İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 18.11.2005, 16:21

 
gençüsküdar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 07.05.2005
Mesajlar: 6.441
Teşekkür etti: 2
15 Teşekkür 9 Mesaja aldı
8Sutun'da Saadetli Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ropörtajı

Numan Kurtulmuş’la Türk siyasetini, tarihi, toplumsal ve ekonomik perspektif içinde konuştuk. Numan Bey, sıcak bir konudan başlayalım. Gündemde AİHM’in başörtüsü davasındaki kararı var. Bu karar, sorununun muhatapları açısından nasıl bir sonuç doğuracak?

Bizler, yani soruna taraf olanlar açısından AİHM kararı hiçbir şey değiştirmemiştir. Hattâ iki tarafında görüşlerini de tahkim etmiştir.“Başörtüsünü istemeyen Avrupa’dır” tezi daha güçlü bir şekilde söylenecek artık. Başörtüsüne karşı çıkanların da şimdiye dek söylemekte olduğu hukuki gerekçeleri iptal edecek, ortadan kaldıracak bir şey yok.

Kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avrupa’nın başörtüsü meselesini algılaması ile bizim algılamamız arasında büyük bir fark var. O da şu: Avrupa laik okullarda tabii ki başörtüsü yasağı olabilir, diyor. Mesela Fransa böyle görüyor meseleyi ama büyük çoğunluğunda böyle bir yasaklama da yok. Çünkü laik okullarda yasak olabilir derken Avrupa’da bunun alternatifi de var, yani özel okullarda, kilise vakıflarının okullarında, dini grupların açtığı gruplarda bir serbestlik söz konusu…

Peki başörtüsü sonunda Türkiye ile Batıyı kıyaslama doğru mu? Batı’da başörtülülerin sayısı belli. Biz burada başka din mensuplarına nasıl hoşgörülü davranıyorsak, herhalde Fransa’daki Müslümanlara da o gözle bakılıyordur. Yani bir azınlık ve azınlığa verilen bir hak. Bunu kendimize örnek kabul edebilir miyiz?

Bunu AİHM kararını yorumlamak açısından söylüyorum, hukuk bakımından. Eğer bir hukuk normuna muhatapsanız, bu herkes için, ona muhatap olan herkes için evrenseldir. Türkiye’den de birileri gidip AİHM’de böyle bir davayı açabildiğine göre Avrupa bakımından evrensel kuralların işletilmesi gerekir, onu söylüyorum. Buradaki problem Avrupa’nın sanki Türkiye’de de laik olmayan okullar varmış gibi algılıyor olması. Esas meselemiz şu: Ben başörtüsü yasağının başından itibaren bunun sadece dini özgürlük alanıyla ilgili olmadığını düşünen birisiyim. Esas problem toplumun yukarıya doğru hareketliliğidir. Ben hatırlıyorum, ablamlar İstanbul üniversitesinde okurken, 1970li yılların başlarında yani, ancak birkaç tane başörtülü vardı. Ama zaman içinde Anadolu insanı, toplumun alt kesiminden gelen insanlar, yukarı doğru sosyal hareketlilik gerçekleşip de eğitimden daha çok istifade etmek, toplumda daha yüksek statü sahibi olmak istedikçe, ama bunu da kendi geleneksel düşünceleri, inançları, yaşayışlarıyla yapmak isteyince, işte Türkiye’de esas çıngar o zaman koptu…

Konuyu kapatmadan önce sormak istiyorum… 28 Şubat’tan sonra şöyle bir kanaat oluştu: 28 Şubat dış kaynaklı bir müdahaledir. Başörtüsünün kesin ve keskin olarak yasaklanması da 28 Şubat sürecinde gerçekleşti. Öncesinde de vardı ama göz yumuluyordu. Hem 28 Şubat’a dış kaynaklı diyoruz, hem de başörtüsü davasını dışarıya, Avrupa’ya taşıyoruz, özgürlük, serbestlik talep ediyoruz oradan. Bunda bir çelişki yok mu?

