmam Ali şöyle buyurdu: “Her kim İlâhım sınırlıdır der ise, bu kimse ibadet edilen Yaratanı tanımamış olur.“ (Hafız Ebu Nuayim –El-Hilyeh.)
Dördüncü Halife İmam Ali’nin torunu ve İmam Hüseyin’in oğlu İmam Zeynel Abidin Ali B. Hüseyin B. Ali B. Ebi Talib şöyle buyurdu:
“Sınırlı değil ki, sınırlandırılsın.” (İmam Bağdadi- el-Farku Beynel Fırak.)









Abuhilal isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 09.08.2008, 17:20

 
Üyelik tarihi: 02.08.2008
Yaş: 28
Mesajlar: 15
Teşekkür etti: 2
3 Teşekkür 2 Mesaja aldı
Bir İftira ve Cevabı

Bir İftira ve Cevabı

Son zamanlarda ülkemizde sünnet düşmanlığını körükleyen bazı grupların bu konudaki bâtıl çaba ve gayretlerini i’tikâdî alana kaydırma eğilimi içine girdiklerini ne yazık ki müşâhede etmekteyiz. Bunlar Muhammed Zâhid el-Kevserî (öl.1371/1952) gibi bazı son dönem ilim adamlarını kendilerine örnek almışlardır. Hatta bunlardan bazıları, başta İmam Ahmed (öl.241h.) olmak üzere Yahyâ b. Maîn (öl.233h.) ve İshâk b. Râhûye (öl.238h.) gibi pek çok Ehl-i Sünnet âlimini Haşevîlikle1 itham ederek onlara insafsızca iftira etmişlerdir.2 Aslında onların özellikle İmam Ahmed’i hedef tahtası haline getirmelerinin nedeni, O’nun sünnete olan sıkı bağlılığı ve Halku’l-Kur’ân olayında Mu’tezile ve Cehmiyye’ye karşı gösterdiği o üstün ve erişilmez mücâdeleci ruhtur. Allah O’ndan ve diğer bütün Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat âlimlerinden râzı olsun (Âmîn).

Şurası muhakkak ki, onlar bu hususta hocaları Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin yolunu izlemişlerdir. Nitekim Kevserî, Ehl-i Sünnet imamlarını putçuluk, küfür ve şirkle itham ederek onlara "putçular", "putperestler", "kökleri putperestlere uzanan Haşevîler", "putperestlik çığırtkanları", "tecsîm ve putçuluk hastalığına yakalanmış hastalar", "ümmeti putperestlik çığırtkanlarından sakındırma" gibi asla haketmedikleri aşağılayıcı kötü lakaplar takmıştır.3 Bazen de onları câhillik, ahmaklık ve akıl ve din kıtlığıyla niteleyerek onlara "rezil câhil topluluk", "zelil ve alçak topluluk", "kendilerine selefî diyenler", "mezhepsizler", "hiçbir şeyden anlamayan câhiller", "aklı kıt Haşevîler", "aklı kıt bunaklar", "gâfiller", "câhiller", "cehâletinde ısrar eden câhille hakka karşı inatçı olan âlimler arasında olanlar", "aklı evveller", "anlayış ve akıl olmadan aklında ve dininde isâbet (yara) alanlar", "anlayış kıtlığına din kıtlığı katanlar", "akıllıların delileri", "Allah’ın yarattıklarının, hâdiselere basîret ve nazarla bakmaktan en uzak olanları", "akılsız ayak takımı" gibi gerçekle yakından uzaktan hiçbir ilgisi olmayan kötü lakaplar takmıştır.4 Biz gerek Kevserî’ye gerekse O’nun izinden giderek Ehl-i Sünnet imamlarına bu tür itham ve iftiralarda bulunan sünnet düşmanlarına, halen üzerinde çalıştığımız İşte Gerçek Haşevîler adlı kitabımızda cevap vereceğiz inşaallah. Ancak burada birkaç söz söylemeden geçemeyeceğim:

Evet kendilerini islama nispet eden gruplar içinde teşbîh ve temsîl fikrini hararetle savunanlar olmuştur. Kaynaklar teşbîhin ilk ortaya çıkışının Râfızîler’in aşırılarından kaynaklandığında hem fikirdir. Söylenildiğine göre Allah’ın cisim olduğunu söyleyen ilk kişi Râfızî Hişâm b. el-Hakem5 (öl.190h.)’dir. Daha sonra bu hastalık Hişâm’ın taraftarları tarafından müslümanlar arasında yayılmaya başlamıştır. Biz, Müşebbihe hakkında daha geniş bilgiyi 306 nolu dipnotta verdiğimizden burada bunları tekrarlamaya gerek görmüyoruz. İsteyenler oradan bakabilirler.

