İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 04.10.2005, 11:54

 
gençüsküdar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 07.05.2005
Mesajlar: 6.441
Teşekkür etti: 2
15 Teşekkür 9 Mesaja aldı
Saadet GİK Üyesi Prof. Dr. Numan Kurtulmuş :Milli Görüş Amiral gemisinin kaptan köşkü

3 Ekim tarihi yaklaştıkça, AB’nin Türkiye’den beklediği şeyler netleşiyor. Bir çok insana “bu kadar da olmaz” dedirten tavizlerin herbiri Türkiye’nin altını üstüne getirecek nitelikte. Hiç kimse bu kaos ortamında dönüp de, “Biz AB’ye girmeye mecbur muyuz? AB’siz bir Türkiye gerçekten mutlu ve müreffeh insanların yaşadığı bir ülke olamaz mı? Türkiye, AB’nin istediği bunca tavizi elinin tersiyle bir kenara atıp Yeni Bir Dünya’nın kurulması için önemli bir liderlik görevi üstlenemez mi?..” vs. gibi soruları aklına bile getirmiyor.

Biz bütün bu konuları siyasetinde AB’yi değil, Türkiye’yi önceleyen tek parti olarak gördüğümüz Saadet Partisi’nin önemli isimlerinden Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’a sorduk. Keyifle okuyacağınız bu söyleşi bittiğinde siz de göreceksiniz ki, Türkiye AB’ye mecbur değil. Hatta O’nu bekleyen çok daha önemli ve tarihi bir görev var:

Türkiye Avrupa Birliği İlişkileri

Sayın Kurtulmuş, Türkiye-AB ilişkileri hangi seyirde devam ediyor? Daha açık ifade edecek olursak, çok farklı medeniyetlere mensup bu iki blokun birbirlerine bakışını nasıl okumalıyız?

Türkiye’nin AB ile ilişkilerini değerlendirirken meselenin iki yönünü ayrı ayrı ele almak, Türkiye- AB ilişkilerinde iki tarafın birbirlerini algılayışlarındaki farklılıklara dikkat çekmek gerekir. Yani AB’nin Türkiye’ye yaklaşımı ve Türkiye’nin AB algılaması. Doğal olarak Avrupa’lıların Türkiye’ye karşı yaklaşımlarında bir çok farklılıklar var. Örneğin; Genişleme yanlılarının- genişleme karşıtlarının, Almanların- Fransızların- İngilizlerin, Sosyal Demokratların- Hristiyan Demokratların- Yeşillerin bakışlarında farklılıklar var. Fakat bütün bunlara rağmen Avrupa’nın gözünde, müşterek sayılabilecek bir Türkiye algılaması var. Kendi içindeki farklı görüşlere, yönelişlere, çıkar çatışmalarına rağmen AB’nin ortak bir Türkiye algılaması sürekli var olagelmiştir. O da şudur: Türkiye, “öteki” olan, “Doğu’ya ait” olan, “Müslüman dünyasına ait” olan, “fazla medenileşmemiş”, “elinden tutulup ilerletilmesi, medenileştirilmesi gereken”, ama “tek başına da bırakılmaması gereken” bir ülke… Bu; islah edilmesi, medenileştirilmesi, alternatif bir güç haline gelmemesi için bekleme salonunda (gözetim altında) tutulması gereken doğulu muhayyel tehlike olan bir Türkiye algılamasıdır. Eğer siz Türkiye’yi tek başına bırakırsanız, kendi bölgesinde güçlü, lider bir ülke olma iddiasında olur. Bu bakış açısı Avrupa’daki tüm farklı kesimlerin Türkiye konusundaki ortak noktasıdır. Avrupa’daki bütün yazılanlar, çizilenler sonuç itibarı ile bu kapıya çıkmaktadır.

Buradan hareketle AB’nin Türkiye’ye yönelik politikalarını, bizim yaptığımız gibi günübirlik değil, bir plan program dahilinde sistematik olarak gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz.

