İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > EDEBIYAT > Kitablar ve Dergiler
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #161
Alt 23.01.2008, 15:28

 
Üyelik tarihi: 14.09.2005
Mesajlar: 1.287
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 2 Mesaja aldı
.
__________________
" Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur. " N. F. K.
egzotic1 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #162
Alt 24.01.2008, 16:43

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
Duyuru: Molla Yahya El-Abbasi Efendi (K.S) Hakka Yürüdü (geri dön)(Bu makale eklendiği tarih olan 20.01.2008 itibarıyla 194 defa okunmuştur) Arkadaşıma Tavsiye EtYazıcı Çıktısını Al Ülkemizin tanınmış alimlerinden olan Molla Yahya Efendi; 20.01.2008 Pazar günü İstanbul Yeditepe Hastanesinde, saat 10:30 da Hakkın rahmetine kavuştu. Bir süredir tedavi görmekte olduğu hastalığına yenik düşen Molla Yahya Efendi Seyda Muhammed Raşid Hz.nin halifelerinden olup, 68 yaşındaydı...
Yahya Efendi'nin Mübarek naaşı; 21.01.2008 Pazartesi günü Ümraniye Çamlıca'da, hayattayken hizmet çalışmalarını sürdürdüğü Beylerbeyi Buhara İlim Vakfı Merkezi'ndeki Hasaneyn Camii'nde öğle namazını müteakip Muhammed Raşid Hz.nin oğlu Seyyid Fevzeddin Efendinin kıldırdığı cenaze namazının ardından, kısa bir süre omuzlarda taşınmıştır. Yahya Efendinin naaşı, getirildiği Kocaeli'nin Gebze ilçesine bağlı Tepecik köyünde bulunan Molla Fenari aile kabristanına tüm sevenlerinin katılımıyla ve dualarla defnedilmiştir.
İslâmi ilimlerde bilgi sahibi olan ve çevresi tarafından çok sevilen Yahya Efendi'nin cenazesine binlerce seveni ile talebesi katıldı. Sağlığında tüm hayatını İslama hizmete vakfettiğini belirten Molla Yahya Efendinin yakın çevresinden Niyazi Şahin, "Alimin ölümü alemin ölümü gibidir. Bu anlamda çok üzüntülüyüz. Hazret bütün ömrünü vatanı, milleti ve dini için çabalayarak geçirdi. Vefatından sonra ardından onlarca eser, binlerce talebe ve dine, millete hizmet edecek kalıcı eserler bıraktı. Kendisine Allah'tan rahmet diliyoruz" dedi. Türkiye'nin manevi dinamiklerinden birini kaybettiğine dikkatleri çeken Şahin, tek tesellilerinin rahmetlinin başlattığı, devam ettirdiği hizmetlerin bundan sonra da hız kesmeden devam ettirecek talebelerinin yetişmesi olduğunu ifade etti..
O, Islam'ın ve müminlerin hizmetcisi, ilmiyle âmil olan âlimlerin Sultanı, S. Muhammed Raşid (ks) Hz.nin "Dünyada ilim kalksa, ilim kitapları yansa yok olsa, Molla Yahya (ks) hepsini tekrar yazar" övgüsüne muhatap olmuş büyük bir ilim ve hizmet insanıydı...
Molla Yahya Efendi'nin cenazesi toprağa verildikten sonra külliye de; Oğlu "Hamid Pakiş Efendi"tarafından taziyeler kabul edildi ve gelenlere yemek ikramında bulunuldu.
Aramızdan ayrılarak ebedi aleme göçen Şeyh Yahya Abbasi el-Haşimi (ks); Peygamber Efendimize, ehl-i beyt'e, ashab-i kirama ve sâdat-ı kirâma kavuştular. Aynı zamanda Gönüller Sultanımız Seyyid Muhammed Raşid Hz. nin vefatından sonra kendisine ilk kavuşan halifesi de oldular...
Molla Yahya Efendiye Allah (cc.) dan rahmet, başta oğlu "Hamid Efendi" olmak üzere kederli ailesine, akrabalarına, sofilerine ve tüm sevenlerine Feyz Dergisi camiası olarak başsağlığı ve sabr-ı cemil dileriz.
Allah cc. makamlarını yüce etsin. Bizlere de şefaatlerini nail eylesin.
Kısaca Molla Yahya Efendi:
1940 yılında Batman ilinin Kozluk ilçesine bağlı Ulaşlı köyünde dünyaya gelmiştir. İlk tahsilini alim olan muhterem babası Molla Abdurrahman Efendi'nin yanında yapmıştır.Çevresindeki bir çok alimden ders almak süretiyle ilmini ilerletmiş, en nihayet Gavs-ı Bilvanisi (Kasrevi) namıyla meşhur, gözünün nuru, şeyhi ve üstadı Şeyh Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni (K.S.A.) hazretlerine hem zahiren hemde batınen talebe olmuştur.
1957 yılında ilmi icazetini almış ve Gavs hazretlerinin dergahında müderrislik yapmıştır.1960-61 yıllarında önce Manisa sonra Edirne’de askerlik vazifesini yapan Şeyh Yahya Efendi (K.S.) yurdun çeşitli bölgelerinde imam-hatiplik yapmış, son olarak 1987 yılında görevli olduğu Şanlıufa Merkez Hüseyniye Camii’nden emekli olmuştur.
Gavsı Azam Seyyid Abdul Hakim-i Hüseyni (K.S.) hazretlerinin 1972 yılında Rahmet-i Rahman’a kavuşmasıyla, O’nun oğlu ve aynı zamanda halifesi olan Şeyh Seyyid Muhammed Raşid (K.S.) hazretlerine intisab etmiştir.
1987 yılında manevi diploması olan halifelik icazetini de alan kıymetli hocamız, şeyhinin talimatıyla İstanbul’a hicret etmiş ve oraya yerleşmiştir. Şeyhi Seyyid Muhammed Raşid (K.S.) hazretlerinin 1993 yılında aniden Refik-i A’la’ya ulaşmasıyla, bir kez daha yüreği yanan hocamız, tarikat adabı gereğince artık manevi irşad vazifesine de başlamıştır...
Ruhuna binlerce Fatihalar gönderiyoruz...

