Üyelik tarihi: 02.09.2005 Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
| Abdurrahman ÖnÜÜl 24.09.2005 CUMARTESİ ZAMAN GAZETESİ Çek bir ilahi damardan olsun Dini içerikli arabesk müzik, dinleyicileri, icracıları, parçalarının çalındığı radyoları ve konser organizasyonlarıyla müzik sektörünün içinde bir vakıa. Hiç dinlemediyseniz bile, bir cami avlusunda dinî içerikli kasetler satan bir serginin ya da hac malzemeleri satan bir dükkanın önünden geçerken kulağınıza çalınmıştır ve bu, aşağı yukarı şöyle olmuştur: Müslüm Gürses’in, Ferdi Tayfur’un ya da türevlerinden bir şarkıcının eseri zannetmişsinizdir önce. Cami avlusunda ya da öyle bir dükkanda bu kadar yüksek sesle dinlenmesine şaşırmışsınızdır. Siz şaşıra durun, çalan eserde, kıvrak ritimler eşliğinde kemanlar acılı ve ağdalı giriş motiflerini tamamlamak üzeredir. Şaşkınlığınızı biraz daha artıran bir şey daha olmuştur bu arada; bir zikir ritmi eşlik etmeye başlamıştır kemanlara ve perküsyona. Ve ne olduğunu henüz tam anlayamamışken şarkı başlamıştır... Tabii ki yanılmışsınızdır. Çünkü başlayan bir şarkı değil, bir ‘ilahi’dir! Allah sevgisinden, Hz. Peygamber’e duyulan muhabbetten söz açan bir ilahi; acılı ve yanık bir ses... Artık bugün arabesk ilahilerin tema yelpazesi oldukça geniş. ‘Çay ve çorba ilahileri’nden tesettüre, arabesk müziğin sanatçılarını kıskandıracak dünyevi aşktan tutkuya kadar pek çok konuyu işleyen ‘ilahi’ler var bu kasetlerde. Azımsanamayacak bir yekuna ulaşan dinleyicisi, birbirinden yanık sesli icracıları, dinleyici ile icracıyı buluşturan konser organizasyonları, İstanbul’da ve Anadolu’da, dinleyicilerine bu parçaları dinleten radyo istasyonlarından oluşan bir dünya var. Arabesk, dini içerikli forma hangi sosyolojik sebeplerle büründü? Arabeskin sihri neydi de klasik Türk müziğini ya da enstrümanla icra edilmiş tasavvuf musikisini ‘haram’ diyerek dinlemeyenlere, hayli kıvrak bu perküsyon sololarını mubah saydırdı? Bu değişim, müzik sosyolojisi açısından ne anlam ifade ediyor? Dinî renklerin ağırlıkta olduğu bir kostümle arz-ı endam eden arabeski, ‘içerden’ ve ‘dışardan’ bakışlarla anlamaya çalıştık. Bu tür albümlerin satışında ön sıralarda olan Abdurrahman Önül ve Celaleddin, yaptıkları müziğin tanımlanmasından pek de hoşlanmıyor. Önül, müziğini ‘tasavvuf ile halk müziği arasında’ diye tanımlarken Orhan Gencebay hayranı Celaleddin, parçalarına ‘İlahi müzik’ tabirini uygun buluyor. Yakın dönemde Türk tasavvuf musikisi denince verdiği hizmetler ve bestelediği eserlerle akla gelen ilk isim Ahmet Hatipoğlu’na göre bu ‘ilahi’lerin topluma ve sanata zararı ölçülemeyecek kadar büyük: “Arabeskin istilasında olduğumuzu bildikleri için bu dejenerasyondan faydalanıyorlar.” Konservatuvar Öğretim Üyesi Dr. Yalçın Çetinkaya, bu ‘ilahi’lerin ‘mûsikî inkılabının yol açtığı zevksizliğin ve arayışın sonucu’ olduğunu düşünüyor. Ali Bulaç ise gelişmeyi ‘kentte yaşanan patolojinin müziğe yansıması’ olarak değerlendiriyor. 