Şurası bir gerçektir ki, mâlesef gerek Ehl-i Hadîs’ten gerekse mezhep imamları Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfiî ve Ahmed’e tâbi olanlar arasında teşbîh hastalığından nasibini alanlar çıkmıştır. Ancak bunların sayısı hem çok azdır, hem de bizzat Ehl-i Hadîs ve dört mezhep imamı tarafından kendilerine gereken cevap süratle verilmiştir. Birkaç kendini bilmez yüzünden bütün Ehl-i Sünnet âlimlerini itham altında bırakmak ve onlara iftira atmak herhalde adaletten olmasa gerek! Allah-u Teâlâ şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil olmamaya itmesin. Adaletli olun; (zira) bu takvâya daha yakındır. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdârdır." (Mâide, 8)

Zaten Makâlât kitaplarıyla Fırak veya Milel ve Nihal kitaplarını inceleyenler gerçekte kimlerin Müşebbihe veya Mücessime veya Mümessile’den olduğunu öğrenirler. Bunlar arasında bu ümmetin üzerinde ittifak ettiği hiçbir Ehl-i Sünnet âlimi yer almamaktadır. Örneğin Ebu’l-Hasen el-Eş’arî (öl.330h.) bunlar arasında Hişâm b. el-Hakem (öl.190h.), Hişâm b. Sâlim el-Cevâlîkî gibi Râfızîleri sayarken6 Ebû Mansûr el-Bağdâdî (öl.429 h.) Müşebbihe’nin yaradanı yaratılmışa benzetenler ve yaratılmışı yaradana benzetenler olmak üzere iki sınıf olduğunu, ilk sınıfın da kendi içinde Allah’ın zâtını, yaratılmışların zâtına benzetenler ve Allah’ın sıfatlarını yaratılmışların sıfatlarına benzetenler olmak üzere iki grup olduğunu söyler. Birinci sınıfın ilk grubu arasında, Sebeiyye, Beyâniyye, Muğîriyye, Mansûriyye, Hattâbiyye, Hulûliyye, Hulmâniyye, Mukannaiyye, Azâfira, Hişâmiyye, Dâvûd el-Cevâribî’ye mensup olan Müşebbihe, İbrâhimiyye, Hâbitıyye, Kerrâmiyye vb. başka kolları sayar. İkinci grup arasında ise Basra Mu’tezilesi, Kerrâmiyye’nin bir kolu, ez-Zürâriyye, Râfızîler’in bir bölümü vd. kolları sayar.7

Şehristânî (öl.548h.) ise bunlar arasında Hişâm b. el-Hakem ve Hişâm b. Sâlim el-Cevâlîkî gibi Şiîler’in aşırılarından bir cemâatle, Mudar, Kehmes (öl.149h.), Ahmed el-Huceymî (öl.200h.), Ka’bî (öl.349 h.), Dâvûd el-Cevâribî ve başkaları gibi Haşevî Ehl-i Hadîs’ten bir cemâati sayar.8 Fahreddîn er-Râzî (öl. 606h.) ise bunlar arasında Hişâm b. el-Hakem’e tâbi olan Hakemiyye, Hişâm b. Sâlim el-Cevâlîkî er-Râfızî’ye tâbi olan Cevâlîkıyye, Yûnus b. Abdurrahmân el-Kummî’ye (öl.208 h.) tâbi olan Yûnusiyye, Şeytânu’t-Tâk lakabı9 ile anılan Ebu Ca’fer el-Ahvel’e (Muhammed b. Nu’mân er-Râfızî) tâbi olan Şeytâniyye ve Dâvûd el-Havârî’ye tâbi olan el-Havâriyye gibi Râfızîler ile akledilebilir şeylerden nasibi olmayan bazı hadisçileri ve üçüncü bir fırka olarak da Sicistân yöresinin zâhidlerinden Ebû Abdillah Muhammed b. Kerrâm’a (öl.255 h.) tâbi olanları sayar.”10

Sonra şunu hatırlatmak gerekir ki, dört mezhep imamından herhangi birine tâbi olduğunu iddia eden kimsenin bu iddiası tek başına, onun bu imamlardan birine gerçekten tâbi olduğu sonucunu doğurmaz. Çünkü islam tarihi boyunca pek çok şahıs ve grup aslında hiç de öyle olmadığı halde kendilerinin bu imamlardan birine tâbi olduğunu ileri sürerek mensûbiyet iddiasında bulunmuşlar kısmen de olsa insanları buna inandırmayı başarmışlardır. Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye bu konuda şunları söyler:

Söz İmam Eş’arî’nin (öl.330h.) söylediklerine gelince içlerinde önde gelen bir şeyhleri : "Hiç şüphesiz İmam Ahmed (öl.241 h.) hem kadri büyük bir imam hem de İslam imamlarının en büyüklerindendir! Ancak O’na bir çok bid’at çıkarmış kimseler mensûbiyet iddia etmişlerdir" dedi.

