İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 20.07.2008, 01:02

 
Üyelik tarihi: 13.06.2008
Mesajlar: 2.507
Teşekkür etti: 112
264 Teşekkür 198 Mesaja aldı
EHL-İ SÜNNET ve HAK MEZHEBE İTTİBA ETMENİN ZORUNLULUĞU

EHL-İ SÜNNET ve HAK MEZHEBE İTTİBA ETMENİN ZORUNLULUĞU
Sedat Bulut
sedatbulut@furkandergisi.com

Peygamber soluğu kesildikten itibaren otuz yıl içinde, üç halifenin şehid edilmesi de dahil olmak üzere, müslüman cemiyeti derinden sarsan kargaşalıklar vukû bulmuştur… Hz. Ali Radıyallahu Anh’ın şehid edilmesi arefesinde zuhur eden sapık Harici kollarla birlikte, takriben bir asır içerisinde siyasi hareketlerle kol kola yürüyen siyasi mezhepler ve ayrıca itidaki-imani ve ameli meselelerde, güya siyaset dışı hareket ettiği iddiasında bulunan ve binbir türlü sapık fikir ve kanaatlerin bağrından fışkırdığı yetmiş iki şu kadar sapık fırka-mezhep teşekkül etmiştir. Bu sapık fikir ve kanaat sahibi fırkaların bugünden beter bir hâlde tepindiği ve topluluklar içinde kendilerine taraftar aradıkları hengâmede, ölçüden kıl kadar şaşmaz usûl ve kaidelerden müteşekkil ilk fıkhî mezhebin mimarı, bilindiği üzere Ebu Hanife Hazretleridir. Ebu Hanife Hazretleri, sapık itikad sahibi sözde âlimlerin kusmuklarını birbir kendilerine yalatarak, meydan yerinden temizlemiş ve kan pahası-can pahası mücadele vererek, “doğru yolun sapık kolları” tarafından, müslüman fertlerin ruhî-manevî ve maddî dünyasının kirletilmesine müsaade etmemiştir… Dört hak mezhep imamlarının zuhurundan itibaren, kafalarını kuma sokan, yüzlerine binbir maske takan, karanlık katedrallere çekilen, kısaca, ortalıktan tüyen sapık fırka-mezhep mensupları fırsat kollayarak, nerede fitne-fesad varsa, nereden otorite boşluğu varsa, nerede nizam zaafiyeti varsa, nerede işgal varsa, kısaca, nerede eyyamcılık, başıbozukluk, belirsizlik varsa orada zuhur etmiş, meydan yerinde boy göstermiştir. Diğer bir ifadeyle, dört hak mezhebin zuhurundan itibaren, sapık fırka ve mensupları sadece fitne-fesadın devlet nizamı içine sızdığı ortamlarda; otorite ve nizam boşluklarında ve işgal orduları tarafından istila edilen müslüman vatanında boy atmışlardır. Özetle, Ehl-i sünnet âlimlerinin ortak kanaatleri bu minvaldedir. Moğol ve Haçlı istilaları, Osmanlı gerileme süreci ve bugün de açıkça görüldüğü gibi, meydan yerinde kıvırtarak cirit atan sapık fırka mensupları, bu tesbitin doğruluğuna delil teşkil eder…
İnsan cemiyetlerinde meslek ve zenaatların, müessese ve kurumların çokluğu, bunların faaliyetlerinin başkalığı ve her mesleğin temsilcisi, erbabı, takipçisi ve çalışanı olduğu aşikârdır. Yine, her ferdin bütün dalları temsil etmesi, erbabı veya çalışanı olması, kısaca, bütün ihtiyaçlarını kendi emeği ile üreterek karşılaması ve bütün meslek dallarının faaliyetlerine bizzat katılması bir tarafa, her müessese ve kurum-kuruluşun faaliyetlerinden haberdar olması bile mümkün değildir. Bu yüzdendir ki, meslek ve zenaatlar, müessese ve kurumlar, gerek temsil bakımından ve gerekse istihdam bakımından insanlar arasında taksimata sebep olmuş ve her fert, kendi imkân, mizaç ve hususiyeti doğrultusunda bir meslek edinmiş, kendisini istihdam edecek müesseselere kabaca, kapağı atmıştır. Yine bir hakikattir ki, her meslek ve müessesenin bir kontrol mekânizması; bir otoritesi, bir patronu vardır. Misâllendirirsek, okulda; talebenin disiplin ve eğitiminden sorumlu müdür, öğretmen, dekan, prof vs. orduda; askerin disiplin ve eğitiminden sorumlu onbaşıdan generale kadar tutun da, savaş halinde taktik ve strateji uzmanları kurmay subaylara, hastanede; hasta bakıcıdan cerrah-doktor ve başhekime, resmi