sevgili kardeşim ordaki hadisi şerifte iranlıların küfür üstüne olduğunu ispatlamaz tam tersi onların islamı savunduğunu ispatlar şu nuda hemen belirtelimki ehli sünnet alimleri kesinlekle küfür üzerinedir demezler bu konda derin araştırma yapmalısınız. bakın biz kendi delilerimizi hem ehli sünnet kaynaklarından hemde şia kaynaklarından suna biliriz.
evt tekrar yazdığım gibi eyer bazı konular hakkında iki tarafında delillerine bakmaksızın yorum yaparsak bizlerde hataya düşmüş oluruz.
bu konu hakkında daha çok hata ve tartışmaya girip insanları taraf olmaya çağırmamızda yanlıştır.ben belki bu konuya bir nepzede olsa delil sunup konuyu kapatmak istiyorum allaha emanet olun
Bismillahirrahmanirrahim
Soru-72: Ben Hanefi mezhebinden olan bir Ehl-i Sünnet Müslümanıyım. Benim öğrendiğim kadarıyla hak olan mezhep dört tanedir. Peki Caferilik gerçekten hak mezhep midir? Eğer öyle ise, neye dayanarak bu savunuluyor? Eğer bu sorumu cevaplarsanız beni çok mutlu edersiniz. Şimdiden
Allah razı olsun. Allah'a emanet olun.
Cevap-72: Aziz kardeşim, sorunuzda dört mezhebin hak olduğu görüşünü ileri sürerek Caferi mezhebinin hak olup olmadığını ve delillerini soruyorsunuz? Cevabınıza gelince, Kur'ân-i Kerim buyuruyor ki: "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur." (İsra, 36) Bu âyetten anlaşıldığı üzere insan, bilgisi olmadan bir yargıda bulunması ve bir şeye bağlı olması caiz değil ve
Allah karşısında böyle bir tutumundan dolayı insan mutlaka sorumlu tutulacaktır. Şimdi "Dört mezhep haktır" görüşünü inceleyerek bu görüşün sağlam bir delilinin olup olmadığını araştıralım.
1-Dört mezhebin kurucuları şunlardan ibarettir:
1-Ebu Hanife, Numan b. Sabit el-Kufi Hicri 80'de doğmuş ve Hicri 150'de vefat etmiştir.
2-Malik b. Enes, Hicri 93'de doğmuş ve Hicri 179'da vefat etmiştir.
3-Muhammed b. İdris Şafii, Hicri 105'de doğmuş ve Hicri 204'de vefat etmiştir.
4-Ahmed b. Hanbel Hicri 164'de doğmuş ve Hicri 241'de vefat etmiştir.
Görüldüğü gibi bu dört mezhebin hepsinin temelleri Peygamber (s.a.a)'den en az yüz yıl sonra atılmaya başlanmıştır. Birinci ve ikinci hicri yüzyılda Ehl-i Beyt'i ilmi merci' olarak bilenler, bundan sonraki dönemlerde olduğu gibi, şer'i konularda Ehl-i Beyt'e bağlı kalmışlardır.
Ama Ehl-i Beyt'e bağlı olmayan Müslümanlar ise bu mezheplerden hiç birine bağlılık söz konusu olmadan yaşayıp dünyadan gitmişlerdir. Mezheplerin dörtle sınırlandırılması her hangi bir şer'i delile dayanmamaktadır. İkinci hicri yüzyıldan başlayarak Ehl-i Beyt'i ilmi merci' olarak kabul etmeyen Müslümanlar, çeşitli mezheplere bölünmüşlerdir. Böylece onlarca fıkhi mezhep ortaya çıkmıştır. Ancak Abbasî halifelerinin ve onlardan sonraki bazı yöneticilerin baskıları neticesinde bu dört mezhep resmi mezhep olarak yayılmış ve mezhepler dörtle sınırlandırılmaya çalışılmıştır.