Dedim ki: Evet bu doğru, ama yalnız İmam Ahmed’e hâs bir özellik değil. Belki hemen hemen hiçbir imam yok ki, kendisinin onlardan uzak (ber’î) olduğu topluluklar ona intisab etmiş olmasın. İmam Mâlik’in (öl.179h.) onlardan uzak olduğu bazı insanlar, kendilerini O’na nispet etmişlerdir. Şâfiî’nin (öl.204h.) onlardan uzak olduğu bazı insanlar, kendilerini O’na nispet etmişlerdir. Ebû Hanîfe’nin (öl.150h.) onlardan uzak olduğu bazı insanlar kendilerini O’na nispet etmişlerdir. Mûsâ aleyhis’s-selâm’ın onlardan uzak olduğu bazı insanlar, kendilerini O’na nispet etmişlerdir. İsâ aleyhi’s-selâm’ın onlardan uzak olduğu bazı insanlar, kendilerini O’na nispet etmişlerdir. Ali b. Ebî Tâlib’in (öl.40h.) onlardan uzak olduğu bazı insanlar, kendilerini O’na nispet etmişlerdir. Yine Hz. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in onlardan uzak olduğu Karâmita, Bâtıniyye ve başka fırkalardan nice mülhidler, nice münafıklar kendilerini O’na nispet etmişlerdir.

O önde gelen şeyh sözleri esnasında "Haşeviyye ve Müşebbihe’den bazı insanlar, kendilerini İmam Ahmed’e nispet etmişlerdir" veya benzeri bir şey söyledi.

Dedim ki: Müşebbihe ve Mücessime’den olanlar, İmam Ahmed’in ashâbı dışında diğer mezhep ashâbı arasında İmam Ahmed’in ashâbında olduğundan daha çoktur. Nitekim şu Kürt boylarının hepsi Şâfiî’dir. Onlarda olan teşbîh ve tecsîm fikri başka hiçbir insan sınıfında yoktur. Ceylân halkı içinde Şâfiîler’de vardır, Hanbelîler de. Sonra dedim ki: Halis Hanbelîler’e gelince onlar arasında, kendilerinden başka mezheplerde olan bu tür fikirlerden hiçbiri yoktur. (Daha sonra) Mücessimî Kerrâmîler’in hepsi Hanefî’dir diyerek cevabı tamamladım.”11

İbn Ebi’l-’İzz el-Hanefî (öl.792h.) ise bu konuyla ilgili olarak, Ebû Hanîfe’nin, "Allah’ın gökte olduğunu inkar eden kâfir olmuştur" sözünü aktardıktan sonra şöyle demiştir: "Ebû Hanîfe’nin yoluna (mezhebine) intisâb edenlerden bunu inkar edenlere aldırılmaz. İnandıkları şeylerin çoğunda Ebû Hanîfe’ye muhâlif olan Mu’tezile ve başka gruplar, kendilerini O’na nispet etmişlerdir. İnandıkları şeylerin bir kısmında Mâlik, Şâfiî ve Ahmed’e muhalefet edenler de, kendilerini bazen bu imamlara nispet edebilmişlerdir."12

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Başta İmam Ahmed olmak üzere Yahyâ b. Maîn ve İshâk b. Râhûye gibi hadisçilerle Ehl-İ Sünnet’in diğer âlimlerini Haşevîlik, teşbîh, tecsîm ve temsîlle itham edenlerin asıl niyeti, bu imamları zan altında bırakmak sûretiyle onların müslümanlar arasındaki saygınlıklarını azaltmak ve böylece onların inançlarının temelini teşkil eden hadisleri yok saymaktır. Ancak onların bu niyetlerinin farkına varan âlimler, onların Ehl-i Sünnet imamları hakkındaki bu itham ve iftiralarını şiddetle reddetmişler ve bu konuda birçok özlü sözler söylemişlerdir. Bunlardan bazıları şöyledir: Şehristânî, İmam Ahmed b. Hanbel, Dâvûd b. Ali el-Esfehânî (öl. 270h.) ve Selef’ten bir topluluğun, kendilerinden önce gelen ve hadis ehlinden olan Mâlik b. Enes ve Mukâtil b. Süleymân (öl.150h.) gibi seleflerinin yolundan nasıl yürüdüklerini uzunca anlattıktan sonra şöyle söylemiştir: "İşte bu, selâmet (esenlik) yolunun ta kendisidir. Bu yolda hiçbir şekilde teşbîh yoktur."13

Fahreddîn er-Râzî de şöyle demiştir: "Şunu bil ki, Mu’tezile’den bir topluluk İmam Ahmed -Allah-u Teâlâ kendisine rahmet etsin-, İshâk b. Râhûye ve Yahyâ b. Maîn’e teşbîh nispet ederler ki bu yanlıştır. Çünkü onlar i’tikâdlarında teşbîh ve ta’tîlden uzaktırlar (münezzehtirler). Ancak onlar müteşâbih ayetler hakkında konuşmaz, aksine (onlara) iman ettik ve (onları) tasdik ettik derlerdi. Bununla birlikte onlar Allah-u Teâlâ’nın hiçbir benzeri olmadığını, hiçbir şeyin de O’na benzemediğini kesin bir dille ifâde ederlerdi. Bilindiği üzere bu i’tikâd teşbîhten gerçekten çok uzaktır."14