dairede; şefinden, müdür ve müsteşarına kadar, kısaca, insanların cemiyet halinde yaşadıkları her yerde, toplumsal istikrar ve asayişi sağlayan sorumlu, muğlak veya mutlak bir otorite vardır. Yine malûmu olunduğu üzere, insanların cemiyet halinde yaşamaları ve toplumsal istikrar ve asayişlerini sağlayan en büyük kurum Devlet’tir. Devlet, inanç ve fikir hürriyeti bir tarafa, vatandaşlarının can-mal ve ırz emniyetlerini sağlamak için, Pazar denetçisinden, Trafik polisine, Emniyet müdüründen Ordu komutanına kadar, kendi içinde belli bir hiyerarşiye sahip görevli kadrolardan müteşekkildir. Devletin en tepesinde de Kral, Sultan-Halife, Devlet Başkanı veya Cumhurbaşkanı diye adlandırılan bir şahıs bulunur. Her Devletin reayası ve tebaası-vatandaşı da, istese de istemese de görevini yerine getirmek ve Devletin yasalarına itaat etmekle yükümlüdür. (Eski yasaları yıkıp, yerine yeni yasalar getirmek isteyen inkılâpçıları ayrı tutalım.) Her vatandaşın, meslek erbabının görevini en iyi bir şekilde yerine getirdiği cemiyet ise, en huzurlu ve en müreffeh bir cemiyettir…
Huzur ve istikrarın en iyi bir şekilde sağlandığı cemiyetlerin mimarları Peygamberlerdir. Daha sonra, Peygambere tâbî olan Ulu’l-Emr; adil yöneticiler, askeri komutanlar ve âlimler bu vazifeyi yerine getirirler. Diğer taraftan, Peygambersiz; peygamber kabûl etmeyen veya ateist toplumlarda bile, adalet esas alındıktan ve zulüm olmadıktan sonra, kısmî olarak huzur ve istikrarın sağlanması mümkündür. Bu çerçevede ilim-fikir adamı, mazinin ve hâlin bütün meselelerine vakıf, bütün vakıaların vebalinden sorumlu; insanının bütün müşgülâtlarına çözüm üreten ve cemiyeti huzur ve istikrar içinde istikbâle taşıyan “büyük kafa”ya denir. İlim-fikir adamı, her türlü şartlar altında, milletini ve maziden intikâl etmiş irfan hazinelerini, düşman dünyaya-işgalcilere, işbirlikçilere ve soysuz yenileşme taklitçilerine karşı müdafaa ve muhafaza etmek zorundadır. Milletine karşı şefkat ve merhametli, düşmanlarının karşısında da “dik duruş” sahibi olmak zorunda olan ilim-fikir adamı, gerektiğinde en ufkî aksiyon hamlelerinde bulunur; hamleleri bizzat kendisi yaptığı gibi, yaptırtır da. Yine bu çerçevede ehl-i sünnet mensuplarına göre, en kabûle layık ilim-fikir adamları mutlak müctehid olan mezhep imamlarımızdır. “En büyük veli, en küçük sahabînin atının burnundaki toz dahi olamaz!” ölçüsünü başa alırsak, sahabilerin yerinin apayrı olduğunu, Ebu Hanife Hazretlerinden işaretlemiş oluruz. O Ebu Hanife Hazretleri ki, hocası Süleyman bin Hammad Hazretlerinin dizinin dibinden ayrılmamış, tam on sekiz yıl (otuz yıl rivayeti de var) O’nun rahle-i tedrisatında bulunmuş ve ayrıca çağının âlimlerinden fıkıh, kelâm, akaid, hadis ve tefsir gibi ilimleri tahsil etmeyi ihmâl etmemiştir. Ebu Hanife Hazretleri kırk küsür yaşlarına geldiği zaman, hocası Süleyman Bin Hammad Hazretlerini kaybetmiş, ilmi kariyeri, edep ve takvası, ticari dürüstlüğü, ahlâki ve siyasi dehası gibi özellliklerine binaen, içinde bulunduğu ilim halkası mensupları O’nu, hocasının makamına lâyık görmüşlerdir…Bir taraftan talebe yetiştiren ve diğer taraftan da ümmetin müşkilatlarına çözüm üreten Ebu Hanife Hazretleri, hayatının sonuna kadar seksen bin küsür fetva ve içtihadda bulunmuş, binlerce talebe yetiştirmiştir. Kendi ifadesine göre, yetiştirdiği talebelerden otuz altısının ilmi kariyeri çok yüksektir. Bunlardan, “ikisi mutlak müçtehid, altısı müçtehid ve yirmi sekizi hakimlik makamlarına uygun”, belli ölçüler çerçevesinde hareket eden, edep ve haya, şahsiyet ve takva sahibi ilim muhafızlarıdır ve bunlara, belli ölçüler çerçevesinde itaat edilmesi gerekir.
