Üyelik tarihi: 07.05.2005 Teşekkür etti: 2
15 Teşekkür 9 Mesaja aldı
| Şevket Kazan'a göre Milli Görüş'ün hataları Şevket Kazan: Başörtüsünü siyasi malzeme olarak kullandılar MİNE ŞENOCAKLI Saadet Partisi’nin genel merkezinde konuştuk Şevket Kazan’la... Tam üç saat sürdü söyleşimiz. Erdoğan’a ne kızgın ne de kırgın gibi konuşuyor Kazan. ”Biz uyardık, ama anlamadı“ diyor sadece, ”Ağabey lafı dinlemeyenlerin başına bu gelir“ dercesine... Ta 1998’de, ”Gün gelir başbakan bile olursun. Ama iktidar olmak muktedir olmaya yetmez. Al da Erol Toy’un ’İmparator’unu oku“ demiş. Erdoğan da okumuş, ama Kazan’ın deyimiyle tersinden: ”Ben ona sistemin nasıl işlediğini anlaması için ’Bu kitabı oku’ dedim. O, bu sistemde nasıl başbakan olunur, bir tek onu anlamış!“
Şevket Kazan, Sincan’da tanklar yürürken, Refahyol Hükümeti’nin Adalet Bakanı’ydı. Bugünkü krizle karşılaştırıldığında, daha zorlu günler yaşadı. Çoğumuz ‘Postmodern darbe’ deyip geçiştirdik, ama bir de o zaman hükümette olanlara sormalı. Darbenin postmoderni de yeterince ürkütücü zira!.. Refah Partisi kapatıldı, Şevket Kazan beş yıl siyaset yasağı aldı, sonra Fazilet Partisi kuruldu. O da kapatıldı... Bu arada parti içindeki ‘Yenilikçiler’, kendilerince bir ders çıkarttı ve Recep Tayyip Erdoğan’ın çevresinde yeni bir siyasi hareket başladı. Aslında 28 Şubat, AKP’nin doğuşunu hazırlamış oldu. Şimdi belki tanklar yürümüyor, ama bir o kadar tehlikeli bir süreçten geçiyor Türkiye. Kuvvetler ayrılığı prensibi, kuvvetler çatışması halini almış durumda. Yargı ile yürütme boğaz boğaza! Cuma günü restleşmenin son perdesini izledik hep beraber, garip tutuklamalarla...  Attıkları adımların zamanlaması yanlıştı!
Ortalık toz duman. Yakın tarihin toz dumanını bizzat ciğerine çekmiş bir siyasetçiye bu siyasi krizi yorumlatmak, gerçekleri görmemizi kolaylaştırır diye düşündük ve Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan’a, ”Bu noktaya nasıl geldik? AKP hangi hataları yaptı?“ diye sorduk. Tarafsız bir gözlemci gibi yanıtladı sorularımızı... Herhalükârda parti kapatmaya karşı, kapatılmış bir partinin mensubu olarak değil, gerçekten inandığı için... İster AKP olsun, ister DTP, ister TKP! AKP’nin hatalarına gelince... Ezberden sayıyor sanki: İktidara geldiklerinde başörtüsü meselesini çözmeliydiler, onun yerine siyasi malzeme olarak kullandılar. İkinci kez iktidara gelince başörtüsünü gündeme getirdiler ama tepki alınca da korktular. ‘Ya bizim başımıza da Fazilet Partisi’nin başına gelenler gelirse’ diye... “Oysa başörtüsünü baştan fırına verselerdi, bu noktaya gelinmezdi“ diyor Kazan... Ama bundan da önemli bir hatası var AKP’nin Kazan’a göre, Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirmeye kalkmak. Üstelik Anayasa ile oynayarak... “Sen kalkıyorsun, gelir gelmez Anayasa hazırlıyorum diye bir hava atıyorsun. Anayasa Mahkemesi’ni korkutuyorsun, Başsavcı’yı karşına alıyorsun. Tamam, yapmak istediğin şeyler yanlış değil, doğru. Elbette bunlar atılması gerekli adımlardı ama hepsinin zamanlaması yanlıştı” diyor Kazan... AKP için böyle bir kapatma davası açılmasını bekliyor muydunuz?
