İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > EDEBIYAT > Günlük
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 16.11.2005, 10:29
Bir dem daha...

 
BICARE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.10.2005
Yaş: 29
Mesajlar: 113
Teşekkür etti: 2
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
Altın hızma mülayim... /yada sadece İSTANBUL...

“Altın hızma mülayim
Seni haktan dileyim...
Yaz günü temmuzda
Sen terle ben sileyim...”

Bu yıl ki İstanbul serüvenime hüzün katan mısralar bunlar olmuştu. Cuma günü vardığımızdan birkaç saat sonra Sultanahmet Meydanında Fuarı (!) gezinirken Uğur Arslan’ın yeni albümünde ki bir şiirin giriş türküsü olan bu satırlar kulağıma öyle hoş gelmişti ki.
Melodisi ise yüreğimi hüzüne boğmuştu...

İstanbul ve Ben...
İstanbul ve O...
İstanbul ve Biz...

Ne vakit şu cümle olmayan cümleyi kursam aklıma O gelir... bySimyacı...
Yine o geldi...
O ve onun mısraları...

Gündüz başlayan bir yolculuk ancak saat sekiz sularında son buldu... Münih ve İstanbul...
Hayatımın iki anlamlı kenti...
Biri aşkın dengi kabul ettiğim... İstanbul...
Diğeri hayatımı anlamsız ve yozlaştıran... Münih...
Ama konu İstanbul...
Ve geçelim...

İlk günümün izlenimleri farklı olmuştu. Herşey tozpembe ve ben ufak bir çocuk gibi yeniden kavuştuğum Sultanahmet meydanında oradan oraya koşturmaktaydım.
Kavuşmuşluğun verdiği heyecan...
Şekere kavuşmuşluk...
Gülmeyin bana zira ben bile bazen şaşıyorum bu tutkuya...
Pamuk Şeker...
Elmalı Şeker...
Sakız Şeker...
Lolipop Şeker...
Bademli Şeker...
Limonlu Şeker...
Şekersiz Şeker...
Gecemi süsleyen ilk güzellik şeker olmuştu.
Çocukluğumun eksiği... Ben elmalı şekeri bir tek “Oktoberfest”ten gelen büyüklerin elinde bilirdim. Ulaşılmaz bir güzellikti...
Hayatımın ilk elmalı şekerini ise 16 yaşımda Güngören Cuma Pazarında yemiştim.
16 yaşında...
Büyümeyi unutmuş 6 yaşına sığınan haylaz bir çocuk gibi kahkahalar arasında her dişlediğimde “Allah’ım ne olur bitmesin” diye yakararak yemiştim.

Cebimde türk parası olarak bu yıl özleyipte bir türlü bulamadığım eski 10 milyon Türk Lirası vardı. Sanırım hayatımda ilk defa bir Atatürk portresine kızmadan ve özlemle baktım. Geçen yıldan kalma 10 milyon lirayı harcarken yaşadığım tuhaf huzursuzluğu tarif edemiyeceğim, tarifi imkansız birçok diğer duygum gibi...

Bazen yenilikler beklenildiği kadar güzel olmamakta. Tıpkı yeni para birimimiz gibi...
Kağıt aynı kalitesizlikte...
Renkler aynı soluk renkler...
Kelle aynı kelle...
Anlamsız bir bakış...
Ve bir türk devlet büyüğünden ziyade, Moskova diktatörlerini andırmakta...
Buna rağmen bize ait ya... Hoş... Herşeye rağmen hoş... Daima hoş... /mu acaba?...

Meydanı dolduran kalabalıkları aşarak bakışlarımı bir kıyıda marş çalmakta ve tokmağını olanca kuvvetiyle gerilmiş derinin üzerine indiren Mehteran takımının bıyıklı Davulcusuna yönelttim. “Destur...” diye bağırasım geldiyse de, gözlerimin dolup taşmasıyla yetindim...
Tuhaf isteklerim son bulmaz ki benim...
Buda onlardan biri işte...