Fazla uzatmayalım!. Her akıl sahibi insan, insan cemiyetlerinde mesleklerin başkalığı dolayısıyla, yaptıracağı herhangi bir işi, mesleğinin erbabı olanlara yaptırması gerektiğini bilir, kabûl eder. Cemiyetin nizam ve istikrarı için de, muğlak veya mutlak herhangi bir otoriteye itaat edilmesi gerektiğini bilir, kabûl eder. Üstad Necib Fazıl’ın öz bir ifadesiyle: “Hoca karşısında talebenin, doktor karşısında hastanın, komutan karşısında askerin, ilanihaye…mutlak bir hürriyeti yoktur!”. Yoktur da, çayırda anıra anıra başıboş dolaşan eşekler, dilediği gibi hareket etmekte hür(!) olabilirler…Nice benzeri sebep ve misâllerden dolayıdır ki, tarih boyunca müslüman fertler ruhî-manevî hayatlarında, dünya ve ahiret saadetlerini temin için, kendilerine Ulu’l-emr de denilen mezhep imamlarının içtihadlara göre hareket etmeye azami derece gayret sarfetmiş, sapık fırka mensuplarının sapık fikir ve kanaatlerine hiçbir şekilde itibar etmemişlerdir. Veya, eşekler gibi, “kafalarına göre!” takılmamışlardır. Nasıl ki, her meslek erbabından; dalında uzman olanlardan öğrenilir, işlerin yapılması onlara havale edilirse, ilim de ehlinden öğrenilir, müşkilâtlar ehline havale edilir ve onların fikir ve kanaatlerine göre hareket etmenin daha emniyetli bir yol olduğu bilinir. Hayat-memat, koşturmaca-uğraş, işinden çıkılmaz binbir türlü meseleler, ilanihaye…insan bir başına hangi birine yetişsin, hangi birinin çözüm yollarını kendi bir başına bulsun, üstesinden gelsin? Kısaca, mezhep ve mezhep mutlak müctehidleri vazgeçilmezdir ve bunu, Ehl-i sünnet ve’l cemaat mezhebine intisab-ittiba eden her müslüman gayet iyi bilir…
Tarih boyunca fitne-fesat ortamları dışında yeşeremeyen, filiz açamayan sapık fırka ve taklitçileri, küffar tarafından İslâm topraklarının, insanlarının her türlü işgale maruz kaldığı bugünkü demde, ruhî-manevî ve maddi her türlü işgale karşı duracaklarına, işi iyice azıya alarak-azıtarak, neredeyse bütün silahlarını asırların dinamikleri olan mezheplere, mutlak müctehidlere doğrultmuşlardır. Asırlardır müslümanların ruhî-manevî ve maddi hayatını yönlendiren, biçimlendiren; itikad-iman, ibadet ve muamelât-siyaset ölçülerinin usûl ve kaidelerini, fıkhını oluşturan hak mezhepler, lâyık olmadıkları halde liyakat kürsüsüne kurulan bir alay donunu toplamaktan aciz şaklaban adamlar; mezhepsizler ve telfikçiler tarafından, haksız ithamlara maruz bırakılmakta, tahkir ve iftiralarla salya-kuduz saldırıya uğramaktadır. Bu mezhepsizler ve telfikçilerin en şenî-iğrenç saldırılarından bir tanesi: “Mülümanların herhangi bir mezhebe bağlanmaları yolunda ne nakli ve ne de akli bir delil yoktur. Her hangi bir mezhebe bağlanmak ne farzdır, ne vacip ve ne de sünnettir.” yollu, aslı-astarı olmayan atmasyondur. Bunun reddi çok basittir. Tekrar edelim: Böyle bir hükmün de, ne naklî ne aklî bir delili yoktur ve böyle bir hükmü kabûl etmek de ne farz, ne vacip ve ne de sünnettir. Aksine, hak bir mezhebe intisab-ittiba etmenin naklî ve aklî delilleri olduğu gibi –ki, aklî delillerin bir kısmını, her ne kadar şaklabanlar ve budalalar itibar etmese de yukarıda naklettik-, hak bir mezhebe intisab-ittiba etmenin sünnet, vacip ve hatta farz olduğunu, yine her ne kadar şaklabanlar ve budalalar itibar etmese de, bizzat yerinden nakledeceğim. Önce, çok basit bir misâl vereyim. Meselâ, herhangi bir devletin tebasından olan; hiçbir mesleği ve hiçbir özelliği olmayan bir şahıs, herhangi bir suç işlese ve suçun niteliğine göre, sorumlu yetkiye haiz olan bir memur tarafından tutuklanıp, suçlunun işlediği cürme nisbetle hakim tarafından muhakeme edilip cezalandırılsa, tebaa veya mesnetsiz şahıs, memura, hakime; “Siz kim oluyorsunuz? Bana, devletin en tepesindeki Kral-Devlet Başkanı’ndan başkası karışamaz! Ben, sadece O’na karşı sorumluyum! Vesaire” diye bir şey söyleyebilir mi? Söyler de, “kendu kendune” söyler!. Hiçbir aracı olmadan, kim onu muhatap alır? Bu mezhepsizler ve telfikçiler haşa-, “Allah’la nasıl ilişki kurabiliriz?” sorusunu, kendi kendilerine sorarlar ve hiçbir vesile olmadan “…ilişkinin nasıl kurulabileceğini” detaylandıracak kadar sapıktırlar. Peygamberlerin dahi büyük bir çoğunluğu arada elçi-vesile-vasıta olan Melek-Cebrail olmadan, ayrıca, “perde arkasından” gibi haller dışında, doğrudan Allah Tealâ hazretleriyle hiçbir şekilde herhangi bir irtibat -uydurukça; ilişki- kuramadığı halde bu sapıklar, bütün vesileleri bir kenara atarak doğrudan doğruya, pattadanak bir “…ilişkiden” bahsederler. Bu da ayrı bahs’ ve mesele anlaşılmıştır. Anlaşıldı mı?. Tek bir misâl; nasıl bir “dua”nın makbûl olacağının ölçüleri, Kur’an ve Sünnet’te belirtilmiştir.
Mezhepsizlerin ve telfikçilerin, sapık fırka mensuplarının ve aptalların anlamasından daha ziyade, hadlerinin bildirilmesi açısından ve ayrıca arada kaynayan garibanlar, (bütün samimiyetimle ifade edeyim ki, bana, uçurumun kenarından dönmek nasib oldu.) araştırma imkânı ve vakti olmayan samimi, hak mezhep mensupları için, mezhebin ne olduğunu tarif ve “hak olan bir mezhebe intisab-ittiba etmenin zorunluluğunu” bizzat yerinden nakledelim. Önce:

Mezheb-Mezhep Nedir?