1980’li yıllar, gündelik yaşama eğilmeye fırsat bulabilen aydınların, sosyal bilimcilerin arabesk olgusuna yoğun ilgi gösterdiği yıllardı. Arabeske, ‘üzerinde konuşulacak bir konu’ olarak uyanan ilgi, 1990’lı yılların başında söndü ve arabeskle ilgili yürütülen çalışmalar durdu. Çünkü pop çağına girilmişti ve arabesk, vadesi dolmuş bir toplumsal olgu ve müzik türüydü artık. Oysa arabesk sadece bir moda değildi ve geçmişten izler taşıdığı gibi popüler duygu ve biçimlerde kalıcı izler bırakmıştı. O yıllarda, köyden kente göçenlerin yaşamları ve zevkleri ile sınırlı tutulan arabeskin, toplumun farklı kesimlerinde ve bu kesimlerin tercihlerinde kendine yeni yaşama alanları oluşturabileceğini söyleyen çok az aydın vardı. Geçen zaman, onları haklı çıkaran pek çok örnekle doldu. Onlardan biri de arabeskin, sadece bu müzik türüne değil, enstrümansız icra edilen ilahilerin ve mehter müziğinin dışında kalan bütün müzikleri haram sayan kesimlerin müzik tercihlerinde hatırı sayılır bir yer tutmasıydı. Süreç çok eski değil. On yıl önce enstrümansız, orijinal icrasından çıkarılmış, halk müziğinin ve arabesk müziğin nağmeleriyle seslendirilen, sözleri yeni ‘ilahi’ler, bir zaman sonra Arap müziğini çağrıştıran bir üslupla ney eşliğinde icra edilmeye başlandı. Yanık sesleriyle ‘Aman çeşme, canım çeşme’ ‘Annem hakkın helal eyle’ ilahilerini okuyan ilk icracılar, kısa bir zaman içinde geride bırakıldı. Yeni okuyucular, ney ve bendirin yanına yeni enstrümanlar ekleyerek hatta bir süre sonra da bütün orkestrayı peşlerine takarak sökün etmeye başladı. Önceleri daha dar bir alanda dolaşıma giren ve dinleyicilerine ulaşan bu ‘ilahi’lere rağbet artınca, tür kendi standartlarını ve pazarını geliştirmeye başladı. Artık bugün azımsanamayacak bir yekuna ulaşan ilgilisi, bu ilgiye cevap verebilecek icracıları, dinleyici ile sanatçıyı buluşturan konser organizasyonları ve bu parçaların çalındığı pek çok radyo istasyonu var. Sibel Can’ın ‘Berivan’ına zikirli yorum Dini içerikle sunulan arabeskin ya da arabesk müzikle sunulan dini içeriğin tür olarak henüz adı konmuş değil. Dükkanlarda, sergilerde ‘zikirli ilahi’ adıyla isteniyor. (Çünkü bu kasetlerde bulunan parçaların tamamı zikir eşliğinde okunuyor ve kaset kapaklarındaki künyelerde yapımcının ve saz sanatçılarının yanına ‘zikir’ hanesi ekleniyor, zikreden sanatçı(!)nın adı yazılıyor.) Pek çok isim var bu tür müzik icra eden. En meşhurları ise Abdurrahman Önül, Mustafa Yılmaz, Feyzullah Koç, Celaleddin, Sedat Uçan, Hasan Dursun ve Cengiz Çelikel. Bu türdeki kasetlerinin satıldığı sergilerden ve dükkanlardan aldığımız bilgiler, en çok satanın Abdurrahman Önül olduğunu gösteriyor. Kaset kapaklarında görsel unsur olarak, içeriği yansıtacak şekilde ‘Hz. Peygamber’in türbesi Ravza-i Mutahhara ve Peygamberimizi sembolize eden gül resmi kullanılıyor. Çünkü parçalarda en çok işlenen tema Hz. Peygamber’e, Medine’ye ve Mekke’ye duyulan özlem. Bu iki temayı ‘anne’ teması takip ediyor. Bu albümlerdeki parçalar, sözlerinde göreceli bir dini içerik söz konusu olsa da ses, tını ve duygu olarak yaygın arabesk müzikten çok farklı değil. İşi ilk yıllarda Arap tasavvuf müziği eserlerinin üzerine Türkçe söz yazarak kotaranlar, bir süre sonra dinleyici kitlelerini yerli arabesk parçaların zikirli versiyonlarıyla tanıştırmakta gecikmiyor. Öyle ki Sibel Can’ın