![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 26.10.2005
Mesajlar: 717
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| Türkiye Lübnan'a asker göndemeli mi? İki makale Zaman'dan... :)) PROF. DR. BERİL DEDEOĞLU 19.08.2006 CUMARTESİ[Türkiye, Lübnan’a asker göndermeyi tartışıyor] Savaşın sıçramaması için asker göndermek şart! İsrail ile Hizbullah arasındaki savaşın şimdilik ateşkes aşamasına ulaşmış olması, ne taraflar arasındaki sorunların çözülebileceğinin göstergesi ne de bu savaşın esas oyuncularının güç mücadelesinin sonu. Bununla birlikte, can korkusuyla Güney Lübnan’ı terk eden binlerce kişinin evlerine geri dönmeye çalıştığı, savaşın bittiği anlayışıyla kutlamalar yapıldığı düşünüldüğünde, insanların ateşkese ne denli muhtaç oldukları ortaya çıkıyor. Ateşkes durumları, hem savaşın muhasebesinin yapılmasına, hem barış koşullarının hazırlanmasına ve ne yazık ki hem de yeni savaşım hesaplarının yapılmasına hizmet eder. Savaş muhasebesi yapılırken her iki tarafın da kendisini başarılı sayması; ama başarı ölçüsünün ne olduğunun bilinememesi aslında savaşın kazananı olmadığının açık kanıtı. Savaşın kazananının bulunmaması durumu, çatışmaların yeniden başlaması riskiyle birlikte yayılma, yeni cephelerde yeni hedeflere yönelme ihtimalleri de taşır. Savaş, aslında birçok halk ve pek çok güç arasında yaşanmakta. Artan karşılıklı güvensizlik de sadece İsrail-Filistin-Hizbullah üçgeninde şiddeti büyütmemekte, etnik, dinsel, toplumsal her türlü karşıtlığı, dünyanın her yerinde beslemekte. Her toplum, grup ya da devlet daha “milliyetçi”, daha şiddet yanlısı ve daha “ötekileştirici” durumların tuzağına sürüklenebilmekte ve İsrail-Filistin, İsrail-Hizbullah ya da Irak iç savaşı herkesin herkesle mücadelesi haline gelmekte. Dolayısıyla, günümüz uluslararası sisteminde ekonomi, spor, sanat, bilim ne varsa ulusal düzeyden ölçülemeyecek boyutlara ulaştıysa, savaşların da sadece savaşanların meselesi olarak algılanmasının imkanı bulunmamakta. Her konu, farklı biçim ve boyutlarda herkesi etkiliyorsa, bu etkinin bulunmadığı varsayımından hareket sadece yanıltıcı bir içe kapanma anlamına gelmekte. Bölgesel güç olmak için... Türkiye, sosyal dokusu, coğrafyası, tarihsel birikimi bakımlarından, istense de istenmese de Ortadoğu ve hatta dünya dengeleri bakımından önemli bir oyuncudur. Üstelik askeri kapasitesi ve dahil olduğu ittifak sistemleri de, bu özelliklerine eklendiğinde, sistem içindeki önemi kaçınılmaz olur, diğer bir ifadeyle ne Ortadoğu’daki ne Asya, Avrupa ya da Amerika’daki gelişmelerin dışında kalma lüksü kalmaz, kalmamıştır da. Bu çerçevede Türkiye’nin son yıllara kadar izlemiş olduğu yol, Ortadoğu menşeli görülen dinsel, etnik ya da toplumsal sorunları “ülke içinde” çözmek, güvenlik kategorisini ayırarak bunu da ittifak ilişkileriyle düzenlemekti. Oysa, günümüzde bu konuları birbirinden ayırmanın imkanı kalmamış durumda. Üstelik yıllarca terörizme karşı mücadele verilirken, sorunların ne denli uluslar aşkın olduğu, ne denli çok sayıda oyuncunun bu tür olaylara dahil olduğu ve nasıl sapla samanın da sıklıkla karışabileceği öğrenildi. Uluslararası sistemde ortaya çıkan çatışma türleri, askeri güvenlik meselelerinin devletler arasında değil toplumlar ya da halklar arasında gelişebileceğini gösterirken, aynı zamanda uluslararası müdahalelerin de çatışmaları durdurucu nitelikleri ortaya çıktı. Bu çerçevede askeri güçlerin sadece devletler arası savaşların aracı