Arkadaslar uzun bir yazi, fakat memleketimizin gelecegi hususunda gözardi edilmemesi gereken tehlikeler haber verilmektedir, okunmasi dilegiyle
Alperen
Genel Başkanımız Sayın MUHSİN YAZICIOĞLU yaptığı basın toplantısında
" AB, AMA HİLAL OLMADAN ASLA!.. " dedi.
Sayın Basın Mensupları;
Öncelikle sizden; bu ülkenin bir vatandaşı; Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğinde ve bütünlüğünde sadece kendi değil, çocuklarının da çıkarı olan bireyler olarak söyleyeceklerime özel önem vermenizi rica ediyorum.
Basın mensubu olarak sizler görevlerinizi yapıp bu toplantıyı haberleştireceksiniz. Fakat siz de, ben de çok iyi biliyoruz ki; Türkiye’nin sürüklenmek istendiği noktayı millete karşı perdeleme görevi gören bazı sayfalarda bizim şimdi söyleyeceklerimiz yer alsa da ancak üç-beş satır yer alacak.
Ben ve partim; bu noktada; bıkmadan usanmadan, Türkiye’yi sürüklendiği girdaptan kurtaracak uyarıları yapmaya devam edecek ve bununla yetinmeyip, karşı dinamikleri oluşturmak için bütün çabayı göstereceğiz.
Sizden de isteğim; en azından bu uyarıcı seslerin millete daha kapsamlı olarak ulaşması için, çalıştığınız bünyeler nezdinde vatandaşlık görevinizi yerine getirmeniz.
Değerli Basın Mensupları;
Öncelikle ben size bir soru sormak istiyorum. Sizler; bu Cumhuriyet’in bir vatandaşı olarak eminim toplumumuzun ekseriyeti gibi Avrupa Birliği’ne girmekten yanasınız, fakat hangi bedeli ödeyerek.
Dizlerinizin üzerinde mi; yoksa başınızı dik tutarak mı...
Ülkenizin ve milletinizin bütünlüğünü tehlikeye atarak mı...
Hiçbir ülkeye dayatılmayan şartları kabul ederek mi...
Kaynaklarımızı ve topraklarımızı peşkeş çekerek mi...
Hangi bedelle...
Biz bunu “AB, ama Hilal Olmadan Asla” sloganımızla özetliyoruz...
Bugün; hiçbir ülke AB’ye girerken; kendisine ait değerleri ve yıllarca kanıyla, canıyla yoğurduğu yapıları terk ederek girmedi.
Fakat Türkiye’de AB fetişizmi çok tehlikeli boyutlara vardı. Yüzyılların ve bütün insanlığın değerleri Batı’ya mal edildi; medeniyet ise AB ile özdeşleştirildi. Şimdi Türk insanının medeniyet ve kalkınma algılaması; Türk insanını kendi toprağında köleleştirecek uluslararası bir bürokrasinin yarattığı dogmalara terk ediliyor.
Daha da kötüsü;
Avrupa Birliği’nin ilerleme raporunun yayınlanması ile birlikte; Türkiye’de bazı kesimlerin saklandıkları deliklerden çıkarak, gittikçe daha cüretkar ve küstahça tavırlar sergilediklerini görüyoruz.
Mevcut hükümetin ise bu çabaları engellemek yerine; işbirlikçi bir konum sergilemesi Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğine ipotek koyduran çok tehlikeli bir noktaya bizleri sürüklemekte.
Hükümetin kadrolarına ve nasıl iktidara geldiklerine baktığımızda; referans noktalarının, Washington, Brüksel ve Kudüs olmasını bir ölçüde anlayabiliyoruz...
Çünkü onlar; kendilerine altın tepside sunulan bir iktidarın nasıl yine altın maşalarla ellerinden alınabileceğini bildiklerinden, Ankara’yı ve Türk Milleti’ni idare eden; Washington, Brüksel ve Kudüs’ü ise dengeleyen politikaları birlikte yürütmeye çalışıyorlar...