Meşhur ve muteber tarihçi Makrizi "El-Hutat" adlı eserinde bu hususta şöyle yazıyor:
"Kadı Ebu Yusuf Hicri 170'de Abbasi Halifesi Harun Reşid tarafından kadılık makamına atandı; o işini sürdürerek baş kadılık makamına kadar yükseldi. O bu makamda Horasan'dan ta Şam'a kadar bütün beldelerde özellikle Ebu Hanife'yi taklit edenleri bu makama atamaya dikkat ediyordu. Böylece Hanefi mezhebinin yayılmasında Ebu Yusuf en büyük rolü oynadı." Doğuda Hanefi mezhebinin yayılmasıyla birlikte Batı'da (Afrıka'da) Ziyad b. Abdurrahman vasıtasıyla Maliki mezhebi yayılmaktaydı. Makrizi diğer mezheplerin yayılmasına işaretle şöyle diyor: "Daha sonra Mısır sultanı Baybaros, Mısır'a Şafii, Maliki, Hanefi ve Hanbeli olarak dört kadı tayin etti. Baybaros Hicri 658'de saltanatı ele geçirmiş ve Hicri 676'da vefat etmiştir." Makrizi şöyle devam ediyor: "Hicri 665 yılında Mısırda dört mezhebe bağlı dört kadının (hakimin) atanması ve bu işin sürdürülmesi üzerine tüm İslam beldelerinde dört mezhebin dışında resmi tanınan başka bir mezhep kalmadı. Bu mezheplerden başkasına bağlı olanlarla düşmanlık edildi; onlara karşı çıkıldı bu mezheplerden birine bağlı olmayan kimse kadı olarak tayin edilmedi; hitabet, cemaat İmâmlığı ve tedris kürsüsü ona verilmedi. Bu müddet zarfında çeşitli fakihler de bu mezheplere uymanın farz ve diğer mezheplere uymanın haram olduğuna dair fetvalar verdiler..."
İbn-i Futi'de El-Havadis-ül Camia adlı eserinde 631 yılının olaylarını anlatırken mezheplerin dörtle sınırlandırılışının Abbasi Halifesi Müstansirubillah'ın emriyle Bağdat'taki "Müstansariyye" Medresesi'nde bu mezheplerden her birine bir tedris kürsüsü verilerek gerçekleştirildiğini açıkça vurgulamaktadır. Bu husustaki tarihi örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Kısacası bu dört mezhebin hak olup diğer mezheplerin hak olmadığı görüşü, her hangi bir şeri delile dayanmamaktadır. Bu mezheplerin dörtle sınırlandırılmasında en önemli rolü zalim sultanlar oynamıştır. Kısacası tahkik ehline göre, dört mezhebin hak ve diğer mezheplerin batıl olduğuna dair her hangi bir delil ortada yoktur. Hatta bu mezheplerin kurucuları olan mezhep İmâmları bile ortaya koydukları görüşlerin (ki sonradan bir fıkhi mezhep haline gelmiştir) bir içtihattan ibaret olduğunu açıklamışlardır. Bunlar kendi içtihatlarının hak ve diğerlerinin geçersiz olduğunu iddia etmemişlerdir. Örneğin Hatip Bağdadi Meşhur tarih kitabında (13. cildinde) Mezahim b. Zefr'den naklediyor ki: Ebu Hanife'ye "Bu verdiğin fetvalar ve kitaplarında yazdığın bu konular, şüphesi olmayan hak mıdır?" diye sordum. Ebu Hanife: "Allah'a yemin ederim ki bilmiyorum. (Benim bu fetvalarım) şüphesi olmayan bir batıl da olabilir" dedi.
