| °·. °·.°◦●.düRRü yEkTaM .●◦° .·° .·°
Üyelik tarihi: 17.01.2008 Teşekkür etti: 653
558 Teşekkür 306 Mesaja aldı
| Evet,bizde ''AMİN'' diyoruz ALLAH'ım !!! Zamanın hakîkatı insan ve insanın davranışlarıysa şayet –ki öyle olduğunda şüphe yok- o halde, özellikle de şu son birkaç yüzyıldır fitne seylaplarının önünde kuru bir tahta parçası gibi sürüklenip giden, kasıp kavuran şiddetli fırtınalar, kasırgalar karşısında bir tüy gibi bir o yana bir bu yana savrulup duran, yakıp kül eden ürpertici yangınlar içinde duygu ve düşünceleriyle beraber birer kadavra haline gelen, ve’lhâsıl, o fitneye mağlup olanlar bizleriz aslında. Yani yıllar değil, o yılların çocukları olan bizler. Ne ettiysek kendimiz ettik, kendimize ettik! Yavaş yavaş kendi özümüzden, kültür mirasımızdan, medeniyet telakkîlerimizden, hem dünyada hem de ukbada kazandıracakları itibariyle paha biçilemez değerlerimizden, kısacası, aslımızdan uzaklaştık! Uzaklaştık çünkü bizi bizden alıp koparan ve sonunda kopuk bir topluluk haline getiren vetîrenin başında bir acûze-i şemtâya (kocakarı) gönül kaptırmıştık. Aslında onu da görmemiştik, bilmemiştik, tanımamıştık fakat “güzeldir, iyidir, bütün dertlerinize devadır” diyenlere kanmış ve tabiî aldanmıştık. Keşke tâ o zaman, “Eyvah aldandık!” diyenlere kulak verebilseydik! Veremezdik çünkü gözümüz o ucûbe varlıktan başka hiçbir şey görmüyor, böylece de, Mehlika Sultan’a aşık gençler misali kendi benliğimizi ve bizi biz yapan karakterimizi yavaş yavaş yitiriyor, sözün özü, “Batı, Batı” diyerek batıyor, cami ile kilise arasında zıp oraya zıp buraya gelip giden fakat ne orada ne de burada bir türlü karar kılamayan “müzebzeb” bir tavra aborde oluyorduk. Yalancı bir karasevdaya tutulmuş gibi bir halimiz vardı. İşte bu hâl-i pürmelâl içerisinde seneler seneleri kovalayıp iş işten geçtiğinde de aslı kâbus olan bir rüyaya kendimizi çoktan kaptırmış ve gözlerimizi hakîkat âlemine açıp gerçekleri görmekten korkmaya başlar olmuştuk. Yıllar, on yıllar, yüzyıllar işte böyle geçip gitti. Bugün de çoğumuz itibariyle aynı rüyayı görmeye devam ettiğimizde hiç şüphe yok. Zaten gözündeki boyalı gözlüğü kaldırıp doğruları görmek ve ağzına vurulmuş fermuarları sökerek hak-hakîkat namına hiç olmazsa birkaç kelime söylemek isteyenlere de fırsat verilmiyor ki! Aman verilmiyor demek herhalde daha doğru olur. Bilmem ki, bu necip, dinine, diyanetine, milletine hizmetten başka hiçbir şey düşünmeyen “bayraktar” Anadolu halkını, o zamandan bugüne kadar, “modernleşme, uygarlaşma” gibi bir kısım yalancı hülya ve safsatalarla kandırıp bir çıkmaza sürükleyen, koskoca bir milletin tarihini silip süpüren, köklerinden koparan ve elmastan tuğlalarla inşa ettiği muazzam medeniyetine kastedenler, bu ağırlardan ağır vebalin altından nasıl kalkacaklar?! İşin doğrusunu Allah bilir fakat pek kolay olmayacağında da şüphe yok. Nitekim erbâb-ı hikmetten biri der ki: “Medeniyetlere kastedenlerin, kültürleri ortadan kaldırmaya yeltenenlerin vebalini dünyada tartacak bir baskül olmadığı gibi ahirette de o büyüklükte bir kantar yaratılmamıştır.” Mübarek coğrafyamızın gurbet yıllarını yaşadığı.. içkiden kumara, zinadan hırsızlığa, çalıp çırpmadan hortumlamaya ne kadar çirkin fiil varsa hepsinin toplumun bütün damarlarına aktığı, akıtıldığı.. dînî hayatın bütün bütün ortadan kaldırılıp, din-i mübîn-i İslam’ın sinelerdeki müstesna yerinden bile sökülüp atılmaya çalışıldığı.. ırz, namuz ve haysiyetin ayaklar altına alındığı.. helâl-haram mülahazalarıyla istihza edildiği.. kâfirlerin, zâlimlerin, menfaatçi münafıkların, türlü türlü