Git gel Ankara 24 Saat...
İstanbul günlerim kadar gecelerimde her daim yoğun geçti. Cumartesi akşam vakti İstanbul Esenler Otogarında bir Isparta yolcusunu yola koyarken, kendimi ilk defa çok güzel buldum. Kibir mi var bu cümlede? Vallahi yok... Hayatımda ilk defa kendimi çok güzel hissettim. Manevi güzellik değil, fiziki bir güzellikti bu...
Bir Isparta Yolcusunu ben Kıbrısta bilirken ve iki gün öncesinde bir mesaj ile gecemi hüzün ve gözyaşına boğarken... Tuhaf bir cümle...
Hasılı kelam... Vesselam...
Diyesim gelsede devam edeyim. Otogarda bir Otobüs Şirketi reyonu (mu deniliyordu?) önünde beklemekteyiz. Sonra O geliyor... Her daim olduğu gibi takım elbise ve gömlek... Hatta açık yeşil bir kravat. Naneli sakızı andıran ve orada bulunan bir kul için, o an o kravatın taşınması büyük önem taşıyan bir karavat...
Herkesi bir bir kucaklayıp selamlıyor ve selamlaşıyor. Ve sıra bana geldiğinde kendimi güzel hissetmeme vesile olan yüzümde ki o kocaman tebessüm dahada derinleşiyor. Okadar gülümsüyorum ki, yanaklarımın sızladığını hissediyorum bir an. Neden mi?...
Nedenini anlatsamda anlayamaz ki kimse... Rabbimden gayrısı bilemez...
Bir Isparta yolcusu...
İstanbul ve Ben...
İstanbul ve O...
En güzelide bu ya... İstanbul ve O...
☼ ☼ ☼ ☼ ☼
Geceyi Sultanahmet Fuarında bir Dürümcüde geçiriyoruz. Bir dürüme 6 YTL vermenin ağırlığından mı yoksa etin çiğ olmasında mı bilmiyorum, dürümün her bir lokması boğazımdan zor geçiyor. Sadece İstanbul gecesi değil dostlar arasında ki muhabbette kimi zaman buz tutacak kadar soğuyor. Aptallığıma doyamadığımı İstanbul dönüşünde anlayacak mışım meğer...
Gerginliği bazen bende hissediyorum... Gülüyorum, aptalca şakalar yapıyor ve güldürmeye çalışıyorum. Bazen yanıbaşımda oturan Çocuğa sokuluyorum. Sanki ona yakın olduğum vakit yüreklerde incinmişlik daha çabuk bertaraf olacak... Meğer yanılıyormuşum.
Bazen yürekleri yağmurla inen rahmet dahi yumuşatamıyor.
Bazen dalıp dalıp gidiyorum.
Mazi, rafları kirlenmiş eski ahşap bir dolap... Bazı kapakları kırık dökük... Bazı gözleri kilitli... Ve bazıları kilit tutmuyor. Kapaksız raflarıda var mazinin...
Herbiri tozlu...
Ben o tozlu raflardan zaman zaman anılarımı alır, tozlarını siler ve acımı tazeleyerek onları tekrar yerine bırakıyorum, sonra bir daha sahiplenmek için.
O gece sustukça ve daldıkça, mazimin tozlu raflarında gezindim. Zaman zaman telefonuma O’ndan gelen mesajlar ile o kocaman tebessüm yayıldı yüzüme. Kendimi O’nun sevgisiyle güzel buldum bir kez daha...
Geçmişe olan bağlarımın zayıflayıp kopmasını ne çok dilerdim, kimse bilemez...
Yanımda oturan Çocuğa biraz daha yaklaştığım anlarda, ola ki yaşanan onca şey eriyip gider. Hani gönülden gönüle yol vardır ya... Hani herşey güzel olacaktır ya... Hani Fatih Caddelerinde birlikte ıslanmışlık vardır ya... Hani affetmek güzelliktir ya... Hani sevginin aşamıyacağı hiçbirşey yoktur ya...