olmadıkları, hatta çoğu zaman Türkiye gibi hiçbir devletle savaşmadan da kapasitesini caydırıcılığa dönüştürebileceği ve esas önemlisi uluslararası etkinliği önemli hale geldi. Kısacası orduların savaşma kapasiteleri, savaşları caydırma yetenekleriyle de ölçülür oldu. Türkiye, Bosna, Afganistan, Somali örneklerinde olduğu gibi, barış gücü yeteneklerini geliştirme imkanı buldu. BM kararlarıyla oluşturulan barış güçlerine devletler kendi iradeleriyle katılırlar ve bu irade de genel olarak katılımdan sağlanacak yarara, katılımın biçimine, ortakların kimler olduğuna ve maliyetine göre hesaplanarak ortaya konulur. Bir diğer konu da, bölge halklarının bu barış gücü askerlerine güvenlerinin sağlanmasıdır. Barış güçleri, teknik anlamda savaşın tarafı değildir, çatışan taraflar arasında konuşlanarak ateşkes durumunun korunması ve insani yardımların aktarımından sorumludur. Dolayısıyla savaşın değil, barışın imarına ilişkin görev yaparlar. Bu bakımdan Türkiye’nin barış gücüne katılımının savaşta saf tutma tartışmasına indirgenmesi anlamlı olamaz. Gayet tabii, barış gücü içindeki pozisyonuna bağlı olarak bu durum değişebilir. Eğer Türkiye, Hizbullah’ın silahsızlandırılması türünden bir görev alır ise bu doğrudan halklarla yüz yüze gelme olacağından Türkiye’yi taraf yapar. Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan sorunların, isimleri değiştiğinde, Türkiye’de yaşanan sorunlarla benzerliklerini bulmak mümkün. Üstelik, sorunlar küresel olduğuna ve olaylar Türkiye’nin hemen yakınında gerçekleştiğine göre bugün açığa çıkmamış üzeri örtülü duran yeni çatışma ihtimalleri Türkiye için çok da uzak sayılamaz. Bu tür durumların açık risklere dönüşmesi ise en fazla şiddet politikalarıyla mümkündür. Risklerin hem sınırlardan hem de çatışmacı politikalardan uzak tutulmasının bir yöntemi olarak, barış gücü görevleri ciddiye alınabilir. Türkiye, ileride çatışarak çözeceği -ya da çözemeyeceği- sorunlarını, bugün barış misyonu içinde düzenleme imkanı bulabilir. Türkiye’nin Batılı güçlerle birlikte faaliyet göstermesinin Arap ve Müslüman halklar tarafından bir olumsuzluk olarak algılanması meselesi ise değişken olsa bile konu tartışmalıdır. Gerek Lübnan’daki Şii halklarına, gerek İsrail’e eşit mesafede durma olasılığı yüksek, askeri kapasitesi caydırıcılığa yeterli, uluslararası deneyimleri bulunan ve bölgede çatışmaların genişlemesi halinde “ülke bütünlüğü” bakımından risk algılayan Türkiye’nin Ortadoğu’daki bu türden bir gelişmenin gerisinde kalması anlamlı değil. Eğer Türkiye “bölgesel güç” ise ve bu güce uygun donanımını da yıllardır ayakta tutuyor ise güce uygun tarihsel sorumluluğunu barışçıl fırsatlarda değerlendirmeyi seçmelidir. Bir diğer seçenek, gücün çatışmacı fırsatlarda değerlendirilmesi olabilir ki, bunun maliyetini hesaplamak çok zor olabilir. Bunlar dışındaki seçenekler ise, “bölgesel güç” niteliklerinden vazgeçen ya da bu niteliğini başka kriterlere bağlayan ve belki de dünyanın başka yerlerinde bulunan devletler için geçerli olabilir. GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
__________________ |
| | |
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 26.10.2005
Mesajlar: 717