Elbette. Bu temel bakış açısına sahip olan AB çevreleri Türkiye ile olan ilişkilerinde hep planlı, hedeflediği konuları iyi çalışan, zamanı geldiğinde planladığı ileri adımları Türkiye’ye karşı atan, pazarlık sürecinde elinin kuvvetli olmaması için Türkiye’nin zaaflarını, zayıf taraflarını kullanan bir iradeyi ortaya koymaktadır sürekli. Örneğin; iki yıl öncesine kadar AB, Türkiye’de üç tane temel konuyla ilgilenmiştir: Birincisi, genel olarak “insan hakları” meselesi; ikincisi, özel olarak “Güneydoğu’da insan hakları meselesi”; üçüncüsü de “Kıbrıs meselesi… Son iki yıldır ise “azınlıklar” meselesini gündeme getiriyorlar. Aslında Lozan’la birlikte Türkiye’nin azınlığı “gayri müslimler”dir. Oysa Avrupa şimdilerde, Türkiye Cumhuriyeti’nin esas kurucu unsurları olan Kürt ve Alevi kardeşlerimizin yeni azınlıklar olarak tanınması tartışmasını,Ermeni meselesi, kıta sahanlığı meselesi gibi meseleleri Türkiye’nin gündemine sokulmaya çalışmaktadır. Bir başka ilginç gelişme, geçtiğimiz yıllarda AB anayasası bağlamında “AB Hıristiyan bir birlik midir, değil midir?” konusunu tartışan Avrupa, Türkiye’de nüfus kağıtlarından İslam ibaresinin silinmesi gibi talepleri bile gündeme getirebilmiştir. Yine son zamanlarda gündeme getirilen Ermeni meselesi. Bütün bu konuların hiçbirisi AB açısından acil gündemle ele alınan, ortaya çıkarılan sorunlar değildir. Hepsi planlı bir şekilde uygun zamanı kollanarak Türkiye’nin üzerinde ulusalararası alanda baskı oluşturacak şekilde gündeme getirilmektedir

Efendim, AB Türkiye’ye karşı niye böyle taragir davranıyor diye kızmanın bir anlamı yok. Adamlar Farklı bir medeniyetin büyük bir gücü olarak algıladığı bu ülkeyi süreci iyi yöneterek en azından terbiye etmek, hizaya sokmak istiyorlar. Bu anlamda AB’nin Türkiye’ye karşı politikalarında 1963 Ankara anlaşmasından bu yana kendileri açısından bir tutarsızlık yoktur. O zaman problem nerede?

Bize göre esas problem Türkiye’yi yönetenlerin AB algılamasındaki büyük yanılgılar ve tutarsızlıklardır. AB ilişkilerinde başlangıcından itibaren bir çok yanlışlıklar yapılmıştır. Ülkemizin AB’ye başvuru süreci sadece önümüze konulan ev ödevleri, karşılaşılan güncel problemler ya da münferit olaylarla değerlendirilemezdi. AB süreci soğuk savaş sonrası global güç denklemleri, AB’nin kendi iç çelişki ve gelişmeleri ve ülkemizin dış politikadaki tüm imkan ve fırsatları göz önünde bulundurularak geniş bir bakış açısı ile ele alınmalıdır. AB ile ilgili temel yaklaşımlarında Türkiye’nin AB macerasının başından beri sürdüregeldiği temel yanlışlıkları burada açıkça ifade etmek gerekiyor.

