İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 18.07.2006, 13:41
Bize Ölüm Yok

 
kuzgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.07.2005
Mesajlar: 678
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
Hayatin Içindeki Teori : Islamcilik

aktaracağım tartışma-yazı metni YÜRÜYÜŞ Dergisinin 60 ve 61. sayılarında yayınlanmıştır.
buraya verme sebebim sizlerin bu gayet anlamlı tartışmaya vereceğiniz cevaplar ve bu cevapların sonucu ve bunların yanı sıra Sosyalist Cephede İslamcılığın nasıl görüldüğünün sizin tarafınızdan anlaşılmasıdır.
__________________
Milliyetçiler en çok millete zarar verir. Çünkü karşı milliyetçiliği tetikler.
kuzgun isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 18.07.2006, 13:43
Bize Ölüm Yok

 
kuzgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.07.2005
Mesajlar: 678
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
1. Bölüm

Halkın değil, "hak"kın değil, şeyhlerin sömürü düzeni!

Sevgili okurlarımız merhaba! İslamcılık, bugün gerek dünya gerekse de ülkemiz siyasetinde sıkça sözü edilen bir olgu. Özellikle 11 Eylül 2001 eylemlerinden sonra bu sözediş daha da yoğunlaştı. Emperyalizmin hedefindeki ülkelerden birinin islamcılığın iktidarda olduğu İran olması veya Filistin'de Hamas'ın iktidara gelmesi, "islamcılığı" güncelleştiren farklı gelişmeler oldu. İslamcıların ayrı bir güç olarak dünya ve ülkemiz siyasetinde bir rol oynadıkları doğrudur. Fakat ayrı bir güç olmakla alternatif bir güç olmak, elbette birbirinden farklı şeylerdir.
Bu sohbetimizde işte meselenin daha çok bu yönü üzerinde durmak istiyoruz. İslamcıların, ülkemiz ve dünya siyasetinde nasıl bir rol oynadıklarına bakarak, çeşitli konularda savunduklarına bakarak, ne kadar veya nasıl bir alternatif oluşturduklarını da görmüş oluruz.

Mazlum: İslamcı akımları, daha çok MSP-RP-FP-AKP çizgisinin iktidarda halka karşı ne yaptıkları açısından veya Kanlı Pazar'dan Sivas'a kadar faşist katliamlarda oynadıkları rol açısından ele alıyoruz. Hiç kuşku yok ki bu da gerekli, çünkü bunlar, ülkemizdeki islamcılığın niteliğini belirleyen olgulardır. Fakat biz şimdi daha çok mesela, islamcıların ekonomi anlayışı nedir? Sömürüye ne derler? Adalet anlayış- ları nedir? Nasıl bir hukuku savunurlar?.. Bu açılardan ele almak daha iyi olacak.
Bunu yaparken de sanırım en iyi yöntem, islamcılığın gelişimine bakmaktır. Çünkü sadece şu an şu konuda ne diyorlar diye bir ele alış, islamcı akımların rengini tam göstermez. Zaten, klasik deyişle "programatik" olarak da şu konuda şöyle diyorlar diye ele alıp tartışılacak fazla bir görüşleri yoktur. Düşünce üretimi açısından, sahip oldukları "dogmatik" temelden dolayı zaten çok kısırdırlar.

Kemal: Mazlum'a katılıyorum. Özellikle ülkemiz islamcılığı açısından bu çok daha geçerli. Ülkemizde hangi koşullarda ortaya çıktıkları, nasıl bir ortamda gelişip yaygınlaştıkları, islamcı hareketlerin siyasal şekillenmesini belirleyen unsurları da gösterir bize.
Başta sözettiğimiz gibi, İran ve Filistin'de islamcı iktidarlar var bugün. Tüm baskılara rağmen İran'da önemli ölçüde bir muhalefet oluşmuştur, halkın memnuniyetsizliği ise muhalefetten de büyüktür. Hamas iktidarı da iktidara gelmesinin hemen ardından hayatın çeşitli alanlarında dayatmalara başlamış, kısa sürede Filistinliler'i bir iç savaşın eşiğine getirmiştir. Bir demokrasi gelenekleri de, geleceğe yönelik böyle bir düşünceleri de yoktur. Bunlara gerekirse, sohbetimizin akışı içinde değiniriz, ama biz ülkemizdeki islamcı akımları esas olarak devam edelim.

Özlem: Geçmeden "islamcılık"tan ne anlıyoruz, neyi kastediyoruz? Kısaca değinsek...

Kemal: Evet doğru, bu ayrımı koymak iyi olacak. Mesela ülkemizde tarikatlar her zaman var. Ama ülkemizde islamcılığın gelişimi tarikatlarla özdeşleştirilemez. Müslüman bir kitlenin varlığı da değil ele aldığımız. Bu da her zaman var çünkü. İslamcılıktan kastettiğimiz, islamcı ideolojinin iktidara ulaşma aracı olarak kullanılmasıdır. Ele alacaklarımız da bu ideoloji temelinde şu veya bu biçimde iktidar olma hedefi güden örgütlenmelerdir. Şimdi devam edebiliriz sanırım. Buyur Mazlum.

Mazlum: Siyasal bir düşünce veya hareket olarak islamcılığın kökenini Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemine kadar uzatabiliriz. Osmanlı İmparatorluğu'nun ulusal hareketler sonucu "parçalanma"yla yüzyüze olduğu 19. yüzyıl sonlarında, imparatorluğu birarada tutmak için pan-islamizm ideolojisi geliştirildi. Osmanlı'ya karşı ulusal savaşların önemli bir kısmı "müslüman olmayan" halklar tarafından sürdürülüyordu, en azından müslüman nüfusun yaşadığı bölgeleri Osmanlı egemenliği altında tutabilmek için "pan-islamizm" Osmanlı egemen sınıflarına iyi bir seçenek gibi görülmüştü. Ancak "pan-islamizm", Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Paylaşım Savaşı sonunda dağılmasını engelleyecek bir etkinliğe ulaşamadı.
Pan-islamizm ve genel olarak islamcılık Kemalist iktidar döneminde geri plana itildi. Kemalistler Kurtuluş Savaşı döneminde yer yer islami öğeleri kullanıp, dini liderlerle görüşmeler, ittifaklar yapmış olsalar da, Cumhuriyet sonrası dönemde yeni kurulan sistem içinde islamcılık bir engel olarak görülmüştür. Bu dönemde bilindiği gibi, halifelik kaldırılmış; medrese, tekke ve zaviyeler kapatılmış, tarikatlar yasaklanmış, kılık-kıyafetten, dile kadar toplumsal yaşamın kuralları yeni baştan düzenlenmiştir. Bunlar yapılırken, şeriat isteyen bağımsız bir islami gücün oluşması da engellenmeye çalışılmıştır.
Hiç kuşku yok ki, Kemalistler de dini kullanmak amacıyla kendi dinsel kurumlarını oluşturmuş, halkın dini inançlarını, kendi kontrolleri altında iktidarlarını güçlendirmek için kullanmaktan vazgeçmemişlerdir. Fakat dediğim gibi, bu çok öne çıkarılmış bir kullanma değildir, daha çok denetim altında tutmaya yöneliktir.
Bu dönemde Kürt hareketinde, çeşitli gerici ayaklanmalarda din damgası olsa da yaygın, örgütlü bir "islamcı hareket"ten sözetmek pek mümkün değildir.
İslamcılığın yeniden ön plana çıkarılması, islamcı hareketlerin açık olarak örgütlenmesi, çok ilginç bir döneme denk düşer. Bu dönem emperyalizmin ülkemize yeniden giriş dönemidir.