Aşamıyor sevgimiz bazı şeyleri... Dostluk karşılıklı olunca güzel. İhanet ilk demlerinde tatlı olsada, sonra hep acı veriyor...
Aklıma bir şarkı düştü... Bir dizinin başında ve sonunda okunan bir şarkı...
Özlem Tekin diyor: “...hiç korkma sil baştan!”
Korkulara yenik düşmek...
Korkulardan emin olamamak...
Ve tereddüt etmeden ve korkmadan “sil baştan” yaşamak.
Sanırım bunu başarmak sanıldığı kadar kolay değil.
İhanetin rengini hep merak etmişimdir...
Nedir İhanetin rengi?
Yok mudur? Var olsaydı ne olurdu peki? Ne renk olurdu bütün ihanetler?...
Mavi mi?...
Mor mu?
Kırmızı mı?...
Benim ihanetlerim hep siyah oldular...
Çünkü her ihanete uğradığımı duyduğumda, vakit gece idi...
Ve her defasında aynı şarkıyı dinlemiştim...
“Geceler aysız, arzular arsız... Ne yana yıkılayım...
...
Çare sende Allah’ım, beni al rahata kavuşayım...”
☼ ☼ ☼ ☼ ☼
Bir İstanbul serüveni... İstanbul ve Ben... İstanbul ve O... İstanbul ve Biz...
Sabah vaktine kadar birlikte oturup muhabbet ettik dostlar ile.
İhaneti siyaha boyayan dostlar...
Ve İhanetini tatmadığım Canlar...
Sabah vakti bir telaş tuttu bizi. Sahura inenler... Sahura inmeyenler...
Hazır olanlar... Hazırlanamayanlar...
Ankara yolcusuyuz... O Isparta yollarında... Belkide varmak üzere...
Ben 25 gönülü hoş tutma telaşında. Hedef Ankara...
Zor... Çok zor 25 başa baş olmak...
Dahada zor, benim kadar uysal olmak...
Gençlerin toparlanması hayli vaktimizi alsada...
Avusturya 2 Bölgesinin saat 05:00 te hazır olun, 05:00 te orada olacağız komutasına rağmen...
Ve kendilerinin yarım saat geç kalmasına rağmen...
...sabah ezanı okunurken yola çıkıyoruz. İlk durak Eyup Camii...
Avusturya 2 Ekibinin başı kendi geç kalmışlığını pişkinlikle ört bas ededursun, Eyup Camiine varmak üzereydik...
Hastayım diyenlere verebileceğim yanıt içimde kalmıştı o günlerde... Şimdide kalsın...
Sabah namazının bitimine ancak yetişiyor ve mahşeri bir kalabalık ile karşılaşıyoruz. Yüzlerce insan önce hafifçe yağan sonra artan bir yağmurun altında Rabblerine olan borcunu eda etmekte. Sonra gönüllerin pasını silen ve kulakların tıkanmışlığını gideren hoş bir seda...
Hangi sure ve hangi ayetler bilmesemde, içimi bir hoş ediyor Kur’an-ı Kerim...
Namazın ardından geç kalanları toparlama telaşı ve rakip gibi görünen diğer Ekibin homurdanmaları... Kırıcı tavırları...
Allah hepimizi affetsin...
Ankara yolları hakkında bir türkü var mı bilmiyorum.
Git gel Konya 6 saat gibi bir söz vardı yanılmıyorsam. Git gel Ankara kaç saat onuda bilmiyorum. Gecenin verdiği yorgunluğu henüz üzerimden atamamışlığımda var.
Uyumak üzereyken telefonumun ekranında bir sima görünüyor.
O...
Neler konuştuğumuzu çok detaylı hatırlamasamda, otel odasında olduğunu ve Feridun bey ile beni çekiştirdiğini biliyorum. J İnsanın “takatim kalmadı” dediği bir anda 3 CAN dan biri mutlaka imdada yetiştiğinde neler hissettiğini ben size nasıl anlatayım?... Anlatılmaz ki... Yaşanır...