Özel ama sorduğunuz soruya cevap olması bakımından anlatacağım. Tayyip Erdoğan’la bir konuşmamız oldu bizim. 1998’de Refah Partisi kapatıldıktan sonra, bütün belediye başkanları, Erdoğan da dahil Fazilet Partisi’ne geçtiler... Böylece Refah adeta Fazilet’te devam ediyor gibi oldu. Refah kapatılmadan önce kurulmuştu zaten. Kurucu Başkanı da İsmail Alptekin’di... Sonra 14 Mayıs 1998’de kongre yapıldı ve Recai Kutan Bey, Genel Başkanlığa geldi. O kongrede Erdoğan parti genel başkanı olma arzusundaydı. Kendisinde bu yeteneği görüyordu ve adeta da buna hazırlanmıştı. Ama genel başkan olamayınca, bir kırgınlık havası içersine girdi ve partinin yönetimi konusunda ileri geri bazı konuşmalar yapmaya başladı... Ben de o tarihte, İstanbul Kartal’daki evimde ’28 Şubat’ kitabımı yazıyordum. Bu konuşmaları gazetelerde görünce kendisine telefon ettim: ”Seninle, senin tespit edeceğin bir yerde başbaşa iki saat konuşmamız lazım. Yerini, saatini sen tespit et“ dedim, ”Tamam ağabey“ dedi. Ağustos 1998’de Harem’de İSFALT tesislerinde buluştuk. Orada kendisine şunu söyledim; ”Bak, her siyasi kadroyu yönetenlerin temel görevlerinden biri, kendilerinden sonraki siyasi kadroyu, gençliği yetiştirmektir. Biz sizi yetiştirdik“ dedim. O zaman böyle Milli Görüş gömleğini çıkarmamıştı, yani Refah çizgisindeydi... Şimdi, çıkardı mı gerçekten? ‘Çıkardım’ diyor ama...
Çıkardı tabii. Amerika ile işbirliği yaptı. İşbirlikçi oldu. Refah’ın siyaset anlayışında Amerika ile işbirliği yok. IMF ile işbirliği yok. Avrupa Birliği’nin her emrine teslim olmak yok... Uzatmayayım, kendisiyle beş konu üzerine konuştuk. O dört tanesi bizde kalsın, beşincisi şuydu: ”Bak, bir gün gelecek Fazilet Partisi tek başına iktidar olacak. Sen de bu partinin belki genel başkanı olduğun için, başbakan olacaksın. Şunu hiçbir zaman unutma, iktidar olmak muktedir olmaya yetmiyor“ dedim. Bu tanım son dönemde çok yapılıyor...
Evet. Ben o zaman söyledim. ”Çünkü birtakım perde arkası güçler var. Bu perde arkası güçlerin hangi güçler olduğunu bilmeden, onlara karşı tedbir almadan ayakta duramazsın. Peki bu güçler, hangi güçler? Bu güçlerin hangi güçler olduğu, nasıl örgütlendiği, nasıl hareket ettiği konusunda sana açık seçik bir şey söyleme imkanına sahip değilim ama sana bir kitap tavsiye edeceğim. Erol Toy’un ’İmparator’ isimli bir kitabı var, al oku. Bu kitapta yarın iktidar olacağın zaman nelerle karşılaşabileceğinin ayak izlerini göreceksin, ona göre tedbirini alırsın“ dedim. Okudu mu sizce?
Okumuş ama tersinden. Bir tek Demirel’in nasıl başbakan olduğunu okumuş. Bir iktidarı sıkıntıya sokan tarafı okumamış. Perde arkası güçlerin, hangi güçler olduğunu okumamış. Ama bizzat yaşıyor şimdi! Erdoğan, Fazilet’te kalsaydı, genel başkan olma şansı yüksek miydi sizce?
