Başbakan R. Tayip Erdoğan' ın, ABD'de düzenlenen Sun Valley konferansında yaptığı konuşmada "Din üzerinden siyaset yapmak demokrasiye suikasttır" dediğini hatırlarsınız. Sözkonusu konuşmadan birkaç satır aktaralım: "Dini, bir ideoloji haline getirerek, devlet aygıtı marifetiyle toplumu zorla dönüştürmeye çalışmak, hem topluma hem dine yapılabilecek en büyük kötülüktür. Bugün Müslüman toplumların büyük bir bölümünde karşılaştığımız durum İslamiyet'in özünde yatan yüksek toplumsal değerlerin siyasi amaçlar doğrultusunda istismar edilmesidir… Din üzerinden siyaset yapmak, dini ideolojik bir araç haline getirmek, dini düşünceyi dogmalaştırmak ve din adına dışlayıcı siyaset yürütmek hem toplumsal barışa hem de siyasi çoğulculuğa zarar verir… Türkiye, nüfusunun çoğunluğu İslam inancını benimsemiş bir toplumun, laiklik temelinde demokrasiyi yaşatabileceğinin ve ileri demokratik normları yerleştirebileceğinin en güzel örneğini vermektedir… Laiklik olarak tanımladığımız bu ilke son derece mühim bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca laiklik, sadece bir devlet yönetim ilkesi olarak da ele alınmamalıdır. Laiklik aynı zamanda bir 'sosyal barış' prensibidir". (Yeni Şafak, 7 Temmuz 2005).
Açıkçası eğer "adrese teslim bir konuşma" olarak düşünülmemişse, sözkonusu metin başarılı değildi. Belli ki bir ezberin tekrarıydı. Anlaşılan, bu metni hazırlayıp Başbakan'ın eline verenler, hem "dinin siyasetle ilişkilendirilmesini" istemiyorlar, hem de "İslamiyet'in özünde yüksek toplumsal değerler yattığı"nı belirtiyorlar. Eğer İslamiyet'in özünde toplumsal değerler varsa, bunların siyasetin ilgi alanına girmemesi siyasetin doğasına ve meşru amacına aykırıdır. Bir diğer husus, ilk defa bu konuşma metninde laiklik "bir sosyal barış" prensibi olarak tanımlanmıştır. Bunun ne anlama geldiği hususu üzerinde durmak gerekir.
Müslüman entelektüeller ve köşe yazarları, Müslümanın derinden bir zihinsel değişim geçirmesi için bilinçli ve sistemli bir biçimde kavramsallaştırılmış bazı fikir ve yaklaşımların zaman içinde bir ilaç gibi ne türden yan tesirler doğuracağı konusu üzerinde durma ihtiyacını hissetmiyorlar. İşleri güçleri, iktidar adına CHP'ye cevap yetiştirmek, gündelik politika içinde boğulmak oluyor. Oysa açıkça kendisinden taraf tercih konulan BOP'un amaçlarından biri Müslümanların zihniyetinde değişim sağlamaktır ki, bu değişimin Müslümanların lehine ve hayrına olmadığını ayrıca söylemeye gerek yok.
Son 200 yıllık tarihte böyle bir tanım yapılmamıştır. Bütün kavramların birbirine karıştığı bu metnin siyaset bilimi, İslami inanç ve demokrasi teorisi açısından bir çözümlemesini yapmak neredeyse imkansız. Yapıldığı yerde nasıl bir etki yarattığını bilmiyorum ama, eğer konuşmayı dinleyenlerin siyaset bilimi, Ortadoğu, İslam ve Türkiye'ye ilişkin ortalama bilgileri varsa, bu konuşmayı büyük bir hayretle karşılamış olmalılar. Yine de konuşmanın adresini bilemediğimiz için bir şey söyleyemiyoruz.
Ancak bölgede, bu konuya ilişkin asıl eğilim veya moda tabirle yükselmekte olan trend, Sayın Başbakan'ın iddia ettiklerinin aksi istikamette seyrediyor. İsterseniz Irak Başbakanı, İbrahim El Caferi’nin 27 Haziran'da The Times'da yayınlanan yazısına bir göz atalım. "İslamcı" olduğunu hiçbir şekilde gizleme ihtiyacını hissetmeyen Başbakan Caferi şöyle diyor:
"Ortadoğu'daki politik eğitim genelde beyin yıkama üzerine kuruludur. Irak'ın son seçim deneyimi milyonlara ışık tuttu. Bu seçimler belki Batılı demokrasiler için de bir eğitim olabilir. Onlar, Iraklıların kendi liderlerini seçmek istediğini ve adaletli bir seçim gerçekleştirebileceklerini ve sonuçlara saygılı olabileceklerini gördü. Aynı zamanda insanların İslamcı bir partiye oy verebileceklerini ve bunda korkulacak bir şey olmadığını gördüler. Ben sadece bir Arap ülkesinin demokratik yollarla seçilmiş bir lideri değil aynı zamanda Ortadoğu'da İslami muhalefet hareketinden gelerek seçilen tek liderim. Toplumdaki bölünmeleri kucaklamak sadece politik bir gereklilik değil aynı zamanda benim inancımın temelidir. İslam dinde zorlama olmadığını ve özgürlüğün herkes için olduğunu söyler; iktidarda kalmak için fanatikleri destekleyen diktatörlerdir. Saddam Hüseyin buna bir örnektir… Ben Saddam'ın mirasını tersine çeviriyorum ve Irak'ın çeşitliliklerini selamlıyorum. (Zaman, 30 Haziran 2005).
Ca'feri laik olmadığı için çok da tercihe şayan biri değil. Mümkün olsa laik Allavi'ye destek verilecek. Ama Şiilerin ezici çoğunluğu yeni rejimin niteliğinin İslami olmasını istiyorlar ve bunda diretiyorlar. Şimdi bazıları çıkıp, "Bu Şiilerin zaten radikal olduklarını bilmeyen yok" diyebilir.
Hadi diyelim ki, Ca'feri ve Şiiler öyle. Pekiyi, ya sosyalist kimliğiyle iktidara gelen İngiltere Başbakanı Tony Blair'e ne diyeceğiz? Birkaç gün önce "Irak konusundaki kararında Hıristiyanlık bilincinin ve inancının etkili olduğunu" söyledi (Yeni Şafak, 5 Mart 2006.)
Buna ne diyeceğiz? George W. Bush, "Haçlı savaşı"ndan ve Tony Blair, "Hıristiyanlık bilinci ve inancı"ndan bahsederken laikliği zedelemek olmuyor da, Müslümanlar mı söz edince zedelemiş oluyor? Sadece İslamiyet mi siyasete kapalı?
Ali Bulaç