çetelerin, emsaline tarihte bile nadiren rastlanabilecek zorba ve baskıcı tiranların esirip kavurduğu.. güzel ve güzellik adına ne varsa hepsinin bir uçuruma savrulduğu.. millî ve manevî değerlere, değil gönülden bağlı olma, azıcık saygı duyanların bile dar “alan”lara mahkum edilip ellerine kelepçelerin takıldığı, ayaklarına da prangaların vurulduğu ... şu talî’siz günlerde aczimizi, zaafımızı, çaresizliğimizi, yenikliğimizi sonsuz kudretinden, nihayetsiz rahmetinden başka müracaat edebileceğimiz bir başkası olmayan, en son Mercî’miz, Yüce Rabbimiz’e arzediyor, ellerimizi açıyor ve gönülleri gönlümüzün hizasında, bizimle aynı recayı paylaşan ahbâb u yârânımızla beraber, “Rabbenâ! İnnenâ mağlûbûn; fentasır/Rabbimiz mağlub düştük; nusretinle yetiş imdadımıza!” diyerek yakarışa geçiyoruz: Ey bize bizden daha yakın olan Yüceler Yücesi Rabbimiz! Halimiz Sana ayan. Fazla söze hâcet olmadığının da farkındayız. Fakat yine Senin affına sığınarak, derdimizi tasamızı, gamımızı, gussamızı yüksek huzurunda dillendirmek ve içimizi dökmek istiyoruz: Rabbimiz! Eğer, her geçen gün gönül şehrahından biraz daha uzaklaşacak, dünyanın albenili güzelliklerini kalıcı zannedip onların atmosferine daha fazla dalacak ve böylece aldanacak, diyaneti hayatımıza tatbik edip, dinimizi, hem kâl hem de hâl lisanıyla anlatmayı unutup kendi dünyamızın dar, dar olduğu kadar da sığ labirentlerinde kaybolup gideceksek, bütün bunlar başımıza gelmeden, davranışlarımız ve bu davranışlarımıza temel teşkil eden mülahazalarımız zaviyesinden gün be gün yevmü’l beter olmadan, Sen bizleri huzuruna al ve bütün bunları en mükemmel şekliyle ifa edebilecek, Senin lütuf buyurduğun hayat nimetinin hakkını verebilecek, ömrünü din ve ilim eksenli sürdürerek kendi insanını dünyada hak ettiği yerlere taşıyabilecek yeni nesiller gönder! Şayet hem kalb ve ruh hayatımız hem ibadet ü taat yaşantımız ömrümüzün sonraki dönemlerinde daha kıvamlı ve kulluğumuza daha yaraşır bir hâl alacaksa ve Sen’in yüce nâmını, Habîbin’in kutlu ismini, dinimizi ve Kitabımızı anlatma heyecanımız ilerleyen yıllarda daha bir köpürecek, yaşamımızın biricik gayesi haline gelecekse; Sen’in bize ihsanda bulunduğun mevhibelerin hakkını verebilecek, bulunduğumuz yer ile bulunmamız gereken mekan arasındaki mesafeyi en aza indirebileceksek, Sen bizi yaşat! O zaman da günahlarımızı affet.. bize Sen’in merhametini celbedebilecek ahlâk-ı hasene ile donanmayı ve sâlih ameller işlemeyi nasip eyle.. nusretinle, inayetinle teyîd buyur.. hâlimizi ıslah et.. hıfzını esirgeme.. işlerimize bereket lutfeyle.. tasa ve endişelerimizi izale buyur.. seyyiatımızı bağışla.. ümitlerimizde bizleri inkisara uğratma ve bizi istikametten ayırma, ey yardım dileyenlere yardım eden.. yolunu şaşırmışlara kılavuzlar gönderen.. kaçkın kullarına mühlet verip onlara rahmetiyle muamelede bulunan.. günahları mahvedip günahkarları mağfiret buyuran ve ümidi tükenmişlere ümit ve reca kaynağı olan Yüceler Yücesi Sultanımız! Bizi sevdiklerinle haşret, Cehennem azabından koru, buhbuha-yı Cennet’ine al, Cemâl-i bâ kemâlini müşahedeyle müşerref kıl! Bir de Zalimlerin Yaptıkları Var Kur’an-ı Mübîn, bir yandan, “Siz kendiniz(i düzeltmey)e bakın! Gözünüzü sağa-sola kaydırmadan hep doğru yolda istikamet üzere devam ederseniz hiç kimse size zarar dokunduramaz” ve “Başınıza gelen bütün musibetler sizin kendi ellerinizle işlediğiniz cürümlerin neticesidir” diyerek, bize, her zaman ellerimizdeki mercekleri önce kendi niyet, mülahaza ve davranışlarımızın üzerine koymayı salıklarken, diğer yandan da, “Allah zalimleri pek iyi