Resimleştirdiğimiz karelerle canlı tutmak istedik her bir anıyı...
Kırmızılara boğulmuş bir sahne... (Mehteran takımının sahne kostümleri ve sahnenin arkasını süsleyen kırmızı perde)
Yoğun alakadan pek memnun görünen sahnede ki kalabalık topluluk...
Ve Sultanahmet meydanında ben...

O gece sabahladık dostlarla...
Önce Fatih Caddelerinde...
Aşınası olduğum Fatihin kıyısında köşesinde...
Sonra bir kabrin kıyısında mezarlık manzaralı bir Cafede...
Ardından tekrar Sultanahmet Meydanında...

Sonra o melodi ve türkü tadında söylenen mısralar buldu beni...
“Altın hızma mülayim
Seni haktan dileyim...
Yaz günü temmuzda
Sen terle ben sileyim...”

Oruç tutanlar ve tutmayanlar...
Orucun tuttukları ve tutmadıkları...
Gecenin karanlığını ganimet bilenler...
Uykuya yenik düşenler...
Uykuya direnenler...
İbadet ile gecelerini güzelleştirenlerin sayısı nekadar azdı o gece...
Birde birileri vardı ki, içimi en çok onlar acıttı...
Ramazanı Ramazan bilmeyip gecelerini kirletenler...

İstanbulda ilk günüm...
İlk gecem...
İlk izlenimlerim...

Gecemi güzel kılanlar... Can’lar...
Kamil... Tuba... Müjdat...
Ve
İstanbul...
Sonu gelecek mi bilmediğim bir muhabbet ile selam olsun sizlere...

(28.10.2005 Cuma – İstanbul/Sultanahmet)
__________________
Rabbim... Katından gelecek her hayra muhtacım!
BICARE isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 16.11.2005, 10:35
Bir dem daha...

 
BICARE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.10.2005
Yaş: 29
Mesajlar: 113
Teşekkür etti: 2
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
2. Gün... Cumartesi...

Ukusuzluğun verdiği rehavetten mi yoksa tek başına kalmışlığın çaresizliği mi bilmiyorum...
Otelin giriş lobisinde ordan oraya koşarak 25 kişilik ekbimi toparlamaya çalışıyorum.
Aklıma Pakistanda bir defasında emirimiz olan ve ismini hatırlayamadığım bir abimin bana söylediği cümle gelmişti.
Otobüs yolculuğumuzun en yorucu bölümünde kendisine doğru dönerek “Kea hal he?” (nasılsınız?) diye sorduğumda bana şunu demişti:
“Bir kadının tek kocası olur... İtaati unutan müslüman bir topluluğa seçilen bir emirin ise cemaat ferdi sayısınca kocası olur.”
Vallahi haklıymış o güzel insan...

Akıl verenim okadar çok ki, kendi aklıma danışmaya fırsat dahi bulamıyorum. Verilen saate riayetsizliğe mi yanayım, yoksa vaktinde gelenlerin geç kalanlardan beni sorumlu tutmalarına mı?...

Toparlanmak hayli vaktimizi aldıktan sonra apar topar tramvay durağına doğru yol alıyoruz.
Hedef Yenibosna/Sefaköy...
TV 5/Milli Gazete binası...

Topkapı da yol bilmez iz bilmezliğin huzursuzluğu ile kime yol sorduysam başka bir uca doğru yönlendirildim...
Çalışan bir İstanbul...
Bitmez bir inşaat meydanı...
Okadar çok projeler geliştirilmekte ki İstanbulda, insanlara bu projelerin inşaatinden yaşamaya fırsat kalmıyor.
Aklıma yengemin bana anlattıkları geliyor...
“Projelerin maksadı İstanbulu güzelleştirmekten ziyade, koltuk sahiplerin akrabalarının ve tanıdıklarının şirketlerine mümkün mertebe çok para kazandırmak.”
Yengemin İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Plan ve Proje Müdürlüğü mü öyle bişeydi... Orada çalıştığınıda belirteyim. Kendisi Kontrol Mühendisi...
“Bazen imzama sunulan öyle tuhaf projeler geliyor ki...”