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| PROF. DR. E. FUAT KEYMAN 19.08.2006 CUMARTESİ[Türkiye, Lübnan’a asker göndermeyi tartışıyor] Hizbullah ile çatışma kaçınılmaz olur! Otuz dört gün süren bir saldırıdan, ciddi insan trajedilerinin yaşanmasından, bir ülkenin altyapısının yok edilmesinden, bir örgütün direniş modeline dönüşmesi olasılığının ortaya çıkmasından sonra BM Güvenlik Konseyi’nde geç de olsa 1701 sayılı karar onaylandı ve Lübnan’da ateşkes sağlanması olasılığı zayıf da olsa ortaya çıktı. Ateşkesin uzun süreli ve kalıcı olmayacağı üzerine devletler, uluslararası aktörler, uzmanlar ve kamuoyu içinde bir ortak kabullenme var. Ateşkesin devamlılığı için 15 bin kişilik bir BM barış gücü Lübnan’a gidecek. Bu gücün oluşumu ve niyeti bugünün en kritik sorusu. Lübnan’da barış ve istikrarın sağlanması mı, yoksa Hizbullah’ın, İsrail’in başaramadığı silahsızlanmasının mı sağlanması? Birinci seçenek insani ve meşruiyeti var. İkincisiyse stratejik, meşruiyeti yok ve kabul edilme olasılığı düşük. Birinci seçeneğin amacı çatışmayı içermiyor, barış ve istikrar için çalışmayı gerektiriyor. İkincisiyse Hizbullah’ı hedef aldığı için, gerekli ve kaçınılmaz olarak Hizbullah ile çatışma olasılığını beraberinde getiriyor. Bu anlamda, BM Güvenlik Konseyi’nden çıkan, Lübnan’da ateşkesin sağlanması üzerine kabul edilen kararın en önemli kısmını oluşturan barış gücünün niyet ve oluşumunun ne olduğu yanıtlanması gereken ciddi bir soru. Türkiye kendini ateşin içine atmamalı Bugün artık Hizbullah’ın kaçırdığı iki İsrail askerini İsrail’in geri alması için Lübnan’a saldırdığı savının tam anlamıyla bir “bahane” olduğunu, bu saldırının ABD-İsrail eşgüdümünde ve Britanya’nın desteğiyle hazırlandığını biliyoruz. Uzun zamandır planlanan bu eşgüdümlü saldırı iki önemli gerçeği işaretliyor: Birincisi, saldırının önceden planlanması; çok sayıda sivil insanın ölmesi ve ülke altyapısının yok edilmesi eylemine önceden tasarlanmış, kabul edilemez bir insanlığa karşı suç niteliği kazandırıyor. İsrail’e ve ABD’ye tepki, dünya ölçeğinde ve bitmeyecek, 11 Eylül-sonrası dünyanın tanımlayıcı öğelerinden medeniyetler arası çatışma ve nefret hissi daha da artacak, dünya daha riskli, daha güvensiz bir yapıya bürünecek. İkincisi, İsrail’in Lübnan’a saldırısının önceden eşgüdümlü planlanmış bir eylem olması, bize hem “bu saldırının Irak savaşı ile başlayan, Ortadoğu’nun yeniden tasarımı projesine içsel olduğunu, hem de bu anlamda ateşkes kararına rağmen savaşın ve saldırının Ortadoğu’da süreceğini” söylüyor. Diğer bir deyişle, İsrail’in Lübnan saldırısında bugün kabul edilen ateşkes kararı, Ortadoğu’da savaş yoluyla yürütülen yeniden tasarım projesi içinde alınan bir karar: Lübnan’da savaşın durması Ortadoğu’da savaşın durduğu anlamına gelmiyor. Bu anlamda da, 1701 sayılı kararın içerdiği Lübnan’a 15 bin asker gönderme maddesini, sadece İsrail’in Lübnan saldırısının önceden ABD ile Britanya desteğini içeren bir şekilde eşgüdümlü planlanmış bir saldırı olması temelinde değil, aynı zamanda bu saldırının Ortadoğu’nun yeniden tasarımı projesine içsel niteliğini hesaba katarak da düşünmeliyiz. Türkiye, Lübnan’da yaşanan insan trajedisine karşı, başından beri insani boyutu, barışı ve istikrarı ön plana çıkartan bir dış politika anlayışı sürdürüyor. Bu savaşın içinde yaşanan insan trajedisi ve dramına rağmen, ABD ateşkese kendi çıkarlarını ön plana çıkararak gönülsüz kalırken, AB ve Avrupa devletleri ve diğer büyük güçler sessiz kalırken, Ortadoğu ülkeleri de, bırakalım “Hizbullah dirensin” gibi bir politika izlerken, Türkiye başından itibaren insanî yardımı içeren, barışı amaçlayan yapıcı ve aktif bir politika izledi. Bu politika, ilk önce İsrail saldırganlığı içinde ölmemek için