bilir”, “Zalimler asla iflah olmazlar”, “Zalimlere yardım edecek hiç kimse de yoktur”, “O gün, zulmedenlere mazeretleri hiçbir fayda sağlamaz”, “O zalimlerin varıp dayanacağı yer ne kötü, ne acınacak bir yerdir!” gibi ayetleriyle de, yeryüzünde her zaman zalimlerin, gaddarların, zorbaların, türlü türlü firavunların, nemrutların olduğu/olacağı hakikatini haber vermektedir. Evet, biz yolumuzu şaşırmış, kendi dünyamızdan cüdâ düşmüş, cahilliğe, ayrılık gayrılığa ve fakr u zarurete saplanmıştık. Başımıza gelen bütün gailelerin asıl sebepleri de işte bu hata ve günahlarımızdı. Ne var ki, yıllar ve yıllar boyu başımızda kavisler çizerek dönüp dolaşan fitnenin önemli bir tarafını da ehl-i küfür ve ehl-i ilhadın zulüm, işkence ve baskıları, dine-diyanete muhalif bir yaşantıya zorlamaları, hakça mülahazalar ve müslümanca hayat tarzından dolayı mahkemelerde süründürmeleri, zindanlara atmaları, sürgünlere göndermeleri, evlâd ü iyâlimizi yoldan çıkaracak nesepsiz bir sürü cereyanlar ortaya atmaları, ahlaksızlığı yaymaları, gençlerin beyinlerini ve zihinlerini uyuşturarak onları düşünemez hale getirmeleri, tarih boyu inanan insanları en çok vurdukları nifak tabyasını kullanarak milletin birlik ve beraberliğini bozmaları meydana getiriyordu. O halde muvakkaten indirdiğimiz ellerimizi gönlümüzün içine alıp bir kere daha kaldırıyor, bir arz-ı halde daha bulunuyoruz: Ey nâmütenâhî kudretin sahibi merhameti sonsuz Rabbimiz! Nasıl kendi halimizi ıslah buyurman için ellerimizi Sana kaldırmışsak, ağızlarında gericilik, iftira, karalama ve tezvir, ellerinde kuvvetin her çeşidi, işleri güçleri hîle, hud’a, entrika olan ve sürekli din ve vicdan hürriyetimize baskı yapıp nesillerimizi asimile ederek bir kısım ucûbe yaratıklar şekline sokan, sırf millî-manevî hislerimizden dolayı bizi öz yurdumuzda parya haline getiren ve bütün bir dünyanın gözünün içine baka baka beşer tarihinde benzeri gösterilemeyecek kıyımlar yapan ne kadar zalim varsa onların hepsini Sana şikayet ve Sana havale ediyoruz. Ya Rab! Beddua etmenin, lanetlemenin, tel’in okuyanlara “Amin!” demenin, Sen’in nezdinde hiç de makbul bir davranış tarzı olmadığını, hakikî bir mümine yakışan tavrın başkalarının isyan ve tuğyanlarıyla değil küçücük bile olsa kendi kusur ve hatalarıyla iştiğal etmek olduğunu Sen’in Habîbinden öğrendik. Aslında bütün bunları gönderdiğin vahiy hüzmeleriyle O Nebiler Serveri’ne öğreten de Sensin. Fakat, ya Rabbenâ, bütün insanlığa rahmet olarak gönderdiğin Şefkat Peygamberi de –ruhlarımız ruhuna kurban olsun- düşmanları tarafından yapılan zulmün artık dayanılamayacak hale geldiği bir zamanda ellerini açmış ve “Allahümme aleyke bihim/onları Sana havale ediyorum” demişti. Bizim de artık dayanacak gücümüz kalmadı. Şimdi biz de Senin mukarreb kulların gibi, “Rabbenâ! İnnâ messenne’d-durru ve Ente Erhamü’r-râhimîn/Rabbimiz! Bu dertler bize iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın!” diyor ve Sen’in dostlarına öğrettiğini, göklerde ve yerlerde rûhânilerin “Amin, amin!” dediklerini düşündüğümüz şu duaya, biz de, “Amin ya Rabbena” demek istiyoruz: Yâ İlahenâ, ya Mevlânâ! İnayetinden ümidimizi asla kesmedik, kesmeyeceğiz de! En büyük sermayemiz de bu ümidimizdir. “Dua edenlere cevap veren Sen, ızdırapları dindirip ihtiyaçları gideren Sen, devrilenleri kaldırıp doğrultan Sen, çatlayıp kırılanları sarıp-sarmalayıp tedavi eden, bizden evvel, binlercesinin bu kabil dileklerine icabet edip onlara lûtfundan kapılar aralayan ve başlarına sağnak sağnak ihsanlar yağdıran da Sensin! Sen elimizden tutmazsan, bu mekkâr, bu gaddar