| Yenilgi Yenilgi Büyümek
Üyelik tarihi: 09.08.2007 Teşekkür etti: 17
48 Teşekkür 38 Mesaja aldı
| Farkındamısınız ? Hepimiz değişiyoruz... Farkında mısınız? Hepimiz değişiyoruz...  Ahmet Özen
25.08.2007  Hafta sonu bir yakınımızın düğününe katılmak üzere eşimle birlikte düğün salonuna gidiyoruz. Yanımızda enişte ve halamız da var. Salona girince boş bulduğumuz bir masaya hep birlikte oturuyoruz. Masa oldukça büyük, bizim oturmamızla dolmuyor. Ayakta kalanlar masalardaki boş sandalyeleri kolluyor. Masamızda boş kalan dört sandalye tanımadığımız iki ailenin gelmesiyle doluyor. Aynı masada birbirini tanımayan üç aileyiz. Kısa bir selamlaşmadan sonra aramızdaki muhabbete kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sözlerimiz ve kulaklarımız masadayken gözlerimiz meraklı bakışlarla etrafı gözlüyor. Kimimiz tanıdık bir yüz arıyor kimimiz de damat tarafını tanıma adına tanımadık yüzlerle ilgileniyor. Etrafımız cıvıl cıvıl. Herkes en güzel kıyafetlerini giymiş. Başörtülüsünden açığına bayanların büyük bir kısmı, kıyafetleri kadar boya badanalarıyla da dikkat çekiyor. Derken bir alkış kopuyor. Gelin damat el ele nikâh masasına alkışlar ve müzik eşliğinde yürüyor. Herkesin gözü onların üzerinde... Gelinimiz tesettürlü. Yani kimilerine göre dini bir düğündeyiz. Fakat gelinimizin tesettürü makyajını örtemiyor. Kuaför elinden geçtiği her halinden belli... Nikâh faslıyla ilgili tören bittikten sonra gözlerimiz artık masamıza geri dönüyor. Sohbetimize gözlerimizi de gözlemlerimizi de katıyoruz. Halamız on iki yıl öncesine dönüp bizim düğünü hatırlıyor. Hatırlamasıyla yüzünü mutluluk değil, bir gerginlik kaplıyor. İyi bir hatırlayış değil bu. Eşimin evden çıkarken gelinliğinin üzerine pardösü giymesinden başlayarak kadınlarla erkeklerin birbirinden ayrılmasına kadar düğünümüzü sorguluyor. ‘Bak işte, bunlar da sizin gibi kapalılar; ama sizin gibi milleti birbirinden ayırmadılar.’ diyor, diyor… Bu sorgulamalarla birlikte geçmişe dönüyorum. Yüzümde hüzünle karışık bir gülümseme beliriyor. Nereden nereye? Hep birlikte yavaş yavaş değişiyoruz, dönüşüyoruz. Birtakım değerleri kaybediyoruz. Evet, biz düğünümüzde kadın ve erkekleri birbirinden ayırmıştık. Hem de perdeyle değil, duvarla. Düğünümüzde kadınlar ayrı binada erkekler ayrı binadaydı. Aralarında en az elli metrelik bir mesafe vardı. Evet, eşimi gelinliğiyle benden ve bayanlardan başka kimse görmemişti. Bugünden geçmişe bakınca kötü mü etmiştik, yanlış mı yapmıştık diye düşünmek istemiyorum. Ama geçmişten bugüne bakarak bir yerlerde yanlış mı yapıyoruz diyerek bugünü sorgulamak istiyorum. En kutsal yapılardan biri olan ailenin temellerinin atıldığı düğün törenlerindeki değişimden başlayarak yaşantımızı yeniden sorgulamak gerektiğini düşünüyorum. Evine gelen kör bir adam karşısında gizlenen Aişe validemize, peygamberimizin (sav) ‘Neden gizleniyorsun ki o seni görmüyor.’ demesi üzerine Hz. Aişe’nin ‘O beni görmüyorsa ben, onu görüyorum.’ ifadesi geliyor gözlerimin önüne. ‘Harama yaklaşmayın’ ayetiyle evlerini haremlik–selamlık olarak ayıran ecdadımız aklıma geliyor. O ecdat ki kapısını çalanın erkek mi bayan mı olduğunu ayırt etmek için bile kapısına bayanlar için küçük, erkekler için büyük tokmak koymuştu. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Daha on beş yıl öncesinde, bayanlar rahat yolculuk yapsın diye onlar için ayrı bir otobüs tahsis eden Konya Belediyemizin bu güzel düşüncesini yeniden hatırlamak gerekiyor. Acaba bugün kaçımızda böyle bir düşünceyi gerçekleştirmek bir yana, böyle bir düşünce kalmıştır? Bir dönem sadece eşlerine karşı süslenen hanımların bugün evlerinde değil de toplum önüne çıktıkları zaman süslenip giyinmelerinin sonuçları üzerinde hiç düşündük mü? Birbirlerini aldatan eşler ve mahkeme önünde artan boşanma davaları hangi değişimin sonucu? Bir toplumun sağlamlığı sağlam aileden geçmiyor muydu? Bugün toplumumuzu yıkmak isteyenler ailenin temelini çatırdatmak için kafamızda ve yaşantımızda acaba ne tür değişimler oluşturdular? Dede torun, cümbür