Mezheb:Yol…Gidilen yol…Tutulan çığır…Dinin esaslarında ve esas temel mes’elelerde bir olmakla beraber, teferruatta bazı muhtelif mes’eleler olması sebebiyle birbirinden az farklı müctehidlerin yolları. Müctehidlerden kendilerine tâbiî olunanların seçtikleri meslekleri. Fürûatta Hanefi ve Şâfiî ve Akaidde Maturidi ve Eş’ari gibi.. Bu “Mezheb” kelimesi, asıl ve esas mânâsına da kullanılır. Beyn-el ulemâ ve muhakkiklerce ince tedkik neticesinde Kur’an-ı Kerimin esaslarından, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın emir ve sünnetlerinden ayrılmamış olan Dört Mezheb, Hak olarak seçilmiştir: Bunlar sırasıyla; 1- Hanefi Mezhebi. 2- Malikî Mezhebi. 3- Şâfiî Mezhebi. 4- Hanbeli Mezhebi. Diğerleri, “batıl” ve sapık olan mezheplerdir. Ayrıca, “kâfir!” hükmünün muhatabı olan, Batîniyye ve Gulat-ı Şia; galeyan eden, aşırı gidenler gibi -ki, Hazreti Ali’nin haşa, Tanrı olduğuna iddia eden- siyasi ve itikadi mezhepler vardır. İçlerinde birçok bid’at ve hurafe barındıran bu tür mezhepler kendilerinin, “İslâm mezhepleri” olduklarını iddia etmelerine rağmen, Abdulkahir Bağdadi Hazretleri, İmam-ı Gazali Hazretleri ve İmam-ı Rabbani Hazretleri gibi ümmetin seçkin âlimleri tarafından; İslâm mezhepleri değil, bizzat kaypaklıklarıyla “mürted” ve sapkınlıklarıyla “kâfir” olan mezhepler, kategorisine dahil edilir…
Mezhep, tarihî oluşumu ve Hak bir Mezheb’e intisap-ittiba etmenin gerekliliğini, çok kısa nakille, “toprağa bağlanmayla semâya yükselme berzahında kıvranan insanoğlunu-fikirlerini, hakikatin hakikatine nisbetle değerlendiren” Üstad Necib Fazıl’dan işaretleyelim:
“Mezhep, zan ve tahminden geliyor…Bu kelime, belli başlı bir noktaya giden yolun nerelerden ve nasıl geçtiği ve ne gibi kısımlar ve şekiller çizdiği üzerinde bilgiler ve ölçüler manzumesi demek. Peygamberler, “doğru yol”un doğrudan doğruya açıcısıdır. O’nun zan ve tahmin yani mezhep kuruculuğu ile alâkası olamaz. Peygamberde her şey berrak ve mutlak; ne “acaba”sı var, ne “belki”si…
İhtilâf; fikir ayrılığı…Çok defa aziz ve erdirici, çok defa da sefil ve kaybettirici bu fakültenin, kurtarıcılıktan öldürücülüğe sürüklenmesine mâni “ferdi ve içtimai nizam” iklimini kurmak…İşte bütün mesele!..“Ümmetimin ihtilâfı rahmettir.” Buyuran Kâinatın Efendisi, ruhî kıvam ve içtimaî nizamın en üstün ahengi içinde, müsbet cephesiyle ihtilâfı ne güzel abideleştirmişlerdi.
“Topluluk hakikati”nin dağıldığı ve sapık kolların yelparevari açıldığı, modalaştığı ve bir cümbüş havası içinde tepindiği İkinci ve Üçüncü Hicri asırlar, “Sünnet ve Cemaat Ehli” caddesinde yolun bütün ölçülerini abideleştiren iki zafer takına şahit oldu. Biri, İslâmi itikat esaslarıyla beraber iş ve amêl kanunlarını istikametlerinden “dört geçitli”, diğeri, doğrudan doğruya iman ve itikat yönlerini perçinleyen “iki geçitli” biri “iş ve amêlde”, öbürü “iman ve itikatta” iki tak…İş ve amêlde: Hanefi, Maliki, Şâfiî, Hanbeli mezhepleri. İman ve itikatta: Maturudi ve Eş’ari yolları…Bunlar, “Doğru Yolu”n hudud bekçisi karakollarını temsil ve “sünnet ve cemaat ehli” zabıtasını teşkil ederler; bütün yönlerin mizana vurulacağı dayanak noktaları…Meydana gelişleri Hicri İkinci ve üçüncü asırlar içinde başlar ve bütün sapıkların cümbüşleştiği devreye rastlar: “İş ve amêl”e bağlı mezheplerin ilk iki kahramanı Birinci asır sonlarında doğmuş ve eserlerini ikinci asırda vermiştir. Son ikisi de İkinci asır…İmam Ahmed bin Hanbel, eserini Üçüncü asır başlarına taşırıyor…“İman ve itikat” mezhaplerinin sahipleri bunlardan sonra geliyor ve Üçüncü Asrı dolduruyor.