Olabilirdi. Tabii biz, onun çizgi, yani görüş değiştireceğini, bizim temel görüşlerimizin tam tersine bir yola sapacağını hiçbir zaman aklımızdan geçirmedik. O gidip Amerika’nın stratejik müttefiki oldu! Amerika bizim Lozan Anlaşması’nda çizilen sınırlarımızı tanımamış ki! Hâlâ 1918’de belirlenen Wilson Prensipleri’nin hayaliyle yaşıyor. Kafasında Türkiye’nin Doğusu’nda, Ardahan, Kars, Erzurum ve Erzincan’da Büyük Ermenistan Devleti kurma hedefi var. Tabii önce Irak’la beraber Türkiye’nin Güneydoğusu’nda bir Büyük Kürdistan Devleti kurmak istiyor. Ondan sonra da burayı ‘Büyük İsrail Devleti’nin parçası haline getirmek... Hayali bu. Çünkü Amerika’nın kurucuları Yahudiler... Ve bakın bugün Türkiye Amerikanlaşıyor. Siz bir mahalle baskısından bahsediyorsunuz, peki bugün caddelerdeki Amerikan baskısına ne diyeceksiniz? Bu milletin önce kendi öz değerlerini, öz benliğini koruması lazım. Bizim ‘kahvehane’ dediğimiz yerlerin ismi hep ‘cafe’ oldu. Ya, bırakın da dilimizi yaşayalım. Hayır! Benliğimiz gidiyor bizim. Bu benliğimizin gitmesinde de AKP’nin çok büyük rolü var. AKP, Amerika’ya hizmet ediyor. Tavsiye ettiğiniz kitapta ne vardı peki?
Süleyman Demirel nasıl başbakan oldu? Vehbi Koç’u çağırıyorlar Amerika’ya. Çağıran da Robert Commer, daha sonra Türkiye’ye büyükelçi olarak gelen, ODTÜ’de arabası yakılan Commer. Koç, gidiyor. Commer diyor ki, “Adalet Partisi bu seçimle, 1965’te tek başına iktidar olacak. Ama partinin genel başkanı Ragıp Gümüşpala vefat etti. Genel başkan kim olacak? “ Vehbi Koç, ”Koca Reis“ diyor. Koca Reis, Saadettin Bilgiç! Commer, ”Olmaz. O milliyetçi muhafazakâr. Bizim işimize gelmez“ diyor. ”Peki kim olacak?“ diye soruyor Koç. ”Bizim biraderlerden Demirel!” Koç, ”Halk oy vermez ki, o bürokrattır” diye karşı çıkıyor. “O sizin bileceğiniz iş” diyor Commer, Vehbi Koç’u gönderiyor. Koç geliyor, önce Demirel’le görüşüyor, kimlik tespiti yapılıyor. Kırsal kesimin başına geçecek ya, “İslam köylü, Çoban Sülü” diyorlar. Halkın da hoşuna gidiyor... Peki Erdoğan bu örnekten çıkarak ne yaptı sizce?
Baktı ki, Demirel’i Vehbi Koç işbaşına getirmiş. Ha, demek ki Türkiye’de başbakan olmak için hem Amerikan’ın hem de sermayenin desteğine ihtiyaç var. Peki, Amerika’nın desteğini sağlamak için ne yapmak lazım, bizi Koç’a götürecek adam lazım. Koç’a götürecek adam kim? Önce Korkut Özal ve Cüneyd Zapsu. Bunlar Demokrat Parti’yi kurdular, hazırladılar. ‘Fazilet Partisi kapanırsa Erdoğan hemen başına geçsin’ diye. Zapsu aynı zamanda TÜSİAD üyesi. TÜSİAD’a götürdü Erdoğan’ı, hatırlayacaksınız Eczacıbaşı’nın evinde toplantı bile yapıldı. Bunlar da sonunda Koç’a kadar uzanmanın peşrevleri oldu... Sonunda Erdoğan’a icazet verildi, gitti Amerika’ya. Amerika, başbakan olmasına karşılık ondan beş konuda söz aldı: “Bir; ‘Ben Irak’ı işgal edeceğim. Sen bana yardım edeceksin. İki; Annan Planı’nı Kuzey Kıbrıs’a kabul ettireceksin. Üç, seni Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı yapacağım. Burada sana tarihi görevler var, bu görevleri yerine getireceksin. Dört, IMF ile çalışacaksın. Tabii AB ile de beraber olacaksın.