Şeyh Mer’î b. Yusuf el-Kermî el-Hanbelî (öl.1033h.) ise şöyle demiştir: "Ne gariptir ki, Hanbelî imamlarımız Selef’in görüşünü söyleyip kabul ettikleri ve Allah’ı hem Allah’ın kendi nefsini vasfettiği hem de Rasûlü’nün O’nu vasfettiği şeylerle, tahrîf ve ta’tîle, tekyîf ve temsîle kaçmadan vasfettikleri halde, dininde ihtiyatlı (tedbirli) davranmayan birini, onları tecsîm fikrine nispet ederken bulabiliyorsun. Halbuki imamlarımızın mezhebi (görüşü), Şâfiîler’in mezhebinin (görüşünün) tersine mücessim olan kişinin kâfir olduğudur. Çünkü Şâfiîler nezdinde mücessim, kâfir değildir. Buna göre Mücessime’yi tekfîr eden bir topluluk (yâni Hanbelîler) nasıl olur da tecsîm görüşünü söyler?!"15

Hatta bunlardan bir kısmı sadece imamları teşbîhle itham etmekle kalmamış peygamberleri bile bu tür kötü lakaplarla itham etmişlerdir. İbn Teymiyye şöyle demiştir: "Cehmiyye ve Mu’tezile, -yalan ve iftira olarak- bu güne kadar sıfatlardan bir şeyi ispat edene Müşebbihe adını verirler. Hatta onlardan öyle aşırı gidenler olmuştur ki, bunlar peygamberleri bile Müşebbihe olmakla itham ederler. Öyle ki Cehmiyye’nin ileri gelenlerinden Sümâme b. el-Eşres (öl.213h.) şöyle demektedir: "Peygamberlerden üçü Müşebbihe’dendir: Hz. Mûsâ böyledir. Çünkü O: "Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir." (A’râf, 155) demiştir. Hz. İsâ da böyledir. Çünkü O: "Sen benim nefsimde olanı bilirsin, halbuki ben senin nefsinde olanı bilmem" (Mâide, 116)’ demiştir. Yine Hz. Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem- de böyledir. Çünkü O: "Rabbimiz iner" 16 demiştir. Hatta Mutezile’nin pek çoğu, İmâm Mâlik, Sevrî (öl.161h.), Evzâ’î (öl.157 h.), Şâfiî, Ahmed ve bunlara tâbi olanlarla, İshâk b. Râhûye, Ebû ‘Ubeyd (öl.224h.) ve başkaları gibi imamların çoğunu müşebbihe sınıfına sokarlar.

Şâfiî mezhebine mensup Ebû İshâk İbrâhim b. Osmân b. Dırbâs (öl. 622h.), "Tenzîhu Eimmeti’ş-Şerîa ani’l-Elkâbi’ş-Şenîa" adında bir eser yazmış, selefin ve diğerlerinin bu konudaki sözlerini ve görüşlerini nakletmiştir. Yine bu kitabında, müşriklerin Hz. Peygamber’e iftira ürünü lakaplar taktıkları gibi bid’at ehlinden her bir sınıfın da Ehl-i Sünnet’e -bozuk görüşleri üzerinde doğru olduklarını ileri sürerek- bu tür iftira ürünü lakaplar taktıklarını anlatır."17

Aslında hadis ehline bu tür sözlerle sövmeyi maharet sayan bu bid’at ehli zındıkların en büyük alâmeti, Ehl-i Sünnet’e Haşeviyye, Müşebbihe ve Mücessime gibi asla haketmedikleri lakaplar takmalarıdır. Âlimlerin bu noktaya dikkat çeken sözlerinden birkaçı şöyledir:

İmam Tirmizî (öl. 279h.) "Hiç kimse iyi (helal) bir şeyden sadaka vermiş olmasın ki Rahmân onu sağ eliyle alıp kabul etmesin. Bu bir hurma bile olsa. Zaten Allah iyiden (helalden) başkasını da asla kabul etmez" hadisini18 zikrettikten sonra şöyle demiştir: "İlim ehlinden pek çok kimse bu hadis ve sıfatlarla ilgili buna benzeyen diğer rivâyetler hakkında ve Allah-u Telâlâ’nın her gece dünya göğüne inmesi hususunda gelen rivâyetler19 hakkında şöyle demişlerdir: "Bu sıfatlar hakkında gelen rivâyetler kesinlikle sâbittir. Bunlara olduğu gibi inanılır ve haklarında hiçbir vehme düşülmez. Bunların nasıl olduğu konusunda da hiçbir şey söylenilemez. Bunun gibi Mâlik, Süfyân b. ‘Uyeyne (öl. 198h.) ve Abdullah b. Mübârek’in (öl. 181h.) bu hadisler hakkında: "Onları nitelendirmeden (olduğu gibi) alıp kabul ediniz"20 dedikleri, rivâyet edilmiştir. İşte Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in ilim ehlinin görüşü de böyledir. Cehmiyye ise bu rivâyetleri inkar ederek "bunlar birer teşbîhtir" demişlerdir."21

Abdurrahmân b. Ebî Hâtim (öl. 327h.) ise babası Ebû Hâtim er-Râzî’nin (öl. 277h.) şöyle dediğini nakleder: "Ehl-i Eser’e söven bid’at ehlinin alâmetiyle zındıkların alâmeti, Ehl-i Sünnet’e Haşeviyye ismini takmalarıdır ki, onlar bununla eserleri (hadisleri) ortadan kaldırmak istemektedirler. Cehmiyye’nin alâmeti ise Ehl-i Sünnet’e Müşebbihe adını takmalarıdır."22

