Üyelik tarihi: 28.02.2007 Teşekkür etti: 11
8 Teşekkür 7 Mesaja aldı
| kürt meselesinin tarihi gecmisi ve islami cözümü 1
Tarihi Gelişim Süreci:
a- Türkiye Cumhuriyeti Devleti Öncesi:
16. yüzyılın sonuna kadar Avrupa devletlerinin bir "Şark / Doğu Meselesi" vardı. Bu mesele, İslâm Devleti olan Osmanlı Devleti'ne karşı nasıl ayakta durabiliriz şeklinde idi. 17.nci yüzyılın ortalarından sonra "Şark Meselesi" İslâm Devleti'ne karşı birlik oluşturma çabalarına dönüştü. 18.nci yüzyılda İslâm Devleti'nin açıklarını arama maksadı ile İslâm aleminin dini, dili, kültürel ve etnik yapısını incelemeye yönelik çalışmalara dönüştü. 1789 Fransız ihtilalinden sonra ekonomik ve teknolojik yönden güç kazanan Avrupa devletleri için yeni yeni hammadde ve pazar alanları gerekli oldu. Yani Fransız ihtilali ile ortaya çıkan kapitalizm ideolojisinin yayılma metodu gereği yeni yeni sömürü alanları keşfetmek ihtiyacı ortaya çıktı. Bu bağlamda İslâm Devleti ve hakim olduğu coğrafya alanı onların iştahını kabartmaktaydı. Onlar İslâm alemine bu azgın bakışlarla bakarken İslâm Devleti ve ümmeti İslâm'ı anlamak ve tatbik etmekte gösterdiği zafiyet neticesinde kendisinde var olan ekonomik, askeri, teknolojik ve siyasi üstünlüğünü yavaş yavaş kaybetme sürecine girmişti. İşte bu sürecin hızlandığı 19. yüzyıldan itibaren Avrupa devletleri Osmanlı Devleti'ne "Hasta Adam" gözü ile bakmaya başladılar ve "Şark Meselesi" artık İslâm Devleti'ni nasıl yıkıp ülkesini nasıl parçalar ve paylaşırız şekline dönüştü.
Bu dönemde Fransız ihtilaliyle birlikte kapitalizm ideolojisinin hayata geçmesi beraberinde laiklik, demokrasi, hürriyet, milli kimlik (nationalizm-milliyetçilik), milletlerin kendi geleceklerini tayin hakkı (self determination) gibi fikirler çağdaşlaşma adı altında popüler oldu. Kapitalist devletler sömürü emellerine bu fikirleri etrafa modernlik-çağdaşlık, ilericilik gibi ambalajlarla yaymakla ulaşmaya çalışıyorlardı. Çünkü bu fikirlerin özünde ifsat edicilik, fitne ve bölücülük vardı. İşte bu bağlamda İslâm alemine de bu fasit fikirlerini yaymanın yollarını arıyorlardı. Bilhassa nationalizm yani milliyetçilik ve milli devlet anlayışı, İslâm akidesi gereği ümmet anlayışı etrafında bütünleşmiş İslâm alemini "böl parçala hakim ol" ilkesi doğrultusunda çözmek parçalamak için kullanılmak istenmiştir. Misyonerlik, oryentalizm-şarkiyatçılık yani doğu dilleri ve kültürlerini araştırma, antropoloji, arkeoloji, sosyoloji gibi bazı bilimsel kisvelerle İslâm alemi içinde bu milliyetçilik faaliyetlerine yoğunluk vermişlerdi.