Ehl-i Beyt İmâmlarının Ebu Hanife'nin içtihadının batıl temele dayandığını açıkça ifade ettikleri sabittir. Ebu Nuaym, meşhur Hilyet-ül Evliya kitabında (C.3, S.196) Amr b. Cemi'den şöyle nakleder: "Ben ve İbn-i Ebi Leyla ve Ebu Hanife, İmâm Cafer Sâdık'ın huzuruna gittik İmâm, İbn-i Ebi Leyla'dan "Bu şahıs kimdir? diye sordu. İbn-i Ebi Leyla din hususunda bilinçli bir şahıstır diye cevap verdi. İmâm: "Şâyet o dini kendi görüşüyle kıyas ediyor? (Mukayese yoluyla hükümleri çıkarmaya çalışıyor) dedi. O "Evet" dedi. Sonra İmâm kıyasın batıl olduğunu ispatlamak için ondan bazı sorular sordu. Ebu Hanife İmâm'ın sorularını cevaplayamadı. İmâm, o soruların cevabını verdikten sonra şöyle buyurdu: "Ey Nu'man (Ebu Hanife'nin ismi Nu'man'dır) babam, büyükbabamdan nakletmiştir ki, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Din işlerinde ilk kıyas (mukayese ve benzetme) yoluna giden İblis'tir (Şeytan'dır). Allah-u Teala ona: "Adem'e secde et", dedi. O ise "Ben ondan daha üstünüm; beni ateşten ve onu topraktan yaratmışsın" (yani Şeytan ateşle toprağı birbirine mukayese ederek kendi üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır) dedi. Her kim dinde kendi görüşüyle kıyas ederse
Allah Teâlâ onu kıyamet günü İblis'le birlikte kılar. Çünkü o, kıyasta ona (İblis'e) uymuştur."
Bu hadisi Ebu Nuaym başka bir senetle de nakleder; bu ikinci nakilde şöyle der: İmâm Cafer Sâdık Ebu Hanife'den sordu ki: "Adam öldürmek mi daha büyüktür (büyük günahtır) yoksa zina mı? Ebu Hanife, adam öldürmek, diye cevap verdi. İmâm dedi ki (Öyleyse neden)
Allah Teala adam öldürmede (adam öldürmenin ispatında) iki şahidi yeterli bilmiştir; ama zinada dört şahit istemiştir. Yine İmâm Cafer Sâdık sordu ki "Namaz mı daha önemlidir yoksa oruç mu? O namaz diye cevap verdi. Bunun üzerine İmâm şöyle dedi: "Öyleyse neden kadın hayız (adet) olduğu zamandaki orucunu kaza etmesi gerekir, ama namazını kaza etmesi gerekmez? Yazıklar olsun sana kıyas nasıl doğru olabilir? Allah'tan kork ve dini kendi görüşünle kıyas etme."
İbn-i Hallikan Ka'nebi'den naklediyor ki: "Malik'in (Malikî mezhebinin İmâmı) ölüm hastalığında iken yanına gittim; selam vererek oturdum. Malik'in ağladığını gördüm. "Neden ağlıyorsun?" dedim. O, "Nasıl ağlamayayım? Ağlamaya benden daha müstahak olan kim olabilir? Allah'a yemin ederim ki kendi görüşüm üzere fetva verdiğim her konuda bana bir kırbaç vurulmasını ve benim o fetvayı vermemiş olmamı isterdim. Keşke kendi reyimle hiç fetvam olmasaydı..." dedi."
Diğer iki mezhepler için de aynı şeyler söz konusudur. Kendi içtihadı ve reyiyle fetva veren ve kıyasın temelini atan İkinci Halife Ömer b. Hattab'ın bile "Din hakkındaki görüşlere kötümser olun; bizim görüşler zanna ve tekellüfe dayanır" dediğini, İbn-i Hazm El-Muhella kitabında nakleder. Ebu Davud Secistani de kendi Sünenin'de Ömer'in, "Hak olan Peygamber'in sözüdür, bizim görüş ve sözlerimiz böyle değildir; bizim sözlerimizi bırakın" manasını ifade eden bir sözünü nakleder. (Oysa Ömer'in bizzat kendisi kıyas yoluyla hüküm çıkarmanın temelini atan şahıslardan sayılır. Ömer'in kendi valisi olan Ebu Musa Eş'ari'ye şöyle yazdığı nakledilmiştir: "Kur'ân ve sünnette olamayan ve senin hatırına bir şey gelmeyen konularda çabuk fetva verme; çok düşün ve benzeri konuları bil ve onları birbiriyle karşılaştır ve hakka daha benzer olanına kıyas et" (Ebu İshak Şirazi, Tebekatu'l-fukaha, İbn-i Kayyim, A'lam'ul Mukiin)
Kısacası yukarıda işaret edildiği üzere Ehl-i Beyt İmâmlarının bu mezheplerin dayandıkları temelin (kıyas)'ın batıl olduğunu açıkladıklarını nazara alarak ve bizzat söz konusu mezhep İmâmlarının bile, kendi görüşlerinin hak olmayacağını itiraf etmelerini göz önünde bulundurarak şöyle deriz: Dört mezhep haktır demek din adına büyük bir pervasızlıktır.