İbn Ebi’l-’İzz el-Hanefî (öl. 792h.) ise şöyle demiştir: "İshâk b. Râhûye (öl. 238h.) şöyle demiştir: "Cehm’in (öl. 128h.) ve ashâbı Cehmiyye’nin alâmeti, alışageldikleri şekilde ve yalan yere Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in, müşebbihe olduklarını iddia etmektir. Oysa bilakis onlar (Cehm ve Cehmiyye), Muattıla’nın (Allah’ın sıfatlarını inkar edenlerin) kendileridir." Yine bunun gibi selef imamlarından pek çoğu da şöyle demişlerdir: Cehmiyye’nin alâmeti, Ehl-i Sünnet’e müşebbih (benzeticiler) adını takmalarıdır. İsim ve sıfatlardan herhangi bir şeyi reddedenlerden hiçbir kimse yoktur ki, bunları ispat edene müşebbih adını takmasın. Zındıkların aşırıları; Karmâtîler ve felsefecilerden Allah’ın isimlerini inkar eden ve Allah için: "O, âlimdir ve kâdirdir" denemeyeceğini söyleyen kimse, Allah’ı bu isimlerle (âlim ve alîm, kâdir ve kadîr isimleriyle) isimlendiren kimsenin müşebbih olduğunu ileri sürer. Çünkü ona göre isimdeki ortaklık (ortak kullanım ve benzerlik), anlamdaki benzerliği gerektirir. Yine Cehmiyye’nin aşırıları gibi ismi ispat edipte "o mecazdır" diyen kimse, "muhakkak Allah gerçekten âlimdir, gerçekten kâdirdir" diyen kimsenin müşebbih olduğunu ileri sürer. Yine sıfatları inkar eden ve Allah’ın ilmi, kudreti, kelâmı, sevmesi ve irâdesi yoktur diyen kimse, sıfatları ispat eden kimse için müşebbih ve mücessim der. İşte bunun için Cehmiyye, Mu’tezile, Râfıza ve benzerlerinden sıfatları redden kimselerin kitapları; sıfatları ispat edenlere taktıkları müşebbihe ve mücessime adlarıyla doludur. Onlar kitaplarında şöyle derler: Mücessime’nin cümlesinden kendilerine Mâlikîler denilen bir topluluk vardır ki bunlar kendisine Mâlik b. Enes denen birine nispet edilirler. Yine bunlardan kendilerine Şâfiîler denilen bir topluluk vardır ki bunlar da kendisine Muhammed b. İdrîs! denilen birine nispet edilirler. Hatta bu sıfat inkarcılarından Kur’ân’ı tefsir eden Abdülcebbâr (öl. 415h.), Zemahşerî (öl. 538h.) ve diğerleri gibi müfessirler, sıfatlardan herhangi bir şeyi ispat eden ve Allah’ın (ahirette) görüleceğini söyleyen herkese müşebbih adını verirler. Öyle ki bu kullanım, grupların çoğunluğunun son dönem âlimlerinin nezdinde yaygın bir hal almıştır.

Ancak meşhûr Sünnet âlimleri nezdinde, bu lafzın (teşbîh) kullanımı hususunda yaygın olan görüş şudur: Onlar ne teşbîhi reddetmek sûretiyle sıfatları reddetmeyi kasdetmişlerdir ne de sıfatları ispat eden herkesi teşbîhçi olmakla nitelemişlerdir. Aksine onlar teşbîhi reddederek, Allah’ın isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde yarattığı şeylerden hiçbirine benzemediğini kasdetmişlerdir. Tıpkı daha önce geçen Ebû Hânîfe’nin şu sözünde olduğu gibi: "Allah-u Teâlâ bilir ama bizim bilmemiz gibi değil, güç yetirir ama bizim güç yetirmemiz gibi değil, görür ama bizim görmemiz gibi değil".23 İşte bu Allah-u Teâlâ’nın şu buyruğunun mânâsıdır: "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.O işitendir, görendir." (Şûrâ, 11). Allah burada benzerliği reddetmiş ve sıfatı (işitme ve görme sıfatlarını) ispat etmiştir.