Özlem: Hıristiyan emperyalistler geliyor ve islamcı hareketleri geliştiriyor. İlginç bir nokta gerçekten.

Mazlum: İlginç ama ülkemize özgü değil. Emperyalist ülkelerin büyük çoğunluğu, malum Hıristiyan ülkelerdir. Ve yine bilindiği gibi sömürgeciliğin ilk dönemlerinde ülkelerin sömürgeleştirilmesiyle Hıristiyanlığın yayılması paralel bir seyir izlemiştir. Sömürgeci işgal ordularının yanında hep Hıristiyan misyonerler olmuştur. Ama emperyalizmde işler değişmiştir.
Emperyalizm gittiği her yere gericiliği götürmüştür. Ama bu gericilik, emperyalizmin girdiği ülkenin milliyeti ya da dini üzerine inşa edilmiştir. Emperyalizm girdiği kimi ülkelerde Budizm'i, kimilerinde Museviliği, kimilerinde Hıristiyanlığı ve kimilerinde de islamcılığı geliştirir. Çünkü emperyalizm bilir ki, hangisi olursa olsun, dinler, halkı kaderci yapar, sömürüye karşı gelişebilecek tepkileri yumuşatan bir rol oynarlar. Ülkemizde de islama böyle bir rol biçilmiştir.
Tabii, dinin böyle bir rolü tam olarak üstlenebilmesi, "dini liderler"in de bu politikaya angaje edilmesine bağlıdır bir yanıyla.
1950'lere kadar toplumu denetim altında tutmak için etkin bir araç olarak kullanılmayan islamcılık, bu tarihten itibaren hızla geliştirilmeye başlandı. Kuran kursları, İmam Hatip okulları, Yüksek İslam Enstitüleri gibi dini eğitim veren bir dizi kurum adeta bir bir ağ gibi ülkeyi kuşattı. Tarikatlar alenileşti. Yani somut bir olgu olarak bir kez daha altını çizmek gerekirse, 1945'ler sonrası ülkemizde yeni-sömürgecilik ilişkilerinin gelişmesiyle islamcı akımların önünün açılması birbirine paralel olmuştur.
DP, daha iktidara gelirken tarikatların desteğini almıştır. İlerleyen süreçte muhalefetin güçlenmesiyle, özellikle CHP karşısında güçlenmek için tarikatları daha açık biçimde destekledi.

Kemal: Şunu da eklemekte yarar var sanırım. Mesele tabii sadece DP ile onların ilişkisinden ibaret değil. Bu önemli bir faktör islamcıların gelişiminde. Ama bu ortam içinde islamcı akımlar, yılların bastırılmışlığından kurtularak hızlı bir biçimde siyasal arenaya çıkıyor. Burada aldığım bazı notlar var. 1945-50 yılları arasında kurulan 20'yi aşkın partinin çoğu islami nitelik taşıyan, islamı kullanarak güç olmayı hedefleyen partilerdi. Şu örnekler bu durumu gayet iyi yansıtıyor: 1945 yılında kurulan Milli Kalkınma Partisi programına "İslam Birliği-Şark Federasyonu" amacını koymuştu. 1946 yılında kurulan Sosyal Adalet Partisi "Dünya Müslümanları Birliğini" savunuyordu. Arıtma Korunma Partisi'nin tüzüğünün birinci maddesinde "Dinci siyasi parti" olduğu vurgulanmaktaydı. İslam Koruma Partisi ise amacını "İslamın yükselmesi, kuvvet kazanması, dayanışması" olarak belirtmekteydi. Yine 1951'de Cevdet Rıfat Atilhan adlı kişinin liderliğinde bir parti daha kuruldu; bunun adı İslam Demokrat Partisi idi. Bu parti ülkemizde İslam ismiyle kurulan ilk partiydi. Gerek programlarında yazılı amaçlara, gerek adlarına bakarsak görülür ki, islamcılığın en "cüretli" olduğu dönemlerden biridir bu dönem. Sonraki dönemlerde oligarşi içi çelişkilerin gelişmesiyle islamcılar bu kadar "açık" olamayacaklardır. Neyse, yine o döneme dönelim.
İslamcı dergi ve gazeteler de yayınlanmaya başlandı o dönemde: Sebilürreşat, Hür Adam, Serdengeçti, Büyük Cihat, İslamiyet, Fetih, Büyük Doğu bunlardan bazılarıdır. İslamcı kesim ağırlıklı olarak örgütlenmeye kurumlaşmaya yönelirken, bazı radikal gruplar da çıkmadı değil. Mesela Ankara-Çorum ilçelerinde faaliyet yürüten Kemal Pilavoğlu'nun şeyhliğini yaptığı Ticani tarikatı, Atatürk büstlerine saldırılar düzenliyordu.
İslamcılara bu "cüreti" veren belliydi elbette. Fakat, emperyalizmin ve DP iktidarının himayesinde sağlanan bu gelişmenin bir "diyeti" de olacaktı elbette. Diyet; emperyalizme bağımlılığa, faşizmin inşasına karşı çıkmamaları, yeni düzenin "kitle desteği" olmalarıydı.
Gerek tarikatlar, gerekse de parti, dernek, dergi çevresinde örgütlenen islami akımlar, bu diyeti hiç tartışmaksızın ödediler. Yani şöyle diyebiliriz; ülkemizin yeni-sömürgeleştirilmesinde, faşizmin yukarıdan aşağıya inşasında, islamcı potansiyel, destek kitle gücü olarak kullanılmıştır.

Mazlum: Yine bu dönemde, halk muhalefetinin bastırılmasında da islamcılar oldukça kullanılmıştır. DP iktidarının son yıllarında (1958'de) kurulan ve genel olarak Vatan Cephesi olarak bilinen "cephe"nin bir diğer adı da nedir biliyor musunuz? Milli İman Cephesi! Bu cepheye katılanlar, "Ehli İman", katılmayanlar ise "Ehli Salip" (Haçlı gavurları) olarak adlandırılıyordu. Cepheye verilen bu ad ve cephede yeralan ve almayanların adlandırılması, DP ve o çizgidekilerin dine bakış açısını, müslümanlığı nasıl kullandıklarını da açıkça ortaya koyuyor.