Bugün bu milletin şehit annelerinin kalbine; Leyla Zana gibi bir isim devletin yeşil pasaportu ile VIP kapısından yurtdışına ödül almaya çıktığı gün, kor gibi bir acı düşmüştür...
Bu milletin onbinlerce evladının mezarda kemikleri sızlamaktadır...
Bu ülkede; Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu isimli bir kurul Ekim ayında yayınladığı raporda;
“tek kültürlü ulus-devlet modelinin yerine Türkiyelilik üst kimliği altında çok kültürlü yeni bir toplum modeli benimsenecektir” ifadesine yer verecek kadar başıboş bırakılmıştır.
Türkiye’nin Başbakanlığı’ndan böyle bir rapor çıktığı noktada;
Bu ülkenin sorumlu kadrolarının yapacağı iki şey vardır; ya istifa etmek ya da bu aymazlığa müdahale etmek.
AKP kadroları ile şiir gibi uyumlu olanlar; dünyanın en doğal kafiyesi ile kaynaşmış bu toprakların insanlarının bölücü bir zihniyetle ayrıştırılması politikalarına alet olmaktadırlar.
Türkiye’nin sorumlu kadrolarının acilen; devlet mekanizması içindeki rollerinin gereğini yerine getirerek, AKP kadrolarının ve yandaşlarının aymazlığına ve cüretkarlığına set çekmeleri ve net bir tavır ortaya koymaları gerekmektedir.
Peki ya bu devletin diğer kurumları?
Bir Cumhurbaşkanı?
Sayın Cumhurbaşkanı “kamusal alan” şovları ile AKP’ye toplumsal ve siyasal bir destek sağladı hep.
AKP de AB’den gelen emirleri anında yerine getirirken, inançlı kesimlerden gelen talepleri Sayın Cumhurbaşkanı’nın kamusal alanını bahane ederek görmezlikten geldi.
Yani Sayın Sezer AKP’nin işini kolaylaştırdı. AKP ile çok uyumlu çalıştı.
Yine Cumhurbaşkanımız; ülke AKP kadrolarının eli ile, sonu belirsiz bir girdaba sürüklenirken, sessizliğe bürünerek AKP’ye desteğe devam etti.
Cumhurbaşkanı’nın görevi; devleti koordine etmektir. Sayın Sezer, Türkiye Cumhuriyeti devleti dış odakların talimatları ve AKP icraatları ile ayrıştırılmaya çalışırken; Londra’da, Brüksel’de, Washington’da, Kudüs’te Türkiye için yeni anayasalar oluşturulurken, bu devletin Türk Milleti’nin özlemleri doğrultusunda işlemesi yolunda ne yapmayı planlamaktadır?
Çankaya; monarşik sistemlerdeki gibi sembolik, törensel bir makam değil; bu devletin idaresinde sigorta işlevi gören kilit bir makamdır. Sigortalık görevi de; yasa veto etmekle; “ne yapalım elimden gelen bu” anlayışı ile ifa edilemez.
Cumhurbaşkanı’nın Cumhur’un Başkanı olduğunu acilen hatırlaması ve bu milletin hassasiyetlerine yakın durması gerekmektedir. Bir başka önemli husus da Kıbrıs meselesidir.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisine monte edilmeye çalışan ayrımcılık karşısında kılını kıpırdatmayan AKP’nin, yıllar yılı Kıbrıs’ta yaşamış, güzel günler gördükleri kadar vahşi eziyetlere de maruz kalmış soydaşlarımız, kandaşlarımızla birliğimiz yolunda mücadele etmesini beklemek hayalcilik olur. Ancak bunun yanında, Ortadoğu’dan Kafkaslar’a, Kuzey Afrika’dan Balkanlar’a uzanan geniş coğrafyanın düğüm noktasında bulunan Kıbrıs’ın Türkiye için jeopolitik önemini de kavrayamayan AKP, tam bir Sadrazam Mahmut Şevket Paşa aymazlığı içerisindedir. İngilizlerin Kuveyt ve Katar’ı işgal girişimleri karşısında tüm uyarılara rağmen “Kuveyt ve Katar gibi çölden ibaret iki kaza yüzünden İngilizlerle ihtilaf çıkarmayalım. Bu ehemmiyetsiz topraklardan ne gibi bir istifademiz olabilir?” diyen ittihatçıların Hareket Ordusu Kumandanı ve Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın İngiliz emperyalizmi karşısında izlediği ver-kurtul politikasını, O’ndan yüz yıl sonra Başbakan ve bu hükümet Kıbrıs’ta uygulamaktadır. Hatta sadece Kıbrıs’ta değil, Güneydoğu’da da, Irak’ta da aynı ver-kurtul politikasını izlemektedir.