Bunda büyük bir çelişki var, açıkça ortaya koymak lazım. Ama durum şu: “Biz bu meseleyi içeride çözemiyoruz, gidip dışarıda çözelim, ağır şartlardan belki kurtuluruz” gibi pragmatik bir düşünceden kaynaklanıyor bu. Katılıyorum, burada bir çelişki var. Ama şunu da o süreçte çok ağır yaşadık: İnsanlar çaresiz bırakıldı. 28 Şubat Türkiye’nin daha önceki ihtilallerinden farklıydı. 1960 ihtilalinde Türkiye’de herkesin çok sevdiği bir başbakan asıldı. Millet içine kan akıttı. Başbakanın asılmasına rağmen millet “bunlar bir cunta, bir azınlık, bu devir nasılsa geçecek” dedi ve sabretti, devlete, muhatap olduğu kamu kurum ve kuruluşlarına küsmedi yani.

Menderes'in son sözü de "kimseye küskün değilim" mealinde olmuştu, değil mi?

Evet. 12 Mart, 12 Eylül’de de aynı şekilde oldu. 12 Eylül dört büyük siyasi eğilimin partilerini kapattı, insanlar biraz teessüf ettiler ama hiçbir zaman, hiçbir şeye küsmediler. Bizim öteden beri savunduğumuz devlet-millet kaynaşması bütünüyle yok olmadı. Ama 28 Şubat’ta bu kaynaşma zarar gördü… 28 Şubat bu anlamıyla bir siyasal proje, siyasete direkt müdahale eden bir proje olmadı; Türkiye’de sosyolojiye müdahale etti. Bence en önemlisi de bu. Devlet ile milletin büyük çoğunluğu arasındaki köprüler maalesef atıldı.

28 Şubat’tan sonra toplumun büyük bir kısmı sanki bir sabah uyanıp AB’ci oldu?..

Oraya geleceğim. Asıl felaket orada. Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin egemenliği için teşkil ettiği tehdit, Türkiye’nin bölünmesine götürecek talepleri; Amerika’nın bölgeyle ilgili –ta 1970lerdeki petrol krizinden itibaren şekillenmeye başlayan- planları, Büyük Ortadoğu Projesi yani, 28 Şubat öncesinde, hattâ 1980lerin başından beri aşikardı. 1990lardın başında Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte bu planlar uygulanmaya başlandı. Meşhur Cheney raporu bunu açık bir izahıdır.

Bu planı biraz açar mısınız?

Ortadoğu’dan uzak doğuya kadar olan bölgedeki alternatif bütün medeniyet havzalarını kontrol altına almak ve bu yolla da ABD’nin küresel hakimiyetini devam ettirmek... Bu bölgenin amiral gemisi ise Türkiye’dir. Müslüman dünyasının, Ortadoğu’nun, Balkanların, Kafkasların, Türk Cumhuriyetlerinin, Doğu ile Batı arasında oluşabilecek bütün karmaşaların, bütün sentezlerin, bütün çatışmaların, bütün rekabetlerin merkez üssü Türkiye’dir. O halde bu planların sahiplerinin çıkarı Türkiye’nin eski gücüne kavuşmamasındadır. Türkiye bu gücüne nasıl kavuşur? Milletiyle devletiyle bütün olan Türkiye bütün küresel denklemlerin hem de başrol oyuncusudur. Dolayısıyla bence bu süreçlerde kırılmaya çalışılan buydu.

Türkiye'nin zayıflatılması gerekiyordu?..

Türkiye’nin bu döneme zayıf girmesi, yani milletin devlete verdiği desteğin zayıflaması, devletin de millete uzak ve sert gözlerle bakması, yeniden elitçi bir anlayışın içine girmesi sağlanmaya çalışıldı. Memleketi bir zamanlar ilerici gerici, bir zamanlar sağcı solcu, bir zamanlar mürteci aydın, alevi Sünni, Türk Kürt diye ayırarak bir sürü kavga çıkarılmaya çalışıldı. Zararları kalıcı olmadı. Ama ortak Müslümanlık kimliği üzerinde bir kavga verdiğiniz zaman bu memleketteki 70 milyon insanı, herkesi ilgilendiriyor. Herkesin tarafı olacağı, bir kısmının küsüp darılacağı bir kavgayı ortaya çıkarmış oluyorsunuz. Bu süreçte olan da buydu. Söz konusu süreçte sembolik olarak hem başörtüsü meselesi hem imam hatip liseleri seçildi. Bu arada sürekli hırpalanan, amiyane tabirle sürekli “dayak yiyen” geniş muhafazakar kesimler de “ya bu işi biz içerde çözemiyoruz, öyleyse Avrupa Birliği’ne dönelim, dışarıya dönelim” gibi bir yanılgının içine girdiler. Büyük yanılgı buydu ve şimdi AİHM kararıyla net olarak ortaya çıktı.

Bu yanılgının bize bedeli ne olacak? “Pardon” dediğimizde eskiye dönebilecek miyiz?

200 senedir bu memlekette bir Batılılaşma projesi yürüyor. Bu da daha çok tepeden, sivil-asker bürokrasinin etkisiyle yürüyen bir süreç. Bu süreçte başı çeken gruplara şimdi Batı, Avrupa Birliği ne diyor? “İndirin bakalım Mustafa Kemal’in resimlerini” diyor. Bu tesadüfen söylenmiş bir laf değil. Batı bu ülkeye karşı kendi programlarını sürdürürken hiç şüpheniz olmasın, sadece bu ülkenin dindarlarına karşı değil, bu ülkenin laiklerine, bu ülkenin liberallerine, bu ülkenin milliyetçilerine, bu ülkenin sosyalistlerine, hepsine birden karşı. Ve hepsini aslında Müslüman üst kimliğiyle görüyor. Memleketin büyük kesiminin çoktan uyanmış olması lazımdı. Türkiye’nin daha seküler kesimlerine “Bakın bizim Mustafa Kemal’le de problemimiz var” diyorlar. Dönüyorlar dindar kesime “Bizim başörtüsüyle de problemimiz var” diyorlar. Bu artık milletin uyanması için yeterli bir işarettir.

Bütün bunlara rağmen AB konusunda, İslami hassasiyeti yüksek insanlar da “Burada bir oyun var, ben bunun içinde olmam” demiyor… Bunu neye bağlıyorsunuz?

Avrupa Birliği süreci Türkiye’de çok yanlış anlatıldı. Sokaktaki vatandaş oğlum kızım iş bulacak, aş bulacak yanılgısına düşürüldü. Avrupa Birliğiyle olan ilişkilerimizde, bence, Avrupa birliği kendisi açısından hiç hata yapmadı. Programladığı gibi yürüttü her şeyi. Nedir Avrupa’nın bakışı? İçinde farklı düşünceler var. Genişlemeden yana olan var, olmayan var mesela. Sosyal Demokratı var, Hıristiyan Demokratı var, hepsinin de ayrı bir Avrupa algılaması var. Hepsinin de bu bağlamda Türkiye’ye bakışında bazı farklılıklar var. İyi, kötü. Ama sonuç olarak ortada bir Türkiye algısı da var. Türkiye şu: Öteki olan, farklı olan, başka bir medeniyete ait olan, hattâ medenileştirilmesi, insanileştirilmesi gereken, elinden tutup adam edilmesi gereken, ama zinhar AB’nin içine girmesine, Avrupa’yı işgal etmesine izin verilmeyecek olan bir unsurdur. Bu çok açık. AB’nin kendi programı var. Mesela diyor ki nüfus kağıtlarınızdan İslam ibaresini çıkarın. Veya Kıbrıs meselesini şu tarihte çözün... Ayasofya’yı Hıristiyan ibadetine açın… Bütün bunların planda yeri ve zamanı var. Zamanı geldikçe her biri isteniyor. Hiçbirisini vakti gelmeden söylemiyor AB. Koşulları oluşturdukça söylüyor bunları. Ama burada esas problem Türkiye’nin Avrupa Birliği algılamasıdır, Türkiye’yi yönetenlerin Avrupa Birliği algılamasıdır. İki temel sıkıntımız var. Birincisi: Başından itibaren AB’yi bir medenileşme projesi olarak algıladık. Size 5 tane başbakan ismi sayabilirim, ne yazık ki Tayip Erdoğan ismi de buna dahildir, “medenileşmemiz lazım, Avrupa birliğine üye olmamız lazım, Avrupa bir medeniyet projesidir” demiştir. Bu fevkalade büyük bir yanılgıdır.