Allah bizleri büyük yanılgılardan korusun.
Ama Caferi mezhebine gelince iş tamamen farklıdır; çünkü bu mezhep Peygamber (s.a.a)'in Kur'ân ve Ehl-i Beyt'e sarılmaya dair kesin emri doğrultusunda şer'i hükümlerde Ehl-i Beyt'e uymayı esas almak temeli üzerine kuruludur. Bu mezhepte herhangi bir kıyas ve benzeri batıl yöntemlere başvurulmaz. Ehl-i Beyt İmâmları (12 masum İmâm) sadece Allah'ın onlara verdiği vehbi ilimle Allah'ın dinini her hangi bir zann, içtihat ve re'ye başvurmadan ortaya koymuşlardır. Caferilik veya başka bir ismiyle Şia (Ehl-i Beyt mektebi) Peygamber'in, ilminin kapısı olarak tanıttığı Hz. Ali ve onun soyundan olan masum İmâmlara uymak temeli üzere kuruludur. Bu mezhebin Caferi olarak adlandırılması, İmâm Cafer Sâdık'ın bu mezhebin tek İmâmı olmasından değildir; Emevilerin çöküşü ve Abbasilerin başa geçmesi döneminde meydan gelen gevşemenin İmâm Cafer Sâdık'ın dönemine rastlaması ve bu iki grubun (Abbasilerle Emevi'lerin) birbiriyle uğraşmasından dolayı meydana gelen nisbi rahatlıktan yararlanarak İmâm Cafer Sâdık'ın, Şia'nın inançları ve fıkhi meselelerini beyan etmesinden dolayıdır. Söz fazla uzamasın diye şimdilik bu kadarıyla yetiniyoruz.
Allah cümlemizi hakkı samimice arayan ve bulduğunda samimiyet ve cesaretle ona ittiba eden saadetli kullarından eylesin. Amin!
Bismillahirrahmanirrahim
Soru-71: Kuran enam suresi ayet 159 da mezhepçiliği kötülerken siz nasıl oluyor da mezhepçiliği savunuyorsunuz. Kur'an'la çelişmiyor musunuz?
Cevap-71: Muhterem kardeşim, bizim mezhepçiliği savunduğumuzu siz nereden çıkardınız? Bu itirazı asıl o kimselere yapmalısınız ki, Resulullah'tan sonra haklarında hiçbir muteber referans bulunmayan kimseleri öne geçirdiler ve Ehl-i Beyt'in rehberlik ve merciliğine dair onlarca İlahi ve Nebevi referans bulunduğu halde onları arka plana itip ümmetin gündeminden çıkardılar; ümmetin bunca fırkalara bölünmesine zemin hazırladılar.
Evet aziz kardeşim, biz, bizzat Resulullah'ın çizdiği ve ümmete gösterdiği, O'ndan sonra da pak ve tertemiz Ehl-i Beyt'i vasıtasıyla devam ettirilen yolun yolcusu olduğumuza inanıyoruz. Evet biz bizzat İlahi ve Nebevi referanslara dayanarak, Resulullah'tan sonra onun Ehl-i Beyt'ini her konuda takip etmekteyiz. Kur'an'ın sahih tefsirini ve Resulullah'ın sahih Sünnet'ini, kısacası gerçek İslam'ı, o kanaldan öğrenmeğe çalışmaktayız.
Ehl-i Beyt'e neden bu kadar önem veriyor ve onları her konuda örnek ve önder ediniyorsunuz diye sorarsanız, cevabımız kısaca şöyle olur:
Aziz kardeşim, Ehl-i Beyt'i biz değil Allah-u Teâlâ ve Allah'ın Yüce Resulü önem vermiş ön plana çıkarmıştır. Bizim yaptığımız ise onlara lebbeyk demekten başka bir şey değildir. Biz aşağıda Kur'ân ve Sünnet'ten bunun en önemli ve en çarpıcı delil ve şahitlerine kısaca değinmeye çalışacağız. Ancak önce önemli bir hususun altını çizerek geçmek istiyoruz:
Maalesef bir çoğumuz çoğu zaman neyin doğru, neyin yanlış, neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu Kur'ân ve Sünnet ölçülerine göre değil, kendi kafamıza göre ve bir takım ön yargılara dayanarak değerlendirmeğe çalışıyoruz. Oysa Kur'ân ve sahih Sünnet'e müracaat ettiğimizde durumun hiç de öyle olmadığını pekala görürüz. İşte üzerinde durmak istediğimiz mevzuda da maalesef aynı durum söz konusudur.