Topkapı Projesi hangi kategoriye giriyor bilmiyorum...
Tek bildiğim dolmuş bulmanın verdiği o rahatlığı yaşamak çok güzel di.
Her defasında ayakta kalmak bile dokunmuyor bana...
TV binasına vardığımızda canlı yayına çıkacaklarını ilk defa diyorum gençlere.
“Heyecan yok... Harikasınız gençler...” diyor ve dediklerime birazda şaşıyorum.

Genç Birikim...
Yusuf bey... (İnşaAllah ismini yanlış hatırlamıyorum.)
Yönetmen yine aynı sima...
Mekan farklı olsada dekor aynı dekor...
Arkadaşın “abi sen çıkmazsan bu programı çektirmem” itirazlarını “ceketimi çıkarmadım henüz” bahanesiyle son saniyede geçiştiriyorum.
Yüzünde ki “abi ne yaptın” ifadesine ilk defa tebessüm edebiliyorum o an...

İlk defa bir Reji odasına giriyorum o gün.
Bir programın nasıl yönetildiğini ilk defa izliyor ve gülümsüyorum.
Yönetmenin “aptalca” bulduğum şakalarına dahi gülümseyebiliyorum.
Bazen “hay Allah... ne diyor bu gençler.” gibi cümleler kullanabiliyorum kendime yönelik, seslice...
Ama ilk defa tuhaf karşılanmıyor bu tavrım. Sanırım burada herkes ben kadar garip...

Program çekimlerine 5 dakika reklam arası verildiğinde tekrar stüdyoya geçip gençlere “harikaydınız” övgüleri sıralıyorum.
Aklıma O’nun bir cümlesi geliyor...
O’nun adını dahi anımsamak içimi bir hoş etmeye yetiyor...
“Senin güzel bulmadığın birşey var mı diye merak ediyorum...” diyor.
Emek sarf edilen herşey güzeldir... Hayat güzel olmasada hayata dahil olan herşey güzel...
Çelişki mi var bunda?
Ben zaten çelişkiler diyarının başkenti değil miydim?

Program çekimleri devam ederken ben tekrar Reji odasındayım. Programın akışını takip etmekten ziyade İstanbulu yaşıyorum...
Şiirler sıralıyorum içimden...
Bir an gözlerim doluyor yine...
Tuhaflıklarım tükenmiyor işte...

Program çekiminden sonra eleştiri yağmuruna tutulan gençleri savunma ihtiyacını hissediyorum kendimde. İkinci bir program çekimi iptal ediliyor ve tesisleri geziyoruz hep birlikte.
Yanımda yine bir dost var...
Kırgınlıkları bertaraf ettiğimiz... yada sadece unutmaya karar aldığımız bir dostum.

Dönüşümüz pek heyecanlı geçmesede o günün gecesi yine dolu dolu geçiyor.
Sultanahmet – Beyazıt - Fatih... Fatih – Beyazıt – Sultanahmet...
Gel gitler...
Med cezir gibi...

29.Ekim 2005 - İstanbul
__________________
Rabbim... Katından gelecek her hayra muhtacım!
BICARE isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 21.11.2005, 13:51
Bir dem daha...

 
BICARE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.10.2005
Yaş: 29
Mesajlar: 113
Teşekkür etti: 2
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
Git gel Ankara 24 Saat...