☼ ☼ ☼ ☼ ☼
...Uzayan bu gezi notlarını biraz daha kısaltma adına...
Ankaraya vardığımızda ilk olarak Kocatepe Camiini ziyaret ettik. Boyalı bir beton yığını... Ruhsuz bir yapıt gibi geldi bana. Belkide Ankarayı sevememiş olmanın etkisiydi...
Ardından gelen Saadet Partisi Genel Merkez binasını ziyaret..
Ziyaret dediğime bakmayın, binanın ön cephesinden gayrısını göremedik.
Ardından gelen asıl Ziyaret...
Balgat...
☼ ☼ ☼ ☼ ☼
Sanırım 4 katlı bir bina... Çok dikkatli bakamadım.
Bir yokuşun eteğine inşa edilmiş hoş görünümlü beyaz bir bina. İlk defa bir binanın beyazını sevdim. Renkli binalara daha çok meraklıyımdır aslında.
Demir bir bahçe kapısının ardından en fazla 10 adım atabiliyorsun...
Ardından tekrar bir kapı... Evin giriş kapısı...
Ve sağ tarafta merdiven. Karşımızda yeniden bir kapı...
Kapının ağzında onlarca ayakkabı... Tuhaf bir his... Görücüye gelen misafir gibi hissediyorum bir an kendimi. Neden mi?... Bilmiyorum...
Küçük bir hole alınıyoruz. Duvarların birinde hoş bir ayna vardı hatırladığım kadarıyla. Ve holden odalara geçen 4 kapı...
Sağdan ikinci kapıyı işaret ediyorlar ve büyükçe bir odaya alınıyoruz. Beyaza boyanmış duvarlar... Beyaz bir masa... Beyaz bir vitrin... Beyaz iki tane koltuk...
Perdesiz pencereleri birer Rafrolo (türkçesini bilemiyeceğım) örtmekte. Odanın sağ köşelerindne birinde ufak bir sehpa var. Sehpanın üzerinde beyaz güller...
Bir kadın eli değmiş bu odaya... Olanca sadeliğine rağmen bukadar güzel...
Odayı dolduran insanlar içeride ki oksijeni çabuk tüketiyorlar. Birde kaloriferin insanı daraltan sıcağına vücut ısıları eklenince, içeride ki hava boğucu olmayı dahi aşıyor. Uzun bir bekleyişin ardından bir ses geliyor...
“Hoca geliyor...”
O an kendimi Nasreddin Hocayı bekler gibi hissediyorum. “Hoca geliyor...”
Gülümsüyorum... Yanımda oturan kardeşimi ve Divaneyi uyandırıyorum derin uykularından. J Sonra ayaklanıyoruz hep birlikte...
Kapıdan içeriye doğru bir ... Nasıl tarif edeyim ki?...
Bir beden giriyor...
Bir insan...
Sanırım Hocamı o ana en uygun tarif eden terim “İnsan”...
Sevdiğini kaybetmenin acısını o an bir başka anlıyorum. Omuzlarının çökmüşlüğü ve kamburluğu içimi eziyor... Sızlamaktanda öte eziliyorum...
“Lütfen şimdi el öpmeyin” komutasına uyarak eziyet vermemek için sadece hafif sesle verilen “Selamunaleyküm”e yine aynı hafifliği yakalama sevdasıyla sessizce “Vealeykümselam” diyoruz...
Beyaz dökülmüş ama yinede özenle taranmış saçlar... Aynı beyazlıkta özenle kesilmiş ve taranmış bıyıklar... Yüzünde yaşlılığın gereği olan çiller... Yanımdan geçerken bir an öpesim geliyor yanağından... Elinden değil evet... Yanağından...
Dedem yaşası idi onun yaşlarında olacaktı şuan...
Tam hizamda iken aklıma bir dostumun yaptığı dua geliyor...