İleride Şeyh’in (Tahâvî’nin) sözleri içinde sıfatları ispat konusu, teşbîhi reddetmenin, sıfatları reddetmeyi gerektirmediği hususuna dikkat çekmek maksadıyla geçecek."24

Molla Aliyyu’l-Kârî (öl. 1014h.) ise kendisi gibi Hanefî olan İmam Sadreddîn Konevî’nin (öl. 673h.) şöyle dediğini nakletmiştir: "Bu nedenle selef âlimlerinin çoğu şöyle söylemişlerdir: Cehmiyye’nin alâmeti, Ehl-i Sünnet’e müşebbih (benzeticiler) adını takmalarıdır. İsim ve sıfatlardan herhangi bir şeyi reddedenlerden hiçbir kimse yoktur ki bunları ispat edene müşebbih adını takmasın. Hatta Abdülcebbâr (öl. 415h.), Zemahşerî (öl. 538h.) gibi bazı tefsîr âlimleri ve bu ikisi dışındaki diğer Mu’tezilî ve Râfızî âlimler, sıfatlardan herhangi bir şeyi ispat edene, yahut Allah’ın zâtını (ahirette) görmenin mümkün olduğunu söyleyen âlimlere "müşebbih" adını verirler. Halbuki Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in cumhurunun nezdindeki meşhûr olan görüş, onların, Allah’ın yaratıklara benzemesini reddetmek sûretiyle, Allah’ın sıfatlarını reddetmeyi kasdetmedikleri, aksine bununla, imamın da doyurucu bir anlatımla anlattığı gibi Allah’ın isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde yarattığı şeylerden hiçbirine benzemediğini kasdettikleri yolundadır."25 26

Kaldı ki Ehl-i Sünnet âlimleri Allah’ın isim ve sıfatlarında yapılabilecek teşbîh ve tecsîmi kesin ifadelerle yasaklamışlar, hatta bunun şirk ve küfür olduğunu söylemişlerdir. Onların bunu gösteren bazı sözleri şöyledir:

İmam Tahâvî (öl. 321h.), Ebû Hanîfe’nin (öl. 150h.) şöyle dediğini nakleder: "Kim Allah’ı insana özgü anlamlardan (sıfatlardan) bir anlam (sıfat) ile tanımlarsa, muhakkak küfre düşmüş olur. Bu gerçeği gören bir ibret alır da artık kâfirlerin dediklerine benzer bir sözü söylemekten kaçınır. Bunu yapınca da Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarında beşer sıfatları gibi olmadığını anlar."27

Rebî’ b. Süleymân (öl. 270h.), Allah’ın sıfatları hakkında İmam Şâfiî’ye (öl. 204h.) sorduğu bir soruya İmam Şâfiî’nin şöyle cevap verdiğini söylemiştir: "Akılların, Allah-u Teâla’yı temsîl ve teşbîh etmesi, tasavvurların O’nu sınırlaması, zanların kesin bilgi ortaya koyması, gönüllerin düşünüp anlaması, iç âlemdeki tefekkürlerin derinliklere dalması, zihinlerin ihata edip kuşatması ve akılların düşünüp kavraması haramdır, yasaktır; ancak Allah’ın bizzat kendisini tanımladığı, ya da Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem’in diliyle açıkladığı bilgi ve sıfatlar müstesnâ!"28

Nuaym b. Hammâd el-Huzâ’î (öl. 228h.) ise şöyle demiştir: "Allah’ı yaratıklarına benzeten kâfir olur. Allah’ın kendisini nitelendirdiği şeyleri inkar eden de kâfir olur. Ne Allah’ın kendisini nitelendirdiği ne de Rasûlü’nün O’nu nitelendirdiği hiçbir şey teşbîh değildir."29

İshâk b. Râhûye (öl. 238h.) de şöyle demiştir: "Kim Allah’ı nitelerken O’nun sıfatlarını, yarattığı şeylerden birinin sıfatlarına benzetirse o Azîm olan Allah’ı inkar etmiş olur."30

Bu konuyla ilgili sözlerimize İbn Teymiyye ve Mer’î b. Yûsuf el-Kermî el-Hanbelî’nin (öl. 1033 h.) şu sözleriyle son veriyoruz: "Allah Sübhânehu’nun ne isimleri ve sıfatlarıyla birlikte zikredilen mukaddes nefsinde ne de fiillerinde hiçbir benzeri yoktur. Yine yakînen biliriz ki, O’nun gerçekten bir zâtı, gerçekten fiilleri ve gerçekten sıfatları vardır. Bununla birlikte O’nun ne zâtında ne sıfatlarında ne de fiillerinde hiçbir benzeri yoktur. Allah eksikliği ve sonradan olmayı gerektiren herşeyden, gerçekten münezzehtir. Çünkü O Sübhânehu ve Teâlâ, üstünde hiçbir gayenin olmadığı en üstün kemâli (mükemmelliği) hakedendir. Yok olması imkansız olduğu için, sonradan olması da imkansızdır. Sonradan olmak, önce yok olmayı gerektirdiği, bir oldurucuya ihtiyaç duyduğu, kendisinin varlığı ise kendi başına bağımsız zorunlu varlık olduğu için Allah Sübhânehu ve Teâlâ sonradan var olmamıştır."31
"Allah Sübhânehu sonradan olanların hepsinden farklıdır. O’nun zâtı (başka) zâtlara benzemediği gibi sıfatları da (mahlûkâtının) sıfatlarına benzemez. Yine Allah yarattıklarından hiçbir şeye benzemediği gibi sonradan olma şeylerden hiçbirine de benzemez. Aksine O yarattıklarının hepsinden farklı ve ayrıdır. Ne zâtında, ne sıfatlarında ne de fiillerinde O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Mutlak varlık O’nun’dur. O ne bir zamanla sınırlanabilir ne de bir mekanla sınırlanabilir. Mutlak birlik, O’nun kendi nefsiyle kâim olması ve fiillerinin hepsinde bağımsız olması dolayısıyladır. Güzellik veya sevinmek veya şeref veya aydınlık veya cemâl veya benzer bir görüntü veya benzer bir şahıs gibi niteliklerden Allah’la ilgili olarak kalbinin zannettiği veya fikir alanında oluşan veya aklına gelen her ne varsa Allah-u Teâlâ ondan farklıdır. Böyle bir durumda "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) ayetini oku. Sen Allah dağa tecelli edince dağın O’nun heybetinin azametinden dolayı paramparça olduğunu görmüyor musun?! Nasıl ki Allah’ın tecelli ettiği bir şey paramparça oluyor, işte bunun gibi Allah hakkında zan ve tahminlerde bulunan kalp helak olup gider. Öyleyse tam anlamıyla teslim olmuş ve tasdik etmiş halde hem O’nun kendi nefsi için razı olduğu şeylerden razı ol hem de kendi nefsi hakkında bildirdiği haberlerin ötesine geçme."32