Ama Sayın Başbakan ve bu ver-kurtul zihniyetinin sorumluları ne bu toprakları verebileceklerdir, ne de aymazlıklarının bedelini ödemekten kurtulabileceklerdir.
Bu millet onlara asla müsaade etmeyecek ve yaptıklarını da yanlarına kar bırakmayacaktır.
Bu toplumun, bu toprağın, tarih boyunca sönmeyen deniz fenerleri misali öncüleri olagelmiştir.
Bu deniz fenerlerinin yapacakları tek şey yıkılmadan dik durmak, ışıklarını yanık tutmaktır. Gerisini bu millet halleder.
Demokrasilerde meşruiyet milletin egemenliğine dayanır. Nitekim AKP iktidarının Meclis koltuklarında otururken karşılarında gördükleri tek yazı da bunu belirtir:
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
Ancak sayın Başbakan izlediği politikalarla göstermiştir ki; O, milli egemenliğe dayalı bir politika değil, egemen güçlere dayalı bir politika izlemektedir. O, sırtını millete dayamak yerine Brüksel’e dayamıştır, Washington’a dayamıştır, Kudüs’e dayamıştır. Sayın Başbakan’ın hiçbir milli hassasiyeti kalmamıştır. Ulusal çıkarları değil Avrupa’nın, Amerika’nın, İsrail’in çıkarlarını savunmaktadır.
Sanırım kendisi de bu olup bitenlerin farkında değildir. Sayın Başbakan, kendi varlık mevcudiyeti ile siyasi çıkarlarını bu ülkenin varlık ve mevcudiyetini parçalamaya azmetmiş odakların emelleriyle birleştirmiştir.
Sayın Başbakan onlarla el ele ve sarmaş dolaş olmuştur. Öyle olmasa, İlerleme Raporu’nda Türkiye hakkında yazılanlar konusunda ne diye dilini yutmuş gibi susup oturuyor, hiçbir şey yokmuş gibi davranıyor?
Sayın Başbakan gibi sus pus olan bu hükümetin üyeleri de bu suça ortaktır.
Ülkenin çıkarlarını savunamayan ve pusulasını şaşırmış olan bu hükümet kendi meşruiyetini de önemli ölçüde zedelemiştir. Meşruiyeti zedelenen bir hükümet görevine devam edemez; Milleti temsil etmeye devam edemez.
Buradan Başbakan’ı uyarıyoruz:
Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri çerçevesinde bölücülük suçtur...
AKP kadroları, çıkardıkları raporlardan yasalara kadar, Türkiye’nin milli-devlet yapısının altına dinamit koyacak süreçlere imza atmaktadırlar. Düpedüz; AB maskesi altında, bölücülük yapmaktadırlar.
Bu hükümet daha kendi çıkardığı yasanın farkında değildir. Meclis’ten büyük gürültü ve zina tartışmaları arasında görüşülerek yasalaşan Türk Ceza Kanunu’nda “temel milli yararlara karşı hareket” suçu da bulunmaktadır.
Yasa’nın 305’inci maddesi 4. fıkrası “temel milli yararlar deyiminden bağımsızlık, toprak bütünlüğü, milli güvenlik ve Cumhuriyet’in Anayasa’da belirtilen temel nitelikleri anlaşılır” demektedir.