Biz inanıyoruz ki Kur'ân ve Sünnet'i, ciddi, tarafsız, ön yargılardan uzak bir şekilde ve değişik kanal ve kaynakları dikkate alarak tetkik eden bir kimse, bize hak vererek söz konusu eleştirilerden vazgeçip, aslında asırlardır ümmet arasında tam tersi bir durum yaşandığını ve sürekli Ehl-i Beyt'in birileri tarafında arka plana itildiğini, müslümanların fikri ve içtimai sahalarından uzaklaştırıldığını ve alternatif olarak hep başkalarının ileri sürüldüğünü, kısaca Ehl-i Beyt'i ümmete tam anlamıyla unutturmak istediklerini ve maalesef büyük ölçüde de bunu başardıklarını büyük bir hayret ve şaşkınlık içerisinde görecek ve neden böyle olduğuna teessüf edecektir.
Evet kardeşim, şimdi sizi Rabb'imizin Kitabı ve Resül'ünün vahye dayanan nurlu sözleri ve kendi akıl ve vicdanınızla baş başa bırakıyorum:
Allah-u Teâlâ'nın "Tathir ayetinde"[1] Ehl-i Beyt'in her türlü kötülük ve fenalıktan uzak tutulduğunu ilan etmesi, onlara ayrıcalık kazandırmak, onlar hakkında kesin bir ilahi garanti vermek için değil de nedir? Başka herhangi bir gurup veya şahıs hakkında böyle açık ve kesin bir ilahi referans gösterilebilir mi?
"Meveddet ayetinde"[2] Resulullah'ın 23 yıllık risaletinin karşılığı olarak Ehl-i Beyt'inin sevgi ve muhabbetinin ümmete farz kılınışı, Ehl-i Beyt'in ön plana çıkarılması, o ilahi insanların daima ümmetin gündeminde tutulması, unutulması ve takip edilmesini sağlamak için değil de nedir?
Hak Teâla'nın "Mübâhele ayetini"[3] indirerek, Necran Hıristiyanlarıyla lanetleşmek ve Resul'ün dualarına âmin diyebilmek için o kadar sahabenin ve mu'minlerin arasından, sadece Hz. Ali'yi, o kadar sahabenin ve mumine kadının (Resullah'ın muhterem zevceleri de dahil) arasından, sadece Hz. Fatıma'yı, o kadar sahabi çocuklarının arasından sadece Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i kendisiyle o hassas ve ilahi sahneye çıkarılmasını Resulü'ne emretmesi ve en önemlisi, bu ayette Hz. Ali'yi Resullah'ın canı ve özü gibi tanıtması, Ehl-i Beyt'i ön plana çıkarmak, bütün ümmetin arasında onlara ayrıcalık kazandırmak ve kimsenin ulaşamadığı bir üstünlük ve fazileti onlara atfetmek için değil de nedir?
"Salavât ayetini"[4] tefsir ederken
Allah Resulü'nün, ebter (sonu kesik) salavat getirilmemesi ve kendisiyle birlikte Ehl-i Beyti'ne de salat ve selam edilmesi gerektiğini önemle vurgulayarak ümmetine emretmesi, öte yandan namazlarda yine Resulullah ile birlikte Ehl-i Beyti'ne de salat ve tahiyyat okunmasının farz kılınışı, Ehl-i Beyt'i ilelebet yaşatma, onlara örneklik ve önderlik konumu kazandırma maksadıyla değil de nedir? Buna, bunun dışında bir yorum getirmek, Hekim olan Allah'a ve Resulü'ne abesi isnâd olmaz mı?