“ Hepsine “Baş üstüne!” dedi Erdoğan. Bunların garantisi alındıktan sonra Erdoğan’ın başına bir güzel kipa giydirdiler. Bir de böyle işlemeli kırmızı cübbe gibi bir şey... Ne uğruna, ”Siz beni yeter ki Türkiye’ye başbakan yapın!“ Ondan sonra bir baktık ki Tayyip başka bir Tayyip! Başörtüsünü siyasi malzeme olarak kullandılar
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan, ancak 28 Şubat dönemiyle kıyaslanacak bu siyasi krizde, AKP’nin hatalarını bir bir sayıyor: ”Hedefledikleri değişikliklerin hepsi gerekli, ama attıkları adımların hepsinin zamanı yanlıştı! Başörtüsünü siyasi malzeme olarak kullanmaktan tutun da yargıya yaptıkları müdahaleye kadar. İktidara gelir gelmez bu sorunları çözmeliydiler, artık güçlü ve sert bir muhalefetle karşı karşıyalar.“ Bir de son sözü var; bu ülkede hukuk varsa AKP kapatılmaz. Ama varsayımlarla kapatılabilir! Bu Ülkede hukuk varsa AKP kapatılmaz! AKP’nin sonu ne olur?
Turgut Özal, Hürriyet yazarı rahmetli Yavuz Gökmen’e, ’Benim en büyük hatam dört eğilimli bir parti kurmam oldu’ demişti. Şimdi sonlarını görmek istiyorlarsa ANAP’a baksınlar. Her kafadan bir ses çıkıyor partide. Şu anda Erdoğan kendi ağırlığıyla götürmeye çalışıyor işi. Ama bir sıkıntıda ortalık toz duman oluyor. Bir ikinci, üçüncü isim yok mu?
Abdullah Gül, cumhurbaşkanlığından inip parti mi kuracak? Bitti artık, onlar makam ve mevki için her şeyi göze aldılar. Cumhurbaşkanı eşi türbanlı olsun gibi bir misyonları da yok muydu?
Olabilir. O onların yanlışları. Biz de bakanlık yaptık ama bizim hanımlarımız hiçbir zaman yanımızda dolaşmadılar. Siyasetin içine sokmadık onları. Tamam, kadın kollarında, şurada, burada çalıştılar, faaliyet gösterdiler. Gösteriyorlar... Ama şöyle yapalım, böyle yapalım, şunu şöyle gösterelim, biz bunu yapmadık. Göz önünde olmadı eşleriniz yani?
Hayır. Biz kimseyi tedirgin etmedik. Sizce en çok da başörtüsü mü gerdi ortamı? ‘Vazo cumhurbaşkanlığı döneminde kırıldı’ deniyor mesela, katılıyor musunuz?
Ee tabiyatıyla... Gül’ün hanımının başörtülü olduğunu bilmeyen mi vardı? Ama seçim malzemesi yapıldı. Öyle seçim malzemesi yapıldı ki, adeta başörtülü bir hanımın Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne çıkması gibi gösterildi... Cumhurbaşkanlığı seçimi bunun için mi yapılır? Hayır. Ama Gül bu yüzden seçildi diyorsunuz...
Tabii... Çünkü milletin zaaflarına hitap ettiler, özellikle de bir kesimin. Refah Partisi ya da Fazilet Partisi’yle karşılaştırıldığında AKP’nin kapatma davasında benzerlikler var mı peki?
İddianamede şöyle bir ifade var; ’Bunlar sabit olmasa da, bunların sabit olması da gerekmez’ diyor. Yani benim böyle söylediklerini ispat etmem gerekmez. Nasıl gerekmez? Herkes iddiasını ispatlamakla mükelleftir. Bir konuşmadan sonra nasıl olur da parti kapatılır? Gidişat nereye peki? AKP kapatılır mı sizce?