İstanbul günlerim kadar gecelerimde her daim yoğun geçti. Cumartesi akşam vakti İstanbul Esenler Otogarında bir Isparta yolcusunu yola koyarken, kendimi ilk defa çok güzel buldum. Kibir mi var bu cümlede? Vallahi yok... Hayatımda ilk defa kendimi çok güzel hissettim. Manevi güzellik değil, fiziki bir güzellikti bu...
Bir Isparta Yolcusunu ben Kıbrısta bilirken ve iki gün öncesinde bir mesaj ile gecemi hüzün ve gözyaşına boğarken... Tuhaf bir cümle...
Hasılı kelam... Vesselam...
Diyesim gelsede devam edeyim. Otogarda bir Otobüs Şirketi reyonu (mu deniliyordu?) önünde beklemekteyiz. Sonra O geliyor... Her daim olduğu gibi takım elbise ve gömlek... Hatta açık yeşil bir kravat. Naneli sakızı andıran ve orada bulunan bir kul için, o an o kravatın taşınması büyük önem taşıyan bir karavat...
Herkesi bir bir kucaklayıp selamlıyor ve selamlaşıyor. Ve sıra bana geldiğinde kendimi güzel hissetmeme vesile olan yüzümde ki o kocaman tebessüm dahada derinleşiyor. Okadar gülümsüyorum ki, yanaklarımın sızladığını hissediyorum bir an. Neden mi?...
Nedenini anlatsamda anlayamaz ki kimse... Rabbimden gayrısı bilemez...
Bir Isparta yolcusu...
İstanbul ve Ben...
İstanbul ve O...
En güzelide bu ya... İstanbul ve O...

☼ ☼ ☼ ☼ ☼

Geceyi Sultanahmet Fuarında bir Dürümcüde geçiriyoruz. Bir dürüme 6 YTL vermenin ağırlığından mı yoksa etin çiğ olmasında mı bilmiyorum, dürümün her bir lokması boğazımdan zor geçiyor. Sadece İstanbul gecesi değil dostlar arasında ki muhabbette kimi zaman buz tutacak kadar soğuyor. Aptallığıma doyamadığımı İstanbul dönüşünde anlayacak mışım meğer...
Gerginliği bazen bende hissediyorum... Gülüyorum, aptalca şakalar yapıyor ve güldürmeye çalışıyorum. Bazen yanıbaşımda oturan Çocuğa sokuluyorum. Sanki ona yakın olduğum vakit yüreklerde incinmişlik daha çabuk bertaraf olacak... Meğer yanılıyormuşum.
Bazen yürekleri yağmurla inen rahmet dahi yumuşatamıyor.
Bazen dalıp dalıp gidiyorum.
Mazi, rafları kirlenmiş eski ahşap bir dolap... Bazı kapakları kırık dökük... Bazı gözleri kilitli... Ve bazıları kilit tutmuyor. Kapaksız raflarıda var mazinin...
Herbiri tozlu...
Ben o tozlu raflardan zaman zaman anılarımı alır, tozlarını siler ve acımı tazeleyerek onları tekrar yerine bırakıyorum, sonra bir daha sahiplenmek için.
O gece sustukça ve daldıkça, mazimin tozlu raflarında gezindim. Zaman zaman telefonuma O’ndan gelen mesajlar ile o kocaman tebessüm yayıldı yüzüme. Kendimi O’nun sevgisiyle güzel buldum bir kez daha...
Geçmişe olan bağlarımın zayıflayıp kopmasını ne çok dilerdim, kimse bilemez...

Yanımda oturan Çocuğa biraz daha yaklaştığım anlarda, ola ki yaşanan onca şey eriyip gider. Hani gönülden gönüle yol vardır ya... Hani herşey güzel olacaktır ya... Hani Fatih Caddelerinde birlikte ıslanmışlık vardır ya... Hani affetmek güzelliktir ya... Hani sevginin aşamıyacağı hiçbirşey yoktur ya...
Aşamıyor sevgimiz bazı şeyleri... Dostluk karşılıklı olunca güzel. İhanet ilk demlerinde tatlı olsada, sonra hep acı veriyor...
Aklıma bir şarkı düştü... Bir dizinin başında ve sonunda okunan bir şarkı...
Özlem Tekin diyor: “...hiç korkma sil baştan!”
Korkulara yenik düşmek...
Korkulardan emin olamamak...
Ve tereddüt etmeden ve korkmadan “sil baştan” yaşamak.
Sanırım bunu başarmak sanıldığı kadar kolay değil.

İhanetin rengini hep merak etmişimdir...
Nedir İhanetin rengi?
Yok mudur? Var olsaydı ne olurdu peki? Ne renk olurdu bütün ihanetler?...
Mavi mi?...
Mor mu?
Kırmızı mı?...