Berivan’ı bile sözleri değiştirilerek ‘ilahi’leştiriliyor. ‘Çay ilahisi’ bile var Dini içerikli arabeskte yeni yapımlar, Mekke ve Medine özlemi, Hz. Peygamber sevgisi ve anne temalarının yavaş yavaş dışına taşıldığını, ‘ilahi’lerde kimi toplumsal olayların ve kimi dünyevi-bireysel duyguların, ‘çay veya çorba içmek’ gibi edimlerin de işlenmeye başladığını gösteriyor. Buna verilebilecek onlarca örnek var. Bu tür müziklerin çalındığı Dolunay FM’de yayınlanan ve kim tarafından söylendiği anons edilmeyen bir parçanın nakaratı bu anlamdaki örneklerden biri: “Doldur aşık çay doldur / Aşk elinde kaybol dur / Böyle meclis bulunmaz / Allah deyip çay doldur.” Abdurrahman Önül’ün “Medine” adlı albümünde yer alan ve her kıtası “Tesettürlü Hatun Bacım” sözleriyle biten parçası da verilebilecek örneklerden biri. Yine en uç örnek Feyzullah Koç’un albümü “Ay Parçam Gülüm Sevdiğim” albümünden... Kaset ismindeki hitabın kime ait olduğunu ancak kapakta yer alan Kâbe ve Ravza-i Mutahhara resimlerinden çıkarabiliyorsunuz. Ancak albümü dinlediğinizde yanıldığınızı anlıyorsunuz. Çünkü “Sevdiğim” ve “Vuruldum” adlı parçalar, bütün sembolleri ile bir kadına duyulan dünyevi aşkı anlatıyor. Müziği ve sözleri itibarıyla herhangi bir arabesk şarkıdan ayırt edemeyeceğiniz bu parçaların ilki, şu dörtlükle bitiyor (noktalamasına dokunmadan): “güllerin güzelisin / hurimisin melekmisin / sevdiğimi bilmezmisin / ay parçam gülüm sevdiğim” “Vuruldum” adlı parçanın ilk bölümü de arabesk şarkıcılarını kıskandıracak kadar güzel: “Rengini güllerden alan / hurilerden güzel olan / beni sevdalara salan / bir ceylana vurulmuşum / gözleri dünyaya bedel / bir ceylana vurulmuşum” Klasik Türk Müziği ve Türk Halk Müziği olarak isimlendirilen geleneksel müzik türleriyle bağını koparmış ve müziğe haram derecesinde hayli sakınımlı bakan dinleyici kitlesi içinde bu müzik türünün nasıl bir değişim göstereceğini zaman gösterecek. Konu etrafında sorulacak soruların muhatabı öncelikle, üniversite koridorlarından dışarı çıkıp yaşadığı toplumda ‘olmakta olan’la karşılaşmayı göze alacak sosyal bilimciler ve müzikologlar... Eğer onlardan bir ilgi bulamazsa gazete ve dergilerde yayımlanan pek çok ‘haber’deki konu gibi bu konu da ‘Turkuaz’da yayımlanmış bir haber’ olmaktan öte gidemeyecek. Kaset satıcısı Ramazan Tembel: Bu albümler, yarayı kanatıyor Yaklaşık on yıl önce herhangi bir enstrümanın kullanılmadığı “Annem” ve “Çeşme” adlı ilahi kasetlerini çıkaran Ramazan Tembel, şimdi Beyazıt Meydanı’nda dini kasetler satıyor: “Sorduğunuzda diyorlar ki ‘biz insanları diğer müziklerden kurtarıyoruz.’ Türkü ve arabesk parçaların bestelerine ilahi okuyorlar. Mesela ‘Berivan’ şarkısının üzerine Cengiz Çelikel diye biri ilahi okumuş. Ee, şimdi kimi hangi müzikten kurtardın? Sen de aynısını yapıyorsun.” Tembel, bu albümlerin satışı ile ilgili iddia edilen 100 bin rakamını hayali buluyor ve “Bu kadar sattıklarını söyleyerek kendilerini var olduklarından çok ileri göstermeye çalışıyorlar.” diyor. Ramazan Tembel, kendi iki kasetini de içine katarak bu albümleri avam kesimin ileri yaştakilerin aldığını ifade ediyor. Tembel’e göre bu albümlerin işlevi ‘yarayı kanatmak’: “Anadolu dertli zaten. Yemeği yok belki yemeye ama kaseti alıp dinliyor, kendini avutuyor.” Farklı türlerde pek çok sesli yayın gibi, ‘dini içerikli arabesk’ albümlerinin dağıtımını ağırlıklı olarak Azim Dağıtım yapıyor. Firmanın Vezneciler Yümni Pasajı’ndaki şubesinin sorumlularından Hikmet Türkan, insanların hazır olan ne varsa onu aldığını ‘zikirli ilahiler’in de bunların arasında olduğunu belirtiyor ve şöyle diyor: “Klasik Türk tasavvuf müziğinin orijinaline yakın albümlerini alanlar, seçici ve eğitimli insanlar. Ama ‘zikirli albümler’ daha çok avama hitap ediyor. Yaş olarak ağırlıklı olarak kırkın üzerindeki insanlar dinliyor.” Celaleddin: Bu türün adı ‘İlahi müzik’ olsun Bu türün henüz yeni isimlerinden biri olan ancak kısa sürede tutulan bir diğer isim ise Celaleddin. Daha önceki albümlerine oranla en profesyonel albümünün “Sürgün” olduğunu düşünüyor Celaleddin. Albümünde ağırlıklı temanın Hz. Peygamber’e özlem olmasını, ‘kalbinde taşıdığı büyük sevda’ ile açıklıyor. Albüme özellikle gençler için parça koymayı düşündüğünde, bugüne kadar yaptığını söylediği 600 bestenin arasından ritmin ağırlıkta olduğu ‘hareketli’ parçaları seçtiğini belirtiyor. Kimsenin etkisinde kalmamak ve kendi müziğini yapabilmek için fazla müzik dinlemediğini söylüyor Celaleddin. Sonra devam ediyor: “Orhan Gencebay’ın ilk plaklarından itibaren bütün şarkıları, bütün albümleri var bende. Ona duyduğum hayranlık, Mehmet Emin Ay’ı dinlemeye engel değil.” Müziğinin tanımlanmasından pek hoşlanmayan Celaleddin, her yiğidin kendine göre bir yoğurt yiyişinin olduğnu söylüyor ve ekliyor: “Ben de yiğit olduğumu iddia ediyorum ve yoğurdu böyle yiyorum. Özgün müzik diyebilirsiniz; ama arabesk diyemezsiniz. Tam olarak tasavvuf müziği de diyemezsiniz. En yakışanı ilahi müzik... Evet, ilahi müzik diyelim buna.” Abdurrahman Önül: Halk böyle istiyor, saygı duymak lazım Dini içerikli arabeskin ya da arabesk müzikle sunulan dini içeriğin en çok tutulan ismi Abdurrahman Önül. İlk albümünü 1991’de çıkarmış ve çıkardığı albüm sayısı geçen 13 yıl içinde 27’ye ulaşmış. Yaptığı müzik için “Ne tam tasavvuf müziği, ne de tam Türk halk müziği. İkisinin arasında.” diyor. Kimler tarafından dinlendiğini sorduğumuzda Önül, her yaştan ve kültürden dinleyicisinin olduğunu; fakat gençlerin daha ağır bastığını söylüyor. Ona göre ilahi dinlemek isteyen gençler tasavvuf müziği yerine, bu tür müzikleri dinliyorlar: “Çünkü bunda ritim var, hareket var bu müzikte, kendilerini buluyorlar.” Anadolu’daki konser programlarına gösterilen ilgiden hayli memnun Önül. Konser verdiği kimi kapalı spor salonlarının tamamının dolduğunu, en çok ilginin Ankara, Bursa ve Sivas’ta yaşandığını belirtiyor. Önül, eserlerinin arabesk olarak nitelendirilmesine bozuluyor ve “Arabesk müzik yapmak gayet kolay ama yapmıyoruz.” diyor. İşin bu kısmını biraz daha konuşalım istiyoruz; olmuyor ve birkaç cümle sonra arabeskçilerin, popçuların da sıklıkla kullandığı, o bildik, o müthiş cümle geliveriyor: “Halk böyle istiyor, buna saygı duymak lazım.” Ali Bulaç: Kentin patolojisi müziğe yansıyor Tabiat potansiyel seslerden ibarettir. Kişi içinde