Türkiye’de gerçek anlamda hukuk varsa kapatılmaz. Ama varsayımlarla kapatılabilir. ‘Biz bunu böyle varsayıyoruz’ diyorlar. İspat yok. Hukuk çalışacaksa, bırakın Siyasi Partiler Kanunu’nu, Dernekler Kanunu’nu çalıştırsınlar yeter. Ortada suç olması lazım, mahkumiyet olması lazım... Laikliğe aykırılık 163. Madde’deydi. Kaldırıldı suç olmaktan. Suç olmaktan çıkartılmış bir şeyi biz hâlâ suçmuş gibi gündeme getirip parti kapatıyoruz. Dernekler Kanunu’nun 53. Maddesi’nde diyor ki: ”Derneğin suç işlendiğinin odağı haline gelmesi mahkeme kararı ile sabit olunur.“ Yani dernek üyeleri önce teker teker mahkum edilecek, ondan sonra bu mahkeme kararlarına bakılarak, ”Bu dernek suç odağı haline gelmiş“ denilecek, savcı o derneğin kapatılması için mahkemeye müracaat edecek. Bahsettiğimiz alelade bir dernek, siyasi parti değil... Anayasa, siyasi partileri ’Demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır’ diye tarif ediyor. Demokratik hayatın vazgeçilmez unsuru olan bir siyasi partinin, en az bir dernek kadar güvencesi olması lazım! Ama yok. Fazilet Partisi hakkında da ’suç odağı olmuş’ diye kapatma davası açıldı. AKP için de böyle dava açıldı. Peki, bir mahkumiyet kararı var mı ortada? Yok. Mahkumiyet kararı olmadığı halde, suç sabit olmadığı halde nasıl böyle bir dava açılabilir? Yani kesinlikle AKP’nin kapatılmasına karşısınız...
Evet. Bu ülkenin kalkınması yolunda çok güzel adımlar atılıyordu, çok güzel noktalara gidiliyordu. Bu olanlar bitenler de bertaraf edilebilirdi. Ama Amerika’ya teslimiyet, işbirlikçilik bunları perişan etti. Hele hele Türkiye’yi İran’la karşı karşıya getirirlerse büyük felaket olur. Ama bu akılsızlığı yapmazlar diye düşünüyorum. Eğer onu da yaparsalar her şeye müstehaktırlar. İşte Türkiye'yi adım adım 28 Şubat'a götüren süreç... Mine Şenocaklı'nın özel röportajı MİNE ŞENOCAKLI - Kendi hatalarım; mum söndü ve kaçak Mercedes
- Şükrü Karatepe’nin talihsiz 10 Kasım konuşması
- Şevki Yılmaz’ın havalara girmesi...
- Hasan Hüseyin Ceylan, Bekir Yıldız ve İbrahim Çelik’in hesapsız kitapsız konuşmaları
- Erbakan’ın, ‘Kanlı mı olacak, kansız mı?’ sözü... 28 Şubat’la ilgili bizim de hatalarımız oldu diyorsunuz. En büyük hatanız neydi peki?
Ben ‘Öncesi ve Sonrasıyla 28 Şubat’ kitabımda da yazdım. Bu kitap ‘Refah Partisi’ne kurulan komplolar’ diye başlıyor. Bunların hepsi komplo. Kimisi iftira, kimisi taktik, kimisi tuzak, kimisi saptırma, kimisi korku masalları üretme... Bütün bunları yazdık. Niçin yazdık? Çünkü bu isnatlarla, bu evhamlarla Anayasa Mahkemesi’ne götürüldük. Bunların hepsinin düzmece olduğunu anlattım, mahkeme kararlarıyla da ispat ettim. Şimdi diyorlar ki, sizin hiç suçunuz, kusurunuz yok mu? Bu soruyu en azından kendine niye sormuyorsun demesinler diye, ‘Kendi çam devirmelerimiz’ adını verdiğim bir bölüm de ekledim kitaba. En başa da kendi ismimi koydum. Burada ne var? Efendim, ‘Mum söndürüyorlar’ demişim. Ben suç işlemedim. Bayramda Kocaeli’ne gitmişim, konuşma yapıyorum. Refahyol Hükümeti neler yaptı anlatıyorum. ‘Bunları yaptık, şunları yaptık’ diye... ‘Peki siz hükümet olarak bunları yaptınız da muhalefet ne yapıyor?’ diye sordular. ‘Muhalefet cumartesi, pazar günleri TIR’larla Kızılay Meydanı’na gelip halka bedava deterjan dağıtıyor. Hacımatik, Bacımatik, Refahmatik diye... Hacı Erbakan, bacı Çiller... Deterjanların üzerine böyle markalar koymuşlar’ dedim. ‘Başka ne yapıyorlar?’ diye sordular. ‘Işık yakıyorlar, ışık söndürüyorlar, mum yakıyorlar, mum söndürüyorlar’ dedim. Bu kadar. Susurluk kazası sonrası başlatılan, ‘Sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık’ eyleminden bahsediyorsunuz değil mi?