cemaat yaşadığımız konaklardan bugün çekirdek aile denilen çerez ailelere nasıl döndük? Torunlarına kendi inanç ve kültürlerini aktaran dedelerin yerini kimler aldı? Toplumumuz değişiyor, bizler değişiyoruz. Hep birlikte gelişme adına çağdaşlaşma adına değişiyoruz. Fakat değişimimiz gelişmeden değil, yeni bir şeye dönüşmeden yana. Sahip olduğumuz birtakım değerleri çok ucuza kaybediyoruz. Beş para etmez şeylere de büyük değerler diye yapışıyoruz. Reklâm aralarında bile “Siz hâlâ annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” diyerek bizleri değişime çağıranlara: ‘Evet, ben hala annemin saf sütten yapılmış katkısız doğal tereyağını kullanıyorum.’ diyemedik, diyemiyoruz. Zaman değişti diyerek suçu zamana atıyoruz. “Bir gün başörtüsü zulmü kalkacak; ama o gün başlarını örten kalacak mı veya başımıza örttüğümüz şeye ne kadar başörtüsü denebilecek” diyen Yusuf Genç kardeşimiz doğru mu söylüyor? Bir dönem siyah başörtülerini omuzlarından sarkıtarak örtünen hanımların, bugün adına hala başörtüsü denilen rengârenk bir tutam bezle sadece saçlarını örttüklerini görünce gelecekle ilgili kaygılarımız artıyor. Geçmişte faize karşı olup bugünse faiz içinde boğulanlar, nasıl bir değişimin içinde olduklarının farkında mı? Kendisi ilahiyat mezunu olan ve yıllarca evlatlarımıza dini bilgileri öğreten sayın hocamız, ağabeyimiz, bugün belediye başkanlığı yaptığı büyük şehrin bilboardlarına astığı toplu konut afişlerinde yazan “Şartları zorladık, faiz düşük yaptı.” sözünü görünce nasıl bir değişimin içinde olduğunu fark edebilmiş midir? Yoksa milleti bankalara yollayıp faizle kredi aldırarak ev sahibi yaptığı için ne kadar hayırlı bir hizmet yaptığını mı düşünüyordur? Kıraathanelerimiz (okuma salonları) değişti; kahvehane, kumarhane oldu. Evimizin başköşesinde yer alan kütüphaneler gitti; içerisinde yüzlerce kanal olan (bir çoğunun atık su kanalından farkı yok) televizyonlar geldi. Akraba ziyaretlerine ayıracağımız vakti ve akraba yardımında kullanacağımız nakdi, eğlenmek bizim de hakkımız diyerek beş yıldızlı otellerde harcıyoruz. Durumumuz Kayserilinin hikâyesine benziyor. Hikâye olunur ki, Kayserili İstanbul’a alışverişe gidecektir. Bunu duyan dostları Kayseriliyi uyarırlar: ‘Aman ha dikkat et, İstanbul un hırsızları mahirdir. Kesendeki altınları kaptırma.’ Uyarıları dikkate alan Kayserili ceket astarının içine kese diker ve altınlarını keseye koyar. Trenle İstanbul’un yolunu tutar. Yol boyunca kesesini kontrol için ceketine şöyle bir dokunur, altın şıkırtılarını duydukça rahatlar. Nihayet İstanbul’a varan Kayserili kesesini kontrol etmek için bir otele gider. Ceketinin astarını söküp keseyi açınca bir de ne görsün: altınlar çalınmış, yerlerine çakıl taşları doldurulmuş. Daha yolda soyulan Kayserilinin durumu, Avrupa Birliği yolunda ilerleyen ülkemdeki değişimleri aklıma getiriyor. Ve elbette ki kaybettiğimiz değerleri ve onların yerine konanları. Hepimiz beynimiz ve kalbimizin keselerini açıp, içlerini boşaltmalıyız. Ve ne kadarının altın, ne kadarının da çakıl taşları olduğunu görüp, altınlardan taşları ayıklamalıyız. Bize ait olmayan düşünce ve yaşantıyı, bizim olanla değiştirmeliyiz. Aksi takdirde Hz. Ali’nin dediği gibi inandığımız gibi yaşamazsak yaşadığımız gibi inanmaya başlarız. Neyi Kaybettiğini Hatırla diyen üstat İsmet Özel’in şu sözlerini de dikkate almak gerekir: “Eğer neyi kaybettiğimizi biliyorsak o eksik olan şeyi bulmaya çabalamamız belki birçok zorluğu yenmemizi ve belki de birçok eziyete katlanmamızı gerektirecek. Bu elbette zor bir durum... Zor, fakat vahim değil. Vahim olan bir şeyin eksik olduğunu bilmek, bir şeyi aramak gerektiğini hissetmek ve giderek onu aramak; lakin neyin eksik olduğundan, arayacağı şeyin ne olduğundan habersiz kalmaktır. Türkiye’de yaşayan insanlar olarak zor durumda olduğumuzu söylemek hafif kalır; durum vahim.”
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.
Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde; Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde! n.f.k |