Resulullah'tan mütevatiren nakledilen "Sekaleyn" hadisinde[5]
Allah Resul'ü Ehl-i Beyti'ni Kur'ân'la eşleştirip kıyamete kadar ümmetine emanet olarak bırakırken neyi amaçlıyordu? Aynı hadiste ümmeti, Kur'ân ve Ehl-i Beyt'e birlikte sarılarak dalaletten korunmalarını emrederken neyi kastediyordu acaba?
Ehl-i Beyti'ni "Nuh'un Gemisine"[6] benzetip ona binenlerin kurtulacağını, binmeyenlerin helak olacağını buyururken, ümmetine hangi mesajı vermek istiyordu acaba?
"İslam'ın temeli, beni ve Ehl-i Beyt'i mi sevmektir"[7] buyurduğunda, insanın hayatında hiçbir rol oynamayan ve başka sevgilerden hiçbir farkı olmayan, hatta Ehl-i Beyt'in dışında, hatta bazan karşısında olan kimselere beslenen muhabbetin aynısı veya daha aşağısı, kupkuru bir sevgiyi mi İslam'ın temeli olarak nitelemek istiyordu?! Peygamber'i sevip de onun yolunu takip etmeyenin, onu kendisine örnek ve önder edinmeyenin sevgisi gerçek bir sevgi olabilir mi? Dinin temeli olarak nitelendirilebilir mi? Buna paralel olarak zikrettiği Ehl-i Beyti'nin sevgisi nasıl?!
"Benim Ehl-i Beyt'i mi kendi aranızda bedenden bir baş ve baştan iki göz yerine koyun"[8] buyruğunu düşünelim. Acaba başsız bir bedenin yaşadığını ve gözsüz bir başın aydınlık ve nuru gördüğünü gören, iddia eden var mı?
"Hiçbir kimse biz Ehl-i Beyt'le kıyaslanamaz"[9] buyurduğunda, başka birileriyle farkı olmayan, hatta amelen onlardan daha aşağı görülen, tutulan bir Ehl-i Beyt'ten mi söz ediyordu, Allah'ın hikmet sahibi Resulü?
Fahri Kainat Efendimizin şu hadislerini hiç okuduk mu? Okuduysak üzerinde hiç düşündük mü? Düşünüp de hayatımıza yansıttık mı?:
"Yıldızlar yer ehlinin boğulmaktan kurtulma güvencesi olduğu gibi, benim Ehl-i Beyt'im de ümmetimin ihtilaftan korunma güvencesidir. Şu halde Arap'tan herhangi bir topluluk onlara karşı gelirse, ihtilafa düşüp İblis'in hizbinden olurlar."[10]
"Kim benim gibi yaşamayı, benim gibi ölmeyi ve Adn cennetinde yerleşmeyi seviyorsa, benden sonra Ali'nin velayetine girsin ve onun veli kıldığı kimseyi veli kabul etsin ve benden sonra imamlara uysun; zira onlar benim Ehl-i Beyt'imdirler; benim tıynetimden yaratılmış, (ilahi bir) ilim ve idrak nasiplenmişlerdir. Ümmetimden onların üstünlüğünü inkar eden, onlarla benim aramdaki yakınlık bağını koparanlara yazıklar olsun;
Allah onları benim şefaatime nail etmesin."[11]
Evet okyanustan damla misali verdiğimiz bu ayet ve hadisler üzerinde
Allah rızası için biraz düşünelim. Sonra ümmetin geçmişten günümüze dek sürüp gelen durumunu bir gözden geçirelim. Acaba ümmet Ehl-i Beyt'i bu ayet ve hadislerin istediği yere koydu mu? İlim ve irfanı mı onlardan aldı, fıkhını mı, tefsirini mi, hadisini mi, hangisini?!
Ebu Hureyre'den altı bine yakın hadis nakledenler, Hz. Hasan'dan altmış tanesini nakletmiş midir? İbn-i Ömer'den iki binden fazla hadis nakleden kaynaklar Hz. Hüseyin'den yirmi tanesini nakletmiş midir? Ümm-ül mu'minin Aişe'den iki bini aşkın hadis nakleden hadisçilerimiz Hz. Fatıma'dan nakledecek kırk hadis bile bulamamışlardır herhalde? Diyelim ki bunlar kendi babalarının ilim ve irfanından gereği gibi istifade edememişlerdir (haşa); ama Resulullah'ın ilim şehrinin kapısı olan,[12] küçük yaştan risalet elinde yetişen, gece gündüz onun yanından ayrılmayan Hz. Ali'den kaç hadis nakletmişlerdir acaba? İlim hikmetin dokuz payına sahip olan ve iki yıl (naklettiklerine göre) Resulullah'tan istifade edebilen Ebu Hureyre'ye nazaran kıyaslanamayacak kadar azdır.