Öncelikle; Türkiye’yi yönetenler AB’yi bir modernleşme, medenileşme projesi olarak görmüşlerdir. “AB bizim için vazgeçilmez bir medeniyet yoludur” sözünü ne yazık ki bu ülkede bir çok başbakan defalarca söylemiştir. Maalesef Sayın Erdoğan da aynı yanlış fikri defalarca ifade etmiştir. Halbuki AB bir modernleşme aracı olarak değil, bir dış politika aracı olarak algılanmalıydı. Türkiye’nin esas yanılgısı burasıdır. AB, hiçbir Avrupalı için bir medeniyet projesi değildir. Hiçbir Fransız, hiçbir Alman, hatta hiçbir Bulgar, hiçbir Slovakyalı AB’yi bir modernleşme projesi olarak görmez; çünkü değildir. Bu topraklarda, Müslümanlıkla müşerref olunmadan önce de çok büyük bir medeniyet vardı ve biz burada bin yüz yıllık bir büyük Müslüman medeniyetini sürdürüyoruz. Türkiye gibi bu denli büyük medeniyet kökleri olan bir ülkenin dönüp de şurada henüz kuruluşu 1952’deki Demir Çelik Birliği ile başlayan, bizim 1963’den bu yana dahil olmaya çalıştığımız ve son on yıldır aşağı yukarı Avrupa Birliği şekline gelmiş olan bölgesel oluşumu bir medeniyet projesi, bir medeniyet kaynağı olarak görmesi fevkalade yadırganacak, üzüntü duyulacak bir durumdur. Bizim algılamamızdaki en önemli eksiklik bu.

Bugün AB’yi savunanlar birliğe dahil olunduğunda sorunsuz bir türkiye oluşacağı tezini savunuyorlar.

Sorunun temel sebeplerinden biri bu. maalesef AB her sorunumuzun çözümü olan bir maymuncuk gibi algılandı. İnsan hakları alanındaki sorunların çözümü için, inanç özgürlüklerinin sağlanması için, işsizliğin çözümü, refahın sağlanması için vs AB’ne giriş süreci sihirli bir formül gibi algilandı. Bunun için de, AB’ye platonik bir aşkla bağlanıldı, pembe hayallerin peşine takılındı. Halbuki dış politika hislerle değil, rasyonel yaklaşımlarla idare edilmeliydi.

Bu temel bakış açısındakı yanlışların neticesi olarak da Türkiye uzunca bir süredir dış politikasını tek taraflı olarak AB ile muhtemel gelişmelere killitledi. Türkiye, AB ile ilişkiler uğruna bölge ülkelerine, İslam dünyasına, Türk dünyasına, kısacası Doğu’ya ve başka alternatiflere sırtını döndü. Oysa, elindeki fırsatlar Türkiye’ye aktif, çok taraflı ve şahsiyetli bir dış politika geliştirme imkanını veriyordu. Üstelik, bölgenin hızla gelişen ve giderek karmaşıklaşan durumu gözönüne alındığında Türkiye’nin böylesi bir dış politika uygulaması zorunluluk halini alıyordu.

Türkiye’nin AB üyeliği sürecindeki ikinci önemli yanlışı, ülkemizin AB’nin geleceğine ilişkin bir projeksiyonu (gelecek tasarımı, senaryosu) olmamasıdır. Mesela; geçtiğimiz 20 yıllık sürede AET, AT süreçlerini hızla geçerek günümüzde neredeyse bütün kurum ve kuruluşları ile tam bir devlet haline gelmiş olan AB’nin önümüzdeki dönemde sürekli ve köklü değişimlere uğrayan küresel ekonomik ve siyasal denklemlerdeki konumunun ne olacağı,

Avrupa’nın kendi iç çelişkilerinin önümüzdeki dönemde nasıl gelişeceği ve AB’nin politikalarını nasıl etkileyeceği,

İngiltere, Almanya, Fransa’nın geleneksel çelişkileri,

AB’nde genişleme yanlıları ile karşıtlarının farklılıklarının AB’nin politikalarını nasıl yönlendireceği,

farklı sektörlerin çıkar çelişkilerinin örneğin yüksek teknoloji üretenlerle tarım, sanayi gibi konvansiyonel endüstri çevrelerinin AB’ndan farklı beklentileri nasıl uyumlandırılacağı,

AB’nin ABD ilişkileri, Orta Doğu ve Avrasya politikalarının nasıl gelişeceği gibi

Ülkemizi de yakından ilgilendiren konularda stratejik öngörüler üzerinde durulmamış, daha çok güncel sorunlara dönük çözüm arayışları içinde olunmuştur.