Kemal: Bu süreç 1961 Darbesi'yle kısa bir kesintiye uğrasa da, islamcılar, darbenin ardından DP'nin devamı niteliğindeki Adalet Partisi'nin (AP) İktidara gelmesi ile kaldıkları yerden devam etmişlerdir.
Bugün biliyorsunuz, "islamcı holdingler"den, "yeşil sermaye"den çokça sözediliyor. O kesimin de TÜSİAD gibi, MÜSİAD'ı var. İslamcılığın bu ekonomik zenginleşmesi de yine sözünü ettiğimiz bu DP'li, AP'li döneme uzanır. Sadece siyasal anlamda değil, ekonomik anlamda da bu dönemde palazlanmaya başladı islamcılar. Şimdi islamcı hareketlerin tarihini biraz kesintiye uğratıp, meselenin bu ekonomik yanına bakalım. İstersen, ekonomik açıdan bu dönemi de sen anlat Özlem.

Özlem: Biraz önce sizin belirttiğiniz gibi, Kemalist iktidar dinci örgütlenmeleri büyük ölçüde dağıtmıştır. Bunu yaparken, vakıflar gibi tarikatlara bağlı kurumların mal varlıklarına da el koymuştu. Hem bu nedenle, hem açık örgütlenememeleri nedeniyle ekonomik olarak eski güçlerinde değillerdi. Fakat DP iktidarıyla düzenin imkanları yine açıldı onlara.
Yeni gelişmekte olan burjuvazi ile toprak ağalarının ve tefeci tüccarın ittifakı olarak siyaset sahnesine çıkan Demokrat Parti, aynı zamanda Kemalist iktidara-CHP'ye muhalif bütün sağcı kesimlerin bir arada toplandığı bir çatı örgütüydü. İslamcılar da bu çatı altında yeraldılar.
İslamcılar bu dönemde DP'nin emperyalizm ile işbirliği politikalarına verdiği desteğin karşılığında, ucuz banka kredileri alıp, o güne kadar özellikle gayri-müslim dini azınlıkların elinde olan sanayi mallarının temsilciliklerini almaya yoğunlaştılar.
Bu gelişim artarak sürdü. Ülke yeni sömürgecilik batağına battıkça islamcılar ekonomik olarak da güçlendiler. Küçük ve orta ölçeklerde ticari kuruluşlardan şirketleşmeye, orta boy işletmelere yöneldiler. Örgütlenmelerine paralel olarak gelişen yurtiçi ve yurtdışı ilişkilerini kullanarak ithalat ve ihracata giriştiler.
İslamcılar emperyalizme bağımlılık politikalarına verdikleri desteğin karşılığında kısa sürede ekonomik bir güç haline geldiler. Necmettin Erbakan'ın 1969 yılında TOBB başkanlığına seçilmesi de bu gücün ifadesiydi.
Sonrası malum, emperyalizm ve oligarşi, islamcılara "yürü ya kulum" dedi, onlar da yürüdüler. Asıl büyük sıçramalı gelişim de 1980 12 Eylül Darbesi sonrasındadır. Buna ileride yine değiniriz sanırım.

Kemal: Pek ileriye bırakmayıp, oradan devam edelim aslında. Daha iyi olur.

Mazlum: Ben araya başka bir örnek iliştirip dediğiniz noktaya öyle geleyim. İran biliyorsunuz 1979'dan beri islamcıların yönetiminde. Bugün İran'ın en zengin adamı, dini lider Rafsancani'dir. Geçenlerde onunla ilgili, onun zenginliğini anlatan kısa bir espri okumuştum bir yerde. Rafsancani diyor ki, "bir arsa almıştım, içinde İran varmış!" İran halkının ağzındaki bir başka deyiş de "Eskiden bir şah vardı şimdi 1000 molla var"... İslamcılığın ekonomi politikasını görmek için İran ekonomisini ele alıp inceleyebiliriz. Ama madem biz esas olarak ülkemizdekilerden hareketle bunları ortaya koyacağız, gene ülkemizden devam edelim. Ülkemizdeki islamcıların bugünlerine bakıp, yarınlarını görebiliriz. Yarın eskaza iktidar olsalar, Rafsancaniler'i hazır sayılır...
İslamcı kesimlerin ekonomik gelişmesinin DP döneminde başladığını, '80'lerde ise bu gelişmenin iyice hız kazandığını belirtmişti Özlem. Sonuçta nasıl bir tablo çıktı ortaya?
Dünya nimetlerinde gözü olmayan şeyhlerin, hocaların yerini Mercedeslerden inmeyen tarikat liderleri, münzevi hayatların yerini, en lüks otellerde düğünler aldı. Bu değişimin özeti şudur: Şeyhler patron, müridleri tarikat holdinglerinde işçi, tüm tarikat ise müşteriye dönüştürüldü. Bu noktaya gelirken epey bir aşamadan geçildi tabii ki.
'80 sonrası ilk değişiklik, kitlesel anlamda yaygınlaşmaya bağlı olarak, tarikat, cemaat içi imkan ve ilişkileri kar amacıyla kullanmak oldu. Tarikat şirketleri, tarikat holdingleri böyle oluşmaya başladı. Müslüman kitle, "onların -laik düzen sahiplerinin- karşısında güçlü olmalıyız" sözleriyle imkanlarını seferber etmeye ikna ediliyor, buna bir nevi "ekonomik cihad" havası veriliyordu.
Tarikat holdinglerinin bir diğer özelliği, işçilerini de özellikle kendi müritleri, eğer yeterli değilse bile yine diğer islamcı kesimden seçmeleridir. Tarikat-cemaat ilişkileri temelinde yürütülen işçi-patron ilişkisinde, işçi dinin kuralları gereği "şükretmek" zorundadır. Tarikat holdinglerinin işçileri, en acımasızca sömürülen işçi kesimlerinin başında gelmektedir. Sendikalaşma hemen hemen yok gibidir veya işçi sınıfının mücadelesi diye bir derdi olmayan islamcı sendikalar vardır (ki bu durumda sendikalı olmalarıyla olmamaları arasında öyle büyük bir fark yoktur).
Bu yeni şekillenmenin pek çok yan sonuçları da oldu. Kapitalizme uygun, esasında islami tüketim ve kültürle çok da bağdaşır olmayan ürünleri tükettirebilmek için, cemaatlerin, genel olarak islamcı, müslüman kitlenin tüketim alışkanlıkları, yaşam kültürü de değiştirilmiştir. Bugün artık iş, kapitalizmin cinsel hayasızlığının aynen tekrar edildiği türban-tesettür defilelerine, Peygamber'le ilgili bilboard ilanlarına kadar gelinmiştir.
İslamcı kapitalizmin riyakarlıklarından biri de faizsiz bankacılık, özel finans kurumları, çok ortaklık modeli adları verilen kurumlardır. Her şeyleriyle kapitalizmin işleyişine tabi olan bu kurumlar, Allah adına, din adına kitlelerin nasıl aldatıldığının çarpıcı bir örneğidir.
Çok ortaklı model, aslında tipik bir kapitalist dolandırıcılık mekanizmasıdır. Hani bir ara meşhur "Titancılar" vardı. İslamcıların yaptığı da farksızdır. "Hep yeni iştirakçiler bulma ve yeni katılımcılardan alınan paranın bir kısmını eski ortaklara kar payı olarak dağıtıp geriye kalanını da hızlı dönüşü olan yatırım alanına veya büyük katlamalar yapabildikleri gayri menkul spekülasyonlarına aktarmak" şeklinde süren bu sistem, bir noktada tıkanmakta, "saadet zinciri" orada kopmaktadır.
Ki bunun sonucu da bildiğiniz gibi, bu islamcı holdinglerin peşpeşe batması olmuş, bankerzedeler gibi bir de "yeşilsermayezedeler" oluşmuştur.
Tarikat holdingleri elde ettikleri karı, kapitalist mantığa uygun olarak yeni yatırımlara dönüştürüyor, en irileri, tipik birer tekelci oluyor. Diğer tekellerden, tekelci burjuvalardan hiçbir farkları yoktur nihai anlamda. Özel mülkiyetçidirler, serbest piyasa ekonomisini savunurlar, varlıkları sömürü üzerine kuruludur.
Farklılıkları, tarikat, cemaat üyesi olmalarıdır. Ki bu farklılığı da dediğim gibi, kapitalistleşmede, tekelleşmede bir malzeme haline çevirmişlerdir zaten. Bu sayede kapitalizmin rekabetçi ortamında kendi pazarlarını, kendi tüketici kitlesini yaratmışlardır. Tarikat ilişkilerini, "din temelindeki pazarı", diğer kapitalistlere karşı kendileri için bir avantaj olarak kullanmışlardır. Kurtuluş Dergisi'nin bir sayısında belirtildiği gibi: "İşin asıl ilginç yanı bir zamanlar televizyon seyretmek günah mı değil mi tartışmasını yapan islamcılar artık televizyon kanalı sahibi oldular, faiz haram derken banka sahibi oldular..."
Kuşkusuz, holdingler ve tüm bu kapitalist gelişme, gerçekte islamcıları düzenle daha da fazla bütünleştiren bir işlev görüyordu. Ülkemizdeki islamcı akımları ele alırken, bu nokta son derece önemli ve belirleyicidir. Düzen islamcılığı bu zeminde geliştirilmiştir. Nitekim AKP esas olarak bu kesimlerin temsilcisi olarak çıktı sahneye.