İbn-i Mülcem'in Hz. Ali'ye vurduğu darbeyi insin ve cinsin ibadetine bedel bilen harici İmran bin Hattan'dan, valiliği zamanında işlediği cinayetlerle tanınan ve Ümeyyeoğulları'ndan aldığı altın keselerine karşılık fabrika gibi hadis üreten Semure bin Cündeb'ten Kerbela'da Emevi ordusun başında Peygamber evlatlarını hunharca katlettiren Ömer bin Sa'd'dan hadis nakleden hadisçilerimiz, neden Ehl-i Beyt imamlarına gelince ihtiyatlı davranmayı yeğliyorlar?
Neden bugün diğer mezhep imamlarının yanı sıra, Ehl-i Beyt imamlarının, özellikle dört mezhep imamının direk veya dolaylı olarak üstadı sayılan İmam Cafer'i Sadık (a.s)'ın görüşleri de ilmihaller de, fıkıh kitaplarında zikredilmiyor? Bu mu Ehl-i Beyt'in gemisine binmek? Onları bedendeki baş ve baştaki göz mesabesinde görmek?
Belki bazıları, bunlar geçmişte yapılan ve geçmişte kalan bazı hatalardır; bu yüzden bunları tekrar gündeme getirmenin ne anlamı var diyebilirler. Fakat aynı hatalar yine yapılıyorsa ne yapmalı? Bu gün sözleri itibar gören bazı sözde araştırmacı yazarların bunca ayet ve hadislere rağmen: "Bir milleti Ali'ye, Fatıma'ya, Hasan ve Hüseyin'ne endekslerseniz, o millete yazık etmiş olursunuz" buyruğuna ne demeli? Acaba kim kendine ve ümmete yazık etmiştir? Kur'ân ve sünnete lebbeyk diyerek, Ehl-i Beyt'i kendilerine rehber ve mihver edinenler mi, yoksa başkaları mı? Geçmiş tarihimizi basiret gözüyle irdeleyen kimseye sorunun cevabını bulmak zor olmasa gerek.
Evet bizler, Müslümanlar olarak artık bir an evvel bu büyük gafletten uyanıp, Resulullah'ın ümmetine emanet olarak bıraktığı, ama tarih boyunca ümmet arasında hep garip ve meçhul kalan veya bırakılan ve hiçbir zaman hakkıyla tanınmayan bu gizli hazineyi, bu tertemiz ilim ve marifet pınarını ve bizi kesintisiz, katıksız ve mutmain bir kanalla Resulullah'ın ilim ve marifet deryasına bağlayan bu altın silsileyi, imkanlar ve kaynaklar elverdiği ölçüde tanımaya ve keşfetmeye ve insanımıza tanıtmaya çalışmalıyız ki böyle bir şey gerçekleşirse, o zaman bir yandan Müslümanlar, asırlardır ne kadar büyük ve önemli bir hazineden mahrum kaldıklarını fark edip geçmişi telafiye çalışırlar; diğer yandan bir grup garez sahibi veya cahil kimseler de bir takım uydurma rivayete dayanarak işi tâ sünneti inkara kadar götüremezler.
Burada yeri gelmişken bazıları tarafından ortaya atılan bir diğer soruyu da cevaplandırmak istiyoruz. Deniliyor ki: "Evet bu anlattıklarınızda haklı olabilirsiniz; verdiğiniz Kur'ânî ve nebevi referanslara da diyeceğimiz yok. Ancak sorun bununla bitmiyor; zira bugün Ehl-i Beyt'e isnad edilen şeylerin doğru olup olmadığı bizlere meçhuldür. Eğer bunların gerçekten Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin , İmam Cafer-i Sadık veya Ehl-i Beyt imamlarından herhangi birisine ait olduğuna kanaât getirirsek, ona uymakta tereddüt etmeyiz. Ancak gerçekten onlara ait olup olamadığında şüpheliyiz; onların dillerine de uydurulmuş olabilir.