Eş’arîler ve Mâturîdîler Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’ten midirler?

Nasıl ki, selefin i’tikâdi görüşlerine muhalif olanlar içinde Ehl-i Sünnet’in büyük imamlarını Haşevî ve Müşebbih olmakla itham edenler çıkmışsa yine aynı şekilde selefin i’tikadi görüşlerini benimsemiş kimseler arasında da Eş’arîler’i ve Mâturîdîler’i büsbütün Ehl-i Sünnet dışına çıkaranlar çıkmıştır. İlk grubun yaptığı ne kadar yanlışsa ikinci grubun yaptığı da o kadar yanlıştır. Olması gereken şahıslara ve gruplara hükmetme noktasında adaletten ayrılmamak, elden geldiğince âdil olmaktır. Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil olmamaya itmesin. Adaletli olun; (zira) bu takvâya daha yakındır. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdârdır." (Mâide, 8), "Söz söylediğiniz zaman adaletli olun." (En’âm, 152)

Allah’a hamdolsun ki elimizde, Ehl-i Sünnet âlimlerinin kendileri dışındaki gruplara hükmederken adaletten ayrılmadıklarını gösteren birçok örnek bulunmaktadır. Örneğin Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye Allah’ın tevhîdi, isimleri ve sıfatları konusunda Zâhirîlerle (imamları Dâvûd ez-Zâhirî ve O’na uyan küçük bir grup hariç) Eş’arîler’in sahip oldukları akîdeyi karşılaştırırken şunları söylemiştir: "Bilindiği üzere İmam Eş’arî ve Ashâbı bu konuda Selef’e, imamlara ve hadis ehlinin mezhebine, Zâhirîler’den çok daha fazla yakındır. Yine bunun gibi Zâhirîler, Kur’ân ve Sıfat meselelerinde Ahmed b. Hanbel ve O’nun dengi diğer imamlara muvâfık olduklarını iddia etmekle beraber bu hususta Eş’arî ve Ashabını tenkid edip ayıplarlar. Oysa Eş’arî ve Ashâbı, Kur’ân ve Sıfat meselelerinde Ahmed b. Hanbel ve O’nun dengi diğer imamlara tahkîk ve intisâb bakımından, Zâhirîler’den daha yakındırlar. Tahkîk bakımından diyoruz, çünkü sıfatlar konusunda İmam Eş’arî ve Ashâbının mezhebiyle İbn Hazm (öl. 456h.) ve Zâhirîler’den O’nun emsâli olanların mezhebini bilen kimseye şu açık-seçik belli olmakla beraber kendisi ve (bu) iki görüşü anlamış herkes şunu bilir ki: Bu Bâtınî Zâhirîler, Mu’tezile’ye, hatta felsefecilere Eş’arîler’den daha yakındırlar. Eş’arîler ise Selef’e, imamlara ve hadis ehline, Zâhirîler’den daha yakındırlar... İntisâb bakımından ise, Eş’arî ve Ashâbının kendilerini, özel olarak İmam Ahmed’e genel olarak da vesair hadis ehli imamlarına nispet etmeleri, kendilerine âit kitapların hepsinde açıktır, meşhûrdur."33