Evet... Ben mum söndürüyorlar dedim ya... Vay efendim Aleviler’e hakaret ediyormuşum. Mum söndürmek cümlesinin buraya vardırılabileceğini düşünmem lazımdı tabii. Bu bir hata olmuştur. AİHM’e asla güvenilmez! Bir de sizin kaçak Mercedes davanız ve Adalet Bakanı’yken cezaevinde Bekir Yıldız’ı ziyarete gitmeniz var...
Benim kaçak arabam yoktu. Almanya’dan bir araba almıştım. Evimde, garajda duruyordu. Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ı ziyaret edeceğiz pazar günü. Savcıya haber verdim, cezaevi müdürüne haber verdim. ‘Bekir Yıldız’ı ziyarete geleceğim’ dedim. Giderken de ‘Makam arabasıyla gitmeyeyim de, kendi arabamla gideyim’ dedim. Araba da Alman plakalı. Vergisini falan ödeyerek getireceğiz. Ama para bakımından sıkıntım vardı. ‘Biraz mali bakımdan durumum düzelsin ondan sonra devlete vergisini veririm’ dedim. Onun için garajda duruyordu. Çocuklara demiştim ki, ‘Gidin de Ankara Gümrüğü’nden bunun muamelesini yaptırın.’ Niye ta Kapıkule’ye kadar gitsinler? Gittiler, ‘Yaptırdık’ dediler bana. Ben de arabaya bindim gittim. Ziyaretten sonra dediler ki, ’Siz makam arabasıyla cezaevine Bekir Yıldız’ı ziyarete gitmişsiniz.’ ‘Kardeşim, makam arabasıyla gitmedim. Özel arabayla gittim’ dedim. Ee, nerede? İnanmıyorlar. Tuttum Anadolu Ajansı muhabiri ve fotoğrafçısıyla benim özel kalem müdürünü konuta gönderdim. Arabanın fotoğrafını çektiler. Ee, araba Alman plakalı! Bir araştırmışlar, kaçak. Kaçak dedikleri de ne? Kapıkule’den çıkması lazımmış, çıkmamış. Meğer bir hafta izin vermişler bize. Benim haberim yok ki! Ben muamelesi bitti sanıyorum. Aslında o gün Adalet Bakanı olarak mahkum olmuş bir Refahlı belediye başkanını cezaevinde ziyarete gidişiniz haberdi...