..::www.feyzdergisi.com::..
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #163
Alt 24.01.2008, 19:29

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
Molla Yahya El-Abbasi (K.S) nin Hatırasına


Tasavvuf, Mürşidi Kamilin Gerekliliği ve S.Muhammed Raşid Hz. Hakkında Yaptığımız Mülakatı Molla Yahya el-Abasinin Hatırasına yeniden yayımlıyoruz. FEYZ: Efendim, Seyda Muhammed Raşid Hz.'leri ile ne zaman tanıştınız? MOLLA YAHYA HZ.: Elhamdülillahi Rabbil Alemin, vessalatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi vesahbihi ecmain.

Seyda Hz. (k.s.) ile sene 1955'te Kasrik köyünde tanıştık. Biz orada Gavs (k.s.) hayatta iken, Gavs (k.s.) 'ın ziyaretine gittik. Gavs'tan (k.s.) tövbe aldık. Seyda Hz. orada idi, o zaman okuyordu. Gavs (k.s.) 'ın yanında o zaman Seydamızla (k.s.) tanıştık. Ve ondan sonra, biz Gavs'ın yanına gidip gelince Seydamızla tanışmamız fazla oldu. En sonunda Seyda Hz. (k.s.) ile beraber vazife yaptık. Gadir'de o imam idi, ben onun müezzini idim. Beraber yola çıktık ve ta ki vefatına kadar, artık tanışmamız nasib oldu elhamdülillah.

FEYZ: Efendim, Seyda Hz.'nin (k.s.) ahlakından bahseder misiniz?