Ne yazık ki Türkiye’nin Avrupa macerasının başlangıcından bu yana süreçlerin ülkemiz için taşıdığı sorunlar, olası tehlikeler ya da katkılarının neler olabileceği üzerinde ciddi çalışmalar, analizler ve gelecek öngörüleri akılcı bir şekilde yapılamamıştır. Bu bağlamda, toplumdan ne zaman ekonomik, siyasi, hukuki ve insani alanlarda iyileşme talepleri yükselse birbirleri ile farklı kutuplarda yer alıyormuş gibi görünen, ama aslında aynı kapıya çıkan ve her ikisi de teslimiyetçi ve kendine güvenmeyen iki farklı tavır ortaya çıkmaktadır.

Bunu açarsak?..

Açalım. birincisi; Türkiye’nin kendine özgü şartları vardır. Onun için demokrasi, insan hakları ve özgürlükler konusunda temkinli olmalıyız.

İkincisi ise şudur: Demokrasi, özgürlük ve insan haklarında gelişme istiyorsak, hatta ekonomimizin iyileşmesini istiyorsak bunun yegane yolu AB’ne katılmaktır.

Siz ne düşünüyorsunuz?

İşte tam da bu noktada biz başka bir iddianın sahibi olmak zorundayız. O da; bu milletin tarihsel tecrübesinin, iç dinamikleri ve kültürel zenginliklerinin ekonomiden insan haklarına, demokrasiden eğitime kadar tüm alanlardaki gelişmenin kaynağı ve itici gücü olduğu gerçeğidir. AB ile ilgili yaklaşımlarımızda ve politikalarımızda bu özgüvene sahip olmaksızın attığımız her adımınının bizi edilgen bir konumda bırakması da kaçınılmazdır.

Buradan ABD’ye gelirsek.. Bugün toplumda ABD’ye yönelik bir sinmişlikten söz edilebilir. ABD gerçekten herşeye hükmeden tek güç mü?

Evet, ABD dünyanın en önemli askeri, ekonomik ve siyasi gücünü elinde bulunduruyor. Sovyetlerin çözülmesindan bu yana tek kutuplu bir dünya sisteminin yegane hakimi olduğu iddiasında. İstediği ülkeyi işgal edebiliyor, bir çok ülkede hükümet hatta rejim değişikliklerini başarabiliyor. Ancak, bu göz kamaştırıcı gücüne rağmen ABD’nin büyük çelişkilerini ve zaafları da dikkat çekiyor. Kanaatimce en önemli zaafı yeni Amerikan dış politikasının çıkmazlarıdır. Öncelikle tamamen pragmatik çerçeveye oturan geleneksel Amerikan dış politikası Bush yönetimde “ideolojik” hatta “teolojik” bir yapıya bürünmüş, ABD’de ipleri eline alan evanjelikler/ yeni muhafazakarlar dış politikayı bir türlü devrim ihraç eder gibi yönetmeye başlamışlardır. Yine, ABD’nin geleneksel dış politikası makul siyaset üzerine oturmuşken, yeni yönetim tamamen hissi ve agresif tavırlarla dış politikayı yönlendirmektedir. Condolezza Rice’ın bölgede 22 ülkenin rejim ve sınırlarının değişeceğini söylemesi ABD dış politikasının makul olanı kaybettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca, tüm ülkeleri “ya bendensin, ya düşmansın” tercihine zorlayan bir dış politika zaten sürdürülemez bir hale gelmiş demektir.

Öte yandan, ABD son uygulamaları ile sadece müslüman dünyasında değil, tüm dünyada hatta Batı’da da büyük imaj kaybına uğramaktadır. Amerikan kültürünün cazibesi azalmaktadır. İnsanlar demokrasi, insan hakları, dinlere saygı, özgürlükler gibi alanlarda ABD’nin yönetim tarzının esas itibari ile Amerikan değer yargıları ile nasıl çeliştiğini açıkça görmektekdirler.