Bir de “köprü” söylemi var. İslam ile Batı’yı bağlayalım, biz AB’ye girmezsek medeniyetler savaşı çıkacak filan demeye kadar vardırıldı iş?..

Bu şu demek aslında: Bizim jeostratejik önemimize dikkat edin! Bu laf kimin için söyleniyorsa, bu boş bir iştir. Türkiye’nin zaten böyle bir stratejik önemi olmamış olsaydı, hiç kimse dönüp de Türkiye’nin yüzüne bakmazdı. Türkiye bir Honduras olsaydı, bir Ürdün, bir Kuveyt olsaydı Türkiye bu kadar uluslararası yüklenmelerle, abanmalarla karşılaşmazdı. Türkiye tabii ki büyük bir medeniyetin varisidir. Bundan önceki son küresel medeniyetin, bugünkü tabirle “global gücün” varisidir. Hâlâ devam ediyor bizim imparatorluğumuzun çözülme süresi. Suriye’deki, Irak’taki, Filistin’deki olaylar nedir? Niçin Basra yanıyor? Niçin Bağdat yanıyor? Niçin Kudüs yanıyor? Bu hâlâ bizim imparatorluğumuzun dağılma sürecidir. Türkiye bu kadar önemli olduğu için Batı tarafından dikkate alınmak zorundadır. Sizi temin ederim Türkiye AB ile ilgilenmiyorum dese, o gün AB Türkiye’yle daha çok ilgilenecek.

TÜRKİYE ÜÇLÜ KISKAÇ ALTINDA

Türkiye üç büyük kıskacın altında. Birisi ekonomik kıskaç: IMF politikaları, Dünya Bankası politikalarıyla Türkiye çok ciddi anlamda kıskaç altındadır. Sadece iç borç, dış borç değil, sadece ekonomik yapıdaki değişiklikler değil, Türkiye’nin toplumsal yapısı değiştiriliyor. Fevkalade ciddi şekilde değiştiriliyor. Birinci tehdit alanı burasıdır. İkincisi AB ile ilişkilerdir. Kıbrıs, Ermeni sorunu gibi araçlarla sadece bir entegrasyon sürecine tabi tutulmuyoruz, Avrupa’ya Türkiye’yi terbiye ederek sokmak gibi bir süreçle karşı karşıyayız. Onun da fevkalade önemli siyasi sonuçları olacak. Üçüncü alan da Büyük Ortadoğu ya da Büyük İsrail Projesi’dir. Artık çok açık. Şemdinli’deki olaylar niye oluyor? Veya Türkiye’nin doğusunda birçok yerde mayınlar durduk yerde niye patlıyor? 2 sene , 3 sene evvel, 6 ay evvel patlamıyordu da niye şimdi?

