Şu itiraflar, içine girmiş olduğu günah bataklığından dolayı vicdan azabı duyan bir gence ait. Bakın ne diyor:
“Lise-1’den bu yana bazen uygun olmayan sinemalara gidiyorum. Bu daha sonra bana inanılmaz acılar veriyor. Günlerce gülmeyi kendime yasaklıyorum. İnsanlardan hep kaçıyor, hafakanlar yaşıyorum. Kendimi etrafımdaki iyi insanlardan çok aşağı ve alçak görüyorum. Mutluluk değil birazcık huzura ihtiyacım var. Öylesine ikilemlerdeyim ki bir gün gelir, buna dayanamaz ve acı bir şekilde her şeyi bırakırım diye korkuyorum.”
Bu ifadeler vicdandan geliyor. Aslında bunlar kişideki imanın haykırışları… Şurası bir gerçek ki, fuhuş yapanların veya zina günahına bulaşanların çoğu, bunun haram olduğunu bildikleri için bilinç altlarında büyük bir vicdan azabı ve huzursuzluk duyarlar. İnkâr etseler de kendilerine güvenlerini içten içe kaybetmeleri bunun bir göstergesidir. Çünkü her günah fıtratı bozar. Bu bozma işi insana “Ben bu işi yapacak kadar basit bir insan değilim aslında. Keşke yapmasaydım” şeklinde vicdan azabı çektirir.
Aslında bir dereceye kadar bu vicdan azabı güzeldir. Çünkü bu sıkıntı, insanı tövbe kapısına yönlendirmesi adına bir tetikleme görevi üstlenir. Rabbimizin af ve mağfiret kapıları ardına kadar açık. Bize düşen defalarca sürçsek de o kapının tokmağını çalmak.
Ancak bu vicdan azabı bir vesvese haline gelirse, “Artık ben bittim.
Allah beni asla affetmez” şeklinde bir ümitsizliğe sebebiyet verirse, işte o zaman yeni bir tehlike başlamış olur. Bu tarz ifadeler şeytanın o insan için hazırladığı ikinci bir tuzaktır. İlk tuzağa yakalanan kişi, tövbeyle düştüğü uçurumdan kendisini çıkarmalı ve şeytanın bir kere daha aldatmasına izin vermemeli.