Onu da kitapta yazdım. Bin defa olsa bin defa giderim. Çünkü yine genel merkezdeyim. Gazetelere bir baktım Sabah Gazetesi’nde manşet. ‘Sincan’da şeriat provası’ diye... Belediye Başkanı toplantı düzenlemiş. Toplantıdan fotoğraflar basılmış. İran elçisi katılmış. Bir yabancı misyon şefinin, bir parti toplantısına katılması için parti genel merkezinden izin alması lazım. Böyle bir izin alınmamış. İran elçiliğinden Hizbullah liderlerinin fotoğrafları alınıp asılmış. Görünce tepem attı tabii... Açtım telefonu, ağzıma ne gelirse söyledim. ‘Sen bu partiyi kapattırmak mı istiyorsun? Senin yaptığını kimse yapmaz!’ diye. Çok ağır konuştum. Ondan sonra DGM savcılığı olaya el koydu zaten. Hiç de müdahale etmedim. Tutuklandı... Benim bir tarafım var, bağırırım, çağırırım ama sonra pişman olurum. Keşke yapmasaydım, kırmasaydım diye... Çocuğa bağırdım çağırdım şimdi gidip helalleşeyim, gönlünü alayım dedim. Görüştüğümüz oda, cezaevi müdürünün odası, savcı da orada. Onların yanında görüşüyoruz. Yani bir helallik ziyaretiydi bu. Ondan sonra Meclis’te soruşturma önergesi verildi. Sanki suç işlemişim, cinayet işlemişim gibi... Meclis’e gidip savundum kendimi. Meclis akladı. Buna rağmen hakkımda 5 yıl siyasi yasak verildi. Peki 28 Şubat’a yol açan en büyük sebep neydi sizce? Erbakan’ın ‘Refah’ın gelişi kanlı mı olacak, kansız mı’ sözü mü?
Kanlı kansız meselesi de şu; yerel seçimler yapıldı. Refah Partili belediyelere karşı bir tepki vardı. Özellikle Melih Gökçek aleyhine... Yürüyüşler yapıldı. Parti grubuna fakslar yağmaya başladı. Efendim, ‘Kan dökeriz de size iktidarı teslim etmeyiz’ diye. Hep kan dökeriz, kan dökeriz... Sürekli fakslar geliyordu böyle. Erbakan Hoca’ya da gösterdim bunları. Hoca da bu faksları kastederek, ‘Refah’ın gelişi kanlı mı olacak, kansız mı, buna millet karar verecek’ dedi. Kanlı kansız bu fakslardan kaynaklanıyor yani. Hoca bunu kastederek konuştu. Ben de bu fakslarla ilgili savcılığa şikayet dilekçesi vermişim. O sırada grup başkanvekiliydim. Bu açıklamayı gazetecilere de yapmam gerekiyordu. ‘Bizim şu anda yukarıda grup dosyamızda birtakım protesto telgrafları var. Bunların içersinde kanla olacak diye ibareler geçiyor. Ben genel başkana bu konuda bilgi vermiştim. Genel başkanın kastettiği bu fakslardır’ demem lazımdı. Tabii bunlar siyaseten tecrübe... Peki Refah Partisi’nin kapatılma gerekçelerini gözönüne alırsanız, ‘AKP için de bu davanın daha önce açılması gerekirdi’ diyor musunuz?
Bizim de kapatılmamız haksızdı, onlarınki de haksız. Çünkü ortada bir eylem yok. Konuşmadan başka bir şey yok. Öyle diyorsunuz ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Refah Partisi’nin kapatılma kararını doğru bulmuştu...
AİHM, niye bizim parti kapatma davamızda böyle karar verdi? Çünkü Avrupa’nın kültürü ırkçı kültürdür, faşist kültürdür, sosyalist kültürdür. Oraya giden DEP davalarına falan nasyonalist açıdan bakıyorlar. Nasyonalizm Avrupa için yabancı bir kültür değil. Avrupa’nın kendisinden doğmuş bir kültür. Dolayısıyla milliyetçilik istikametinde hareket eden bir partiyi o ülkenin rejimi için tehlike olarak görmüyorlar. AİHM sadece kendi kültürünün ürünü olan siyasal partilerin kapatılmasını haksız buluyor. Ama Refah Partisi olsun, Fazilet Partisi olsun İslam kültürünü temsil ediyor adeta. Avrupa kültürü ise bu kültüre karşı. Dolayısıyla bizim davalarımızda şiddet olmasa bile ’Hayır ben bu laikliği Türkiye için farklı anlıyorum’ diyor. Nasıl farklı anlarsın ya! Biz zaten bununla kavga ediyoruz Türkiye’de. Laiklik kavramı Fransa’da nasıl anlaşılıyor? Fransa’da üniversiteye giden kızlar başörtüsü takıyor. Yani AİHM’e güvenilmez. Siyasi mahkeme orası. Avrupa Konseyi’nin bir organı. BİZ OLSAYDIK DENİZ GEZMİŞ’İ ASMAZDIK! Bu ülkenin en büyük gücü sizce de inançlı insanları mı?
