İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 25.05.2007, 00:45

 
gençüsküdar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 07.05.2005
Mesajlar: 6.441
Teşekkür etti: 2
15 Teşekkür 9 Mesaja aldı
AKP'nin sivil toplumu neden Batı yanlısı?

Kenan Çamurcu

Ulusalcı laiklik 27 Nisan sürecinde hedefe bir din olarak İslam’ı olmasa bile onun müntesiplerini, yani dindarları oturttu. Bu yönüyle 28 Şubat süreci ile örtüşen bir muhtıra dönemi bu. Her ne kadar 28 Şubat’ın Batı yanlısı, 27 Nisan’ın ise Batı dışı muhtıralar olduğu söylense de her iki müdahalenin ortak yönü, dindarları toplumsal hayatta baskı altına almak gibi görünüyor.

İslam dininin sosyolojisini (dindarları) siyasi bakımdan baskı altına almakla yetinmeyerek sosyal hayattaki varlıklarını da silmek isteyen bir müdahale dönemiyle karşı karşıyayız. “Kutlu doğum” töreninde ilahi okuyan başörtülü kız çocuklarına Genelkurmay bildirisiyle tepki gösterilmesi, sadece kimi tezahürlerin uyarıcı etkisinden duyulan kaygıyla açıklanamaz.

Askerler, kız çocuklarının başörtülü olarak ilahi okumasının toplumun büyük çoğunluğunda uyandırdığı sempatiden huzursuz olmuş olabilirler. Ama tepkilerini yalnızca bu durumun tetiklediği düşünülemez. Anlaşılan, o kız çocuklarının fotoğrafında başka bir şeyi gördüler. Bu da olsa olsa; başörtüsü yasağı, dinî hayata getirilen kısıtlamalar ve laiklik söylemine yedirilen ağır baskıcı tavrın toplumsal kesimlerde yaptığı güçlü çağrışımdır.

Başörtülü kız çocuklarının masum ve sevimli fotoğrafının ortalama zihinlerde çağrıştırdığı öğeler şunlar olmalıdır: başörtüsü yasağı, dinî özgürlüklerin kaba yöntemlerle engellenmesi, Kur’an kurslarına karşı yıkıcı tepki, imam hatip liselilerin üniversiteye girişine çıkarılan engeller, İslamî tezahürlere karşı yürütülen şiddetli kampanya, dinî değerlere hakaretamiz saldırganlık vs.

Genelkurmay bildirisinde ilahi söyleyen başörtülü kız çocukları fotoğrafına neden yer verildiğini anlayamayanları, metaforlar ve simgeler evreninde yürüyen güçlü siyasi gerilimden haberdar etmek lazımdır.

TSK’nın laiklik vurgularına bakıp hep aynı yanlış yorum yapılır: TSK kendisini laikliği koruyacak tek güç olarak görür.

Oysa işin bir yönü bu olmakla birlikte, belki bundan da önemlisi şudur ki, TSK, laiklikle bağlantılı her türlü hak ve özgürlük kısıtlamalarında da kendisini otomatik sorumlu olarak görüyor. Dolayısıyla bu durumu açığa çıkaracak her türlü gelişmeye karşı da hayli hassas davranıyor.

Şu halde askeri cenahtan bir psikolojik savaş yetkilisinin, “ilahi okuyan başörtülü kızlar” fotoğrafından algıladığı tehdit şudur: hem cumhuriyet yeni nesiller yetiştirmede başarısızlığa uğramıştır, hem de TSK’nın denetimindeki başörtüsü ve kimi dinî haklar yasaklarına karşı meydan okuma vardır.

Bu psikolojik savaş yetkilisinin bu gibi durumlarda cumhuriyetin geleceğinden duyduğu kaygı kolaylıkla öfkeye dönüşebilir ve bu meydan okumaya sert bir karşılık verme güdüsü kışkırtılmış olabilir.

Böyle durumlarda hemen “cumhuriyete karşı kalkışma” tabirinin kullanılmasının sebebi tam da budur: kendilerini İslami kesimlerle psikolojik savaş içinde varsayan kimi asker kişiler, o çevrelerde gerçekleştirilen tüm etkinlikleri kendilerine gönderilmiş mesaj olarak telakki etmektedirler.