MOLLA YAHYA HZ.: Seyda Hz. (k.s.) kamil ahlak üzere idi, faziletli ahlak üzere idi. Evvela, Gavs (k.s.) hayatta iken, hizmeti sever ve hem gelen misafirlerin hem de evin hizmetini yapardı. Seyda Hz. (k.s.) bile istisna mübarek, çorbayı kendi eliyle sofilere veriyordu ve her hizmeti yapıyordu. Hem evin hizmeti, hem de caminin hizmeti, hem de sofilerin hizmeti... Ve Gadir'deyken bir değirmenleri vardı. Akşama kadar o değirmenle meşgul olurdu. Tabii hizmetin fazileti çok fazla. Çünkü insan mesela tesbih çekiyor, salavat çekiyor, o bir zaman sonra bitiyor. Fakat hizmet öyle değil... Diyelim ki bir yemeği getirdiğin zaman o yemekten yemesen, yiyenlerin hepsi o yemek kadar, devam edip, ibadet ve taate devam ettiği müddetçe o yemek sahibi de sevap alıyor.

Bunun için Seydamız (k.s.) tabii taat ve ibadetten geri kalmamak üzere bütün hizmeti yapardı, her türlü hizmeti yapardı. Ondan sonra Seydamız (k.s.), Ahlak-ı Muhammediyeye sahip idi. Yani şefkatli, merhametli, vakarlı, tevazulu, cömert bütün bunlar Seydamızın başlıca ahlakları idi. Yani şefkati, merhameti herkese şamil idi. Herkese şefkatli, merhametli idi. Hatta bu şefkatinden, merhametinden bir misal olarak son vefat edeceği zaman vefatından 15 gün önce Afyon'daydık, yanındaydık. Kendisine; ''Afyon nasıl Seyda Hz.'lerine havası iyi geliyor mu acaba, Seyda Hz.'nin hoşuna gidiyor mu? '' diye sorduğumuzda,
''-Evet'' dedi. ''Afyon'un havası çok hoş, bakıyorsun mesela biz güneşteyiz, güneşin hiçbir tesiri yok. Şimdi Menzil çok sıcaktır'' dedi. ''Dedim öyle ise Seyda Hz. daha erken daha evvel gelirse ve daha fazla kalırsa daha iyi değil midir? '' Dedi ''öyle ama, ben burada çok üzülüyorum, çok sıkılıyorum...

Hayır ola dedim; dedi: ''Sofiler gelir, cemaat gelir. Burada bir fırınımız yok, mutfağımız yok, onlara çorba çıkaramıyoruz, ekmek çıkarmıyoruz, işte aç geliyorlar, aç gidiyorlar, ondan dolayı ben çok üzülüyorum. İnşallah bu sene hem mutfak, hem bir fırın yapacağız, artık gelen sofilere bir çorba vereceğiz, dağıtacağız, o zaman ben rahat ederim'' dedi. Demek ki o kadar şefkati, merhameti vardı. Sofilerin herşeyiyle meşgul olurdu. Mütevaziliğiyle, bu kadar gelen cemaat, bu kadar gelen alem olmasına rağmen, hiçbir zaman Seyda Hz. bir zerreyi miskal değişmemiş, öyle birşey görülmemiş.

Yani Seydamız (k.s.) bile, kendi haşa ne kaba, ne yükseliş. Aynı eski hali ne ise, o hal üzerinde idi. Yani ne elbisesinde ne giyinişinde ne kalkış oturuşunda hiç zerreyi miskal değişiklik yoktu. O tevazu idi, hepsina karşı mütevazilik gösterirdi. Ondan sonra cömertlik, o gelen misafirlere o kadar yemek, o kadar ikram, o kadar çorba verirdi hoşlukla verirdi ve Seydamız (k.s.) tamamıyla ahlakı Muhammediye (s.a.v.) ve kamil ahlak sahibi idi. Sünneti seniyyeye mutabakat ederdi. Hiçbir zaman sünneti seniyyeden ayrılmazdı. Hiçbir gün birisinin ne gıybeti, ne birisinin aleyhinde konuşma, insanlar görmedi, mümkün değildi. Ne kimsenin aleyhinde konuşur, ne de kimsenin gıybetini yapardı.