TÜRKİYE’NİN SOSYAL GENETİĞİ

Ortadoğu’da bir şeyler oluyor. Ve Ortadoğu’nun direnen büyük güçlerinden birisi, belki de en büyüğü Türkiye’dir. Hiçbir şey yapmasak, sabahtan akşam “biz istediğimizi yaparız ey Amerika” desek bile Amerikalılar buna inanmıyor, çünkü Türkiye’nin sosyal genetiği buna müsaade etmiyor. Şimdi bakın, daha Avrupa Birliği’yle tarama, müzakere süreci başlayacak, asıl o zaman göreceğiz, Avrupa’lı komiserler gelip denetime çıkacak. IMF’nin memurları gelip Başbakanı, Maliye Bakanı’nı denetliyor. Türk halkı buna çok tepkili. Daha Allah’a şükür o durma gelmedik ama öyle İslam ülkeleri var ki… mesela Mayıs ayında Pakistan’a gittik, fevkalade rahatsızlık duyduk, havaalanında Amerikan askerleri, generaller menareller ve arkasında koşturan Pakistan’lı askeri yetkililer! Türkiye bu noktaya gelmedi ama Allah korusun Türkiye bir şekilde üslerin kullanılması konusunda Amerika’ya yardımcı olursa bu manzaralarla karşılaşacağız.

ÖNÜMÜZDEKİ 5-10 YILIN SİYASİ TEMASI: KİMLİK KRİZİ

Türkiye’de önümüzdeki 5-10 yılın en önemli siyaset meselesi kimlik krizi olacaktır. 150-200 senedir peşinde olduğumuz, içine girmeye çalıştığımız “Batı” Türkiye’yi kimliğinde dolayı hep aşağılayacak ve bu süreçte Türk halkının –altını çizerek söylüyorum, ister dindar olsun ister olmasın- çok büyük bir çoğunluğu bir kimlik arayışı içinde olacaktır. Bulunacak kimlik de hiç şüpheniz olmasın Müslümanlık kimliği olacaktır.

TÜRKİYE BİR FETRET DÖNEMİ YAŞIYOR

Türkiye büyük bir fetret dönemi yaşıyor ama esas olan şey millettir. Bugünkü hükümeti iktidara getiren dört ittifak var. Birincisi milletle ittifakıdır. Verdiği sözler var halka. Aş, iş, özgürlüklerin genişletilmesi. İkincisi Amerika’nın bölge politikalarıdır. Bir de AB’nin genişleme politikaları. Bu son iki güç AKP’nin iktidara gelmesinin önünde engel olan statükoyu ikna etmiştir ve işte Siirt seçimleriyle hükümetin yolu açılmıştır. Dört ayağı var hükümetin. Millet desteği, Avrupa Birliği, Amerika’nın bölge politikaları ve onların ikna ettiği statükonun en azından sükutu. Şimdi bakın bütün bunların desteğini getiren şey aslında milletin desteğidir ve yarın öbür gün milletin desteği olmadığı zaman diğerlerinin hiçbirinin desteğinin bir anlamı olmayacaktır. Millet kendilerini destekledi diye başkalarının zorunlu olarak ya da konjonktürel olarak verdikleri desteği millet desteğinden önemli zannetmek hatadır. Millet desteğini çekecek olursa, diğer üç grup desteklerini çekmek için bir saniye beklemeyeceklerdir, çok net söylüyorum.

SAMİ OFER’İN DESTEĞİ MİLLET DESTEĞİNİ YERİNİ TUTAR MI?

Sami Ofer’in ve politik şebekesinin size verdiği desteğin kalıcı olduğunu zannediyorsunuz. Sami Ofer yarın yok! Ona verecek, satacak bir şey kalmadığında onun da, çevresinin de size vereceği hiçbir şey yok! Ama Milet burada! Hakkari’deki de, Kayseri’deki de, Erzurum’daki de, İstanbul’daki de burada… Siz bu desteği alırsanız, evet, zaman zaman güç durumlarda da kalabilirsiniz, ama sahici olan budur.