İslami kesimlerin veya dindarların böyle bir amaç içinde oldukları kesin değildir. Belki bu kesimler içinden bu amacı taşıyanlar vardır ve işleri güçleri TSK’ya ve onun sivil toplumu olan ulusalcı laik kesimlere mesaj göndermektir. Ancak böyle bile olsa, araştırmalara göre mesela seçmen sayısının yüzde 80’ini oluşturan muhafazakar/dindar çevrelerin tümü aynı çaba içinde olamaz. Çünkü öyle olsa, en son 27 Nisan’dan sonra yapılan araştırmalarda, cumhurbaşkanlığı sürecinde AKP’yi kusurlu bulanların oranı yüzde 50’ye yakın çıkmazdı.

Fakat her halükarda dindarlar, ulusalcı laik kesimlerin dinî değerlere karşı saldırgan tutumundan son derece rahatsızdırlar. Belki de dindarlıklarındaki bütün o algı ve vurgu farklılıklarına rağmen dindarları yekvücut haline getiren tek durum da budur.

Öyleyse ortada Türkiye’yi belli bir İslami anlayış doğrultusunda din devleti yapmak isteyenler değil, inançları ve dindarlıkları yok sayılmasın isteyen vatandaşlar vardır.

AKP’nin aktüel sosyolojisi işte bu kesimdir.

28 Şubat 1997’de zorbaca iktidardan edilen ve sonra da birbiri ardınca partisi kapatılıp bazı mensupları, haklarında açılan davalarla cezaevinin eşiğine kadar getirilen (Erdoğan gibi kimileri içeri de sokulan) siyasi temayül, bugün de 27 Nisan’da aynı muameleyle karşı karşıya bırakılmış addediliyor. AKP’nin sosyolojisinin son günlerde neden daha da genişlediğini çözmek için bundan başka bir sebep aramak gerekmez.

Aslına bakılırsa AKP yöneticileri, 2001’de işe başlarken 28 Şubat modelinin tekrarlanabileceğini öngörmüşlerdi. Çünkü çok iyi biliyorlardı ki, TSK anayasaya göre egemenliğin kullanımında yetkili kılınmış organlardan biriydi ve iç hizmet kanunun 35. maddesi ona “cumhuriyeti koruma ve kollama” görevi veriyordu. Bunlar değişmeden ve askerler, sivil yönetimi bypass etmelerine imkan sağlayan yasal korumadan uzaklaştırılmadıkça 28 Şubat’lar hep olabilirdi.

Erdoğan ve arkadaşlarına iktidar olduklarında işe buradan başlamaları gerektiğini öğütleyen epey isim var. 3 Kasım seçimlerinden sonra ortaya çıkan siyasi tabloya bakarak cumhuriyet tarihinde bu işin tam zamanı olduğunu değerlendiren ve bunu bizzat Erdoğan’a uzun uzun anlatan daha fazla insan var. Bu analizlerin başında da Yunanistan ve İspanya örneklerinin demokratikleşme süreci geliyor.

Halkın, büyük değişim beklentisiyle Erdoğan’a 365 milletvekili vermesi ve bu değişimi rahatça yapması için eski siyaseti tümden tasfiye etmesi, siyasi tarihimizin sunduğu çok önemli ve değerli bir fırsattı. Erdoğan’ın tek yapacağı, bu fırsatı iyi kullanması ve Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlamış siyaset kahramanı olmasıydı.

Ama olmadı, daha doğrusu Erdoğan bunu yapmadı.

Erdoğan, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve büyük değişimini gerçekleştirmesi için altın tepside sunulan imkânı kullanmadı. Neden böyle davranmadığını da sistemle çatışmak istemediği biçiminde açıkladı.

Anayasal reformlar yoluyla ülkenin 1946’daki tecrübesini tekrarlamaktan kaçınan Erdoğan’ın bunun yerine ikame ettiği çözüm, ülkeyi yabancı nüfuzuna açarak içerdeki “dinamik güçleri” dengelemek oldu.

Ekonominin IMF’ye, iç siyasetin AB’ye, dış politikanın ise ABD’ye emanet edildiği bu dönemde, doğrudur, başta TSK olmak üzere eski cumhuriyetin tüm unsurları ve ulusalcı laik kesimler baskı altına alınabildi.