Birisinden bahsedildiği zaman Seydamız (k.s.) onu güzel bir şekilde anlatırdı, ondan sonra onun iyiliğinden bahsederdi, hiçbir kötülüğünden bahsetmezdi, sabırlı ve vakurdu. İşte ahlakı öyle idi. Mesela karşısında olan, o kadar mesela hakaret yapıldı ona, kendisine parmağından zehir verildi. Yine Seydamız ne intikamın peşinde oldu, ne de birşey yapılmasını söyledi. Herşeye karşı, Seydamız (k.s.) Resulullah (s.a.v.) ahlakına sahipti. Ahlakı Muhammediyeye sahipti. Fakat tabii bizim Seydamızı (k.s.) tamamıyla anlatmamız mümkün değildir. Yani biz ne kadar anlatsak yine ancak denizden bir katre damla anlatabiliriz. Fakat Seydamız (k.s.) yani şeriati ve İslamiyeti temsil eden yani İslamiyetin bir mücessip bir numunesi idi. Görüldüğü zaman İslamiyetin ne olduğunu insan anlardı. Seydamız (k.s.) böyle bir fedayi ahlaka, kanaate sahipti.

FEYZ: Efendim, Seyda Hz.'nin (k.s.) ilme verdiği önemden bahseder misiniz?

MOLLA YAHYA HZ.: Seyda (k.s.) tabii ilme önemi de çok fazla idi. Mesela Menzil'de o inşa ettirdiği bir medrese vardı büyük bir medrese vardı. Afyon'da yine böyle talebelerin okuduğu, mesela yine Ankara'da oğluna medrese yaptırdı. Hepimize tavsiye ederdi, yani ilmi tavsiye ederdi, yani alim olun derdi. Ve Seydamız (k.s.) çok sefer mesela cehaletle bir yere varılmaz, illa ilimle ulaşılır, hatta bunun üzerine bir misal, bir hikaye getirirdi. Yani ilim olmasa insan bir yere ulaşamaz, ilim lazımdır, yani bir yere ulaşmak için ilim lazımdır. İşte buna bir misal de şöyle getiridi: Bir sefer dedi, ''İki kardeş var idi, babaları vefat edince bunların ikisi de kendilerini Allah (c.c.) yoluna vermek istediler. Birisi dedi ben evvela gidip okuyacağım, alim olacağım, ondan sonra ben kendimi ibadete vereceğim. Birisi de dedi, alim olmaya kadar acaba zaman olur mu olmaz mı, en iyisi ben şimdi gidip ibadet yapacağım, ibadetle meşgul olacağım. Birisi ibadete gitti, birisi ilme gitti. Ondan sonra ilme giden bir müddet okuduktan sonra, biraz ilim anladıktan sonra, bir gün dedi ki, ben gideyim kardeşimi göreyim, kardeşimin ahvalini durumunu öğreneyim, hangi haldedir, hangi durumdadır.

Kardeşinin yanına geldi baktı ki, hakikaten kardeşi çok taat ve ibadetle meşgul. Yani taat ve ibadeti, onun zayıflığından, onun simasından bellidir. Sevindi, elhamdülillah dedi. Kardeşim taat ve ibadet bu kadar yapıyor, keyfe geldi hoşuna gitti. Fakat bir de baktı ki, böyle kardeşinin sarığının ucunda siyah bir şey var, bir şey görülüyor. Allah Allah, dikkat etti, bunu fare kuyruğuna benzetti. Kardeşim hayırdır, nedir bu senin sarığındaki?.. Hiç sorma dedi abi, hiç sorma, hiç bahsetme dedi. Nasıl yani dedi. Ben namaz kılarken bir fare devamlı önüme gelirdi beni meşgul ederdi, benim hayallerimi, düşüncelerimi değiştirirdi, benim huzurumu kaçırırdı. Ben de bir gün vurdum, öldü. Ölünce ben dedim bunun vebalinden nasıl kurtarayım, en iyisi bunu sarığımın altına koyayım ki, vebalinden kurtarayım. Onun alim olan abisi dedi ki: Senin o kadar namazın hep fasıktır, hep bozuktur. İşte Seydamız ilmin değerini bu şekilde anlatırdı. İlim olmasa insan salih ibadet yapamaz bunun için ilim çok değerli, çok önemlidir. Seydamız (k.s.) bu şekilde söylerdi.

FEYZ: Efendim, mürşidi kamilin gerekliliğinden, ahir zamanda mürşide bağlanmanın gerekliliğinden bahseder misiniz?