Ayrıca, yeni dünya düzeninin yegane patronluğuna soyunmuş olan bir gücün bütün imkanlar elinde olmasına rağmen, küresel adaletsizliği daha da arttırdığı, kaynakları alabildiğince haksız bir şekilde sömürdüğünü, silahlanmaya olağanüstü paralar harcadığını ve tüm dünyayı bir savaş alanınına çevirdiğini artık tüm insanlar görüyor. Yani ABD’nin egemenliğindeki yeni dünyanın, sürdürülemez bir dünya dengesi(zliği)ne neden olduğunu insaf sahibi herkes kabul ediyor. Kısaca Aşırı güç kullanımı ile dünyaya yön vermeye çalışan ABD’nin yeni dış politikası aslında “aşırı itibar kaybı” ile lkendi altını oyuyor.



2

Saadet Partisi GİK üyesi Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’la yaptığımız söyleşiyi bugün sürdürüyoruz. Dünkü bölümde temsilcisi olduğumuz medeniyetle batı arasındaki uçuruma dikkat çeken Kurtulmuş, söyleşimizin bu bölümünde “Yeni Dünya Düzeni”nin insanlığa dayattığı dramatik kaostan çıkış yollarına ve bu konuda neden esas görevin Milli Görüş kadrolarına düştüğüne açıklık getiriyor:

Aşırı güç kullanma isteğinin ABD’ye ekonomik bir fatura çıkartıp zayıflattığını da öngörebiliriz...

Aslında, burada ABD’nin ekonomik bakımdan da büyük çıkmazlaral karşı karşıya kaldığının altını çizmek gerekir. Her ay yaklaşık 50 milyar dolat dış ticaret açığı, %7’lerdeki işsizlik oranı, yoksulluk sınırının altında yaşayanların yarısına hiç bir sağlık hizmeti sunamaması, 570 milyar dolar cari açığı, 1987 yılında hiç yok iken 2004’de 4 trilyon dolara çıkan dış borcu ile ABD ekonomisi çöküş sinyalleri veriyor. Bu açığı diğer ülkelerin doğal kaynaklarını sömürerek kapatmaya çalışıyor ama, demin ifade ettiğim aşırı güç kullanımı nedeniyle de her yıl dünyadaki toplam silahlanma harcamalarının %50’sini yapmaya kendisini mahkum ediyor.Bu bakımdan ABD ekonisi son derece kırlgan bir yapıda ve belki bazı önemli ABD’li ekonomistlerin ifade ettiği gibi Irak savaşı Amerikan ekonomisinin çökmnesine neden olabilir.

Evet, ABD her şeyi kontrol eden bir güç mü? Belki görünürde öyler zannediliyor. Ancak, yeryüzünde özgürlüğü, adaleti ve refahı tüm insanlğa sağlamak için çabalamayan hiç bir küresel güç (eski adı ile cihan devleti) kalıcı olamaz, küresel gücünü sürdüremez. Ayrıca, büyük küresel güçlerin büyük tarihi birikimleri de olması gerekir. ABD bu anlamda tarihsiz bir imparatorluk. Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki konferanslarımızda buna benzer sorularla karşılaşıyoruz. Sorduğumda insanların 800 yıllık, bin yıllık, iki bin yıllık köyleri olduğu cevabını alıyorum. Oysa, hiç bir Amerikalı 300 yıllık bir köyden, ya da kentten olduğunu söyleyemez.

Yeni Dünya Düzeni

Anlaşılıyor ki ABD’nin temsil ettiği Yeni dünya düzeni insanlığa arzulanan huzur ve refahı getiremez..