Özlem: Şimdi size, iki islamcı hareketin programından bölümler okuyacağım. Böylelikle kendi deyişlerinden de ne önerdiklerini görmüş oluruz:
Okuyacağım ilk madde İBDA-C'cilerden. Bunlar, kurmayı düşündükleri sistemi şöyle tarif ediyorlar:
"(...) Aydınlar Aristokrasisi rejimi ve Büyük Doğu ideali, ifadesini Yüceler Kurultayı'nda bulur. Yüceler Kurultayı, 'milleti en ileri düşünenlerin ve en iyi yapanların kadrosunda özleştirmektir."
Kuracakları düzenin yöneticileri seçkin bir kesimi ifade eden "İslam Aristokrasisi" olacaktır. Yine kendi deyişleriyle bu iktidarın "...Halkın seçtiği değil, hakkın seçtiği" bir iktidar olacağını belirtiyorlar. Kısacası, İBDA-C'nin hedeflediği düzende iktidar halkın iktidarı değil, bir avuç islamcı aydının, İslam aristokrasisinin iktidarı olacaktır. Esasında özgün bir şey söylemiyorlar: İran'da Humeyni liderliğinde oluşturulan yönetim, hemen hemen böyle bir yönetimdir. Sonuçları da ortadadır, biraz önce Mazlum arkadaş birkaç deyişle ortaya koydu.
İBDA-C'nin de, pek çok islamcı hareket gibi, kapitalizm, özel mülkiyet, sömürü gibi sorunları yok. Ülkeyi "islam aristokrasisi" yönetecek, mülkiyet de esas olarak onların elinde toplanacak... Halkın değil, "hak"kın da değil, islam aristokrasisinin (yani düpedüz şeyhlerin) yönetimidir savunulan. Sermaye de "yeşilleştirilmiş" olacak ama yine bildiğimiz sermaye olarak kalacak.
Bu da Refah Partisi'nin programından bir bölüm. Biliyorsunuz onların meşhur bir "adil düzen"i vardı. Daha sonra savunmaya, sözünü etmeye bile korktukları adil düzen şöyle tarif ediliyor bu programda:
"Adil düzen bir menfaat çatışması, düzeni değil, bir ortaklık düzenidir, bir barış düzenidir. Mesela bir işçi daha çok kazanmak istiyorsa bunun yolunu ne vergi kaçırmakta ne de işverenle boğuşmakta bulamaz. Paylaşım oranlarının temel esasları anayasa ile belirlendiği için ve paylaşım oranları ilmi kriterlere bağlı olarak uzmanlarca saptandığı için daha çok kazanmanın... bir tek yolu vardır: O da daha çok üretim yapmaktır. Bu durumda ise kendisi de, işveren de, devlet de daha çok kazanmış olacaktır." (Başlangıcından Günümüze Refah'ın Tarihsel Gelişimi, sayfa:127)
Aslında dile getirdikleri en açık biçimiyle Hitler'in savunduğu klasik faşist korporasyon anlayışının bir biçimidir.
Ekonomik anlamda islamcı herhangi bir hareketin çok farklı bir şey üretmesi de sözkonusu olamamaktadır. Çünkü temelde kapitalizm, özel mülkiyet sorgulanmamaktadır. Bu nedenle de yoksulluğa karşı önerebildikleri çözümler mesela "zekat mağazaları zinciri" gibi, aslında yoksulluğu meşrulaştıran, kalıcılaştıran önerilerden başka bir şey değildir.

Kemal: Sohbetimize, aynı konuya haftaya devam etmek üzere, burada bir nokta koyalım. Şimdilik hoşçakalın.
__________________
Milliyetçiler en çok millete zarar verir. Çünkü karşı milliyetçiliği tetikler.
kuzgun isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 18.07.2006, 13:44
Bize Ölüm Yok

 
kuzgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.07.2005
Mesajlar: 678
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
2. BÖLÜM


Merhaba! Bu sayımızda geçen hafta başladığımız "islamcılık" sohbetimize devam edeceğiz.

Geçen sohbetimizde islamcılığın 12 Eylül'e kadarki gelişimini ele almıştık. Özet yerine kısaca sonucu hatırlatayım. Manzara şudur: İslamcı hareketler sistemle bütünleştikleri, emperyalizmin ve oligarşinin konjoktürel ihtiyaçlarına cevap verdikleri, başka bir deyişle bu güçler tarafından kullanılmaya rıza gösterdikleri dönemlerde gelişip güçlenmişlerdir. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.