MOLLA YAHYA HZ.: Evet, insanda fıtri olarak, yaratılış itibarıyla bazı eksikler var. Hele hele emraz-ı kalbiye dediğimiz, kibir, hased, ucubdan, nadir sayıda insan, bunlardan kurtulur. Yani insanın çoğunda bunlardan var. Hırs, dünya muhabbeti, buhul vardır. İşte bu emraz-ı kalbiyenin izalesi yolu, tasavvuf yoludur, tasavvuf ve tarikattir. Çünkü o konudan bahseden ilim tasavvuf ilmidir. Tabii, tasavvuf ilmine girmek de sadece okumakla olmuyor. Sen tasavvufun mesela, binlerce kitabını okusan, o tasavvufun bir hakikatına varamazsın. Evet, okuyorsun biliyorsun ama, tatbikatı yok. İşte bunu tatbik etmek için, bu emraz-ı kalbiyeden kurtulmak için, mürşid-i kamile çok büyük ihtiyaç vardır. Yani, ahir zaman olmasa dahi, yine mesela bu İmam-ı Şafii gibi, İmam-ı Azam gibi zatlar, bunlar nasıl ki tasavvufa dalmışlar, tasavvuf ilminden istifade etmişler, bir pirden, bir mürşidden istifade etmişler, aynen onun gibi...

Mesela İbn-i Abidin, İmam-ı Azamın talebelerini sayarken, Süfyan-ı Sevri diyor. Süfyan-ı Sevri, İmam-ı Azam'dan hem fıkıh ilmi almış, hem de tasavvuf ilmi almış, İmam-ı Azam aynı zamanda bir irşad vazifesi yapmıştır. Mesela İmam-ı Şafii'nin bu hususta dediği sözü dikkate değerdir. ''Ben bekardım ve şeyhime gidip, ona halimi arzettim.'' Eğer Cenab-ı Mevla, birisini kamil ahlak üzere yaratmışsa ve ahlakı çok güzel ise, onun belki ona ihtiyacı yok ama, böyle kişi binde bir bile bulunmuyor. Allah'ın (c.c.) adeti öyledir, herşeyin terbiyeye ihtiyacı olduğu gibi, insanın da bir mürebbiye ihtiyacı vardır. Mesela nasıl ki bir meyva ağacının bakımı yapılmazsa, onun aşısı yapılmazsa, gübresi, suyu verilmezse, meyvesi güzel olmuyor. Fakat insanın bakımı ile beslenen, mutlaka daha güzel, daha iyi meyve veriyor. İnsan da aynı böyle, insanın da bir mürebbiye ihtiyacı vardır. Kitap okumakla insan, hastalığını belki biliyor, teşhis ediyor, fakat tatbik bilemiyor. Nasıl ki mesela birisi, bir doktorun yanında çalışmazsa, kendiliğinden kitabı okusa, hastalık bu diyor fakat ama birisi ona dese ki ben hastayım, o zaman o, vallahi diyecek ben anlamam, ben doktor değilim...

İşte böyle de mürşid-i kamiller de kalbin doktorlarıdır. Kalp hastalıklarının tedavisini Cenab-ı Mevla, onların sayesi ile tedavi ediliyor. Tabii ki hakiki hidayetini Allah (c.c.), hakiki irşadını Allah (c.c.) veriyor. Bunlar ancak vesile olurlar, sebep olurlar. Mürşid-i kamilin şartlarında ise, tabii ki alim olacak, amil olacak, bir mürşid eli tutmuş olacak, o mürşid ta Resulullah'a (s.a.v.) gidecek ve Resulullah'ın (s.a.v.) ahlakına sahip olacak. İşte bu şekilde olan bir mürşid-i kamilin, sözünden ziyade, hal ve hareketinden sofi istifade ediyorve mürid o şekilde Allah'a (c.c.) yaklaşıyor. Nasıl ki sahabe-i kiram , Resulullah (s.a.v.) 'in ahvalinden etkilenirlerdi, nazarından etkilenirlerdi... işte bu da öyle. Onun için mürşid-i kamile çok büyük ihtiyaç var. Yani kim olursa olsun, bila istisna herkese bir mürşid-i kamil, bir rehber, bir üstad lazımdır....