Nasıl getirecek? 1987 yılından itibaren Sovyetler Birliğinin çözülme sürecine girmesi ve 1990’da Berlin duvarının yıkılıması ile birlikte yeryüzünde bloklaşmaların sona ereceği, daha barışçı, daha adil bir dünyanın kurulabileceğine ilişkin umutlar bir kez daha yeşermişti. Tüm dünyada soğuk savaş sonrasının yeni siyasal yapılanmalarının değişen parametreleri üzerinde tartışmalar yapıldı, öngörülerde bulunuldu. Yeni dönem, siyasetin yeni şartlarını ortaya koyuyor, buna uygun yeni gelişmeleri zorunlu kılıyordu. Soğuk savaşın sona ermesi ile Doğu ve Batı bloklarının onyıllardır gölgesinde kalan gelişmekte olan “çevre ülkeleri” için yeni bir soluk almanın da imkanı doğuyordu. Yeni bir dünya düzeni kuruluyor ve yeni beklentiler ortaya çıkıyordu. Bu beklentileri üç ana noktada özetlemek mümkündü;

- Gerilim, kutuplaşma, silahlanma yerini küresel barış ve işbirliği, silahsızlanmaya bırakacaktı (yani daha az savaş, daha çok barış)

- Despot rejimlerin yerine tüm dünyada demokratikleşme süreçlerinin başlaması (daha az baskı, daha çok demokrasi ve katılımcılık) dünya sistemi vaat ediliyordu.

Ayrıca bu yeni sistem küreselleşme süreçleri ve bilgi teknolojilerinin kullanılması sayesinde sadece iktisaden güçlü ülkelerle sınırlı kalmayacak tüm dünyaya yayılacaktı. Ancak, soğuk savaş sonrası dönemde bir yandan yeni döneme ilişkin yeni gelişmelerin tartışmaları yapılırken, diğer yandan küreselleşme süreçlerinin getirdiği stratejik avantajlarını da kullanarak ABD, yeni dünyanın “patronluğunu” ilan etti. Doğu blokunun yıkılması ile tek başına ABD’nin patronluğunda geçen son onbeş yıl insanlığın beklediği barış ve güven ortamını sağlayamadı. Aksine, bir çoğu bizim bölgemizde olmak üzere büyük trajediler, soykırımlar ve savaşlar yaşadık bu dönemde. Onun için yukarıda örneklerini zikrettiğimiz soğuk savaş sonrası dönemin değişen siyasal parametrelerinden bahsederken “di”li geçmiş zamanı kullandık. Aslında, ABD yönetimi son 15 yılda, yani soğuk savaşın fiilen kendi patronluğunda kurduğunu iddia ettiği yeni dünya düzeninin insanlığa getirdiklerinden birinci derecede sorumludur. Yeni dünya düzeninin bundan sonra sağlayacaklarını öngörmek için ise gerçtiğimiz on beş yıllık sürenin (tek kutuplu yeni düzenin) tüm dünyaya neler getirdiğini ortaya koymak yeterlidir.

Özetle, yeni dünya düzeni son 15 yıllık dönemde, yeni sitemin tek hakimi olduğu iddiasındaki ABD yönetimi ve politika yapıcılarınını tüm iddialarına rağmen daha fazla adalet, daha fazla huzur, daha fazla işbirliği, daha fazla karşılıklı güven, daha fazla birlikte barış içinde, fikirlere saygılı olarak yaşama imkanını sağlamadı.. Son 15 yılın bilançosu ; savaşların, korkunun, emniyetsizliğin, adaletsizliğin, ülkeler ve bölgeler arasında kutuplaşmanın, yoksulluğun giderek arttığı yeni bir dönemin gelişmesi olmuştur

Yani Yeni Dünya Düzeni’nin sadece düzensizlik ve kötülük getirdiğini söylüyorsunuz..

Aslında iki kutuplu dünya ekonomik ve siyasal sistemi dağıldı, ancak yeni bir dünya sistemi kurulamadı. Meselenin özeti de budur. Zaten yaşanmakta olan küresel kargaşa ve hercümercin esas nedeni söz konusu bu düzensizliktir.