bulunduğu duruma uygun olarak bu sesleri keşfeder ve kendini ifade eder. İçinde yaşadığımız yerleşim düzeni ve beşeri hayat tarzımız kendimizi bir ifade biçimi olarak başvurduğumuz müziğin formunu, kalitesini ve içeriğini etkiler. Modern kent patolojik bir özelliğe sahiptir. Kentin patolojisi müziğe de yansımaktadır. Göçle birlikte büyük kentlerde toplanan insanlar, yüksek kalitede üretilmiş bulunan Türk sanat müziğini veya tabiatla doğrudan kurulmuş bulunan beşeri ilişkinin ifadesi olan Türk halk müziğini veya aşkın (müteal)la iletişim kurmanın bir tecrübesi olan tasavvuf müziğini ne algılayacak ne de üretecek durumdadır. İçinde yaşadığımız kent bir karmaşa ortamıdır. Bu karmaşa ve patoloji ister geniş halk kitlelerinin itibar ettiği arabeske ister belli gelir düzeyine sahip bulunan pop müziğe olduğu gibi yansımaktadır. Yalnızlık, şizofreni, arayış, düş kırıklığı, çatışma, kaygı, daha iyi hayata duyulan özlem ve “kör bir talih”e duyulan öfke şu veya bu formda dile getirilir. Arabesk müzik form ve içerik itibarıyla hiçbir kalite duygusunun rol almadığı spontane bir ifade biçimidir. Varoşlardaki cami ve mescitlerde mimarinin kalitesi ne ise müzikteki kalite de o kadardır. Adına “İslami arabesk” veya “yeşil pop” denen müzik de harcıalem durumdaki müzik formlarını temel alır. Din, teskin edici, yatıştırıcı ve umut verici üst bir kaynaktır. Umutsuz, kızgın, dışlanmış ve düş kırıklığına uğramış insanlar, kendi durumlarını ifade etmeye çalışırlarken bu dini zemini en kötü formlara bürüyerek ya kırgınlıklarını ya kızgınlıklarını veya isyanlarını dile getirmeye çalışırlar. En eski türküleri dahi yeniden yorumladıklarında bu harcıalem formu kullanırlar. Konu tamamıyla modern kentin çarpıklığı ve kalitesizliğiyle ilgili sosyolojik bir durumdur. "Ürünler, bu müziği yapanların düzeysizliğini yansıtıyor" ‘Dini içerikli arabesk’in müzikal kaynakları neler? Ya da şöyle: Arabesk, dini içerikli forma nasıl büründü? Konuyu, “arabesk, dini içerikli forma hangi sosyolojik sebeplerle büründü” yerine, dînî müziklerin nasıl arabeskleştiği şeklindeki bir soruya cevap arayarak daha iyi açıklayabileceğimi düşünüyorum. Çünkü burada, arabesk müzik tarzının kendisine daha yaygın bir alan açabilmesi ve yeni dinleyicilere ulaşabilmesi gibi bir amaçtan ziyade, “dinî içerikli” müzikleri yapanların toplumun genel eğilimlerine uygun müzik yapıp daha fazla sayıda dinleyiciye ulaşmak gibi bir amaçları olduğundan söz edilebilir. Ancak, bu amacın içine gizlenmiş çok önemli bir detay var. Böyle bir yaklaşım, dinî içerikli müzik yapanların aslında üst düzey birer müzisyen olduklarını; fakat toplumun genel müzik zevklerine hitap edebilmek ve onları zamanla eğiterek, arabesk düzeyindeki müzik zevklerini yükseltmek maksadıyla bu yolu bilinçli olarak seçtiklerini akla getirebilir. Fakat dinî içerikli müzik yapan müzikçilerin iyi ve yeterli birer müzisyen olmadıklarını bildiğim için, böyle bir amacın da mümkün olmadığını belirtmeliyim. Bu, bence meselenin bir yanı. Diğer ve daha anlaşılabilir yanı ise dinî içerikli müzik yapanların müzik bilgi ve kabiliyetlerinin sınırları ile ilgili. Bugün arabesk müzik tarzı, onu icrâ eden arabesk müzikçinin herhangi bir müzik eğitimi almasını gerektirmiyor. Böyle olunca arabesk müzik, kendinde biraz müzik kabiliyeti olduğunu vehmedenlerin kolayca girebildikleri bir alan, rahatlıkla icrâ edilebilen bir müzik formu haline geliveriyor. Dinî müzik besteleyip icrâ edenlerin hemen hemen tamamına yakını, bu alanda pek yeterli ve düzeyli olmadıkları için, ne yazık ki yaptıkları çalışmalar da onların yetersizliğini yansıtmaktadır. Bütün bunlar bir yana, “aşk” kavramının da içini boşaltıp sıradanlaştırıyorlar. Aşk, hele İlâhi aşk çok önemli. Ciltler dolusu kitap yazılabilecek kadar zengin ve dolu bir kavramdır aşk. Hayatında mecâzî aşkı bile tatmadığı her halinden belli müzikçilerin, aşkı bu kadar konu edinmeleri de ayrı bir sorun. Tasavvuf.. bu da oldukça derin bir alan. “Tasavvuf lem’a-i envâr-ı mutlaktan uyarmaktır / Tasavvuf, âteş-i aşk ile sûzân olmağa derler” demiş büyüklerimiz. Yani, “tasavvuf, mutlak varlığın, yani Allah’ın nurlarının parıltısından gönlünde bir ışık uyandırmak ve aşk ateşiyle yanmaya derler.” Bu ateşle yanmayan tasavvuftan ne anlar… yaptığı musiki ne kadar tasavvuf mûsikîsi olur? Bu müzikçiler, tasavvuf mûsikîsini ne kadar temsil edebilirler? Öte yandan arabesk müzik, neredeyse yarım asra varan bir geçmişiyle ve medyadaki yaygın kullanımıyla, birkaç neslin kulağına yerleşmiş durumda. Aynı şekilde dinî içerikli müzik yapanların kulaklarında da arabesk müziğin izleri, bu müziğin intervalleri, melodileri yer etmiş. Dolayısıyla bu melodiler, aralıklar.. ister istemez yaptıkları müziğe de tesir ediyor ve tabii olarak kulakları arabesk melodileriyle dolu dinleyicide karşılık bulabiliyor. ‘Köyden kente göç’, çevreye uyumsuzluk’ ‘yabancılaşma’, ‘kuralsızlık’, gibi olgular ‘dini içerikli arabesk’ için de geçerli mi sizce? Önce, bir zamanlar gerçekten muhteşem bir müzik kültürü meydana getirmiş bu toplumun, bugün nasıl olup da böyle bir hengâmenin içine yuvarlandığının ve büyük bir zevksizlik örneği olduğuna inandığım arabesk ve benzeri müzik düzeyine nasıl gerilediğinin veya geriletildiğinin cevabını arayalım. Osmanlı’da müzik, kendi iç değişimini yaşayarak cumhuriyet dönemine kadar ulaşmıştır. Ancak cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen “mûsikî inkılabı”, mûsikînin bu tabii seyrine bir müdahaledir ve yüzyıllardır akmakta olan muhteşem mûsikî nehrinin mecraını değiştirme, hatta kaynağından kurutma girişimidir. Bu inkılab, Osmanlı-Türk mûsikîsine yönelik yasaklamaları da beraberinde getirmiş; Dâru’l-Elhân kapatılmış, bu mûsikînin neş’et ettiği tekke ve mevlevîhânelerin faaliyetleri yasaklanarak kapılarına kilit vurulmuş, bir süre sonra Osmanlı-Türk mûsikîsinin radyo aracılığıyla yayını da yasaklanarak, halka ulaşması engellenmiştir. Bütün bu süreç, yani “kaliteli ve nitelikli” müziğin yasaklanması süreci, bence tabii olarak, zamanla daha alt düzeyde ve kalitesiz müziklerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Mûsikî inkılabıyla birlikte, ince mûsikî zevki ve geleneksel miras da yok edilmiştir. Zevk yok edilince, yerine “zevksizlik” ikame olmuştur. Arabeskin köyden kente göçün doğurduğu bir müzik olmaktan çok, mûsikî