..::www.feyzdergisi.com::..
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #164
Alt 24.01.2008, 23:50

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
199. Sayımız / Kapak (Ocak 2008)

Ocak sayısında Feyz yine dopdolu. Kışın belki de en soğuk günlerini yaşıyoruz. Soğuğun insanı harekete geçirdiğini, hayata karşı tetiklediğini, hayatı sürdürmek için insanı daha canlı kılan bir tarafı olduğunu hepimiz hissetmişizdir. Bizler de içinde yaşadığımız ortamların aynen soğuk havalar gibi bizi tetiklediğini; kültür adına, irfan adına, hikmet adına canlı, sımsıkı ve dimdik ayakta kalmak ve her daim ayakta olmamızın insan, toplum, millet ve ümmet adına çok büyük bir önemi olduğunu biliyor ve görüyoruz.

2007 yılı tüm dünyada "Mevlana Yılı" ilan edildi ve Mevlana Celaleddin-i Rumi Hz. elden geldiğince, her yönüyle anlatılmaya çalışıldı. Hakikaten İslam dünyası adına çok ama çok sevindirici olan bu durum, günümüz insanlığına, İslam'ın her boyutta ve neler verebileceğinin de bir mukaddimesi mahiyetindeydi. Çünkü Mevlana Hz., tüm dünyada İslam'ın şahsiyet modelinin İslam ümmeti içinde en çok bilinen ve tüm dünyada kabul edilen bir temsilcisi olarak, insanlığa "dinle!" sözüyle İslamı anlatıyor ve İslam'ı dinletiyordu. Bu durum, İslam' yönelik olarak yapılan tüm yanlış bilgilendirmeleri, kasıtlı ve yanlış propagandaları, tüm sinsi çabaları bir çırpıda ve en keskin biçimde bastırıyor, 21.yüzyıl insanına bir kez daha Resulullah (sav) Efendimizin tebliğ ettiği dinin hak ve baştan sona hakikat olduğunu haykırıyordu. Bizler de Feyz Dergisi olarak, Mevlana Hz.'nin tüm dünyada en az 2007 sıcaklığında algılanması ve bu ilginin artarak devam etmesi için 2008 yılının ilk sayısında, Mevlana aşığı ve her zeminde insanımıza Mevlana'yı anlatan gönül adamı Fatih Çıtlak Bey'le "dinle!" sözündeki hikmeti, günümüz insanı için neyi ifade ettiğini, "Hamdım, piştim, yandım" sözündeki engin idraki konuştuk. Çok büyük bir zevkle okuyacağınız bu röportaj için kendisine okuyucularımız adına teşekkür ediyoruz.

Peygamber Efendimizin Mekke'den Medine'ye hicreti İslam tarihinin en önemli hadiselerinden biridir. Müslümanlar için bu hicret; zulümden hicret, İslamı tebliğ için hicret olduğu gibi, kendi nefsinin marazlarından kurtulmak da dahil olmak üzere tüm yaşantısında bir kurtuluş yolu olmuştur. Diğer bir açıdan Hicrî Takvim Yılı, Muharrem Ayı ve bu ayın tüm zamanlardaki önem ve kudsiyetini ana hatları ile derleyerek, tüm okuyucularımızın faydalanması için, gerçekten yüzyıllar boyu bu ay yaşananların hafızalarda kalacağı kadar akıcı anlatımı ile harika bir özet halinde bu sayımızda size sunuldu.

Bu sayımızda üzerinde durduğumuz önemli bir konu da tüm dünyada Müslümanların birbirlerini algılama biçimine dairdi. Özellikle Ortadoğu, tarihin getirdiği sıkıntı ve yanlış anlayışlarla, bu konuda gerçek anlamda mağdur ve mazlumları oynamakta. Bizler de bu konuda Ürdün Ehl-i Beyt Üniversitesi İslam Hukuku Ve Kanun Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ziyad Değamin ile İslam Ülkeleri Arasında Ticari Sosyal ve Kültürel İşbirliğini konuştuk. Bizzat sahaya inerek ömrünü geçiren ve çalışmalarını devam ettiren, iyi bir gözlemci, iyi bir akademisyen kendisi… En önemlisi de sıcak, samimi bir Müslüman, 21. yüzyıla sarkan dağılmışlık ve yalnızlığımızı derinden hisseden, acısını ve çilesini çeken, üstelik boş durmayıp ısrarla çaba harcayan bir gönül insanı diyebiliriz. Zevkle ve düşünerek okumanız dileğiyle…