Ama bu formülün de ülkenin demokratikleşmesi ve köklü değişim için kullanılmadığını görebiliyoruz.

Erdoğan`ın, demokrasinin geliştirilmesi için sistemi zorlamak yerine, yabancı etkisiyle sistemi baskı ve kontrol altında tutmasının, beş yılın sonunda hangi stratejik kazanımı getirdiğini bilmiyoruz. Ama bu baskıyı beş yıl boyunca yaptılar ve serüveni “sistemin son kalesi” cumhurbaşkanlığını ele geçirmeye kadar getirdiler. Filmin bu aşamada koptuğunu gördük. Yabancılar eliyle baskı ve kontrol yöntemi bu sınırdan öteye geçemedi. Eğer beş yıllık beklemenin tek ve büyük amacı cumhurbaşkanlığını elde etmek idiyse bütün o emekler heba oldu demektir.

Ayrıca burada Erdoğan ve arkadaşlarının dikkatinden kaçan önemli bir nokta var. Ülkeyi yabancı nüfuzuna açıp onların talep ve beklentilerini sonuna kadar karşılayarak, yahut yabancı nüfuzuna dayanıp eski cumhuriyetin statükosuna yakın markaj uygulanması, zaman içinde biriken ve patlama noktasına gelen bir enerjinin oluşmasına yolaçtı. 27 Nisan ve sonrasında açığa çıkan bu enerjinin gidişata müdahale etmek için en uygun uluslararası momenti beklediğini şimdi anlıyoruz. Ama AKP’nin bunu anlayamadığını da açıkça görüyoruz.

AKP yönetiminin, yabancıların Türkiye’nin laik elitlerini kuşatma altında tutmasının, etkisini hiç kaybetmeyecek bir tavır olduğunu sanması acıklıdır. Oysa kendi ülkelerinin dinamiklerine karşı yabancıların güvenceleriyle hareket eden nice yöneticinin akıbeti tarihte kayıtlıdır.

Yabancıların, türlü isteklerin karşılanması mukabilinde Türkiye’nin laik elitlerini kuşatma altına alması AKP’nin hangi yüksek amacına hizmet etti? AKP, hangi idealler için böyle bir pazarlığın tarafı oldu?

Bu soruların cevabını bilmiyoruz. Çünkü AKP iktidarının başlangıcında anayasal reformlarla cumhuriyeti yenileştirmeyi Erdoğan’a önerenler, bunu; demokratikleşme, hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, şeffaflaşma gibi hedefler için gündeme getiriyorlardı. Bu sayılanların hiçbiri gerçekleşmediğine göre Erdoğan’ın anayasal reformlar yerine ülkeyi yabancı nüfuzuna açarak iktidarını yürütmesi hangi beklentileri karşılamış olabilir?

Ama herşeye karşın AKP, kendi sivil toplumunu (dindarlar?), Batı yanlısı ve yabancı nüfuzuna açık iktidar yapısına ikna edebildi. Geniş dindar çevreler, gelecek kaygısıyla ve ekonomik gerekçelerle AKP’nin iktidar yöntemini onaylayan vatandaşları ellerindeki tüm imkanlarla böyle düşünmeye yöneltebildiler.

AKP’nin sivil toplumunu Batı yanlısı yapan (bunların arasında eskinin hayli hızlı İslamcıları da var), başta TSK olmak üzere ülkenin laik iç dinamiklerinin ve ulusalcı laik cemaatlerin şerrinden emin olmak kuşkusuz. Erdoğan’ın çevresindeki işadamı taifesi bu yöntemi yabancı sermaye ile gerçekleştirirken, politikacılar kendi muadilleriyle ve entelektüel takım da “soft power”la yapıyor.

Ekonomi yönetiminde Türkiye’nin kasasına daha fazla yabancı para girmesi, hem makro ekonominin iyi görünmesini sağlıyor, hem de yabancı sermayeye entegre olmuş bu ekonomiyi batırma riskini hiçbir iç gücün göze alamayacağı hesaplanıyordu. Bu döngünün koruması ise AB politikacılarına tevdi edilmiş, Bush yönetiminin garantisi de sağlanmıştı. Geriye bu çerçeveyi ülkenin kanaat önderlerine, çeşitli toplumsal kesimlere ve genel olarak da halka taşıyacak halkla ilişkiler çalışması olarak “soft power” faaliyeti kalıyordu.