Benim ihanetlerim hep siyah oldular...
Çünkü her ihanete uğradığımı duyduğumda, vakit gece idi...
Ve her defasında aynı şarkıyı dinlemiştim...
“Geceler aysız, arzular arsız... Ne yana yıkılayım...
...
Çare sende Allah’ım, beni al rahata kavuşayım...”


☼ ☼ ☼ ☼ ☼

Bir İstanbul serüveni... İstanbul ve Ben... İstanbul ve O... İstanbul ve Biz...
Sabah vaktine kadar birlikte oturup muhabbet ettik dostlar ile.
İhaneti siyaha boyayan dostlar...
Ve İhanetini tatmadığım Canlar...

Sabah vakti bir telaş tuttu bizi. Sahura inenler... Sahura inmeyenler...
Hazır olanlar... Hazırlanamayanlar...
Ankara yolcusuyuz... O Isparta yollarında... Belkide varmak üzere...
Ben 25 gönülü hoş tutma telaşında. Hedef Ankara...

Zor... Çok zor 25 başa baş olmak...
Dahada zor, benim kadar uysal olmak...
Gençlerin toparlanması hayli vaktimizi alsada...
Avusturya 2 Bölgesinin saat 05:00 te hazır olun, 05:00 te orada olacağız komutasına rağmen...
Ve kendilerinin yarım saat geç kalmasına rağmen...
...sabah ezanı okunurken yola çıkıyoruz. İlk durak Eyup Camii...
Avusturya 2 Ekibinin başı kendi geç kalmışlığını pişkinlikle ört bas ededursun, Eyup Camiine varmak üzereydik...
Hastayım diyenlere verebileceğim yanıt içimde kalmıştı o günlerde... Şimdide kalsın...

Sabah namazının bitimine ancak yetişiyor ve mahşeri bir kalabalık ile karşılaşıyoruz. Yüzlerce insan önce hafifçe yağan sonra artan bir yağmurun altında Rabblerine olan borcunu eda etmekte. Sonra gönüllerin pasını silen ve kulakların tıkanmışlığını gideren hoş bir seda...
Hangi sure ve hangi ayetler bilmesemde, içimi bir hoş ediyor Kur’an-ı Kerim...

Namazın ardından geç kalanları toparlama telaşı ve rakip gibi görünen diğer Ekibin homurdanmaları... Kırıcı tavırları... Allah hepimizi affetsin...

Ankara yolları hakkında bir türkü var mı bilmiyorum.
Git gel Konya 6 saat gibi bir söz vardı yanılmıyorsam. Git gel Ankara kaç saat onuda bilmiyorum. Gecenin verdiği yorgunluğu henüz üzerimden atamamışlığımda var.
Uyumak üzereyken telefonumun ekranında bir sima görünüyor.
O...

Neler konuştuğumuzu çok detaylı hatırlamasamda, otel odasında olduğunu ve Feridun bey ile beni çekiştirdiğini biliyorum. J İnsanın “takatim kalmadı” dediği bir anda 3 CAN dan biri mutlaka imdada yetiştiğinde neler hissettiğini ben size nasıl anlatayım?... Anlatılmaz ki... Yaşanır...

☼ ☼ ☼ ☼ ☼

...Uzayan bu gezi notlarını biraz daha kısaltma adına...
Ankaraya vardığımızda ilk olarak Kocatepe Camiini ziyaret ettik. Boyalı bir beton yığını... Ruhsuz bir yapıt gibi geldi bana. Belkide Ankarayı sevememiş olmanın etkisiydi...
Ardından gelen Saadet Partisi Genel Merkez binasını ziyaret..
Ziyaret dediğime bakmayın, binanın ön cephesinden gayrısını göremedik.

Ardından gelen asıl Ziyaret...
Balgat...