“Metodoloji-usûliyet”, en eskileri ve temel müctehid İmam-ı Azam’dan gelen ve hepsine birden hakim olan: Kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet ve kıyas…Kitap, Kur’an…Sünnet, Allah’ın Resûlü’nün her sözü, her emri, her hareketi…İcmâ-ı ümmet, Ümmetin, yani ümmetlik vasfına en lâyık ve en üstün derece sahabilerin, üzerinde birleştikleri toplu hükümler…Kıyas, bellibaşlı üstün vasıflardan din alimlerinin nisbet yoliyle buluşları…Dereceler yukarı doğru birbirinde erir ve nihayet tek “mutlak”ta toplanır: Allah’ın kitabı ve yanıbaşında peygamberin sünneti.
İşte “sünnet ve cemaat ehli” yolu, bu kahramanların binbir fesat çizgisi arasında düpedüz meydana çıkardığı caddeddir, ve bu cadde de “iş ve amêl”i itikat üzerinde yükseltenler kendilerinden sonra ”iman ve itikat”ı iş ve amêl üzerinde yükseltecek MİMARLARIN DA ÇEKİRDEĞİNİ GETİRMİŞ olarak, dış cephenin en büyük mühendisleridir…“iş ve amêl”de Hanefi, Şâfiî, Maliki ve Hanbeli “iman ve itikat”ta da Maturudi ve Eş’ari mezhepleri arasında en küçük mikyasta bile esasa bağlı bir fark yoktur; ve bütün fark, iki tarafa da çekilmesi mümkün, fakat hangisinin doğru olduğu meçhûl “fer’i-teferruat” üzerindedir…Ümmete rahmet olan ihtilâf…
İslâm’ın yaradanla yaratık arasında açtığı ve “Sünnet ve Cemaat Ehli” diye isimlendirdiği mutlak yola aykırı ve iddiacılarının ruhundaki çıkmaz sokaktan ibaret yol…Sapıkların sapığı ana yolu büsbütün inkâr edenlerin sapıklığından daha sapık, güya yola bağlıyken onun içinden saptırıcı ve böylece fesad ve tehlikelerin en büyüğünü belirtici bir yol…İmam-Azam Hazretleri’ne gayet lâubalî ve edepten yoksun bir dille çatmalar, kendilerini yeni ictihadlara mezun ve memur bilmeler, içinde yaşanılan memleket ve idaresi altında bulunan hükümet hangi ölçü ve kanuna bağlıysa, İslâmiyetin de onlara baş eğeceğini iddiaya kadar gitmeler, nice mesele üzerine bağırsaktan fetva vermeler, neler ve neler!
Dalâletten hidayete yönelirken, hidayete girer gibi olduğu hâlde ters istikametlere sürüklenen ve şeytanın emrine geçen (karakter)ler her zaman görülmüşse de bu Yahudi ve münâfık mizaçlı kişiler daima meydana din hakim vaziyetteyken gizli gizli faaliyete geçmişler ve şu anda bizde olduğu gibi, küfre karşı imanın yekpare bir (blok) teşkil etmesi gereken ilk uyanış demlerinde ortaya çıkmışlardır…Köprülünün düşmana saldırmadan kendi öz ordusundaki hainleri temizlemesi ve yüzlerce kafa kesmesi gibi, bu mikropları DDT’den geçirmeksizin girişebileceğimiz hiçbir davranış düşünülemez…”
Bizi harekete geçiren asıl amillerden bir tanesi de, Üstad’ın bu ihtarı, hatta, emir ve talimatıdır.
Hakikatin bilinmesi, yaşanması ve hayata hakim kılınması için mutlaka ve mutlaka, edep ve haya sahibi üstün idrak ehli bir zümrenin olması gerekir. Bu hakikat, İmam Şatıbî tarafından: “Şayet geçerli olan insanlar değil de Hak ise, Hak da insanların aracılığı olmadan bilinmez. Aksine hakikate ancak insanlarla ulaşılır. Ve onlar hakk’ı taşıyan kovalardır.” şeklinde, öz bir ifadeyle dile getirilmiştir. Şurası da inkâr edilemez ki, Hakk’ı taşıyan zümrenin etrafında pervane olan bir topluluk, aynı zamanda bu topluluğu içeriden ve dışarıdan gelebilecek her türlü olumsuz müdahalelere karşı koruyan, onlara kol-kanat geren, “Emir Subayları-Fedailer” her zaman bulunmuştur. Geçmiş irfan hazineleri sözkonusu olduğunda adeta bir “Emir Subayı”, o hazineleri taşıyıcı olarak da “Hakk’ı taşıyan kova”, diyebileceğimiz birisi olan Enver Baytan Hocamız, “Sultan Hamid’i Olmayan Maskaralıklar” adlı eserinde, “Mezhepsizlik ve Mezheplerin Telfiki” adı altında fesat ateşi tutuşturan Efgani, Abduh, Şaltut ve R. Rıza gibileri yerden yere vurmuştur ve o eserden, “Hak bir mezhebe intisab-ittiba etmek, ayrıca mukallidlik” ve “telfikin batıllığı” hakkında kısa bir nakil:
“Başta Tahtavî ve İbn-i Abidin olmak üzere bütün fıkıh kitaplarında şöyle denilir: Avamm-ı nas’a müftünün fetvasıyla amel etmek vaciptir. (11) Avama vacip olan, eğer fetvasına güveniliyorsa, alim olan kimseye uymaktır. (12) Ami hakkında hüküm, müftüsünün fetvasıdır. Bu sebepten herhangi bir mezheple kayıtlanmadan aminin mezhebi müftüsünün mezhebidir.(13) Kendisinden fetva alınan kimsenin, bir ülkede itimad olunan, fıkhi bilgisine güvenilen emniyetli bir kişi olması şarttır.(14)
Şer’i delillerin dört olması, müctehidler içindir. Mukallidler (dört mezhepten birinde bulunanlar) için delil, hüccet, içinde bulunduğu mezhebin hükmüdür. Çünkü, mukallidler, nass’tan hüküm çıkaramaz. Bundan dolayı, bir mezhebin bir hükmü, nass’a uymuyor gibi görünse dahi, yine o mezhebe uymak lâzımdır. Zira nass, ictihad isteyebilir, te’vili gerekebilir, neshedilmiş olabilir. Bunu ise ancak müctehid anlar. (15)
(11) İbn-i Abidin. (12) Bahr-i Raık. (13) Fethu’l-Kadir. (14) Nihaye. (15) Berika.