AKP döneminde “soft power”ın iç kamuoyuna yönelik çalıştığına dikkat edilmelidir. Erdoğan nasıl ki Türkiye’yi ısrarla “köprü” sıfatıyla tanımlamışsa, AKP’nin sivil toplumu içindeki entelektüel takım da aynı şekilde yabancıların “soft power”ına köprü olmuştur.

“Köprü” metaforlu ve ünvanlı entelektüel seferberlik, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni, Osmanlı İmparatorluğu’nun cihanşumul resmiyle örtüştürmek suretiyle “yeni Osmanlıcılık” tarifi altında iç ve dış kamuoyuna takdim edebildi.

Muhtemelen Erdoğan, Erbakan’ın laik elitlere karşı iç dinamiklere güvenip dayanması, ama buna mukabil iktidar olmayı başaramaması; fakat böyle olmasına rağmen yine de laik elitlerin müdahalesine karşı mücadele için yabancı nüfuzuna başvurmamasının sonuçlarını iyi değerlendirmiştir. Yahut cezaevinde böyle bir değerlendirme için yeterince zaman geçirmediği, aksine dışardan bazı akılların yardımıyla bu kestirme neticeye vardığı düşünülebilir.

Erdoğan’ın, iç dinamiklere dayanarak laik elitlere karşı mücadele vermenin mümkün bir yolu bulunmadığı sonucuna vardığı düşünülebilir. Belki söylendiği gibi, bu analizi Washington’un ünlü düşünce kulüplerinden biri de onun kulağına fısıldamış olabilir. Hem de uygulama garantili olarak.

Öyle ya da böyle, seçtiği yöntem Erdoğan’ın beş yıla yakın bir süre iktidarda kalmasına yardımcı oldu ama bundan bir adım öteye geçmesine, yani cumhurbaşkanlığını da yönetmesine imkan açmadı. Zira yabancı desteğiyle kontrol altında tutulan laik duyarlılık, uluslararası konjüktürün açık verdiği ilk fırsatta bu gidişi frenlemeyi başardı.

Amerikalıların Irak krizine ve İran’la temas konusuna odaklandığı, Türkiye’nin ise bu çerçevede fazlaca bir anlam taşımadığı bir sırada, TSK, belki Kuzey Irak’a operasyon düzenlenmeyeceği güvencesiyle veya başka bir taahhütle Bush yönetiminin dikkatini bir muhtıra miktarınca Türkiye’den uzaklaştırmayı başardı. ABD’ye göbekten de, beyinden de bağlı Avrupalıların ise zaten yapabilecek bir şeyleri yoktu. Çünkü onlar da şu ara Türkiye’den ziyade ABD’nin İran nezdindeki maslahatgüzarlığı ile meşguller. Irak, Lübnan ve Filistin sorunlarıyla zincirleme ilişkisi bulunan nükleer krizi sona erdiren taraf olmak için büyük gayret harcıyorlar ve ayrıca Avrupa içi çekişmede, ABD yanlısı Sarkozy’nin Fransa cumhurbaşkanı olması sonrasında bütün kartların yeniden karıldığı yeni dönemi dizayn etmek zorundalar. İngiltere-Fransa koalisyonunun kurulmak üzere olduğu bir eşikte, Avrupa’da tek başına kalmış Almanya’nın (Merkel’e rağmen) nereye savrulacağını kimse kestiremiyor. Almanlar, Merkel’li dönem için Fransa-İngiltere koalisyonunda kalsalar bile, sonrasında, Almanya’nın kişilik haklarının korunmadığından sözeden yeni bir siyasi ufka hiç beklenmedik rağbet gösterebilirler.

Bütün bu sarsıcı değişimler, dünyanın yeni milenyumla birlikte girdiği “teröre karşı savaş” iklimindeki kabz halinden çıkmaya başlamasıyla alakalıdır ve Genelkurmay, bu yeni dalganın uygun bir anında ABD ve AB engeline takılmadan iç siyasete müdahalesini yapmıştır.