Lübnan’dan kaçan sivillere ev sahipliği yapmayı içerdi. İkinci olarak, aşağıda üzerinde duracağım Türkiye için başarılı olmayan ve sonuçları açısından başarısız İslam Konferansı Örgütü’nün Kuala Lumpur toplantısını içerdi. Aynı zamanda da, yaşanan insan trajedisine karşı konum ve insanî yardım seslendirilişi, Türkiye’yi, uluslararası ilişkilerde yumuşak gücün bir boyutunu oluşturan “prestij (saygınlık)” temelinde güçlendirdi. Bugün de, Türkiye ateşkesin kalıcı kalması ve insanî yardım temelinde diplomatik ve sivil etkinliklerini sürdürüyor. Bu savaş sürecinde Türkiye’nin yürüttüğü insanî boyutu öne çıkartan uluslararası ilişkiler anlayışı, bir taraftan kendisinin Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya bölgesindeki “kilit ülke konumunu”, diğer taraftan da 11 Eylül-sonrası terörizme karşı mücadelenin ve dünyada medeniyetler arası çatışma yerine birlikte yaşama olasılığının yaratılmasının “önemli ve göz ardı edilmeyecek bir aktörü olma niteliğini” güçlendirdi. Bu nedenle de, İsrail’in bu saldırısına karşı Türkiye’nin kendisini insanî boyut ve barış bağlamında konumlandırması, bugün kendisine Ortadoğu ülkeleri arasında saygınlık, Avrupa Birliği’ne ve ABD’ye karşı da stratejik güç kazandırmıştır. Bu durumun somut yansımalarını, yakın gelecekte, hem Kuzey Irak’taki PKK konuşlanmasına karşı ABD ve Irak devletlerinin değişen stratejilerinde göreceğiz, hem de Türkiye-AB ilişkilerinde müzakere sürecinde Kıbrıs sorununun tartışılma biçimindeki olası değişikliklerde göreceğiz. Bununla birlikte, bugün temel ve kritik soru, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’nde alınan ateşkes kararının içerdiği Güney Lübnan’da konuşlanacak çok-uluslu barış gücü içinde yer alıp almayacağı sorusudur. Yukarıda altını çizdiğimiz gibi, hem 1701 sayılı kararın içeriği, hem de bu kararla oluşturulacak sayısı 15 bin askeri içerecek barış gücünün oluşumu ve niyeti bugün için en iyi ihtimalle muğlak, ama özünde İsrail’in yanında, bu ülkenin çıkar ve taleplerini gözetecek niteliktedir. Evet doğrudur, Lübnan’da sivil insanların korunması için barış ve istikrara gereksinim vardır, bunun için de barış gücü önemli ve gereklidir. Bu bağlamda da, Türkiye’nin bu gücün içinde yer alması kendisi için etik ve stratejik bir olumluluk içermektedir. Ama aynı derecede, hatta daha fazla doğrudur ki, bu güç Lübnan savaşı süresince bir direniş örgütü konumuna gelmiş ve toplumsal desteği bölgesel ölçekte artmış olan Hizbullah’ın silahsızlanmasını amaçlamakta ve bu anlamda da bu güç ile Hizbullah arasında çatışma kaçınılmaz görülmektedir. Türkiye’nin, ana amacı Hizbullah’la çatışma olan bir güce, BM içinde olsa bile girmesi çok sakıncalı olacaktır. KOÇ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
__________________ |
| | |
![]() |
| Lesezeichen |
| Seçenekler | |
|
|
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| ABD'yi eleştirildi ZAMAN'dan kovuldu ! | refah | Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar | 6 | 17.07.2008 11:46 |
| TC'nin Lübnan'a asker sevketmesi kimim isine geliyor? | Morpheus | Anketleriniz | 1 | 09.09.2006 17:43 |
| Lübnan'a asker gönderilsin mi? | M. Ali Saral | Anketleriniz | 12 | 05.09.2006 20:35 |
| Lübnan'a asker gönderecek tezkere meclisten geçer mi? | M. Ali Saral | Anketleriniz | 1 | 03.09.2006 13:47 |
| Powell: Türkiye, K.Irak'a asker göndermesin | M. Ali Saral | Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar | 0 | 21.03.2003 18:33 |