☼ ☼ ☼ ☼ ☼

Sanırım 4 katlı bir bina... Çok dikkatli bakamadım.
Bir yokuşun eteğine inşa edilmiş hoş görünümlü beyaz bir bina. İlk defa bir binanın beyazını sevdim. Renkli binalara daha çok meraklıyımdır aslında.
Demir bir bahçe kapısının ardından en fazla 10 adım atabiliyorsun...
Ardından tekrar bir kapı... Evin giriş kapısı...
Ve sağ tarafta merdiven. Karşımızda yeniden bir kapı...

Kapının ağzında onlarca ayakkabı... Tuhaf bir his... Görücüye gelen misafir gibi hissediyorum bir an kendimi. Neden mi?... Bilmiyorum...

Küçük bir hole alınıyoruz. Duvarların birinde hoş bir ayna vardı hatırladığım kadarıyla. Ve holden odalara geçen 4 kapı...
Sağdan ikinci kapıyı işaret ediyorlar ve büyükçe bir odaya alınıyoruz. Beyaza boyanmış duvarlar... Beyaz bir masa... Beyaz bir vitrin... Beyaz iki tane koltuk...
Perdesiz pencereleri birer Rafrolo (türkçesini bilemiyeceğım) örtmekte. Odanın sağ köşelerindne birinde ufak bir sehpa var. Sehpanın üzerinde beyaz güller...
Bir kadın eli değmiş bu odaya... Olanca sadeliğine rağmen bukadar güzel...

Odayı dolduran insanlar içeride ki oksijeni çabuk tüketiyorlar. Birde kaloriferin insanı daraltan sıcağına vücut ısıları eklenince, içeride ki hava boğucu olmayı dahi aşıyor. Uzun bir bekleyişin ardından bir ses geliyor...
“Hoca geliyor...”

O an kendimi Nasreddin Hocayı bekler gibi hissediyorum. “Hoca geliyor...”
Gülümsüyorum... Yanımda oturan kardeşimi ve Divaneyi uyandırıyorum derin uykularından. J Sonra ayaklanıyoruz hep birlikte...
Kapıdan içeriye doğru bir ... Nasıl tarif edeyim ki?...
Bir beden giriyor...
Bir insan...
Sanırım Hocamı o ana en uygun tarif eden terim “İnsan”...

Sevdiğini kaybetmenin acısını o an bir başka anlıyorum. Omuzlarının çökmüşlüğü ve kamburluğu içimi eziyor... Sızlamaktanda öte eziliyorum...
“Lütfen şimdi el öpmeyin” komutasına uyarak eziyet vermemek için sadece hafif sesle verilen “Selamunaleyküm”e yine aynı hafifliği yakalama sevdasıyla sessizce “Vealeykümselam” diyoruz...

Beyaz dökülmüş ama yinede özenle taranmış saçlar... Aynı beyazlıkta özenle kesilmiş ve taranmış bıyıklar... Yüzünde yaşlılığın gereği olan çiller... Yanımdan geçerken bir an öpesim geliyor yanağından... Elinden değil evet... Yanağından...
Dedem yaşası idi onun yaşlarında olacaktı şuan...

Tam hizamda iken aklıma bir dostumun yaptığı dua geliyor...
“Rabbim benim ömrümüde alsın ve onun ömrüne eklesin...”
Onu görmeden o anı tatmadan önce aynı duayı belkide bende yapardım. Peki ya o andan sonra?... Yapamam...
Çok bencilce bir dua... Kıyamam artık...
Rabbim var olan ömrünü bereketlendirsin...
Rabbim, ölümü kendisini bu derece sarsan merhumeye bağışlasın...
Ve Rabbim bizleri ona gereken hürmeti gösteremediğimiz için affetsin...

Hayatım boyunca hep yağcılıktan nefret etmişimdir. Sırf bu yüzden sevdiğim insanlara bazen gereken alakayı dahi gösterememişimdir. Hal ve hareketlerim hep kontrollü ve kısır iken, yazıda onca rahat olmuşumdur. Sevgimi hep kelimeleştirmeye gayret ettim.
O gün orada...
Hocamın verdiği bir selam yüreğimi ne çok yumuşatmıştı...
Buna rağmen arkalarda oturmayı tercih ettim. Uzaktan izledim her bir hareketini. Ölçtüm ve yorumladım her bir tavrını...
Hayatımda gördüğüm en nazik insan...
Hayatımda gördüğüm en iyi ev sahibi...
Hayatımda gördüğüm en içten insan...
Çok kısa bir ziyaretti..
Bir Taziye ziyareti...