Acaba Sayın Başbakan ve AKP hükümeti milli yararlar doğrultusunda çıkarmak yerine AB’nin dayattığı yasaları çıkarmayı mı yeğlemektedir?
Sayın Başbakan’ın neredeyse tüm icraatı ülkenin bağımsızlığını ortadan kaldırıcı, toprak bütünlüğünü tehdit edici ve milli güvenliğini tehlikeye atıcı boyutlara ulaşmıştır.
Buradan ülkenin yargı organlarına sesleniyorum. Sayın Başbakan açıkça suç işlemektedir.
Tayyip Erdoğan ve çevresindeki kadroları şu anda dokunulmazlık zırhı korumaktadır ama o zırh milletin bir fırça darbesi ile silindiği gün; Türkiye’nin altına dinamit koyan bütün kadrolara gerçeği, bu toprağın yüzyıllardır süregelen hukuku öğretecektir.
Buradan Sayın Başbakan’a, O’nun yaptıklarına itirazı olmayan hükümet üyelerine ve bu ülke toprakları üzerinde parselleme ve bölücülük operasyonları yürütenlere, Balkan Harbi’nde Edirne’yi savunan Şükrü Paşa’nın vasiyetiyle sesleniyorum. Diyor ki:
“Düşman savunma hattımızı geçtikten sonra ölürsem kendimi şehit kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesin.
Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahalle şehit düştüğüm yere gömeceksiniz. Ve gelen nesiller üzerime bir abide dikeceklerdir.” Tayyip Erdoğan, tüccar kafalı danışmanları ve O’na karşı sesini yükseltmeyen suç ortakları bilmeli ki; bu ülkede abidesi dikilecek Şükrü Paşalar bitmemiştir.
Bu ülkeyi kanları ve canları pahasına savunacak milyonlarca insan vardır.
Onlar işgalci Brüksel’e maşa olmak yerine vatan sathında Şükrü Paşa olmaya doğdukları gün ant içmişlerdir.
Türkiye’de herkesin gözünden kaçan ve kaçırılan bir gerçeği bir daha vurgulamak isterim.
Ülkemiz, toprağımız, devletimiz, evimiz, tarlamız, bahçemiz tehdit altında.
Türk iş adamlarının elindeki varlıklar tehdit altında. Ve Türk medyası el değiştirmek üzere.
Önümüzdeki süreç Türkiye’nin tüm varlıklarının hedef alındığı süreçtir. Bir milli sorumluluk gereği, görmezden gelinen gerçeklere bir defa daha çıplak olarak işaret ediyoruz.
Çünkü önümüzdeki dönem Türkiye’yi tasfiye dönemidir.
“Türkiye nasıl tasfiye edilecekmiş?” diyenler var. Önlerinde bütün trajik sahneleriyle Irak örneği duruyor.
Bugün ülkelerini ve kendi devletlerini beğenmeyenlerin Irak’tan alacağı dersler var. Türkiye tasfiye edilme aşamasında iken TÜSİAD’ın, MÜSİAD’ın, İTO’nun, ATO’nun, TOBB’un ve diğerlerinin gözyaşlarına bakmayacaklar.
Medyamızın da göz yaşına bakmayacaklar.
1839’da, 1856 ve1876’da hangi tavizleri verdik, hangi kazanımları elde ettik bir düşünün... Her birinde imparatorluktan büyük bir parça kaybettik. Şimdi durumun neden farklı olacağını izah edebilecek durumda mıyız?
AB ile, Irak’a getirilen demokrasi ve özgürlük gibi bir demokrasi ve özgürlük gelecekse - ki farklısı vaadedilmiyor - daha fazla düşünmemiz gerekmez mi?
Büyük Birlik Partisi;
Bu tarihi uyarıyı yapmayı önemli bir görev sayıyor.
Partimiz; adında birliği; ambleminde bir gül ile sevgiyi taşıyan bir partidir.