DÜNYA HİÇ BU KADAR ADALETSİZ OLMADI

200 sene önce Batı sanayi devrimini gerçekleştirdi, her alanda atılım yaptı ve Doğu’ya, İslam alemine ve bu arada bize de dönüp “yenildiniz” dedi. Ama biz direndik. Bu millet Çanakkale’de direndi. Cezayir’de direndik, Filistin’de direndik. Bugün iktidardaki arkadaşların hatası yenilgiyi kabul etmiş olmaları. Doğru, Batı bugün çok daha gelişmiş bir teknolojiyle, çok daha iyi öldüren silahlarla, çok daha fazla öldüren kitlesel silahlarla İslam dünyasına bir kere daha abanıyor. Ama bugün dünya konjonktürü altın tepsi içinde bir fırsat da sunuyor bize. Dünya bugün daha önce hiç olmadığı kadar adaletsiz, büyük bir gelir dağılımı uçurumu var, bugün Afrika’da her sene onbinlerce insan ölüyor. Önümüzdeki 15-20 yıllık projeksiyonlara baktığınızda ekilebilir alanların büyük kısmı zengin Kuzey ülkelerinde olacak ve Afrika’nın, Asya’nın hatta Latin Amerika’nın insanları iyice çölleşen çoraklaşan topraklarında kalacak. Yüksek teknolojiler gelişti, ama bunlardan sadece dünyanın birinci sınıfı yararlanıyor. Görülmemiş bir çifte standart, görülmemiş bir haksızlık, adaletsizlik var. Bütün dünyada. Zengin ülkelerin kendi içlerinde de. Fransa örneklerini görüyoruz, New Orleans’taki trajediyi görüyorsunuz. Eğer Amerika’nın varlıklı, mesela California’nın varlıklı bölgelerinde aynı olaylar olsaydı, New Hempshire’ın varlıklı bölgelerinde aynı olaylar olsaydı, herhalde Amerikan polisi asker teşkilatı böyle davranmazdı. Öte yandan bakıyorsunuz aile değerleri çözülmüş, insanlar tamamen bireyselleşmiş. Esrarın, uyuşturucunun, alkolün alıp başını gittiği bir toplum. Burada demek istediğim şu: Durun bakalım, küresel sistem çok mu iyi de biz bunu alıp kendimize ölçü yapalım? Hadi gelin bizim ülkemizi de sömürün mü diyeceğiz? Birinin çıkıp “kral çıplak” demesi lazım. Bu anlamda altın tepsi içinde bize gelen şeyin ilki dış konjonktürdür. Müslüman dünyasının akıllı, sakin, ayakları yere basan insanları kalkıp durun bakalım yeniden özgürlüğü, adaleti ve refahı sadece Müslümanlar için değil, bütün dünya için bütün dünyada yeniden kurmamız tesis etmemiz lazım diyebilecekleri büyük bir küresel gücümüz var. Meşhur sözde olduğu gibi kendimiz için istediğimiz adaleti başkaları için de istemeliyiz. Dünyadaki birkaç onbin kişi bir yana, şu andaki gidişattan memnun olan kimse yok. Ne Amerika’nın içindeki büyük kitleler, ne Avrupa’nın içindeki büyük kitleler memnun değil. Kaldı ki dünyada bir çok biçimde zengin kuzey ülkeleri ve bir de iyice fakirleşen güney ülkeleri ayrımı var. İşimiz bu anlamda kolay. Değerlerimizin yeniden sahiplenilmesi lazım. Bu iddiaya sahip çıkmamız lazım. Bütün Türkiye’ye, bütün İslam alemine, bütün dünyaya…

KÜRT SORUNUNU BAŞKASI TANIMLIYOR!