Mazlum: İslamcılar açısından asıl dikkat çekici gelişme, '80'li yıllardadır. Bu gelişmenin dönüm noktası ise, generallerle, başta Süleymancılar, Nakşiler'le olmak üzere tarikatlar arasında yapılan pazarlıklarıdır. 12 Eylül Anayasası'na ve genel olarak 12 Eylül rejimine destek verme karşılığında tarikatların önü açılmıştır. 12 Eylül Cuntası'nın "geliş nedenleri" arasında hatırlanacağı gibi sürekli sayılan olaylardan biri de "yeşil bayrakların açıldığı Konya mitingi"dir. Cunta şefleri bu örneği vermekle "irticaya, şeriatçılığa" karşı oldukları mesajını da veriyorlardı. Keza Milli Selamet Partisi'nin yöneticileri de tutuklanmıştı. Bu cunta açısından bir çelişki değil miydi? Aslında durum MHP'lilerin tutuklanmasından çok da farklı değildi. Cunta, "tarafsız" görünümünü sağlamak üzere tutuklamıştı MSP'lileri. Biraz da oligarşi bu kesimlere uymaları gereken sınırları göstermiş oluyorlardı. İslamcılar bu sınırları kabul etmeye dünden hazırdılar zaten.
Generaller ve tarikatlar arasında yapılan pazarlıklara ek olarak, cuntanın Türk-İslam Sentezi'ni adeta resmi politika haline getirmesi, din dersini zorunlu kılması, cuntanın şefinin her fırsatta ayetlerle konuşması gibi politika ve uygulamalar, islamcılara oldukça rahat hareket edebilecekleri bir zemin yaratmıştır. Cuntanın amacı bellidir; ılımlı, düzeniçi ve işbirlikçi çizgide bir İslamcılığı geliştirerek, düzenin kitle temelini genişletip bunlarla devrimci mücadelenin önünde güçlü bir set oluşturmak. Bu "islamcı set", aynı zamanda ABD'nin "yeşil kuşak" projesine de hizmet edecektir; ki Amerikancı 12 Eylül yönetimi, her konuda olduğu gibi, islamcılara karşı izleyeceği politika konusunda da ABD'nin onayını almıştır.
Geçen hafta hatırlarsanız, islamcı akımların DP dönemindeki gelişmelerinde iki hamileri vardı demiştik. ABD ve DP... Durum yine benzerdir. '80'li yıllardaki gelişimlerinin hamisi de "yeşil kuşak" projesinin sahibi ABD ve 12 Eylül Cuntası'yla sivil uzantılarıdır. Ve yine hatırlarsınız, DP dönemindeki gelişmenin bir diyeti vardı. '80'lerdeki bu gelişmenin diyeti de içte 12 Eylül Cuntası'nı, dışta yeşil kuşağı desteklemek olmuştur ve islamcı akımlar, hiçbir politik, ahlaki sakınca görmeksizin bu diyeti de ödemiştir.

Kemal: Evet bu son cümledeki bir vurgu önemli. İslamcılar, nasıl bir politikayı, nasıl bir ahlakı savunuyorlar ki, emperyalistleri, cuntaları desteklemekte "politik ve ahlaki bir sakınca görmüyorlar?"

Mazlum: İslamcıların "politikası"na bakalım önce. Birçok gruba, tarikata bölünmüş olan islamcılar arasında, en genelde iki temel düşünce vardır: Birincisi devletin yönetiminde dini esaslar daha fazla dikkate alınmalı görüşüdür. Bu görüş, temelde düzene karşı değildir. Sadece düzen içerisinde dini reformlar yapılmasını savunur. İkinci görüş ise, bu düzenin şu yada bu şekilde yıkılarak yerine islami esasların mutlak hakim olduğu bir düzen kurulmasını savunur. İslamcılığın reformistleri ve radikalleri diye de adlandırabiliriz bunları. Fakat bunları sık sık aynı siyasi zeminlerde görmek mümkündür. Mesela, "radikal" olmaları, emperyalizmle veya düzenle daha sert bir çatışma içinde olmaları anlamına gelmez. Örneklemek gerekirse, mesela El Kaide, islami düzen konusunda en radikal, en uç görüşü savunur; toplumsal yaşamın tümüyle peygamber döneminde olduğu gibi düzenlenmesini savunan bir anlayışa (Selefi diye adlandırılıyor) sahiptir. Ama kapitalizmin ağa babası Amerika'yla ittifak içinde olmakta bir sakınca görmemiştir. Veya ülkemizden örnek verelim; Hizbullah da "şeriat" düzenini uygulama konusunda en radikallerden biridir ama "laik düzenin" generalleriyle, polisiyle içiçe olabilmiştir pekala.
İster yasal parti şeklinde örgütlenmiş olsun, ister diğer şekilde örgütlenmiş olsunlar, islamcı hareketler, genel olarak mesela bir "ayaklanma", "dişe diş bir savaş" perspektifiyle değil, devleti yavaş yavaş ele geçirerek, egemenlerle çeşitli ittifaklar yapıp güçlenerek iktidar olma perspektifi hakimdir.
Erbakan'ın "kanlı mı olacak, kansız mı" dediğine bakmayın siz. Ülkemizdeki islamcılar, hiçbir zaman öyle bir siyasi cürete sahip olmamışlardır. Tam tersine, siyaset arenasında genellikle siyasi olarak korkaktırlar. Yukarıdaki sözü söyleyen Erbakan'ın 28 Şubat kararlarının altına kuzu kuzu imza atması bunun bir göstergesidir.
Ülkemizde MSP-RP çizgisinin dışında örgütlenmeye çalışan "radikal" islamcı örgütlenmelerin birçoğu 1980'lerin ikinci yarısında kurulmuştur. Bunda İran Devrimi'nin etkisi oldukça önemlidir. Fakat İran islamcılarının bakış açısı da yukarıda belirttiğimiz "strateji"den çok farklı değildi. (İran Devrimi'ne daha farklı bir hava veren daha çok bu devrime katılan ilerici, devrimci güçlerdir.) Keza yine dünya çapında çeşitli islamcı hareketlerin silahlı mücadeleyi benimsemiş olmalarından da etkilenmeler olmuştur. Ama ne ilginçtir ki, silahlı mücadele vermeye soyunanlar bile, aslında direk düzeni, sistemi hedef alan bir eylem çizgisine yönelmemişlerdir. İBDA-C, İslami Hareket gibileri, "laik" özelliğiyle bilinen aydınlara yönelik birkaç eylemden, birkaç kilise, sinagog bombalamaktan öteye geçememişlerdir. Daha doğrusu geçmemektedirler. Nedeni, yukarıda sözünü ettiğimiz anlayıştır. "Devletle çatışma" ne geleneklerinde, ne stratejilerinde pek yoktur. Devletle çatışmaya girmeden toplum içinde yavaş yavaş güç olma, adım adım devlette kadrolaşma stratejisi, "takiyyecilik" denen politik kültürün de temelidir.
İşte 12 Eylüller'i desteklemekte, emperyalizmle işbirliği yapmakta, düpedüz kontrgerilla politikalarının uygulayıcısı olmakta sakınca görülmemesinin, bunların doğal karşılanmasının nedeni bu kültürdür.

