İmam Humeyni, Kudüs Davası ve Yeni Dünya 05 Haziran 2008 - 15:13:43 
Aşağıda metnini okuyacağınız konuşma, İmam Humeyni'nin 19. vefat yıldönümü münasebetiyle İran Dışişleri Bakanlığı'na bağlı Siyasi ve Uluslararası Araştırmalar enstitüsü tarafından 1 Haziran 2008 Pazar günü Tahran'da düzenlenen "II. Uluslararası İmam Humeyni ve Dışpolitika Konferansı: Filistin sorunu ve Kudüs'ün özgürlüğüne bakış" toplantısında yapılmıştır. Konferansta İran Dışişleri Bakanı da hazır bulunmuştur.
Değerli katılımcılar, saygıdeğer konuklar
Konuşmamın başında, 19. vefat yıldönümünde İmam Humeyni’nin aziz hatırasını saygıyla anıyor ve aradan geçen zamana rağmen yokluğundan duyduğumuz üzüntünün hiç azalmadığını belirtmek istiyorum.
Bu duygular içinde, onun tarihte iz bırakmış hareketi ve fikirleri üzerine konuşmak üzere bir kez daha Tahran’da olmaktan mutluluk duyuyorum.

İmam Humeyni’nin Kudüs’e olan aşkını ve sadakatini bugün azimle sürdüren İslam devrimi rehberi Sayın Seyyid Ali Hamenei’ye saygı ve selamlarımı sunuyorum.
Onun, insanda musiki duygusu uyandıran güzel Farsçasını ne zaman dinlesem hep rahmetli İmam’ın sözlerindeki bizleri heyecanlandıran tınıyı buluyorum. Filistin meselesinde gösterdiği dirayet, İmam Humeyni’den bize kalan mirasın istikrar içinde uzayan gölgesi gibi adeta. Bunu her defasında görmekten mutluyum, umutluyum.
Filistin meselesini etkileyici bir çerçeveyle tartışmaya açan Sayın Cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad’ı da zikretmeden geçmemeliyiz. Kendisi, Ortadoğu’nun oluştuğu trajik tarihe bizi ısrarla davet ederek paslanmış bilinçlerimizi parlatmayı başardı. Filistin meselesine olan ilgimizin alışkanlığın ötesine geçmesini sağladı.
Bunun için kendisine minnettarız.
Değerli katılımcılar
Biz Müslümanlar, yüzyıllardır Yahudilerle birlikte yaşıyoruz. Bugüne kadar ne Yahudi dini, ne de Yahudilerle herhangi bir sorunumuz olmadı. Hz. Peygamber’in Medine tecrübesinden başlayarak bütün İslam toplumlarında, özellikle de Osmanlı İmparatorluğu ve İran örneklerinde bu hakikati bulabiliriz. Gerçek şudur ki, biz Müslümanlar birarada ve barış içinde yaşamanın anlamını çok iyi biliyoruz.
Tarihin herhangi bir kesitinde eğer Müslümanlar ile Yahudiler arasında çatışmaya dönüşmüş bir gerginlik gösterilirse, hiç tereddüt etmeden diyebiliriz ki, o çatışma ne kitlesel bir karşı karşıya gelme olmuştur, ne de dinî sebeplerden kaynaklanmıştır.
Bu anlayış ikliminin ulus devlet çağına kadar sürdüğünü söyleyebiliriz.
İmparatorluklar döneminin kapanıp ulus devlet devresinin açılmasıyla birlikte insanlık ailesi, kendi anlam dünyasında köklü bir değişim yaşadı. Başta “millet” ve “vatan” kavramı olmak üzere herşeyin anlamı farklılaştı. Bu dönemde, daha önce hiç bilmediğimiz yeni bir kavram evreniyle tanıştık.
İmparatorluklar döneminde kolayca birarada yaşayabilmiş farklı inançlar ve etnik gruplar, bu yeni dünyada ya kendilerine ait topraklara gitmeliydiler, ya da asimile olmayı kabul etmeliydiler.
Çünkü 17. yüzyılda kurulan Vestfalya düzeninde, prensin toprağı, onun dininin egemen olduğu “vatan”dı. “Millet”, o toprak parçasındaki egemen dinî anlayışa mensup olarak yaşamayı kabul etmiş insan topluluğuydu.