Küreselleşerek küçülen dünyada artık her an değişik dinlerden insanlarla karşılaşma ihtimalimizin son derece arttığını görüyoruz. O zaman, böyle karşılaşmalarda güzel dinimizi, hem anlatabilmek ve hem de belki bir hidayete vesile olabilmek düşüncesiyle, yeterli şekilde bilmenin ciddi bir görev haline geldiğini düşünüyoruz. Yazarımız Abdulkadir Yılmaz da, Feyz'in Ocak sayısında bu konuyu işliyor. Her bakımdan donanımlı bir mümin olmak hususunda insanı tetikleyen bir yazı…

Diğer güzel bir yazı da Alper Yücel Zorlu'dan… Magazin/ Pop Kültür/ Küresel Cinnet Ortamında Sağlıklı Ve Onurlu Bir Cinsel Eğitime Dair... "Cinsellik, ilahi kaynaklı vahiy kültürüyle çerçevesi çizilen bir "kurgu" halinde düşünülmezse, yani sağlıklı bir kurguyla kendi cinselliklerini yönlendirmezlerse; insanlar, ya da fikir sahipleri, cinselliğin değil, sapkınlığın doğasını korumak gibi komik bir duruma düşmüş olurlar."diyor yazarımız. Kendimizi ve toplumu, çevremizdeki insanları daha doğru algılamamıza yol açacağını düşündüğümüz bir yazı. Bir bakıma faklı boyutta bir kendini keşf de diyebiliriz. Değerlendirmesi sizden diyoruz.

Bu sayını bizi en çok duygulandıran bölümü hiç şüphesiz "Hocaların Hocası'nın Son Yolculuğu", hocaların Hocasının gidişi… Başbakanından Cumhurbaşkanına, binlerce müslümanın uğurlamasıyla gitti Hocamız. "Yılmadan yürüyeceğiz, ne kadar yürüyebilirsek. Bizim görmemiz, başarılı olmamız şart değil. Karınca misali Kâbe'ye doğru yürüyeceğiz, yürüyebildiğimiz kadar. Bizim görevimiz üzerimize düşen sorumluluğumuzu yerine getirmekten ibarettir..." deyip, hedeflerin, gayelerin en güzeline nasıl ulaşılacağını söyleyerek gitti. Prof. Dr. Sabahattin Zaim Hocamıza Allah'tan (cc), bol bol rahmet diliyor ve dua ediyoruz.

Hayırla kalın, hoşçakalın…

..::www.feyzdergisi.com::..
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #165
Alt 26.01.2008, 22:32

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
Mesela İbn-i Abidin, İmam-ı Azamın talebelerini sayarken, Süfyan-ı Sevri diyor. Süfyan-ı Sevri, İmam-ı Azam'dan hem fıkıh ilmi almış, hem de tasavvuf ilmi almış, İmam-ı Azam aynı zamanda bir irşad vazifesi yapmıştır. Mesela İmam-ı Şafii'nin bu hususta dediği sözü dikkate değerdir. ''Ben bekardım ve şeyhime gidip, ona halimi arzettim.'' Eğer Cenab-ı Mevla, birisini kamil ahlak üzere yaratmışsa ve ahlakı çok güzel ise, onun belki ona ihtiyacı yok ama, böyle kişi binde bir bile bulunmuyor. Allah'ın (c.c.) adeti öyledir, herşeyin terbiyeye ihtiyacı olduğu gibi, insanın da bir mürebbiye ihtiyacı vardır. Mesela nasıl ki bir meyva ağacının bakımı yapılmazsa, onun aşısı yapılmazsa, gübresi, suyu verilmezse, meyvesi güzel olmuyor. Fakat insanın bakımı ile beslenen, mutlaka daha güzel, daha iyi meyve veriyor. İnsan da aynı böyle, insanın da bir mürebbiye ihtiyacı vardır. Kitap okumakla insan, hastalığını belki biliyor, teşhis ediyor, fakat tatbik bilemiyor. Nasıl ki mesela birisi, bir doktorun yanında çalışmazsa, kendiliğinden kitabı okusa, hastalık bu diyor fakat ama birisi ona dese ki ben hastayım, o zaman o, vallahi diyecek ben anlamam, ben doktor değilim...
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #166
Alt 28.01.2008, 02:13