Kemal: Yani şöyle düşünüyorlar; biz devrimcilere karşı savaşırsak, devlet bizim gelişmemize göz yumar. Gerçekten de bir noktaya kadar öyle olur. Kendilerini kullandırma karşılığında belli bir süre çeşitli konularda, alanlarda güç kazanırlar. Ama unuttukları şudur; kullanılma karşılığında birilerinin icazetiyle kazanılan gücün ipleri hiçbir zaman kolay kolay o kullanılan güçte olamaz. İcazetle geliştiren, o gücün önüne set de çekebilecek durumdadır zaten. İslamcılar açısından bu da sık sık yaşanan bir şeydir zaten... Peki, islamcı ideolojinin, politikanın bu özelliği, mesela, haklar ve özgürlükler mücadelesi alanında, propagandada, ahlak ve adalet anlayışında nasıl yansıyor? Bunları ele alarak devam edelim. Buyur Özlem, bugün henüz sözalmadın.

Özlem: Önce şunu belirteyim, bilindiği gibi, islamcılar "ahlak" deyince bundan çoğunlukla "namus" meselesini anlarlar. Oysa ahlak o alana sıkıştırılamayacak kadar geniş bir olgudur. İslamcılar, biraz önce sizin de belirttiğiniz takiyyecilik kültürü nedeniyle siyasi ahlak açısından zayıftırlar. Bu yüzden mesela sık sık islamcı basının yalan söylemekte, çarpıtmakta, kontra haberler yapmakta burjuva medyayı bile geride bıraktığını görüyoruz.
Esasında bu mantığın ve kültürün yansımalarını, her alanda görürüz. İslamcıların propaganda tarzları da bu takiyyecilikten, pragmatizmden fazlasıyla nasibini alır. Keza büyük çoğunluğunun, eleştirdikleri düzenden besleniyor olmanın doğal sonucu olarak, bu propaganda derin bir riyakarlık da taşır çoğu zaman.
Mevcut devlet için "küfür devleti" derler mesela, ama birkaç istisnası dışında bu devletle işbirliği yapar, desteklerler. İktidar olup bu devletin politikalarını sürdürürler. "Bu düzende müslümanlara zulüm uygulanıyor", "bu düzen din düşmanlığı yapıyor", "bu düzen batı taklitçisi" gibi söylemleri çok kullansalar da, devrimcilere karşı hep bu düzenin yanında olurlar. Bu düzenin ekonomik politikalarına, emperyalizmle ilişkilerine genellikle karşı çıkmazlar... CHP, ANAP, DYP gibi düzen partilerine "batının uşağı" derler ama oligarşinin bu "sağ"cı düzen partilerinin seçimlerdeki en büyük oy hazinesi yine tarikatlar, islamcı kesimlerdir. Çok da hesapçıdırlar. Hemen her tarikatın değişik düzen partilerinde milletvekilleri vardır. "Zulüm düzeni" derler ama "zulüm"den anladıkları yalnızca kendilerine ilişkin baskılardır. Mesela "zulme direneceğiz" sloganının karşılığı, türban yasağına direnmedir, fazlası değil.
Devletin yani bugünkü oligarşik devletin solcuları, komünistleri himaye edip, müslümanları ezdiğini söyleyecek kadar ipini koparmış bir riyakarlık, yalancılık vardır islamcı propagandada. Ben Vakit gibi gazetelerde bu türden şeyleri okuduğumda bir insan nasıl bu kadar arsızca yalan söyleyebilir diye şaşarım. Sanki bu ülkede onlar yüzlerce infaz edildi, binlerce kaybedildi, sanki bu ülkenin hapishanelerinde her zaman devrimciler olmamış gibi... Ama kendilerini abartılı bir şekilde "mazlum" göstermek, islamcı hareketlerin özelliğidir; böylelikle şeyhlerinin, mücahid liderlerinin, tarikat önderlerinin, islamcı parti yöneticilerinin düzenle işbirliğini, halka karşı uygulanan baskı ve zulümde sorumlulukları olduğunu perdelemek isterler.

Kemal: Yani aynı zamanda adaletsizdirler...

Mazlum: Evet, adalet anlayışları da, pragmatizmin hizmetindedir ve duruma göre değişir. İslamcıların adalet anlayışına birkaç noktadan bakabiliriz: Birincisi, islam dini, hiç kuşkusuz kendi içinde bir adalet anlayışına sahiptir.
Mesela "Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır" der Muhammed Peygamber. Veya şu söz de ona aittir. "Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır."
Evet, kölelik vardır, sömürü vardır, eşitsizlik vardır ama bu düzen içinde de kendine özgü bir adalet anlayışı öngörülür. Köleci Roma Devleti'nin bir demokrasiye sahip olması gibi... İslamdaki adalet anlayışı, daha çok yönetenlerin yönetilenlere adil davranmasını içerir. Bu anlayış, islamcı kültüre ve oradan da toplumun kültürüne "Hazreti Ömer adaleti" kavramıyla geçmiştir. Haklılığı ve doğruluğu yücelten bir anlayıştır bu. Adaletin haklı ve doğru olandan yana tecelli etmesini emreder. Günümüz islamcılığının "Hazreti Ömer adaletiyle" de bir ilgisi yoktur.
Çünkü adalete, haklılık, doğruluk penceresinden değil, düzen ve devlet penceresinden bakarlar. Eğer kendilerine yönelik değilse, devletin her uygulamasını savunmuşlardır. Fazilet Partisi Erzurum Milletvekili Aslan Polat, yasalarda yapılan yeni bir düzenlemenin (TCK'nın 312. Maddesi) islamcıları da tehdit etmesi üzerine şöyle diyordu: "Geçmiş dönemlerde bu maddeden komünistlerin tutuklanması hoşumuza gidiyordu, ancak şimdi aynı durum başımıza geldi. 1970'li yıllarda tutuklandıkları için sevindiğim bütün insanlardan özür diliyorum."
Tabii bu sözün son bölümü istisnai bir örnektir. Böyle birkaç yakınma, özeleştiri olsa da islamcıların bu tür şeylerden köklü dersler çıkarmış olduğunu söylemek mümkün değil. Bugün de zaten -birkaç grup istisnası dışında- devrimci düşmanlıkları, anti-komünizmleri, haklının, doğrunun yanında değil, oligarşinin devletinin adaletinin yanında duruşları sürüyor.
Bu anlamda da islamcı hareketler, haklar ve özgürlükler mücadelesinde, zulme karşı mücadelede yokturlar esas olarak. Zulmü sadece kendilerine yönelik baskılarla sınırlı tuttukları gibi, hak ve özgürlük istemleri de kendileriyle sınırlıdır. "Dini eğitim" yapabilme hakkı istiyorlar diyelim; ama sadece kendileri için, ne alevilerin, ne süryanilerin ne de farklı inançlardaki halkın dini eğitim hakkından hiç bahsetmezler. Bahsetmedikleri gibi, böyle bir şey gündeme gelecek olsa, ilk karşı çıkanlar da onlar olur. Kuran kursları, İmam Hatipler, camiler yaygınlaşsın isterler, ama cemevlerinden bahsetmezler. "Dini propaganda"nın serbest olmasından yanadırlar; ama sadece kendilerinin dini propaganda yapması serbestliğidir istedikleri. Diğer dinlerin mezheplerin propaganda hakkına karşı çıkarlar. Yani kısacası, inanç özgürlüğü, sadece kendi inançlarıyla sınırlıdır çoğunlukla.
Onyıllardır devrimcilerin önderliğinde sürdürülen haklar ve özgürlükler mücadelesine karşı tavırsız kalışları, hatta zaman zaman bu mücadelenin karşısına çıkmaları, bu mantığın sonucudur. Oruç tutma özgürlüğünden sözeder, oruç tutmama özgürlüğünü tanımazlar; oruç tutmuyor diye işçisini işten atan patronlar, üniversitelerde her ramazan ayında oruç tutmayan öğrencilere saldıranlar, yönetimde oldukları belediyelerde örtünmüyorlar, oruç tutmuyorlar diye memurlarını cezalandıran, sürgün edenler bu mantığın sahipleridir ve bu genel olarak islamcı camiada normal karşılanır. (Bu arada haklarını yememek, bir adaletsizlik yapmamak için belirtelim, ülkemiz somutunda Özgür-Der, kısmen Mazlum-Der çevresi gibi birkaç dar çevre, bu sınırları kırma, haklar ve özgürlükler mücadelesine daha geniş bakma eğilimindedirler.)