Sömürgeci Batı devletleri İslâm aleminde bu emellerine ulaşmak kastı ile milliyetçilik fikirlerini öncelikle İslâm alemindeki Müslüman olmayan zümreler vasıtası ile yaymaya çalışmışlardı. Araplar içinde Marunileri, Türkler arasında Dönmeleri-Yahudileri, Ermenileri, Rumları ve Şamanistleri kullanmışlardı. Kürtler arasında da Yezidileri ve Süryanileri kullanmışlardı. Ayrıca Batı'da üniversitelerde Türkoloji, Kürtoloji, Arabioloji gibi bölümler açıp güya bilimsel çalışmalar yapmışlar ve buralarda toplanan bilgiler bilimsel verilermiş gibi İslâm alemine o Müslüman olmayan odaklar vasıtası ile taşınmak istenmişti. Bu gayretler Müslüman halklarda taban bulmayınca daha sonra bu küfür fesat fikirlerine İslâmi kılıflar geçirmeye yani hak ile batılı karıştırmaya yönelmişlerdi. Türk-İslâm, Arap-İslâm, Kürt-İslâm gibi sentezlerle bu iğrenç küfür, fesat-fitne hapı içirilmişti. Bir taraftan İslâmi anlayış zafiyeti artarken İslâm ümmetinin hayat iksiri olan İslâm'ı tatbikdeki zaafın artması ile birlikte bünyesine enjekte edilen bu yıkıcı ifsat edici virus etkisin gösterip ümmetin vücudunda kansorejen urların çıkmasına sebep olmuştur. Yani Jöntürkler, İT Partisi (İttihat Terakki Partisi), Arap Gençleri Cemiyeti, Arap Devrimi gibi teşkilatlar oluşmuştur. Çoğu dönmeler ve diğer gayri müslim unsurlardan oluşan Batı hayranı ve işbirlikci İT Partili hainler 1908'de Halife II. Abdulhamid'i devirerek yönetime gelip Türkçü (!) tavırlar ve politikalar sergileyince, Türkçülük ve Arapçılığın taban bulmasında büyük rol almışlardı. Nihayet o hainlerin eliyle Osmanlı Devleti basiretsiz ve beceriksiz politikalar neticesinde girdiği 1. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkarak parçalanma sürecine girmişti. Sevr Anlaşması (10 Ağustos 1920) ile Osmanlı toprakları parçalanıp sömürgeci Batılı devletler arasında paylaşılmıştı. Bu paylaşmanın haritası dahi çizilmişti. Bu haritaya göre anlaşmanın 62-64. Maddelerinde geçtiği gibi Güneydoğu Anadolu'da bir Batılı devletin himayesinde bir Kürt Devleti de öngörülmüştü. Ancak ortada Kürt Devleti isteyen ne bir delege ne de bir halk vardı. Onun için sömürgeci Batılı devletler o zaman Kürt Devleti kurmaya muvaffak olamamışlardı.
Başta İngiltere, Fransa ve İtalya olmak üzere Batılı sömürgeci devletlerin Sevr Anlaşması'yla öngördükleri Kürt Devleti'ni o zamanlarda kuramayışlarının sebebi, o bölgede yaşayan Kürtlerde "Kürtlük kimliği" ve "Kürt Devleti" isteğinin olmayışı idi. Yani millet-ulus ve milli-ulusal devlet anlayışı ve kimliği o bölgedeki halka mal olmamıştı. Zaman zaman bazı Kürt aşiretler Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmış iseler de bu ayaklanmalar milli kimlik ileri sürerek değil de ya yönetimden gördükleri bir zulme karşı olmuştur ya da yönetimden bir maslahat elde etmek için olmuştur. Kürtçülük için ya da Kürt Devleti isteği ile değil. Hatta Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki isyanlar dahi Kürtçülük esasına binaen değildi. Bazı Kürtçüler, Türkçüler ve Cumhuriyetçiler bu isyanları Kürt kimliği ile yapılan isyanlar olarak gösterme gayretinde olsalar da bu doğru değildir. Sömürgeci Batılı devletlerinin bunca yoğun gayretlerine rağmen bölge insanında ulusal-milli kimlik ve bilinci oluşmamıştı.