Öte yandan, son yıllardaki uygulamalarla Demokrasi, insan hakları, bireysel özgürlükler gibi kabul edilmiş evrensel değerler yerine demokratik emperyalizm,

birlikte barış içinde bir dünya kurmak yerine tabuların yeniden tesisi, yeni korku duvarları oluşturma çabaları (yeni küresel Mc. Carthizm),

düşünce ve inançlara hürmet yerine, inançlara ve karşı fikirlere saygısızlığın yeniden diriltilmesi yeni dünya düzeni vaizlerinin yıllardır ortaya koyduğu pembe hayelleri kabusa dönüştürüyor. Evet, soğuk savaş döneminin sona ermesi ile gelişen yeni bir dünya hayali, 11 Eylül saldırısı ile yeni bir kabusa dönüştürülmeye çalışılıyor. 11 Eylül terörist saldırılarını bahane eden ABD içindeki şahinler (hard-liner) ABD ve tüm dünyayı yeni bir gerilim politikasına sürüklediler. ABD yönetimini etkileyen söz konusu şahinler grubu dünyanın yeni barbarları olarak müslümanları, yeni “cadı”sı olarak da İslam’ı lanse etmeye çalışıyorlar. Böylece yeniden cadı ideolojisine (buggy ideology) dayalı düşmanlıklar devrini geri getirmek istiyorlar.

Yaşanan Bir Medeniyet Krizidir

Biraz önce çizdiğiniz tablo, sadece İslam dünyasında değil, hatta ABD vatandaşlarını da içine alan bütün dünyada bir kriz döneminin yaşandığına işaret ediyor..

Aslında dünyanın belki de en önemli geçiş dönemlerinden birini yaşıyoruz. Yaşanmakta olan bir medeniyet krizidir. Son günlerde dünyanın her tarafından gelen haberler içimizi kanatıyor. Doğru, ama bu haberler aslında tüm dünyaya hakim olan, ekonomik, siyasi askeri gücüm var öyleyse tüm dünyayı istediğim gibi şekillendireceğim histerisi ile hareket eden Batı uygarlığının ve onun öncü gücü olan ABD’nin ne büyük bir kriz yaşadığını da ortaya koyuyor. Örneğin Felluce’de yerde yatan yaralı yaşlı insana ateş eden zavallı Amerikalı asker aslında kendi medeniyetinin temellerine kurşun attığının farkında değil. Modern medeniyet insani değerleri bir kenara bırakmanın sonucunu acı bir şekilde yaşıyor. Kurumların egemen olduğu iktisaden gelişmiş ülkelerde bireyler tamamen yalnızlaşıyor, aile değerleri, dini ve geleneksel değerler çözülüyor, insanlık tarihinin belki de en önemli moral krizi yaşanıyor. Bunun yanında yoksulluk, büyük şehirlerdeki devasa sorunlar, küresel ısınma ve çevre tahribatı, su ve enerji kaynaklarındaki azalmalar yaşanan medeniyet krizini derinleştiriyor.

İnsanlığı bu kuşatıcı krizden çıkartmanın yolu var mı?

İşte tam bu noktada kendisi ile çevresi ile ve evrenin yaratıcısı ile barışık dingin beyinleri, sağlam inançlıların ortaya koyacağı bir büyük çabaya tün insanlığın muhtaç olduğunu düşünüyorum. Bu insanlar ilim, aklı selim, hikmet ve aksiyon (ameli Salih) sahibi insanlardır.

Bir kıyaslama yapın ve kararı siz verin hangi medeniyet değerlerine bugün insanlığın ihtiyacı olduğuna.

Bir tarafta korktuğu için suçsuz binlerce yaşlı, çocuk ve kadını öldüren zihniyet. Diğer tarafta Kosova’da savaş meydanında yendiği düşmanının saflarına korkusuzca giden ve orada şehit edilen Sultan Murat Han.