“Rabbim benim ömrümüde alsın ve onun ömrüne eklesin...”
Onu görmeden o anı tatmadan önce aynı duayı belkide bende yapardım. Peki ya o andan sonra?... Yapamam...
Çok bencilce bir dua... Kıyamam artık...
Rabbim var olan ömrünü bereketlendirsin...
Rabbim, ölümü kendisini bu derece sarsan merhumeye bağışlasın...
Ve Rabbim bizleri ona gereken hürmeti gösteremediğimiz için affetsin...
Hayatım boyunca hep yağcılıktan nefret etmişimdir. Sırf bu yüzden sevdiğim insanlara bazen gereken alakayı dahi gösterememişimdir. Hal ve hareketlerim hep kontrollü ve kısır iken, yazıda onca rahat olmuşumdur. Sevgimi hep kelimeleştirmeye gayret ettim.
O gün orada...
Hocamın verdiği bir selam yüreğimi ne çok yumuşatmıştı...
Buna rağmen arkalarda oturmayı tercih ettim. Uzaktan izledim her bir hareketini. Ölçtüm ve yorumladım her bir tavrını...
Hayatımda gördüğüm en nazik insan...
Hayatımda gördüğüm en iyi ev sahibi...
Hayatımda gördüğüm en içten insan...
Çok kısa bir ziyaretti..
Bir Taziye ziyareti...
Onu hergün görenler için sıradan bir olay... Benim için birçok tabunun yıkıldığı an. Bazı gerçeklerimin gerçek olmadığını anladığım an. Ve bazı konularda Teşkilattan dahada soğuduğum an.
Onu en çok anladığım an diyebilirim. Bir iddia... Ama doğruluğunu ta içimde hissettiğim bir iddia...
Sırayla el öperken, tenine dokunmak farklı bir haz verdi bana. Sevmem aslında insanların tenine dokunmayı. Bu yüzden çok nadir el öperim. “Adil devlet adamının ve bir alimin eli öpülür” diye savunurum daima.
O an gerçekten adil bir devlet adamıyla karşılaşmanın hazzı ile çok defa öpmek isterdim elini. Ve yine “yağcılık” endişesine kapılarak gözlerinin içine bakıp ayrıldım yanından.
Daha sonra ki İftar Yemeğinde anlatılanlar beni hayrete düşürdü. Sevmediğim insanları bir dem daha sevemez oldum. Anlatılan şu idi:
Tayyip bey ve bazı vekilleri Erbakan Hocama taziye ziyaretinde bulunmuşlar. İlk 10 dakika susmak ile geçmiş... Son 5 dakika ise hal hatır faslı ile... 15 dakikalık bir ziyaret... Maksada ne derece hasıl oldu bilemiyeceğim...
Maksat belkide “ayıp olmasın” idi...
Ve bu grup Hocamın yanından ayrılırken herkes sırayla kendi elini öperken, Tayyip bey tokalaşmak ile yetinmiş.
Üzüldüm... Bunca kendi beğenmişlik neyin nesi?...
O bir devlet adamı... Adil bir devlet adamı...
Yaşlı bir Mü’min...
Ve herşeyden önce bir zamanlar kendisinin lideriydi...
Şunuda düşündüm... Elini öpmek ona tabi “sana tabi oldum” olarakta yorumlanabilirdi. Yani her ne yapsa eleştirilecekti kuşkusuz. Buna rağmen elini öperek güzel bir taziye ziyaretinde bulunması, ona karşı antipatimin eksilmesine vesile olacaktı.
Uzun sözü sonu...
Kocatepe Camiinde Teravih namazından sonra yola çıktık....
Busefer Hedef yeniden İstanbul...
Otobüs yolculuğumun unutamıyacağım anlarından biriside, minik simitler...
Yorucu ve yoğun bir günün ardından uzun bir uyku...
Git gel Ankara 24 saat...
Seni seviyorum Savunan Adam...
20.11.2005
Biçare