Birlik; ayrışarak değil, ayrılıklar üzerine politikalar yaparak değil, sevgi ile bütünleşerek ve ortak noktalar üzerinden politikalar geliştirerek gerçekleştirilir.
Bizler;
Bu topraklar üzerinde hiçbir vatandaşımızın azınlık muamelesi görmesine izin vermeyiz; hiçbir vatandaşımızın geleceğinin de, sözde “azınlık”tan çoğunluğa geçmeye çalışanların fütursuzlukları ile gölgelenmesine izin vermeyiz.
Bugün; Kuzey Irak’ta palazlanıp; Türkiye’de politika yapmaya soyunan aşiret liderleri vardır.
Bugün; onbinlerce evladımızın şehit olmasına neden olup; hala VIP muamelesi gören teröristler vardır...
Bugün; Türkiye Cumhuriyeti devletine, kendi çıkarları doğrultusunda yasa ve anayasa çıkarttırmaya çalışanlara maşa olup da, bu ülkeyi yönetenler vardır...
Bu milletin zekası ve bedeni ile zinde evlatları bu aymazlığa bir gün son verecektir.
Türkiye Cumhuriyeti; demokratik, çağdaş ve küresel bir güç, bir milli devlet olarak ilelebet payidar kalacaktır.
Büyük Birlik Partisi olarak bizler;
Geminin su almaya başladığı noktada; gemi hangi yöne giderken batsın tartışmasının fuzuli olduğuna inanıyoruz. Türkiye’nin kurtuluşu; bütün ayrılıkları bir yana bırakıp, bu millet için ve bu millet adına kaygı duyanların birliğini sağlamaktır.
Önceliğimiz; hepimizin olan bu gemiyi birlik ve bütünlük içinde; uluslararası fırtınalı sularda yol alabilecek şekilde yüzdürmek ve çeşitli oyunlarla elimizden alınmaya çalışılan kaptan köşküne sahip çıkarak; kendi gemimizde tayfa durumuna düşmekten kurtulmaktır.
Bu ülkenin bütün milliyetçilerini vatanseverlerini, yurttaşlarını, herkesi bu ülke için tek bir çatı altında ortak bir kaygı içinde hareket etmeye çağırıyorum.
Bu ülke; Mustafa Kemal’in aklı, Mehmet Akif’in kalbi ile kurulmuştur. Bu ülke; toprağındaki emeği, semalarındaki ezanla harmanlamıştır. Bu ülke; Çanakkale’ye Diyarbakırlısını, Diyarbakır’a Çanakkalelisini gömmüştür.
Bu ülke; dünyaya örnek olacak çapta; bir devlet, bir ulus ve bir kültür modelidir.
Bu ülke; ne AB’nin, ne de ABD’nin bölücü ve insanları ırklarına göre yargılayan ırkçı altyapılarının asla anlayamayacakları bir öze ve birliğe sahiptir.
Büyük Birlik Partisi;Bu birliğin öncü gücü olarak bir büyük yürüyüş başlatmıştır.
Hepinize saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum.
20.10.2004
Toplantının ardından bir gazetecinin "MHP'de 1 ay önce tüm milliyetçileri göreve davet etmişti,bu benzer çağrıyı MHP ile işbirliği anlamında düşünebilir miyiz?
Sorusuna Genel Başkanımız Sayın Muhsin YAZICIOĞLU; "Ben burdan tüm topluma çağrı yapıyorum, herhangi bir siyasi partiye yapmıyorum, toplumun bütün kesimlerine çağrı yapıyorum. Avrupa Türkiyede yeni azınlıklar yaratarak sevrin alt yapısını hazırlamaya çalışıyor. Avrupa Birliğinde bütünleşeceğiz diye kendi içimizde bölünüyoruz. Bunlar dikkat edilmesi gereken noktalardır. Bunlara dikkat etmeliyiz.
20.10.2004 11:23:01 BBP BASIN BÜROSU - Olcay Çelepçikay