b- Cumhuriyet Dönemi:
29 Ekim 1923'de Türkiye Cumhuriyeti Devleti milli ve laik bir esas üzerine kurulduktan sonra artık topluma laik-milli kimlik tepeden aşağıya doğru zorla benimsetilmeye çalışılmıştır. Jakoben yöntemlerle, dayatmalarla toplumu İslâmi kimlikten ve bilinçten uzaklaştırıp Batıdan ithal ettikleri laik milli-ulusal kimliği ve bilincini benimsemeye zorlamışlardır. Bu amaç uğruna binlerce kişi katledilmiş ve zulme maruz bırakılmıştır. Bu coğrafyada yaşayan herkese "Türk" denilmiş ve her yere "ne mutlu Türküm diyene" sloganı yazılmıştır. Doğuda yaşayan Kürtler Türkçe bilmezlerken onlara zorla "ne mutlu Türküm diyene" dedirtilmek istenmiş, diyemeyenler kırbaçlanmış, hapse atılmış, zulme maruz bırakılmıştır. Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölge insanını yani Kürtleri hep horlayıp, aşağılayıp zulüm yapmıştır, hizmet götürmemiştir. Böylece o insanlar sindirilmek istenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında vukuu bulan Şeyh Said isyanı gibi isyanların çoğunlukla bu bölgeden olması, laik cumhuriyetçileri bölge insanlarına potansiyel düşman ve tehlike olarak bakmalarına sevketmiştir.
Batıdan ithal edilen ulus-devlet kimlikli laik cumhuriyet sisteminin ve yöneticilerinin 50 yılı aşkın bir zamandır o bölge halkına yönelik sergiledikleri o sadist, şovenist, jakoben yöntemleri bölge halkında tepkisel olarak kulaklarına fısıldanılan Kürt kimliğine yönelme eğilimi doğurmuştur. Nitekim Abdullah Öcalan önderliğinde 1976'da Kürdistan Devrimcileri adlı küçük bir örgüt kurulduğunda halk zemini böylesi faaliyetlere kucak açmaya müsait hale gelmişti. Bu küçük grup daha sonra 1978'de partisel örgütlenmeye gidip PKK (Partiye Karkeran Kürdistan) "Kürdistan İşçi Partisi"ni kurmuştur. 1979'da PKK silahlı eyleme geçiyor ve bir milletvekiline silahlı saldırı yaparak ismini duyuruyor. Daha sonra da 15 Ağustos 1984'de geniş çaplı silahlı eylemlerini bilfiil başlatmış oluyordu.
Bu tarihten günümüze kadar PKK ile mücadele neticesinde Türk resmi makamlarınca 1998'de Başbakan'ın ağzından açıklanan rakamlara göre 27630 kişi ölmüştür. Bunların 17872'si PKK'lı terörist, 3832'si asker (196 subay, 363 assubay ve gerisi er), 247 polis, 1218 korucu ve 4454'si sivildir. Bu arada 16203 kişi yaralanmıştır, 5030 kişi kaçırılmıştır. PKK teröristlerinden 611 kişi yaralanmış, 47718 kişi yakalanmış, 2038 kişi teslim olmuştur. Bu süreçteki terörün T.C.'ye maliyeti 100 milyar Dolar olmuştur.
Bu rakamlar şunu ifade ediyor: (17872+611+47718+2038=68239) kişi fiili olarak PKK militanı durumundadır. Buna ilaveten Suriye, Kuzey Irak, İran, Ermenistan, Türkiye ve Avrupa'da takriben 30000 daha militan var ise, PKK fiili olarak takriben 100 bin silahlı eleman bulma imkanı elde etmiş demektir. Bu PKK'nın bölge insanının desteğini aldığını gösterir. Bir silahlı örgüt dışarıdan ne kadar askeri, ekonomik, lojistik destek alırsa alsın halk tabanından destek görmedikçe böylesi bir potansiyele asla erişemez. PKK'nın bölge insanının desteğini kazanması onun başarısı değil, T.C. Devleti'nin yukarıda zikredilen o çağdaş tağuti cahiliyye anlayışla sürdürdüğü politikanın eseridir. Halk o tazyikten kurtuluş yolu ararken önünde Apo gibi bir serseriyi, PKK gibi bir örgütü bulunca ona sahiplendi. PKK'ya ABD'nin ve bölgedeki işbirlikçisi devletlerin yardımı, onun işini kolaylaştırmıştır.
İşte laik-milli kimlikli T.C. Devleti'nin o malum uygulamalarının ve politikalarının oluşturduğu bu ortamda PKK'nın faaliyetleri ile bugünkü anlamda Kürt Sorunu ortaya çıkmıştır
__________________ |