“Hakaayık-ı Ezkar-i Mevlâna” adındaki eserde şunları okuyoruz:
“Dört hak mezhep imamı” dört halifenin (r.a) sırrı üzerine gelmiştir ki, her birinin zatında ilâhi vasıflardan bir vasıf galiptir ve kıyamet gününe kadar Hanefi mezhebi üzerine gelen velilerin başkanı İmamı Azam, Şafiî mezhebi üzerine gelen velilerin başkanı İmam Şafiî, Maliki mezhebi üzerine gelen velilerin başkanı İmam Malik, Hanbeli mezhebi üzerine gelen velilerin başkanı da İmam Ahmed’dir. Bunların herbirinin mezhebi üzerine büyük velilerden nice kâmiller ve din âlimi kimseler gelmiştir.
Mezheplerden bir mezhebi taklid etmek vaciptir. Zira mezhep sahibi ulu’l-emirdendir, ulu’l-emre itaat ise vaciptir. Cahil ve ictihad kudretinden mahrum bir mü’mine belli bir hak mezhebi seçmek vaciptir. Bu hususta ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdikleri şöyledir:
“Esahh olan, cahil ve ictihad mertebesine ulaşamamış kimselere, müctehidlerin mezheplerinden belli bir mezhebi seçmek vacip olur. Seçtiği mezhep aslında tercih edilir olmasa bile, onun diğer mezheplerden daha üstün veya onlara müsavi olduğuna inanacak, onu böyle kabul etmiş ve seçmiş olacaktır.” [Cem’ul-Cevami Şerhi ve Haşiyesi Ayat-ı Beyyinat.c.4 ,sayfa:279)
Dört hak mezhep imam ve fıkıhçılarının kitap ve görüşlerinden halka va zamana uygun olanları seçilip alınmak suretiyle yazılacak kitaptaki hükümler, bâtıl hükümler olur. Çünkü öyle mezheplerden halkın istediklerini bir araya toplamak suretiyle yazılacak hükümlerin yani telfikin bâtıl olduğunu âlimler açıkça bildirmişlerdir. Meselâ: Hanefi mezhebi fıkıhçılarının bu hususta sözleri şöyledir:
“Mezheplerden toplamakla verilen hüküm ittifakla bâtıldır. Meselâ: Abdestli olan bir kimsenin bendeninden kan aktı ve bir kadına da eli değdi, sonra da “benim abdestim var” diyerek o abdestle namaz kıldı. Şimdi bu namazın sahih olması nasıl olacak, kan akmakla abdest bozulmadığı hükmü Şafiî mezhebinden, kadına el dokunmakla abdest bozulmadığı hükmü de Hanefi mezhebinden alınıp, telfik edilmekle olacaktır ki, telfik batıldır, bu namaz da sahih değildir. (25) İşte her mezhepten halka ve zamana uygun olanları seçip almak böyledir, halkın işine gelen kolaylık da budur. Fakat caiz değildir. Hakikatte ise, o kimsenin her iki mezhebe göre abdesti yoktur. Diğer ihtilâflı meseleler de böyledir.
Şafiî mezhebi fıkıhçılarının bu mevzuudaki sözleri de şöyledir:
“Esahh olan kavilde mezheplerde kolaylık arayıp almak caiz değildir. Şöyle ki: Vukua gelen meselelerde her mezhepden ehven olanı seçip almak suretiyle amel etmek caiz olmaz…”(26)
(25)Dürrü’l-Muhtar ve Reddü’l-Muhtar, Cilt:1,Sayfa:69.
(26)Cem’u’l-Cevami’ Şerhi ve Haşiyesi Ayat-i Beyyinat. C:4,S.280.