Oysa geçmişte insanoğlu, “vatan”ı doğduğu topraklar, “millet”i ise her türlü farklılığın içinde özgürce yeraldığı toplum olarak biliyordu.
Şu halde artık birarada yaşama ve çoğulculuktan sözetmek kolay olmayacaktı.
Vestfalya düzeninin alışkanlıkları nedeniyle olsa gerek, 1979’da İslam devrimi gerçekleştiğinde Batı medyasındaki ilk tepkiler “Ortaçağ karanlığının dönüşü” şeklinde geldi. İslam devriminin kurduğu nizam, yeniden “farklılıkların birarada yaşaması”ndan sözetmekle Batının Vestfalya alışkanlığına darbe indirmiş oldu.
Batı kültür havzasındaki tepkinin sebebi, hiç kuşku yok, farklı inançlar ve etnik grupların İran’daki dinî sistemde temsil kabiliyetine kavuşmuş olmalarındandır. Onlara göre, farklı inanç ve düşüncelerin ve farklı etnik yapıların “ortaçağlarda kalmış” dinî siyasî yapı içinde tarif edilmesi tarihin ilerleyişine aykırıydı.
İran İslam devrimi, imparatorluklar çağının siyasi kültürüyle zaman tünelinden çıkagelmiş gibiydi ve modern politik kültürü huzursuz ediyordu.
Bu sebeple, İran’a yönelik 30 yıllık muhasarayı sadece İslam Cumhuriyeti’nin dışpolitikasına bağlamak mevcut gerilimi izah etmekte yetersiz kalacaktır.
İran; ortaya koyduğu yeni nesil İslamcılığı, Batı dışı modernitesi ve şimdi de nükleer gücü ile gerçekte modern paradigmaya meydan okuyan bir alternatif olarak görülüyor. Temel sorun da budur.
Bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla “Ortadoğu” adı altında siyasi bir coğrafya icat edildi. Müslüman milletlerin birlikte yaşadığı dönemlerden sonra ortaya çıkan “Ortadoğu”, ulus devlet rotasındaki tarihsel yürüyüşün mantıksal sonucuydu.
Bu yeni siyasi coğrafyada, birden fazla devlet veya devletçik kurulmasını, Filistin topraklarına göz koyan siyonistlere cesaret veren gelişme olarak kayda geçmek gerekir.
19. yüzyılın sonlarında fikrî temelleri atılan siyonist rejimin kolladığı fırsat, Ortadoğu bölgesi ulus devletlere parçalanmaya başladığında gelmişti. 1917 deklarasyonuyla başlayan süreç 1948’de tamamlandığında Ortadoğu’nun bölünmesi de nihai şekline ulaşmıştı.
Bu bakımdan, Filistin’de “İsrail” isminde bir rejimin ortaya çıkma macerasını, Ortadoğu’nun oluşma macerası olarak da tarif edebiliriz. Ayetullah Hamenei’nin veciz ifadesiyle, bu, başkenti İsrail olan yeni bir Ortadoğu inşa etme fikridir.
Amerikan Dışişleri Bakanı Rice’ın, adına “yeni Ortadoğu” dediği şey ise, eski Ortadoğu ile başarılamayanı başarmaktır. O da, normalleşmiş bir İsrail ile Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmaktır.
Bunun yolunun daha büyük bir İsrail’i güvence altına almaktan geçtiğini açıkça görebiliyoruz. 2001’den bu yana savaş üstüne savaş çıkartmakla ulaşmak istedikleri amaç bu olsa gerektir.
Ortadoğu ne kadar siyasi belirsizlik içinde olursa ve mevcut sınırlar ne kadar kullanışsız hale gelirse bu İsrail’in o kadar çok işine yarayacaktır. İsrail saldırganlığı, belli aralıklarla Suriye ve Lübnan’ın hava, kara ve deniz sahalarını ihlal ederken bu belirsizliği bir düzene dönüştürmeye çalışıyor gibi görünüyor.