Onu hergün görenler için sıradan bir olay... Benim için birçok tabunun yıkıldığı an. Bazı gerçeklerimin gerçek olmadığını anladığım an. Ve bazı konularda Teşkilattan dahada soğuduğum an.
Onu en çok anladığım an diyebilirim. Bir iddia... Ama doğruluğunu ta içimde hissettiğim bir iddia...

Sırayla el öperken, tenine dokunmak farklı bir haz verdi bana. Sevmem aslında insanların tenine dokunmayı. Bu yüzden çok nadir el öperim. “Adil devlet adamının ve bir alimin eli öpülür” diye savunurum daima.
O an gerçekten adil bir devlet adamıyla karşılaşmanın hazzı ile çok defa öpmek isterdim elini. Ve yine “yağcılık” endişesine kapılarak gözlerinin içine bakıp ayrıldım yanından.

Daha sonra ki İftar Yemeğinde anlatılanlar beni hayrete düşürdü. Sevmediğim insanları bir dem daha sevemez oldum. Anlatılan şu idi:
Tayyip bey ve bazı vekilleri Erbakan Hocama taziye ziyaretinde bulunmuşlar. İlk 10 dakika susmak ile geçmiş... Son 5 dakika ise hal hatır faslı ile... 15 dakikalık bir ziyaret... Maksada ne derece hasıl oldu bilemiyeceğim...
Maksat belkide “ayıp olmasın” idi...
Ve bu grup Hocamın yanından ayrılırken herkes sırayla kendi elini öperken, Tayyip bey tokalaşmak ile yetinmiş.

Üzüldüm... Bunca kendi beğenmişlik neyin nesi?...
O bir devlet adamı... Adil bir devlet adamı...
Yaşlı bir Mü’min...
Ve herşeyden önce bir zamanlar kendisinin lideriydi...

Şunuda düşündüm... Elini öpmek ona tabi “sana tabi oldum” olarakta yorumlanabilirdi. Yani her ne yapsa eleştirilecekti kuşkusuz. Buna rağmen elini öperek güzel bir taziye ziyaretinde bulunması, ona karşı antipatimin eksilmesine vesile olacaktı.

Uzun sözü sonu...
Kocatepe Camiinde Teravih namazından sonra yola çıktık....
Busefer Hedef yeniden İstanbul...
Otobüs yolculuğumun unutamıyacağım anlarından biriside, minik simitler...

Yorucu ve yoğun bir günün ardından uzun bir uyku...
Git gel Ankara 24 saat...
Seni seviyorum Savunan Adam...

20.11.2005
Biçare
__________________
Rabbim... Katından gelecek her hayra muhtacım!
BICARE isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 29.11.2005, 10:04
Mevlam neyler, neylerse güzel eyler..

 
Fatihsultan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 26.11.2005
Yaş: 14
Mesajlar: 9.138
Teşekkür etti: 0
26 Teşekkür 10 Mesaja aldı
Allah razı olsun
__________________
Mevlam neyler , neylerse güzel eyler...
Fatihsultan isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
İstanbul Boğaz Köprüsü + Eski İstanbul Fotografları cevher25 Resim ve Karikatür 3 25.09.2008 23:28
DF de psikiyatrist yada psikolog var mi..? BAHADIRALP Muhabbet Olsun 4 12.08.2008 18:56
Hızma takmak abdeste ve gusle mani midir? itimat Bilinmesi gerekenler 12 05.01.2008 17:36
Burnu Deldirmek, Ve Hızma Takmak Günahmıdır? itimat Bilinmesi gerekenler 0 16.06.2007 23:51
Gençlik Ne Okuyor ? Yada ne Okumalı ? gençüsküdar Gençlik Lokali 38 23.02.2007 21:51


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:35 .
Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50