Evet. Bir ülkenin en büyük gücü ekonomik yapısı değil, inançlı insanlarıdır. İnanç çok önemlidir! Yani bir şeye inandığın zaman, o inancı kendine hedef yaptığın zaman, canını vermeye bile çekinmezsin. İşte şimdi Hatırla Sevgili diye bir dizi var. Orada çok ibretli sahneler izliyoruz. Gençlerin inandıkları istikamette bir devlet yapısı oluşsun diye kendilerine göre nasıl mücadele ettiklerini görüyoruz. Deniz Gezmiş’i mi kastediyorsunuz?
Evet. Siz olsaydınız asar mıydınız Deniz Gezmiş’i?
Biz idam cezaları için af kanunu çıkarttık 1974’te. Ben Adalet Bakanı’ydım o zaman. Yanlış düşünceleri, yanlış düşüncelerle mücadele ederek önleyemezsiniz. Asarak, keserek olmaz. Deniz Gezmiş kimseyi öldürmemişti zaten...
Öyle. Ama Deniz Gezmiş’i bütün bu oluşumun lideri kabul ettiler. Tabii Mahir Çayan tarafı epey zarar vermişti... Yine de asmazdık. Aslında önemli olan bu duyguların uyanmaması... Tıpkı Denizler’in savunduğu gibi bu devletin bağımsızlığa inanması lazım. Bizim çizgimizde bunlar var. Herkese insanca yaşayabileceği adaletli bir ortamın sağlanması lazım. İnsan vücudunda en yoğun kan beyindedir. Çünkü beyin vücudun her şeyi... Kan en çok oraya gitmiş ama serçe parmağın ucuna da gelmiş. Yani tam bir adalet var vücutta. İşte servet dağılımının da toplumda böyle adaletli olması lazım. YAŞAR PAŞA’YI ÇOK TAKDİR EDİYORUM Sizce asker değişti mi?
Hilmi Özkök Paşa, askeri mümkün olduğu kadar siyasete karıştırmadı. Hiç polemiğe açık kapı bıraktırmadı. Bu fevkalade güzeldi. Ama Yaşar Paşa için aynısı söylenemez. Özellikle 22 Temmuz seçimlerinden önce yaşadıklarımıza bakılırsa... Yaşar Paşa başlangıçta biraz ataktı. Ben kendisini Diyarbakır Kolordu Komutanlığı sırasında korgeneral olduğunda tanıdım. Açık sözlü, mert, içinden geleni olduğu gibi konuşan bir paşaydı. Şimdi gerçekten çok takdir ediyorum kendisini. Ama ilk Genelkurmay Başkanı olduğu zaman “Başlangıcı biraz sıkıntılı olacak gibi gözüküyor bana” demiştim. Böyle bir tereddüdüm olmuştu. Çünkü yapısını biliyorum. Hilmi Özkök Paşa sakindi, o değil... Peki, bakış açısı olarak fark görmüyor musunuz ikisi arasında?
Ordu komutanlığı olarak fark görmüyorum, ama mizaç olarak farklı olduklarını görüyorum. Ya laikliğe bakış açısından?
Hayır. İkisi de aynı... Peki Yaşar Paşa’nın hangi taraflarını takdir ediyorsunuz?
Şimdi ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney geldi. Ne isteyecek? Türkiye’yi İran’a saldırtmak isteyecek. Ama Yaşar Paşa buna olur vermez. Ona inanıyorum. Ondan sonra Afganistan’a savaş için asker isteyecek. Ona da izin vermez. Yani sizin Yaşar Paşa’yla bağımsızlık konusundaki fikirleriniz çakışıyor?
Kesinlikle!
__________________ Ey İnsan! Kerim olan Rabbine karşı nedir seni aldatan (İnfitar,6) İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.
|