Özlem: İslamcıların eylem anlayışının da onların adalet anlayışını yansıttığını ekleyebiliriz burada. Biliyorsunuz, evvelki gün, Hindistan'ın Bombay Şehri'nde trenlere 7 bomba konuldu, 200'den fazla kişi öldü, yüzlerce de yaralı. Henüz üstlenen yoktu, islamcı örgütlerin yaptığı yorumları yapılıyordu. Kim yapmış olursa olsun, halka karşı bir eylem olduğu açık. İslamcılar İspanya'da, Londra'da, ülkemizde ve Irak'ta da bu tür eylemler yapıyorlar. Haklıyla haksızı, doğruyla yanlışı, suçluyla suçsuzu ayırdeden bir adalet anlayışına sahip olan hiç kimse bu tür eylemler yapmaz. Ben bu eylemlere baktığımda, bunları yapan islamcı hareketlerin bir adalet anlayışının olmadığı sonucunu çıkarıyorum.

Mazlum: Bunlar da islamcı ideolojinin nasıl bir adaletsizlik kaynağı haline dönüşebildiğinin örnekleri tabii. Ancak bunlar sonuç, temelde adaletsiz olmaları, sömürücü ve baskıcı bir düzeni savunmalarından kaynaklanır. Halk'ın kıymeti yoktur bu anlayışta. O nihayetinde dini liderlerin dediği her şeye uyacak bir "kul"dur.
İslamcılar zaman zaman kapitalizme karşı olduklarını söyleseler, hatta "kapitalizm dinsizliktir" gibi sözler de etseler, başka bir anlayışları yoktur. İslamcılığın iktidarda olduğu, şeriatın geçerli olduğu ülkelere bakın, hepsinde kapitalist üretim ilişkileri hakimdir. Bu çelişkinin farkında oldukları için "kapitalizm karşıtlığı"ndan çok sözetmez, onun yerine "batı karşıtlığını" öne çıkarırlar. Osmanlı döneminden başlayan ve "Batılılaşma" adı verilen yarı-sömürgeleşme süreci aynı zamanda yaşam biçimi, kültür, eğitim vb. gibi hayatın birçok alanında bir- çok değişim yaratmıştır. Bu değişimler ise, islamcılığın toplumsal yaşam içindeki etkinliğini şu ya da bu ölçüde sınırlayan değişimlerdir. Bu anlamda islamcılık, tarihsel olarak "batıcılık" karşıtıdır. Ancak bu karşıtlık "batıcılık" denen olgunun kaynağına, yani kapitalizme ve emperyalizme yönelmemiştir.
İslamcılar bir anlamda kapitalizme itiraz etmeyip, kapitalizmin sonuçlarıyla uğraşır görünümdedirler. Onyıllarca televizyon seyretmeyi, kravat takmayı günah ilan ederek o kültürle güya "savaşmışlar"dır. Ama kendisine karşı çıkmadıkları için sonuçta adım adım o kültüre uyum sağlamakta, sadece giyim kuşamda kendilerine ayrı bir alan oluşturmaya çalışmaktadırlar. Ki onda bile "moda"ya teslim olmaktadırlar.

Özlem: Hayatın birçok alanında alternatifsiz, politikasız durumda olmaları, sanırım temelde bu sorundan kaynaklanıyor. Sağlık, eğitim, konut bu konularda ne yapar mesela islamcı bir iktidar? Biz sosyalist ülkelerdeki iktidarlardan sözederken, okuma yazma oranını ne kadar yükselttiğinden, bebek ölüm oranlarını ne kadar düşürdüğünden, konut sorununa getirdiği çözümlerden bahsedebiliyoruz. Emekçilerin iktidarın sahibi olarak sahip oldukları haklardan sözedebiliyoruz. Fakat islamcıların iktidarda olduğu ülkelere ilişkin hiçbir yayında "bebek ölüm oranını şu kadar düşürdük" veya "cahilliği şu kadar ortadan kaldırdık" diye bir şeye rastlanmaz pek.

Mazlum: Tersine, kapitalizmin yolsuzlukları, yoksulları olduğu gibi sürüyor. Hatta biraz önce sen değinip geçmiştin, "namus" anlamında bile kapitalizmin namussuzluklarını, ahlaksızlıklarını da, kimini "dini kılıfla" sürdürmektedirler. Fuhuşu bile. Mesela İran'da Siğalık denilen bir kurum vardır. Bu kurum aracılığıyla geçim sıkıntısı çeken kadınlar "geçici evlilik" yapıyorlar. Bir mollaya başvurup pazarlık yapılıp dini nikah kıyılıyor. Daha sonra istediği zaman tekrar bir mollanın huzurunda "evlilik" bitiriliyor. Yani mollaların denetiminde devlet yasal fuhuş yaptırmaktadır.