Türkiye’de çok geniş bir özgürlük,, kimlik sorunu var. Bu noktada her şeyi açık koymalıyız ortaya, lafı evirip çevirmeden. Türkiye’de son 20 seneye bakın bu konuda iki tavır olmuştur: Bir tanesi hemen ayağa kalkar “zinhar biz özgürleşemeyiz, Türkiye’nin kendine özgü koşulları var” der. Diğeri de “özgürleşmek mi, insan haklarını sağlamak mı, tabii, biz bunu Batıyla beraber yapacağız, Avrupa’yla birlikte yapacağız, ne kadar emrederse o kadar yapacağız” der. Birbirine zıt gibi görünen bu iki eğilim de aslında şu ortak noktada buluşuyor: İkisi de millete güvenmiyor, milletin birikimine, medeniyet değerlerine güvenmiyor. Doğu meselesine böyle bakmak lazım. Doğudaki her vatandaşımız, herkes kadar, kökeni ne olursa olsun aynı özgürlüklerden istifade etmelidir. Özgürlük sağlamak Türkiye’nin bölünmesi değildir. “Kürt sorunu”nu başkası tanımlıyor, mesele orada.

DUBAİ TÜRKİYE’YE ÖRNEK OLUR MU HİÇ?

24 Ocak kararlarıyla birlikte Türkiye’ye bir model çizilmeye çalışıldı. Neydi o? Hong Kong ve Singapur. Tutmadı. Gelişen olaylar, Türkiye’nin jeopolitiği, Soğuk Savaş’ın sona ermesi vs. neticesinde Türkiye bir Hong Kong veya Singapur olamadı. Şimdi bize 25 sene sonra diyorlar ki “Dubai modeli”. Bu korkunç bir yanılgıdır. Böyle düşünen zihinlerle bir yere varmak mümkün değildir. Ne Dubaisi kardeşim? Dubai dediğin yer Eminönü’nün yarısı kadar bir yer! Küçük görmek için söylemiyorum, hepsi bizim kardeşlerimiz…Singapur dediğin yer neresi? Üsküdar kadar bir yer! Biz nasıl kendimizi bu ülkelerle kıyaslayabiliriz, nasıl bunları model yapabiliriz. Temel problem bu, Türkiye’yi yönetenler işe böyle bakıyor. Bir ara da Beçlik modası vardı. Bundan 15 sene sonra Belçika olacağız, deniyordu. Kim ki Belçika? Hiçbirini küçük görmüyorum. Ama bu bir iddiadan vaz geçmektir. Türkiye’de siyaset ancak iddiayla ayağa kalkabilir.

SAADET PARTİSİNİNE GENEL BAŞKAN ADAYI OLACAK MI?

Doğduk, geldik, yaşıyoruz, cenabı hakka karşı, millete, tarihe karşı sorumluluğumuz var. Milli Görüş camiasındaki herkesin, bu fikre sahip herkesin 1969’de bir kurucu iradeyle Erbakan Hoca nasıl ortaya çıktıysa herkesin aynı kurucu iradeye sahip olması lazım. Bunu altını çizerek söylüyorum. 12 Eylüller, 28 Şubatlar, iktidarın savrulması, içimizden çıkan arkadaşların farklılaşması, yabancılaşması, toplumun bir yenilgi psikolojisine girmesi sürecinden geçtik. Bize yıkıldınız, çözüldünüz dendiği bir dönemde “Hayır şimdi işimiz başlıyor”u ortaya koyan bir iddiayla ortaya çıkılması gerektiğine inanıyorum. Şahsen bu mücadelenin verilmesi gerektiğini düşünüyoum. Şurada olmak, burada olmak hiç önemli değil.

SAADET PARTİSİ MUHALEFET YAPACAK MI?

Muhalefet değil, inşallah Saadet partisi Türkiye’de bir büyük çekim alanı oluşturacak ve yeniden Türkiye’de iktidar olacak.

BAŞBAKANLIKTAKİ “RÜYA MEKTUBU” HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR?