Bir tarafta Kudüsü haçlılardan fethedince ilk iş olarak Yahudilere, Hristiyanlara kendi ibadethanelerini açma izni veren Şarkın büyük komutanı Selahaddin Eyyubi, diğer tarafta Orta Doğu topraklarını işgale geldiklerinde o büyük kumandanın kabrini tekmeleyerek “Kalk ey Selahaddin! Haçlı seferleri esas şimdi başlıyor” diyen Sir Allenby.

Bir tarafta en büyük teknolojik buluşlarından birisi olan uzay mekiğine “Challenger” yani meydan okuyan ismini koyarak diğer uluslara, tüm dünyaya ve hatta tüm evrene ve evrenin Yaratıcısı olan Allah’a meydan okuyan bir medeniyet, diğer tarafta İspanya’daki muhteşem medeniyetlerini taçlandırdıkları El-Hamra sarayının tüm sutunlarının dört bir tarafına “Allah’tan başka Galip yoktur” yazan Endülüslüler.

Burada insanlığı içine düştüğü krizden çıkartacak olan medeniyetin işaretlerini veriyorsunuz..

İşte bu anlamda biz bir medeniyetin yeniden ihya ve inşası için mücadele veriyoruz. Kimse ile kavgalı olmadan, tüm dünyanın hayrına olacak, ilk insandan bu yana tüm insanların ortak hedeflerinden olan özgürlük, adalet ve refahı yeniden küresel anlamda sağlayacak bir medeniyet mücadelesi veriyoruz. Onun için Millî Görüş’ü sadece bir siyasal partinin programı olmaktan öte bir medeniyet projesi olarak kabul ediyoruz.

Yeniden Büyük Türkiye

Millî Görüş, siyasi bir partinin programı olmaktan çok bir medeniyet projesi dediğinize göre, bu durumda yük esas olarak Millî Görüşçülerin omuzunda diyebilir miyiz?

Hiç şüphesiz, büyük sorumluluk bize; Yeniden Büyük Türkiye idealine inananlara düşüyor.

Bu hercümercin ortasında hem fiziki hem de fikri olarak ortasında bulunan bölge ise bizim içinde bulunduğumuz, çoğunlukla müslümanların yaşadığı coğrafyadır ve bu coğrafyanın merkez üssü, Amiral gemisi de Türkiye’dir. Amiral gemisinin kaptan köşkü de Millî Görüş’tür. Dolayısıyla Türkiye’nin sorumluluk sahibi, vicdan, ölçü sahibi, iddia sahibi insanlarına, Yeniden Büyük Türkiye idealine gönül vermiş olanlara bu tarihi dönemde büyük bir rol düşüyor. Son küresel medeniyetinin, müslümanların kurmuş olduğu son medeniyetin varisleri olan bir ülkenin çocukları olarak bu sorumluluk en çok bize düşüyor. Sadece yaşadığımız çevrenin, sadece bu ülkede yaşayan 70 milyon insanın sorumluluğu değil, 1.5 milyar islam alemin sorumluluğu ve 6.5 milyar insanın daha adil ve katılımcı bir dünyada yaşayabilmesinin sorumluluğu birinci ölçüde bize düşüyor

__________________
Ey İnsan! Kerim olan Rabbine karşı nedir seni aldatan (İnfitar,6)


İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

gençüsküdar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Prof. Dr. Numan Kurtulmuş:1974 ruhunu biz yaşatacağız yigit58 Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 16 16.12.2006 14:16
Türkiye Amiral Gemisi, Milli Görüş De Kaptan Köşkü refah Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 0 14.02.2006 22:26
Saadet GİK üyesi Prof.Dr. Numan Kurtulmuş:Ekonomik işgal var gençüsküdar Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 0 20.12.2005 13:52
8Sutun'da Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ropörtajı gençüsküdar Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 1 19.11.2005 15:30
Saadet GİK Üyesi Prof. Dr. Numan KURTULMUŞ:''AB Tüekiyeyi yalvarma odasında tutuyor' gençüsküdar Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 0 27.09.2005 11:32


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:56 .
Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50