inkılabının yol açtığı zevksizliğin ve arayışın sonucu olduğunu düşünüyorum. Elbette göç olgusu, toplumsal kültürün oluşmasında etkilidir. Ama müziğin bu denli değişiminde ve arabeskin ortaya çıkmasında, saydığım uygulamalar etkili olmuştur. Nitekim bu boşluktan istifade ile arabesk, bir dönem yükselen değer haline gelmiş… Hiçbir müzik kabiliyeti veya eğitimi olmayan insanların kısa sürede müzikçi olmalarını da kolaylaştırmıştır. Arabeskin sihri neydi de hayli kıvrak bu peküsyon sololarını mubah saydırdı? Buna arabeskin mi, yoksa medyanın sihri mi demek gerekir? Dinî içerikli müziklerin içine sinen arabeski ya da daha doğru bir ifadeyle arabeskleşmiş dinî müzikleri mubah saydıran şey de, tek kelimeyle bilgisizlik ve bunu mubah sayanların aynı zamanda estetik özürlü olmaları. İlahi söylediğini ifade eden tesettürlü kadın, ilahi söyleyip söyleyemeyeceğini alimlere danışmış, onlar da “tabii ki söyleyebilirsin, caiz” deyip fetvayı basmışlar. Ama işin estetik düzeyi önemli bulunmuyor. Tesettürlü ilahiciye bu fetvayı verenlerin, müzik konusundaki bilgi ve estetik düzeyleri göz ardı ediliyor, önem taşımıyor. Medya, arabesk karışımlı dinî içerikli müziklerin yaygınlaştırılmasında ve toplumun zevklerinin köreltilmesinde çok önemli roller oynuyor. Özellikle İslami medya, İslamiyet’in geçmiş kültür ve medeniyet birikimine adeta ihanet edercesine, bu zevksizliği yaygınlaştırıyor. Bunu da çok basit bir popülizm uğruna yapıyor. Arabesk karışımlı dinî içerikli müzikleri üretenlerin yetersizliği ne kadar önemliyse, bu yapılan müzikleri medya aracılığı ile yaygınlaştıran medya mensuplarının yetersizliği ve bilgisizliği de önemli. Ahmet Hatipoğlu: Topluma ve sanata zararları çok büyük Bugün sözünü ettiğiniz ‘ilahi’ adı altında satılan albümler, dinî duyguları barındırdığı için istismarı kolaylaştırıyor ve dejenerasyonu genişletiyor. Dinî musikimiz, sanat değeri bakımından yüksek bir değere sahiptir. Öğrenilmesi ve icrası için belli bir yeteneğe ve kapasiteye ihtiyaç vardır. Bu istismarcılar hem bu kapasiteye sahip olamadıkları hem de yaptıklarından iyi bir kazanç sağlayacaklarını bildikleri için bu tür şeyleri ortaya koyuyorlar. Yıllar önce kendisiyle de tanıştığım, Arap dinî musikisinin ünlü ismi Tevfik El Müceddid’in eserlerinin, üzerine Türkçe sözler giydirilerek çalındığını görünce çok şaşırdım. Zamanla bu, Arap müziğinin kötü bir taklidi arabesk müzik ile dinî içerikli sözlerin birleştirilmesine dönüştü. Kendi üretimlerini yapamıyorlar ve hem müzik, hem kültür olarak arabeskin istilasında olduğumuzu bildiklerinden dejenerasyondan faydalanıyorlar. Topluma ve sanata zararları çok büyük. Peki ne yapmalı? Türk musikisinde inkişafın, gelişimin tek şartı vardır ve bu da klasik üsluptan ayrılmamaktır. Bu zedelendiğinde, dejenerasyon başlıyor. Klasik üsluba bağlı olmak, ‘beş yüz sene önceki eserleri çalmak ve okumak’ mı? Tutuculuk değil; müzik kimliğimizi yitirmeden, klasik tavır ve üslubumuzu koruyarak bugüne seslenmektir bu. Hem bugüne hitap eden, hem klasik üslubu koruyan merhum Bekir Sıtkı Sezgin’in adını ve eserlerini bu ‘ilahi’leri söyleyenlerin arasından bilen biri çıkar mı acaba? |