İsrail, eğer diplomatik yollarla normalleşme sağlanamıyorsa işgal ve ihlal ile bunu yapmaya çalışmaktadır. O nedenle, meseleyi, İsrail’le sınırı olan ülkelerin siyasi sorunu olarak görenler yanılıyorlar. İsrail meselesi, bir sınır sorunu değildir.
İmam Humeyni, İsrail’i bir kansere benzeterek, Arap ülkelerine hitaben, onun Lübnan veya Suriye topraklarıyla yetinmeyeceğini ikaz ediyordu. (1982 tarihli konuşması, Sahife-i Nur, c. 16, s. 21)
İslam devriminden önce de, sonra da İmam Humeyni’nin İsrail konusunda kesin bir tutum içinde olması, işte bu normalleşme fikrine en küçük bir ihtimal bile doğmaması içindir.
Fakat dikkat edilirse İmam, İsrail’in normalleşmemesi için gösterdiği gayreti, Yahudiliğe düşmanlık yönünde en küçük bir ihtimal bile doğmaması için de göstermektedir. İsrail’le her türlü ilişkinin kesileceğini söylediği konuşmanın içinde İran’da Yahudilerin, Şah döneminden daha özgür yaşayacaklarını, bunun İslam’ın bir gereği olduğunu belirtmeyi ihmal etmemiştir. (Yabancı haber ajanslarına verdiği röportaj, 1978, Sahife-i Nur, c. 4, s. 219)
Bir konuşmasında da siyonizmin dinsizlik olduğunu hatırlatarak anti-siyonist hahamların bütün dünyaya duyurmaya çalıştığı hakikati dile getirmiştir.
İmam Humeyni, yaptığı konuşmalarda anti-siyonist tutum ile anti-semitik tutumu birbirinden dikkatli biçimde ayırmaya büyük özen göstermiştir.
İmam’ın burada naklettiği tarihî olay, bu konuda oldukça öğreticidir:
Hz. Ali’nin hilafeti sırasında Muaviye’nin askerlerinden biri Yahudi bir kadının ayağından halhalı zorla alır. Bunun üzerine Hz. Ali, “Bunu duyacağıma ölsem daha iyi” der. İmam, bu olayı naklettikten sonra şöyle demektedir:
“Biz, Yahudileri Siyonistlerden ayırıyoruz. Biliyoruz ki Yahudiler Siyonistlerden farklıdır. Biz Siyonistlere karşıyız. Bunlar, Yahudiler adına birtakım işler yapan politikacılardır. Yahudiler de Siyonistlerden nefret etmektedir.” (İran Yahudileri Cemaati temsilcilerine yaptığı konuşma, 1979, Sahife-i Nur, c. 6, s. 164)
İmam Humeyni’yi haklı ve güçlü kılan işte bu incelikli üsluptur. İmam, bu tutumuyla, büyük ve zengin bir medeniyetin temsilcisi olarak konuştuğunu göstermektedir. Batılı propaganda aygıtı dilediği kadar “İran’ı ortaçağdan kalma mollalar”ın yönettiğini tekrar etsin, aksine dünya halkları, binlerce yıllık bu medeniyet merkezinde kültür, sanat ve edebiyata dayalı dünya görüşünün canlılığını koruduğunu görmektedir. İran, aynı medeniyet havzasıdır ve bu havzada bütün inançlar kendi varlıklarını koruyup özgürce geliştirebilmektedirler.
Zaten İran’ı güçlü kılan şey de farklılıkların özgürce bir arada yaşamasına imkan sağlayan zengin bir kültürel çanak olmasıdır.
Bu kültür ve medeniyet mirası İmam Humeyni ile birlikte doruğuna ulaşmış; ama elde edilen güç ve nüfuz, bu defa İsrail’in değil, Ortadoğu’nun yararına kullanılmıştır ve kullanılmaktadır.
İran’ın yeni nesil İslamcılığı nasıl ki milliyetçilikle karışık eski İslamcılıktan farklıysa, İmam Humeyni’nin anti-siyonizmi de bu İslamcılığın anti-siyonizminden farklıdır. Halen İslam dünyasında bazı gruplarda devam eden eski İslamcılıkta, siyonizme karşı olma ile Yahudiliğe karşı olmayı birbirinden ayırmak kolay değildir. Sıklıkla siyonizme karşı olma, Yahudiliğe karşı olma biçimine dönüşebilmekte, hatta bunun için Kur’an ayetleri bile şahit gösterilmektedir.