Yine örneğin kitabımızın yazarı İbn ‘Useymîn kendisine yöneltilen "Faziletli Şeyh! Eş’arîler Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’ten midirler? Açıklamanızı rica ederiz" şeklindeki bir soruya şöyle cevap vermiştir: "Eş’arîler, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’e muvâfık oldukları meselelerde Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’tendirler. Ancak onlar sıfatlar konusunda Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’e muhaliftirler. Çünkü onlar sadece yedisi dışında Allah’ın sıfatlarından başka hiçbir sıfatı ispat etmezler. Öte yandan bunları da Ehl-i Sünnet’in ispat ettiği şekilde ispat da etmezler. Her yönüyle onlar Ehl-i Sünnet’tendirler dememiz icab etmediği gibi onların Ehl-i Sünnet’e mensup oluşlarını tamamen reddetmemiz de icab etmez. Biz deriz ki, onlar Ehl-i Sünnet’e muvâfık oldukları meselelerde Ehl-i Sünnet’tendirler. Ehl-i Sünnet’e muhalefet ettikleri meselelerde ise Ehl-i Sünnet’e muhaliftirler. İşte böylece tafsîle gitmek kendisi ile hakkın ve adaletin gerçekleşeceği yoldur. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Söz söylediğiniz zaman adaletli olun." (En’âm, 152). Sonuç olarak onların mutlak sûrette Ehl-i Sünnet dışına çıkartılmaları adaletten olmayacağı gibi tamamen Ehl-i Sünnet’e dahil edilmeleri de adaletten olmaz. Vâcib (gerekli) olan her hak sahibine hakkının verilmesidir.”34

Başka bir yerde ise "Eş’arî akîdesinin mahiyeti nedir ve İhvân-ı Müslimîn’in sâhip olduğu akide, Eş’arî akidesi midir?" şeklindeki soruya şöyle cevap vermiştir: "Allah şahit ki, bizler İhvân-ı Müslimîn’in akidesinin ne olduğunu bilmiyoruz. Fakat Eş’arîler hakkında yazılan kitaplar içinde gördüğüm en hayırlı kitap Şeyh Sefer el-Havâlî’ye âit olan küçük bir risâledir ki, O onda güzel sözler söylemiş ve Eş’arîler’in Allah’ın isimleri ve sıfatları meselesiyle, kelâm, iman, vaîd (azâb, cehennem) ve daha birçok meselede Ehl-i Sünnet’e olan muhalefetlerini açıklamıştır. Bu meselelere vâkıf olmak isteyenler bu kitaptan istifâde edebilirler."35

Bir başka yerde ise Ehl-i Sünnet’in Selef’in ta kendisi olan Sahâbe, Tâbiîn ve onların izinden giden hidayet önderi imamlar olduğunu belirttikten sonra "Eş’arîler ve Mâturîdîler, Allah’ın İsimleri ve Sıfatları konusunda Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’ten sayılmazlar" demiş ve bunun neden böyle olduğunu uzunca bir şekilde anlatmıştır.36

Bir başka yerde ise Ehl-i Sünnet’i oluşturan âlimlerin şunlar olduğunu söylemiştir: "Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat içinde müslümanların, doğru yol üzerinde oldukları hususunda birleştikleri din önderi imamlar vardır: Tıpkı İmam Ahmed, Şâfiî, Mâlik, Ebû Hanîfe, Süfyân es-Sevrî, Evzâ’î gibi. Yine Ehl-i Sünnet içinde bu imamlar dışında Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye ve Şeyhu’l-İslâm Muhammed Süleymân et-Temîmî (öl.1206h.) gibi meşhûr ve marûf imamlar da vardır."37

Bu konuyla ilgili sözlerimize İbn Teymiyye’nin şu veciz ifadesiyle son veriyoruz: "Selefin mezhebini (görüşlerini) ortaya koyan ve ona bağlı ve müntesip olduğunu söyleyen bir kimsenin ayıplanacak hiçbir tarafı yoktur. Aksine böyle bir tavrı ondan ittifakla kabul etmek gerekir. Çünkü selefin mezhebi haktan başkası değildir ki! Eğer bu tavrı ortaya koyan kişi zâhiren ve bâtınen selefin mezhebine muvâfık ise, o kişi zâhiren ve bâtınen hak üzere olan bir mü’min durumundadır. Yok eğer sadece zâhirde selefin mezhebine muvâfık, bâtınen muvâfık değilse o kişi de münâfık durumundadır. Açığa vurduğu kabul edilir (zâhirine göre hareket edilir), gizledikleri (içinde olanlar) Allah’a havale edilir. Çünkü biz insanların kalplerini yarıp içine bakmakla ve karınlarını deşmekle emrolunmadık."38




1 Haşevîlik ve Haşeviyye için bk. 315 nolu dipnot.

2 Son zamanlarda bu konu hakkında yazılmış birkaç kitabı ne yazık ki müşâhede etmekteyiz.

3 Bk. Makâlâtu’l-Kevserî (sh: 126, 301, 307, 325, 327, 332, 336); Ta’lîkâtü’l-Kevserî alâ Kitâbi’l-Esmâi ve’s-Sıfât (Beyhakî’nin el-Esmâ ve’s-Sıfât kitabına düştüğü dipnotlar) (sh: 352, 356, 407, 419). Ayrıca bk. Dr. Humeyyis, Beyânu Muhâlefeti’l-Kevserî li İ’tikâdi’s-Selef (sh: 63-64).

4 Bk. Kevserî, Kitâbu Tebdîdi’z-Zalâm (sh: 5, 15, 45, 55, 112, 151, 154, 171). Ayrıca bk. Dr. Humeyyis, A.g.e. (sh: 64).

5 Hakkında bilgi için bk. 40 nolu dipnot.

6 Makâlâtu’l-İslâmiyyîn ve İhtilâfu’l-Musallîn