Evet bu, ilk etapta haklı ve yerinde bir itiraz olarak görülebilir, ancak biraz dikkat edilirse göreceğiz ki evvela aynı sorun diğer şahsiyetler hakkında da söz konusudur; örneğin bir İmam Eş'ari'ye, İmam Maturidi'ye, Ebu Hanife'ye vb. . şahsiyetlere isnad edilen görüşlerin gerçekten onlara ait olup olmadığını nereden ve nasıl anlıyorsunuz? Onların doğru olduğuna dair birisine vahiy mi inmiştir yoksa? Bunlara karşı ne yapıyorsak, onlara karşı da aynısını yapmalıyız; zira bugün elde bulunan kaynaklara müracaat etmekten başka bir çaremiz ve alternatifimiz bulunmamaktadır. Elbette kimse, "Önüne çıkana körü körüne sarıl" demiyor. Mutlaka bir takım aklî ve naklî ölçülere, kıstaslara dayanıp hangisinin doğru, hangisinin yanlış, hangisinin güçlü, hangisinin zayıf olduğunu tespit etmeye çalışmalıdır.
Bugün artık Ehl-i Sünnet arasında en muteber kaynaklar olarak bilinen ve hatta sahih adı verilen kaynaklarda dahi (Buhari, Müslim, vb. gibi), bir çok zayıf, yanlış, akıl ve mantık dışı rivayetler, bir çok âlim tarafından tespit edilerek apaçık bir şekilde ortaya konmuştur. Kısaca bu tür sudan bahanelerle Ehl-i Beyt'e isnad edilen kaynaklardan ve görüşlerden uzak durmaya çalışan kimse, ancak kendisine yazık eder ve eşi emsali bulunmayan bir ilim, irfan ve nur kaynağına açılan kapıyı yüzüne kapatmış olur. Sonra böyle bir tavır içerisine giren kimse bir anlamda kendisine güvenmiyor demektir.
Ayriyeten şunu da açık bir şekilde söylemeliyiz ki Ehl-i Beyt yolunda olduğunu, onları imam ve önder olarak kabul ettiğini dilde söylemekle iş bitmiyor; gerçek anlamda ve her konuda, hayatın bütün sahalarında Ehl-i Beyt'i örnek alan ve gerçekten Ehl-i Beyt'ce yaşayan bir kimse ancak iddiasında sadık olabilir. Bu yüzden bizim Ehl-i Beyt yolunu takip ettiklerini ileri süren Alevi, Bektaşi, Caferi, vb. isimleri kullanan kardeşlerimize de acizane çağrımız, herkesin kendisini ciddi bir öz eleştiriye tabi tutması ve ister fikri, isterse ameli olarak Ehl-i Beyt'i ne kadar tanıdıklarını, anladıklarını ve yaşadıklarını gözden geçirmeleridir. Evet, önce Ehl-i Beyt'in nasıl düşündüklerini ve nasıl yaşadıklarını sahih, senetli ve birinci el kaynaklardan tanımaya çalışmalı, sonra da bizim onlara ne kadar benzeyip benzemediğimizi değerlendirmeğe tabi tutmalıyız.
Kısacası bugün ister Sünni, isterse Alevi veya diğer Müslüman grupların hepsinin birleşme noktası olan ve bir anlamda ümmetin yitik ve gizli hazineleri konumunu taşıyan Ehl-i Beyt'i hep birlikte yeniden keşfetmeye, tanımaya çalışmalı ve tarih boyunca devam ede gelen bu yanlışa son vermeli ve Resulullah'ın emanetine sahip çıkmalıyız.
İnşaallah bu açıklamalardan sonra kimin mezhepçili yaptığını ve kimin bizzat İlahi ve Nebevi referanslara uygun hareket ettiğini, kimin Resulullah'tan sonra ümmetinin bölünüp parçalanmasına vesile olduğunu sizin hür vicdanınıza ve İslamî insafınıza bırakıyoruz. Allah'a emanet olun.