Kur’an’ın üslubunu bilenler, anlatılan kıssaların Yahudilerle ilgili ontolojik hüküm ifade etmediğini görmektedir.
İlahi vahiy, hiç ontolojik olarak bir kavmi suçlar mı? Böyle olsaydı Yahudilerle ve başka inançlarla ilişkileri düzenleyen hükümlere ne gerek vardı?
Anladığımız odur ki, İmam Humeyni bu konulara derinlemesine vakıf büyük bir fakih olarak, Müslüman zihnin nasıl düşünmesi gerektiğini en sağlıklı şekliyle ortaya koymuştur.
Öyle görünüyor ki, Yahudilerin Ortadoğu’nun yerli halkı olarak, insaniyette kardeş diğer inançlardan toplumlarla özgürce ve güvenlik içinde yaşayabilmesi siyonizmden kurtulmalarına bağlıdır. Bu açıdan bakıldığında İmam Humeyni’nin yükselttiği anti-siyonist bayrak, Ortadoğu’nun tüm halkları için olduğu kadar, Yahudiler için de kurtuluş vadetmektedir.
İmam Humeyni, siyonizme karşı yükselttiği çağrı ile, İran tarihinin kudretli hükümdarı Büyük Kuruş’un yaptığı gibi, aslında Yahudileri özgürleştirecek bir mecra açmıştır.
Öyleyse, Filistin’in bütün halkları; Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler Filistin’deki mevcut siyasi durumun devam etmesine rıza gösteremezler.
Filistin topraklarının işgaliyle ve bölünüp parçalanmasıyla kurulmuş İsrail, tıpkı Güney Afrika rejimi gibi varlığını sürdüremez.
Uluslararası toplum, saldırganlık, savaş ve suikastlerle kendini varetmeye çalışan bu siyonist rejimle birlikte yaşamayı insanlık utancı saymalıdır.
Bu açıdan baktığımızda, esasında Filistin ve İsrail diye iki devleti savunmak da tarihsel tecrübeye aykırıdır. Her ne kadar Filistinliler, hiç olmazsa elde kalan toprakları İsrail işgalinden korumak için Filistin devletine razı oluyorlarsa da ilkesel olarak iki devletli çözümlere de itiraz etmek gerekir.
Çünkü bu toprakların bu kadar parçalanması tarihsel kimliğine aykırıdır.
Filistin toprakları, tek bir ülke adı altında bu toprakların yerli halkının katılımıyla kurulacak ortak bir devletle idare edilebilir.
Filistin’de Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerin ortak devleti olacak, adil bir yönetime ihtiyaç vardır.
Filistin’de iki ayrı devlet değil; hangi inanç ve etnik kökenden olursa olsun insanların vatandaşlık bağıyla bağlı olacağı ve güçlü aidiyet duygusuyla sahipleneceği bir halk yönetimi kurulmalıdır.
Filistin’de, tıpkı İran gibi, çoğulcu bir Kenan devleti kurulmalıdır.
Ortadoğu’da çatışma ve gerilimi sona erdirecek tek yol, Ortadoğu’nun bugünkü Siyonist rejimden kurtulmasıdır.
Rahmetli İmam, bütün hayatını bu gerçeği anlatmaya vakfetti. Şimdi onun gençlerinden Ahmedinejad’ın cesur çağrısıyla karşı karşıyayız:
Filistin’de yerli halkların; Müslümanların, Hıristiyanların ve Yahudilerin katılacağı bir plebisit düzenlenmeli ve bu toprakların halklarının Siyonist İsrail rejimini isteyip istemediği sorulmalıdır.
Kültür ve medeniyet havzası İran’dan yükselen bu ses, askeri yöntemlere değil, halklara güvenmeye ve barışa davet anlamına geliyor.
Savaş ve çatışmadan başka seçenek bilmeyen küresel hegemonların ve onların kutsal topraklardaki Siyonist ajanının bu çağrıya kulak vermeye cesareti var mı acaba?
Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim.