İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
Kayıt ol
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Hadis Köşemiz
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler

  #1
Alt 16.11.2007, 00:57
ögrenci
 
cilem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.11.2007
Yaş: 19
Mesajlar: 9
Konulara Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür aldı 0 Mesajlar için
sahabe hanımların savaslardaki hizmetleri

Silahlı Mekke müşrikleri Medine’nin yanı başındaki Uhud’a kadar gelmişlerdi. Maksatları toprak kazanmak değil, bir inancın mensuplarını yok etmekti. Durum böyle olunca yok etmek istedikleri inancın mensupları da sayı bakımından az olmalarına rağmen bunlara karşı koymakta tereddüt etmediler. Efendimizin kumandasında Uhud’da, mütecaviz müşriklere karşı koyarken, hanımlar da savaştan geri kalmamış; birer ikişer halde bu hizmette yer almayı dini ve vatani bir görev bilmişlerdi.

Hanımların savaştaki bu fedakarlıklarını, olayın içinde bulunan şahitlerden dinleyelim isterseniz. İlk dinleyeceğimiz insan da, Hazret-i Enes olsun. Şöyle anlatıyordu Uhud’da annesinin de içinde bulunduğu sahabi hanımların hizmet ve fedakarlıklarını:

– Uhud’da çok zor anlar yaşamıştık. Bir ara öyle olmuştu ki Resulüllahın yanında on iki kişi kalmıştı. Bir de bazı hanımlar.. Bunların içinde Efendimizin hanımı Aişe ile benim annem Ümmü Süleym de vardı. Kimi hanımlar mücahitlere, düşmana atacakları oku taşıyor, kimileri de geriden su getirip susuzluktan halsiz düşmek üzere olanlara kırbalarla su yetiştiriyordu. Bu sıralarda yaralanıp da su içemeyecek halde sıcak kumların üzerinde yatanların da ağızlarına su boşaltıyor, yüzlerini gözlerini ıslatarak biraz daha dayanmalarını sağlıyorlardı.”

Bir de Efendimizle birlikte tam yedi savaşa katılmış olan Ümmü Atıyye’yi (ra) dinleyelim. Bakalım o ne hizmet görüyordu katıldığı bunca savaşlarda. Şöyle anlatıyordu O da:

– Allah Resulüyle savaşa katıldım. Ben meydanda kurulmuş olan çadırların arasında dolaşır, yemeklerini pişirir, elbiselerinin yırtıklarını diker, yamalarını yamar, yaralıların yaralarını sarar, en çok da bunalanlara su yetiştirirdim. Bilhassa hasta olanlarla yaralananların bizim hizmetimize ihtiyaçları çok fazla olurdu. Bu hizmetlerimiz Allah Resulü tarafından da hep takdirle karşılanırdı”.

Hanımların savaştaki bu hizmetleri başta Efendimiz (sav) Hazretleri olmak üzere öylesine takdir edilir, unutulmazdı ki yıllar sonrasında da bu gayretin sahiplerine hep öncelik tanınır, göstermiş oldukları fedakarlıkları hep değerlendirilirdi. Nitekim bir defasında Hazret-i Ömer (ra) Medine’de ihtiyaç sahibi hanımlara elbise dağıtıyordu. Bir tane de elinde artmıştı. Bunu görenlerden biri:

– Bu kalan elbiseyi de hanımınız Ümmü Gülsüm’e verseniz, dedi. Halife:

– Düşünüyorum, dedi. Buna layık olan hangi hanımdır diye de, hep şu Ümmü Sülayt aklıma geliyor, hak onun olduğuna inanıyorum.

– Ümmü Sülayt ne yapmıştır ki Ümmü Gülsüm’e tercih ediyorsunuz? dediler.

Şunları anlattı Hazret-i Ömer:

– Biz Uhud’da çok zor anlar yaşadık. Böylesine tehlikeli anlarda Ümmü Sülayt koşarak gider, kırbaları doldurup getirir, susuzluktan yere düşmek üzere olanlara kırbalarla su dağıtırdı.

Çarpışma sırasında yırtılmış, sökülmüş elbiseleri de hemen oracıkta bir anda yamar, diker, yine giyilecek hale getirir, perişanlıktan kurtarırdı. Onun bu fedakarlığını unutmak büyük bir vefasızlık olur. Onun için tercihe layık görüyor, hak bu Uhud kahramanının diyorum.”

Savaşlarda hayatını tehlikeye atarak hizmet etmiş olan hanımları, Halife Ömer hiçbir zaman unutmaz, onları hep kollamayı bir vefa borcu olarak görürdü. Bunu halifeliğinin devamı müddetince hep gösterdi.

Bir defasında dağıtılmak üzere yine giyim eşyası getirmişlerdi hayır sahipleri. Bir tane elbisenin ise yeni ve çok değerli olduğu anlaşıldı. Bu sırada çevreden teklifler geldi:

– Bunu yeni evlenmiş olan oğlunuz Abdullah’ın hanımı Safiyye’ye (gelininize) verseniz uygun olur. Elbise pek güzel. Abdullah da yeni evli.

Hazret-i Ömer’in cevabı tereddütsüzdü:

– Bu elbiseyi dediğinizden daha hayırlı bir hanıma vereceğim. Bu hanım Uhud kahramanlarından biri olan Nüseybe’den başkası değildir, dedikten sonra şöyle devam etti:

– Resulüllahdan (sav) bizzat dinledim. Buyurdu ki:

– “Uhud gününde tehlike çok fazla büyümüş, müşrikler bana çok yaklaşmışlardı. Bu sırada baktım bir hanım hayatını hiç düşünmeyerek bir sağımda bir solumda koşuşturuyor, yaklaşan müşriklere karşı koymaktan çekinmiyordu. Bu hanım, Kab’ın kızı Nüseybe’den başkası değildi”.

Hazret-i Ömer sözünü şöyle bağladı:

– İşte ben beğendiğiniz bu elbiseyi Nüseybe’ye layık görüyorum.

Evet, sahabi hanımlar böyle hizmet ediyor, böyle de vefa görüyorlardı. Bilmem bize verilen ders var mı bu hizmette ve bu vefa örneklerinde.
__________________
YAŞASIN ölüm,YAŞASIN mahşer,YAŞASIN mahkeme-i kübra,YAŞASIN kafirler icin hazırlanmış CEHENNEM.
cilem isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 17.11.2007, 01:49
 
Hasbi Rabbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 26.04.2006
Mesajlar: 1,006
Konulara Teşekkür etti: 121
0 Teşekkür aldı 0 Mesajlar için

Allah razi olsun..bu kutlu insanlari örnek alabilmek dua ve dileklerimde.
Hasbi Rabbi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 02.01.2008, 08:40
 
Üyelik tarihi: 31.12.2007
Mesajlar: 68
Konulara Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür aldı 0 Mesajlar için

SAPTIRICI ÖNDERLERİN

VE ONLARA TÂBİ OLANLARIN MAHŞERDEKİ

DURUMLARI

Her asrın insanı yaşadığı devirde kime tâbi olduysa onunla mahşere çağırılacaktır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“İnsan sınıflarından her birini biz o gün imamlarıyla beraber çağıracağız.” (İsrâ: 71)

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz bu Âyet-i kerime hakkında “İmamdan murad, herkesin yaşadığı asrın önderidir.” buyurmuşlardır.

Herkes dünyada kimin bayrağı altında bulunmuşsa, kime uymuş, kimleri rehber edinmişse, ahirette de onun bayrağı altında bulunacaktır.

Rehber edindiği, peşine düşüp gittiği lideri nereye götürürlerse onlar da oraya gidecek. Dünyada olduğu gibi ahirette de bir ve beraberdirler. İyiler iyilerle beraber cennette, kötüler kötülerle birlikte cehennemde olacaklardır.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Firavun kıyamet gününde milletine öncülük eder, onları cehenneme götürür. Gittikleri yer ne kötü yerdir!” (Hud: 98)

“Onlar bu dünyada da, kıyamet gününde de lânete uğratılırlar. Ne kötü yerdir onların götürüldükleri yer!” (Hud: 99)

Ne kötü bir ikramdır onlara takdim edilen! Ne kötü bir bağıştır verilen!

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.” (Kasas: 41)

“Bu dünya hayatında biz onların peşine bir lânet taktık (daima lânetle anılacaklardır.) Kıyamet gününde ise onlar çirkinleştirilip iğrenç kimselerden olacaklardır.” (Kasas: 42)

İyilerin arkasında gidenler, saadet-i ebediyeyi kazanmaya vesile oldukları için liderlerini överek ve ona dualar ederek büyük bir mutluluk içinde Cennet-i alâya doğru yürüyeceklerdir. Saptırıcı liderlerin peşine takılanlar ise felâket-i ebediyeye düşmelerine sebep oldukları için onlara büyük bir kin ve öfke duyacaklar, düşünmeden körü körüne ardına sürüklendikleri önderlerine lânetler yağdıracaklar, beddualar edeceklerdir.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için ‘Ey Rabbimiz! Bizi saptıranlar işte bunlardır. Bunlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!’ derler.

Allah da ‘Zaten hepsinin azabı kat kattır, fakat siz bilmezsiniz.’ buyurur.” (A’raf: 38)

“Öncekiler de sonrakilere derler ki:

Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yok. O halde siz de kazandıklarınıza karşılık tadın azabı!” (A’raf: 39)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyamet gününde insanlar bir araya toplanır, Rabbimiz ‘Her kim neye tapmışsa onun ardına düşsün.’ buyurur. Artık kimi güneşin, kimi ayın, kimi tağutların (kodamanların) peşine düşüp gider.” (Buhari. Rikak: 52)

Allah-u Teâlâ bu gibi kimselere azabını hatırlatarak kendi katına geldikleri zaman hor ve hakir olarak birbirleri ile çekişip tartışacaklarını haber vererek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Sen o zâlimleri Rabblerinin huzurunda durduruldukları zaman, suçu birbirine atıp dururken bir görsen!” (Sebe: 31)

Hep birbirini suçlayacaklar, hep birbirlerini kınayacaklar... Hiç birisi suçu üzerine almak istemeyecek.

Başkalarının peşlerinde körü körüne giden, bu hususta kendilerini uyarmak isteyen münevver insanları dinlemeyen kimseler, o gün hakikatı apaçık gördüklerinde; liderlerinin suret-i haktan görünerek her şeyi nasıl ters gösterdiklerini, o kodamanlara uydukları için nasıl bir felâkete düşürüldüklerini ve azabın hazır vaziyette kendilerini beklediğini müşahede ettiklerinde pek büyük bir hasret çekecekler.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“İçlerinde zayıf sayılanlar (tâbi olanlar, peşlerine takıldıkları o) büyüklük taslayanlara ‘Siz olmasaydınız biz inanmış olacaktık.’ derler.” (Sebe: 31)

Zehirli propagandalarının kendilerinin kâfir olmalarına sebep olduğunu söylemek isterler.

Fakat onlar da kendilerine uyanlar gibi büyük bir azapla karşı karşıya bulunuyorlar, hepsi de aynı girdabın içindeler.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Büyüklük taslayanlar ise zayıf sayılanlara (kendilerine tâbi olanlara) ‘Size hidayet geldi de, sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, kendiniz suçlu idiniz’ derler.” (Sebe: 32)

Yani onlara şunu demek isterler:

Biz sizi sadece davet ettik. Siz ise hiç bir mesned, hiç bir delil olmaksızın bize uydunuz. Allah’ın dinini, ahkâmını, emir ve yasaklarını arkanıza ittiniz.

Biz sizin gibi binlerce insanı peşimize takmaya zorlayacak bir kuvvete sahip değildik. Siz isteseydiniz bizi bu işten alıkoyardınız. Siz bize bağlılık göstermeseydiniz, bağışlarınızla, yardımlarınızla, hediyelerinizle desteklemeseydiniz, bizi kimse tanımazdı.

Allah’ın dinini arzu ve heveslerinize uydurmak için değiştirmek isteyenleri baştacı yapıyordunuz. Size her türlü suç ve günahı işleme ruhsatı verebilecek, haramı helâl yapacak kimselere yüksek payeler veriyordunuz. Şimdi ise suçsuz olduğunuzu iddiaya kalkışıyorsunuz. Halbuki bu günah ve isyanda hepimiz ortağız.

Onların verdiği cevabı da Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde beyan buyuruyor:

“Zayıf sayılanlar (tâbi olanlar) da (peşlerinden gittikleri) o büyüklük taslayanlara ‘Hayır, gece gündüz bizi aldatıyordunuz. Bize Allah’ı inkâr etmemizi, O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz.’ derler.” (Sebe: 33)

Gece gündüz kendilerine tuzak kurduklarını, yaldızlı ve parlak laflarla aldatarak hülyalara daldırdıklarını, doğru yolda olduklarını telkinle kandırdıklarını söyleyecekler.

Neticede uyanlar da uyulanlar da bu karşılıklı suçlamaların kendilerine bir fayda sağlayamayacağını anlayacaklar. Aslında her iki taraf da suçlu. Önderlerin hem kendi günahları var, hem de saptırıp yoldan çıkardıkları kimselerin günahları var. Diğerleri ise hem kendi günahlarının cezasını çekecekler, hem de onlara körü körüne uymalarından ötürü mesuldürler.

Kendileri için hazırlanan azabı gördüklerinde kelimelerle ifade edilemeyen elem ve nedamet duyarlar.

“Bunlar azabı gördüklerinde pişmanlıklarını içlerine atarlar, ettiklerine içleri yanar.” (Sebe: 33)

Hakk’ı, hakikatı red ve inkâr eden bu nasipsiz mahluklar, işledikleri günahların cezasını çekecekler, ektiklerini biçip ettiklerini bulacaklar.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Biz o kafirlerin boyunlarına demir boyunduruklar takarız. Onlar ancak yapmış olduklarının cezasını çekerler.” (Sebe: 33)

“Onlar hesaba çekileceklerini hiç ummuyorlardı.” (Nebe: 27)

Avam güruhu, dünyada iken lider kabul ederek hayvan sürüsü gibi körü körüne peşlerinde sürüklendikleri kimselerin ahiretteki zillet ve meskenetlerini, ne kadar sefil bir duruma düştüklerini gördüklerinde onlara şöyle derler:

“Biz size uymuştuk, sizin bağlılarınızdık şimdi siz Allah’ın azabından zerrece bir şey olsun savıp, bizi koruyabilecek misiniz?” (İbrahim: 21)

Kendilerine ne emretmişlerse emirlerini tutmuşlar, onlara uydukları için zaten bu acı sonuca varmışlar.

Bütün yetkileri, makam ve mansıpları dünyada kalan, yaptıkları tahrip ve tahriklerin, sapma ve saptırmaların cezası ile karşı karşıya bulunan önderler bu sözler karşısında mahçup olurlar, acziyetlerini itiraf ederler ve derler ki:

“Eğer Allah bizi doğru yola eriştirseydi, biz de size doğru yolu gösterirdik.” (İbrahim: 21)

Orada ister istemez Allah-u Teâlâ’nın yüce kudretini kabul ve itiraf ediyorlar. Halbuki bir imtihan sahnesi olan dünyada iken, hem kendileri kabul etmiyorlardı, hem de arkalarına taktıkları kimselere kabul etmemelerini telkin ederek şirke sürüklüyorlardı.

“Şimdi artık sızlansak da sabretsek de birdir, kaçıp sığınacak bir yerimiz yoktur.” (İbrahim: 21)

Artık iş bitmiş, iş işten geçmiştir.

“O halde o gün hepsi azapta müşterektirler.” (Saffat: 33)







--------------------------------------------------------------------------------

| Yayınlarımız | Ana Sayfa |
orhan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Seçenekler

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar son Mesaj
sahabe efendilerimizi tanıyalım....özelliği verilen sahabe efendilerimiz kimdir...? mus'ab Önemli Şahsiyetler ve Eserleri 58 06.10.2007 17:24
Müşteri Hizmetleri... msadi Fıkra ve Mizah 1 25.02.2007 13:46
Mü'min hanımların dikkatine Selefiye Önemli Şahsiyetler ve Eserleri 0 26.12.2006 09:34
Turkcell Hizmetleri Kemal_58 Fıkra ve Mizah 1 09.09.2006 12:03


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 15:13 .
Powered by vBulletin Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de

 
Anasayfa - Arşiv - Yukarı git