İbni Abidin: “Ve amma, eğer bir gün bir mezhebe göre namaz kılsa, başka bir gün başka bir mezhebe göre namaz kılmak istese, bundan men olunmaz.” Yani caiz olur demektir. Zira biz, o mezhep sahibinin görüş ve ictihadına batıl demiyoruz. Fakat bir namaz veya bir abdest ve emsali bir ibadet, tamamen bir mezhebe göre olacaktır. İşte İmam Ebu Yusuf Hazretlerinin ve emsalinin yaptıkları budur. Yoksa, her mezhepden halka ve zamana uygun olanları seçip alarak birleştirmek suretiyle bir ibadetin yarısının bir mezhebe, diğer yarısının da başka bir mezhebe göre olması caiz olmaz. Bu, bütün mezheplere göre batıldır. (Reddü’l-Muhtar. C.1 S:69)
Enver Baytan Hocamızın dikkat çektiği önemli bir husus da şöyle: “Bazıları menkûl malın vakfedilmesine dair İmam Muhammed’in sözlerinden birer kısmının alınmasıyla verilen bir hükmü nakletmişler ve bunu Hanefilerde telfik olduğuna misâl göstermişlerdir. Fakat göstermiş oldukları misâl telfik olmadığı gibi, birbirine zıt iki hükmün bir meselede toplanması, telfikin caiz olacağına da delâlet teşkil etmez. Çünkü, bir müslüman kendi mezhebinin müctehid imamlarından hangisinin sözü ile amel etse mesul olmaz ve o mezhepten ayrılmış olmaz. Meselâ, Hanefi mezhebinden olan bir müslüman bazı meselede Ebu Hanife’nin, bazı meselerde Ebu Yusuf’un, diğer bazı meselelerde İmam Muhammed veya İmam Züfer’in sözleriyle amel edebilir. Bazı meselelerde de bunlardan ikisinin veya üçünün sözlerinden toplanıp çıkarılan bir hüküm ile amel edilebilir…Hatta bir meselede kendi mezhebinden başka bir mezhebin imamlarından birisinin sözünü tercih etmek dahi caiz olur. Meselâ, Hanefi mezhebinden olan bir müslüman, abdestli iken kadına eli dokununca, Şafiî mezhebinde abdestim bozuldu diyerek, tekrar abdest alırsa iyi olur. Zira böyle yapmak ihtiyat ve takvâlılıktır. Fakat buna telfik denilemez. Telfik; ayrı ayrı mezheplerce bir mesele hakkında verilmiş, birbirine zıt hükümleri bir araya getirmektir.”
Lûgat mânâsı olarak Telfik; iki parçayı birbirine ilâve ederek dikmek, biraraya getirmek, birleştirmektir. Fıkıhtaki hususi mânâsı da, çeşitli mezheplerden olur-olmaz, rastgele, işine gelir bir şekilde fetvalar alarak, güya bu fetvaları biraraya toplamaktır. Enver Baytan Hocamız burada konunun akışı içerisinde “telfik”in, -hani kurbağa diliyle derler ya-, “bir başka boyutu”na dikkat çekiyor. Yukarıda verilen misâller çerçevesinde bugün “telfikçiler”in yapmak istedikleri şey, en masum ifadeyle, “işin ucuzuna kaçmak”tır. Aslında telfikçilerin asıl gayesi, “fesat ateşi yakmak”tan başka bir şey değildir. Yoksa, “ölçüler yerli yerinde duruyor. Ya ona bakan göz nerede? İşte asıl mesele.. Bu meseleye bir misâl de özetle şöyle: Hanefi mezhebine göre Cuma Namazı’nın şartlarından bir tanesi Devlet Başkanı’nın kıldırması veya tarafından atanan imamlar tarafından kıldırılmasıdır…Şafiî mezhebine göre ise bir beldede akıl-baliğ, hür, kırk müslümanın bulunması ve içlerinden bir tanesinin imam atanarak Cuma Namazını kıldırması caizdir…Bu meselede Necib Fazıl özetle şöyle der: “İçinde bulunduğumuz şartlara binaen bir Hanefi, Şafiî mezhebini taklit ederek Cuma namazı kılabilir, sahih olur.” Anlayacağımız, hak bir mezhebe ittiba-intisap etmiş bir müslüman, kendi mezhebinde caiz veya sahih olmayan bir şeyden uzak durmakla kınanmayacağı gibi, diğer hak mezhebin hükmü çerçevesinde yapmasından men de edilmez. Bu da yine “telfik” değil de “ihtiyat ve takvâ” olur. Meselenin en nihayetinde ise, hak bir mezhebe ittiba-intiba etmiş bir müslüman, hiçbir çıkış yolu kalmamış ve hayat-memat meselesi olan bir meselede, “birbirine zıt hüküm” olmasına rağmen, kendi mezhebi haricinde bir başka hak mezhebin hükmüyle amel edebilir fakat, bu amel de azimet veya ruhsat üstünkörü, gelişigüzel değil, yine belli ölçüler çerçevesinde cereyan eder. Bu hüküm de özetle, Necib Fazıl tarafından böyle nakledilmiştir… İmam Şafiî veya İmam Hanbeli’nin bazen Ebu Hanife’nin, bazen İmam Malik’in veya Ebu Yusuf’un ictihadlarıyla amel etmelerine gelince, onlar, şimdi bazıları gibi, “naylon veya maskara” değil, ictihadlarıyla amel ettikleri İmamların malik oldukları şartları tamamen üzerlerinde bulunduran mutlak müctehidlerdir.
Bütün bunlar bir tarafa Hüseyin Avni Kansızoğlu Hocamız, bu mesele ve telfikçiler hakkında şöyle bir tesbitte bulunur: “Niçin telfik? “Mezhebi farklılığın veya ayrı ayrı mezheplerde olmanın zararı var.” onun için mi? Hayır, bu bir vehim, vesvese ve iftiradan ibarettir. Böyle bir yolu tervic ve teşvik edenler, bütün mezhepleri ortadan kaldıramayacaklarına göre, fazla gördükleri mezheplere bir yenisini daha ilâve etmekle, basiretsizlik ve samimiyetsizliklerini ispat etmiş olmuyorlar mı? İşin ilimle bağdaşır olmaması bir yana tabiî… Asırlardır bu mezhepler vakıasının bulunması, müctehid ve muhaddislerin onlara göre amel etmesi, ümmetin bu hususda icmaının olduğuna delil değil midir? İcmaa muhalefet, en hafifinden sapıklıktır. […] Şu anda ümmetin asıl meselesi, fıkhı geçerli kılıp-kılamamadır. Şu mezhebi değil..Veya şu mezhepten bunu, bu mezhepten şunu şeçerek türlü yapıp, bolkepçe dağıtma işgüzarlığı değil… Mezheplerin birleştirilmesi tartışmaları ile ümmetin meşgûl edilmesiyle, ümmetin şer güçlerce parçalanması hesaplarının aynı zamana rastlaması, cidden çok düşündürücüdür. Ümmetin malûm manzarası hengamesinde telfik ve benzeri mevzuların, -bilerek veya bilmeyerek- “uyutma” hususiyeti taşıdığı kanaatindeyim. Bilmeliyiz ki uyutmanın en müessiri İslâm ile uyutmadır. Sair uyuştucuların yanında uyutucu olarak İslâm’ın kullanılması çok tehlikelidir. “İslâm’ın afyon olduğu” saçmasıyla bu söylediğimizi karıştıracaklara bir şey demiyorum; değmez. […] “İş, ehlinden başkasına verildiğinde artık kıyametin kopmasını bekleyin.” (Buhari, Ebu Hureyre’den. Et-Teysir. 1/33) hadis-i şerifi, (sarahat ve delâleti bir yana) meseleler ve ilmi mevzular, ehil olmayan kimselerin elinde cidâl ve münakaşa malzemesi olduğunda, artık fikrî ve ilmî kıyametin kopacağına işaret ediyor.
Ümmetin bunca muhaddisleri, bunca büyük müfessirleri, bunca muktedir fakihleri (ezberinde otuz ciltlik bir fıkıh kitabı yazdırabilecek kadar) mezhepleri kabûl edebilmiş de biz edemiyoruz öyle mi? Kaç hadisi senetleriyle biliyoruz? Yedi günde Kur’an’ı ezberleyen İmam Muhammed’in yanında konuşursak, bizim için insaflı bir kişinin dudaklarından duyulan şu hadis olabilir: “Utanmıyorsan dilediğini yap!”
Baştan sona okuyalım desek, belki de ömrümüz boyunca sadece Suyûtî’nin, Tahâvî’nin, Sehâvî’nin, Aynî’nin, Zehebî’nin, Subkî’nin eserlerini okuyamayız. Mevlâ -kendisi daha iyi bilir ya- onları bu ümmetin helak olmaması için hususi gönderdi. Karınca cüssemizle içine düştüğümüz bardağın suyunu okyanus zannetmekte belki mazur kabûl edilebiliriz. Lâkin hakiki okyanusları inkâr etmekle ve mukayeseye gitmekle büyümek şöyle dursun, ancak küçülürüz. Haddimizi bilip, boyumuzdan büyük meselelere girmememiz herhalde hakkımızda en hayırlı olanıdır.”
Mezhep nedir? Hak olan bir mezhebe ittiba-intisap veya taklit etmenin zarureti ve telfikçilerin sallama ve sapıklığını, ehil olanlardan mümkün mertebe doğrudan kısaca naklettiğimiz gibi, bazen de özetle ve yorumlarımızla meseleler hakkında kanaatlerimizi belirttik. Bundan sonra güzide “Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaat” mezhebi mensuplarının bazı hususiyetlerini, Mutlak Müctehid İmamların herhangi birisinin mezhebine tâbiî olmanın zaruretini-vacibiyetini yine ehil olanlardan nakletmeye gayret göstereceğiz. Ki, müslümanların, “naylon veya maskaralara” itibar etmemesi gerektiğinin altını bir kez daha çizmiş olalım. Bu arada şunu da belirtelim ki, “Meseleler hakkında fikir ve kanaat belirtilirken, lâfız ve tâbirler, maksat ve mânâları ortadan kaldırmaz.” Bu ölçünün dahi bazı istisnaları, kaideleri bozabilir. Bunu bir hatırlatma olarak kabûl edin. Meselâ adam, İlletli-yeni damar gibi, “Allah demek illa ki anlam demektir!” veya, Ateist Apo gibi, “Bilim, (demek) en Büyük Allah demektir!” derse, maksat, başka istikametlere yönelir, mânâ tamamen değişir. Bir taraftan büyük bir cinayet, diğer taraftan ise küfrü ekber; en büyük küfür olur..

Furkan Dergisi, s.26
yavuz1 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Okullara ibadethane zorunluluğu geliyor Muttaki Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 9 08.08.2008 05:08
Carthage Sana iş Bulduk.KPSS zorunluluğu da yok elmnightmare Resim ve Karikatür 30 31.07.2008 15:01
Kur’an varken bir mezhebe uymak uygun olur mu? Alp Dini Bilgi ve Eğitim 25 10.07.2007 08:09
Gündüz Farı Zorunluluğu Geliyor jandarma Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 0 04.10.2006 15:23
Sadr: ''Müdafa cihadı için fetva zorunluluğu yoktur'' ARMAGAN Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 0 14.02.2006 17:15


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:14 .
Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50