Müdahale yapılıp siyasetin akışına yeni bir mecra kazandırdıktan sonra AB’den sert, ABD’den ise orta yolu bulmaya çalışan tepkiler gelmesinin kimseye faydası olmadığı gibi, caydırıcı olacak mecali de yoktur. Nitekim olmamıştır da.

Bu maceradan geriye kalan şudur: AKP hükümeti ve onun sivil toplumu (dindarlar), ellerindeki tüm imkanları ülkeyi Batı yanlısı politikalara oturtmak için seferber etmişlerdir. Böyle olunca Türkiye’nin siyasi tarafları da, eskisi gibi “merkez” ve “çevre”, yahut “laik elitler” ve “demokrat/dindar güçler” biçiminde değil, “Batı yanlısı kesimler” ve “ulusal güçler” şeklinde konumlanmıştır.

Dilediğimiz kadar TSK’nın “basın açıklaması”nın siyasete ve demokrasiye müdahale olduğundan sözedelim, yine de şu gerçeği değiştiremeyiz: AKP’nin sivil toplumu olmaya karar vermiş dindar kesimler, tartışmasız Batı yanlılıklarıyla ve ülkeyi yabancı nüfuzuna sokarak ulusalcı laik güçlerden kurtulmak istemeleriyle tipik manda politikalarından medet ummaktadırlar. Ülke içinde asker vesayetinde bir siyasi rejim bulunduğundan sözederken, öte yanda ABD-AB vesayetinde bir siyasi rejim kurulması için gayret göstermektedirler.

Ulusalcı laiklerin propaganda amacıyla öne çıkarttığı tarihsel klişelerin (mandacı kuvvacılar, işgal güçleriyle işbirliği yapan padişah vs.) bu çarpıcılıkta benzerlerini sergilemeleri acaba dindarlara nasıl bir avantaj sağlıyor olabilir?

AKP iktidarında gereğinden fazla politize olmuş ve güdümlü sivil toplum haline gelmiş dindarların, Batı yanlısı olmayı meşruiyet zemini saymalarının maliyeti tahminlerin üzerindedir. Madem müdahaleciler ve dinî hayatı baskı altına almak isteyenler Batı’nın desteğiyle bu işi yapıyorlar, öyleyse aynı yöntemi kullanarak onları kontrol etmek gerektiğini öğreten bakışaçısının vadettiği bir gelecek de yoktur. Hatta aksine, siyaset oyununun bu denli içine girmiş olmaları bakımından onun bütün vadelerdeki tahrip edici sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaklardır.

Dindarlar, dinî hayatlarını korumak için bu hesap kitabın içinde oyuna katılmak istemezler. Şimdiye kadar bunu hiç yapmadılar. AKP iktidarıyla birlikte ve böylesine büyük oynayarak oyunun içinde rol aldılarsa korumak istedikleri şey dindarlıktan ibaret olmamalıdır.

AKP’nin sivil toplumu olmayı seçmiş, Batı yanlısı dindarların korumak istedikleri şey, kişisel veya kurumsal dünyalıkları ise bunun adını dindarlığın korunması olarak koymaları başka dindarlara haksızlıktır. Çünkü bu alemde hâlâ dindarlığı geleneğe uygun biçimde anlayan ve gereklerini yerine getirmeyi kendi anlam dünyası içinde kavrayan Müslümanlar var ve onlar, binbir hesaba karışmış bir mücadelenin tarafı ve neferi olmaya hiç niyetli değiller.
__________________
Ey İnsan! Kerim olan Rabbine karşı nedir seni aldatan (İnfitar,6)


İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

gençüsküdar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
AKP'den geri adım (Sivil Anayasa) Omar_Muhtar Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 35 10.09.2007 22:10
Dev Mitinge 60 Sivil Toplum kuruluşundan destek refah Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 3 03.07.2006 14:11
Annelerin şefkati toplumu neden kucaklamıyor? hizmet_ Özgün Yazılarınız 1 19.05.2006 22:53
Teröre karşı sivil mücadele jandarma Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 0 11.08.2005 18:26
Sivil-ce M. Ali Saral Fıkra ve Mizah 0 06.04.2003 00:37


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 22:56 .
Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50