Kemal: İslamcıların bugün en büyük çelişkileri de buradadır zaten. Bu çelişkiyi daha iyi kavramak için islam dininin şu özelliği gözönünde bulundurulmalıdır: İslamiyet sadece Allah'la kul arasındaki ilişkiyi belirlemez, bununla birlikte insanların kendi aralarındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiğine de müdahale eder. Keza, sadece dini değil, devletin işleyişine, hukuksal kurallarına ilişkin de düzenlemeler getirmiştir. Bu yanıyla da mesela hıristiyanlıktan farklı olarak toplumsal yaşamı düzenleme iddiasında bir dindir.
Fakat işte tam bu noktada sorun şu ki; hayatın birçok alanını kapitalizm düzenliyor zaten. Sen eğer kapitalizme karşı bir alternatife sahip değilsen, yapabileceklerin, toplumsal yaşamın müdahale edebileceğin alanları bellidir ve çok sınırlıdır. İşte bu yüzden bugün ülkemizde islamcılık denilince veya İran'daki islamcı iktidar denilince, hep türban, burka gibi şeyler öne çıkıyor. İslamcıların çoğunluğunun islamcılığı sadece GİYİM KUŞAMDA kalmıştır çünkü, kalmak zorundadır. Bunun ötesindeyse, faşist yönetimleri hiç aratmayacak bir baskıcılık, dayatmacılık siyaseti yürürlüğe konulmakta şeyhlerin, dini liderlerin Karun gibi zenginleştirildiği bu düzenleri sürdürmek için halk cahil bırakılmakta, eğitim sistemi buna göre düzenlenmektedir. Bir kez kitleler sindirilip dini otoritelere boyun eğmesi sağlandıktan sonra da yoksulluktan, beslenme yetersizliğinden, hastane yetersizliğinden, iş cinayetlerinden ölümleri "takdiri ilahi" diye kabul ettirmek kolaylaşır zaten. Şunu da yeri gelmişken ekleyim: "İslamda ruhban sınıfı yoktur" denir hep. Bunu da islamın diğer dinlere göre bir üstünlüğü olarak sayarlar. Bu görüş artık geçerli değildir. Bugünkü gerçeği ifade etmemektedir. Ortalık şeyhlerden, çeşitli isimlerdeki dini liderlerden geçilmemektedir. Bunlar düpedüz ayrıcalıklı bir ruhban sınıfıdır. Düpedüz Kilise gibi, dini yetkilerini kullanarak elde ettikleri mal mülk sahibi bir aristokrat sınıfını oluşturmaktadırlar. Resmi olarak bunun adının konmamış olması önemli değildir.

Mazlum: Burada kısaca da islamcıların "ümmetçilik" anlayışından sözedebiliriz. İslamcılar, ümmetçiliği mesela kapitalizmin yarattığı sınıfsal farklılıklara, ulusal sorunlara karşı da bir çözüm olarak sunarlar. "Ümmetçilik birleştirir" derler. Ümmetçiliğin "sınıfsal farkları" ortadan kaldırmayacağı, ulusal sorunları (mesela Kürt sorununu) çözemeyeceği bir yana, islamcılar bugün "ümmetçi" bile olamayacak kadar sisteme angaje olmuşlardır.
İslama göre bütün müslümanlar (hatta tüm insanlar) Hz. Muhammed'in ümmeti durumundadır. Her müslüman milliyeti ne olursa olsun önce ümmetin bir parçasıdır. Birleştirici olan din bağıdır.
Bu düşüncede tutarlı mıdırlar? Müslüman Irak halkına karşı emperyalizmin saldırısı sürerken onlarca "müslüman ülke"nin, AKP dahil, "islamcı" bir sürü iktidarın ABD'yi desteklemesine bakmak yeterlidir. Aynı şey müslüman Filistin halkına onyıllardır kan kusturan İsrail devletiyle ilişkilerde de görülür.
Kuşkusuz, müslümanlık bir inanç sistemi olarak, her din gibi belli bir ortaklık kültürü taşımaktadır. Ancak bu tek başına dini inancın birleştirici olduğunun göstergesi değildir. Kaldı ki bugün islamın çeşitli mezhepler şekilde bölünmüş olması da kendini dahi tek bir bütün olarak tutamamış olmasının göstergesidir. "Ümmet" ideolojisi, sınıflar, ezenler, ezilenler ve tarih boyunca süren iktidar savaşları karşısında fiilen yokolmuştur. Bugün sadece dilde vardır.
Bunun ötesinde islamcılık, başka inançtan ya da inançsız insanları "kafir" diyerek küçümser, reddederek, birleştiren değil, ayıran bir rol oynar. Kendi içindeki Alevi-Sünni çatışmaları bile, islamcılığın birleştirici bir ideolojik olmanın ne kadar uzağına düştüğünü gösterir.

Kemal: Sohbetimizi burada bitirelim. Burada islamcılığın genel olarak mevcut sistemlere bir alternatifinin bulunmadığını ele aldık. Fakat buna rağmen mevcut sistemlere karşı mücadele eden islamcıları, emperyalizmin oligarşinin işbirlikçilerinden ayrı bir yere koyduğumuzu da belirtelim. Gelecek hafta başka bir sohbette buluşmak üzere şimdilik hoşçakalın.
__________________
Milliyetçiler en çok millete zarar verir. Çünkü karşı milliyetçiliği tetikler.
kuzgun isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 19.07.2006, 12:38

 
refah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 19.11.2005
Yaş: 19
Mesajlar: 2.494
Teşekkür etti: 0
85 Teşekkür 55 Mesaja aldı
Ya abi çok uzun be oku oku bitmez

Okuyamayacağım kusura bakma

İslamcılık bir kesimin uydurduğu saçmalık bence

İslam tektir Cılık culuk ekleri almayacak kadarda önemlidir

Tarikatlar konusundada acaba burda konuşanlar hangi tarikatın içine girmişte böyle saçma saçma yorumlar yapmış anlamak imkansız

Bu ülke sizin "islamcı" dediğiniz insanlardan başka kimden hayır görmüştür..

Sosyalist veya Kemalistlerden mi ?

Tayyip Erdoğanın dediği gibi onlar anca laf yaparlar

İslamcı diye tabir ettiğiniz kişiler ise İCRAAT...

AKPARTİ islamcı olmadığını,Milligörüşle yani islamla alakalarını kestiklerini

Partinin dini olmaz dediklerini bile bile

Hala AKP ye islamcı yakıştırması yapmak düpedüz AHMAKLIKTIR.

Bu ülkede artık Milligörüş geleneğinden gelen partilerden başka hiçbir parti iktidar olamaz..

AKp yede bu yüzden oy verildi zaten

Bunlar müslüman adamlar bunlardan bi zarar gelmez...
__________________
Ey Siyonistler ! Müslümanları namaz kılan köleler yapamayacaksınız !
refah isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Hayatin icindeki güzeligi kesfet senay Resim ve Karikatür 1 24.06.2008 08:08
darwin ndn böyle bir teori ortaya attı ecoutez-moi Resim ve Karikatür 5 02.07.2007 18:44
Ben ve ben içindeki benlerim toprak_21 Anketleriniz 13 22.11.2005 11:48
Islamcilik Ve Müslümanlik Ahmet76 Özgün Yazılarınız 0 20.09.2003 13:57
Türkiye'de Islamcilik Düsüncesi// Ismail Kara Ahmet76 Kitablar ve Dergiler 0 04.08.2003 12:14


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:56 .
Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50