hasımlar karşısında kendi kendimize ayakta duramayız.” Ey kalbleri evirip çeviren Yüce Rab! Hayatlarını dine, diyanete, millî ve manevî değerlere düşmanlığa adamış, kinle oturup gayzla kalkan, durup dinlenme bilmeden etrafına nefret püsküren bu amansız ve imansızların kalblerinde kararmamış bir nokta varsa ve Sen onların kalblerini yumuşatmayı murad buyuruyorsan, en kısa zamanda, gönüllerine hilm ü silm, insanlık sevgisi, acıma duygusu ve merhamet hissi koy! Kalblerini imana ve İslam’a şerhet! İçlerinde salâha açık olanlardan hidayetini esirgeme! Yok eğer sineleri bütün bütün adavet hislerine mağlup olmuş ve insana yakışır insanca duygulara kapanmışsa, onların fitnelerinden, şerlerinden ve verebilecekleri bütün zararlardan bizleri, dünyanın değişik yerlerindeki kadın-erkek bütün kardeşlerimizi, dostlarımızı, sevdiklerimizi, sevenlerimizi muhafaza buyur! Senin kullarına ve yolunun yolcularına kasden ve bilerek düşmanlık besleyenleri Sana havale ediyoruz. Kötülük yapmalarına fırsat verme! Emellerini gerçekleştirmelerine müsaade etme.. düzenlerini boz.. birliklerini dağıt.. elebaşlarını başaşağı et.. silahlarını kullanılamaz hale getir.. mühimmatlarını yerle bir et.. ecellerini yakınlaştır.. ömürlerini kısalt.. ayaklarını titret.. kurdukları komploları ve tuzakları başlarına yık.. yürüdükleri karanlık yolları haybet, hüsran ve fiyaskoyla neticelendir! Gerçek güç ve kuvvetin yegane sahibi olan Yüceler Yücesi Rabbimiz! Senin ulu dergahından başka sığınacak yerimiz yurdumuz olmadığını en iyi bilen de yine Sensin! Biz de gölge mahiyetindeki bütün güç ve kuvvetlerden teberrî ediyor ve Sen’in havl ve kuvvetine iltica ediyoruz: Sadrını sinesini düşmanlık ve tahrip hisleri bürümüş insafsız gaddarların, Senin masum kullarını şamata malzemesi haline getirmelerine fırsat verme.. mazlûmiyetimize, mağdûriyetimize ve mahkûmiyetimize nihayet ver.. köşe başlarında gayızla gerilmiş hücum ânı bekleyen devlet, millet ve insanlık düşmanlarını birbirlerine düşür.. plan ve projeler yaptıkları, tuzaklar kurdukları binalarını başlarına yık.. yıkıp mahvet ve birer virane haline getir.. “temerrüd ve din düşmanlığını meslek edinenlerin de birliklerini boz.. düzenlerini alt-üst et.. yurtlarına-yuvalarına feryad sal.. bu karanlık düşünce, karanlık ruh ve kara seslerin, gayretine dokunduğuna inandığımız tecavüzlerine, tahkirlerine, tezyiflerine ve planlarına karşı kapının sadık kullarını koru!” Ya Rab! Bizim biraz da talî’siz coğrafyamızı içinde bulunduğu fitne ve zulüm ateşinden çıkaracak ve inanan gönülleri ellerinden tutup kaldıracak kerîm, müeyyid bir el varsa o da hiç şüphesiz Sen’in yed-i kudretindir! Sana nihayetsiz hamd ü senalar olsun ki, irademizin hakkını tam olarak verememiş, heyecanlarımızı köpürtememiş, ciddi bir gayret gösterememiş olsak da ümidimiz ve Senin hıfz u inayetine, adaletine güvenimizle dimdik ayaktayız. Bize düşenin, bütün benliğimizle bir kere daha Sana yönelmek, yüce mefkûremiz adına hareket hızımızı artırmak ve kusursuz bir sa’y ü gayretle gerilmek olduğunu da dostların vasıtasıyla bize öğreten de yine Sensin. Şimdi müsaadenle Sana karşı olan ahd ü peymanımızı bir kere daha yenilemek ve yolunun yolcuları olarak azami zühd, azami takva ve azami cehd ü gayret içerisinde olacağımıza söz vermek istiyoruz. Yâ Rab! Ne olur, elimizden tut, sevdiklerini koruyup kolladığın gibi bize de merhametinle muamelede bulun ve bizleri içimizdeki nefis düşmanıyla da, çevremizdeki zalim, gaddar, hunhar düşmanlarla da başbaşa bırakma! Amin Amin Amin...
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. |