Rüyalarla amel etmek tamamen bireysel şeylerdir, itibar edersiniz veya etmezsiniz, tamamen bireysel şeylerdir. Ama böyle bir mektup başbakanlık tarafından okunmadan nasıl YÖK’e havale edilmiş anlamak mümkün değil. Bir kasıt yoksa, fevkalade büyük bir ihmal, yanlışlık var. Mehmet Zait Kotku hakikaten Türkiye’de bir çok insana rehberlik etmiş, manevi dünyalarında önemli tesirlerde bulunmuş birisi. Bir hatayı, aymazlığı, böyle bir yanlışı, eğer varsa, konuşmak başka bir şey ama onu konuşalım derken Kotku rahmetliyi rencide edecek bir şeyi söylemeyi doğru bulmam Tabii bu mektubun nasıl gittiğini anlamış da değilim.

AKP PERGELİN BİR AYAĞINI AÇTI, AMA ÖBÜRÜNÜ SABİT TUTAMADI

1998’de Yeniden Büyük Türkiye diyorduk. Uluslararası çevreleri hiç hoşnut etmeyen bir durum. Türkiye’nin üzerinde de bu süreçlerin yoğunlaşacağı belli, ben o zaman birçok toplantıda şunu söyledim. Empati yapalım. Bu milli görüş hareketini kapatıyorsunuz büyüyor, kapatıyorsunuz büyüyor, nasıl engelleriz diye baktığınız zaman dört politika çıkıyor. Bir tanesi: tekrar kapatalım. Bölelim. Sağcılaşmasını, kimliksizleşmesini sağlayalım. Dördüncüsü de marjinalleşmesini sağlayalım. Biz o zaman başka bir şey söyledik. Üstümüze düşen ne? Görüyorsak bunun böyle olacağını kendi kimliğimizi savunarak , kendi değerlerlimizin üstünde ayağa kalkmalıyız. Hazreti Mevlana’nın pergel örneğindeki gibi pergelin bir ayağı kendi değerlerimizde sabit olacak, diğer ayağıyla toplumun bütününü kuşatacak bir söyleme ve politikaya sahip olacak bir yol tutalım. AKP pergelin ayağını açtı ve %35-40 oy aldı. Ama pergelin sabit ayağını kaldırdığı için ortaya muktedir siyaset çıkmıyor.

İBRAHİM KARAGÜL ÇOK YÜREKLİ

Sezai Karakoç bende çok izi kalmıştır. Gazetelerde İbrahim Karagül çok yürekli şeyler yazıyor, hattâ zaman zaman keşke daha temkinli olsa dediğimiz oluyor. Yusuf Kaplan’ı, Can Dündar’ı söyleyebilirim. Söylemediklerim, şu an hemen aklıma gelmeyenler darılmasın tabii.
__________________
Ey İnsan! Kerim olan Rabbine karşı nedir seni aldatan (İnfitar,6)


İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.


Konu gençüsküdar tarafından (19.11.2005 Saat 15:44 ) değiştirilmiştir..
gençüsküdar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 19.11.2005, 15:30

 
gençüsküdar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 07.05.2005
Mesajlar: 6.441
Teşekkür etti: 2
15 Teşekkür 9 Mesaja aldı
uzun diye mi? Okunmuyor bence gayet güzel bir ropörtaj
__________________
Ey İnsan! Kerim olan Rabbine karşı nedir seni aldatan (İnfitar,6)


İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

gençüsküdar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Prof. Dr. Numan Kurtulmuş:1974 ruhunu biz yaşatacağız yigit58 Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 16 16.12.2006 14:16
Prof.Dr.NUMAN Kurtulmuş: “Hedeflerimiz çok büyük!” refah Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 0 29.06.2006 12:31
Prof. Dr. Numan Kurtulmuş : '' Bizim işimiz bölmek değildir '' refah Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 2 10.04.2006 14:17
Prof. Dr. Numan Kurtulmuş : '' Herkesin MilliGörüşcü Olmasını Sağlıyacağız '' refah Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 0 27.03.2006 10:33
Saadetli Prof. Dr. Numan KURTULMUŞ : Batı kendisine baksın gençüsküdar Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 0 21.09.2005 14:21


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 20:55 .
Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50