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
O, Islam'ın ve müminlerin hizmetcisi, ilmiyle âmil olan âlimlerin Sultanı, S. Muhammed Raşid (ks) Hz.nin "Dünyada ilim kalksa, ilim kitapları yansa yok olsa, Molla Yahya (ks) hepsini tekrar yazar" övgüsüne muhatap olmuş büyük bir ilim ve hizmet insanıydı...
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #167
Alt 30.01.2008, 13:43

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
Seyyid Muhammed Raşid Hz. nin Veda Sohbeti (geri dön)URL="http://www.feyzdergisi.com/tavsiyeet.php?yazi_no=846"] Arkadaşıma Tavsiye Et[/url]Yazıcı Çıktısını Al Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdulillahi Rabbil alemin. Vessalatü vesselama ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Allah (c.c.) bizlere üç büyük nimet bahsetmiştir. Bu nimetlere çok şükür etmemiz lazımdır. Bu nimetlerden birincisi ve en önemlisi; Allah (c.c.)'in bizi Müslüman olarak yaratmasıdır. Bizim de bu nimete karşılık Allah (c.c.)'a çok ibadet etmemiz lazım. Oruç tutmak, zekat vermek, sadaka vermek, namaz kılmak Allah (c.c.)'in bize bahşettiği en büyük nimetlerdendir.
Bu ibadetlere karşılık Allah (c.c.) Müslümanlara cenneti ve içindeki nimetleri hazırlamış ve ebedi olarak orada kalacaklardır. Ona göre ibadetleri artırmamız lazım gelir.

Allah-u Teala (c.c.) bize hidayet yolunu göstermekle büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Kafirler bu lütfü ilahi'ye icabet etmediklerinden ötürü onlara ebedi cehennem ateşi ve ızdırabını hazırlamıştır. İnsan bir düşünecek olursa, parmağını tuttuğu bir mum ateşine bile parmağını tutamazken nasıl olurda ebedi ateş olan cehennemlik amelleri işler, günahlardan sakınmaz ve ibadet yapmaz? Bütün bunları düşünerek ibadetlerimizi artırmamız lazım. Allah (c.c.) tüm dünyanın servetini bize vermiş olsaydı ve bu serveti Allah (c.c.) yolunda tasadduk etseydik yine de müslüman olmanın şükrünü eda edemezdik.

Allah (c.c.)'m bize bahşettiği ikinci büyük nimet; bizleri en son ve en büyük peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ümmeti olarak yaratmasıdır. Nasıl ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) peygamberlerin en efdalı ve en üstünü ise, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ümmeti de ümmetlerin en üstünüdür. Hz. Musa (a.s.) Levh-i Mahfuz'a baktığı zaman, orada Hz. Muhammed (s.a.v.)'in öyle hasletlerini, büyüklüğünü, faziletini görmüş ki,"Ya Rabbii Keşke beni de Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ümmeti olarak yaratsaydın, başka bir şey istemezdim" buyurmuştur. Biz böyle bir peygamberin ümmetiyiz. Buna layık olmaya çalışalım. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Benim ümmetimin evliyaları, Beni İsrail peygamberleri gibidir. (Bu,büyüklük bakımından değil, hidayet bakımındandır.) " Eskiden gönderilen peygamberlerin bir kısmı yalnız kendisini irşad etmiş, bir kısmı yalnız kendi ailesini, bir kışımı kendi içinde bulunduğu kabilesini, bir kısım da yalnız bulunduğu köyü irşad edebilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ümmetinin evliyaları, mürşid-i kamilleri ise daha fazla irşadda bulunarak daha çok kişinin hidayete ermelerine vesile olmuşlardır.

Allah (c.c.)'ın bize sunduğu üçüncü büyük nimet, Allah (c.c.)'ın Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ümmetini son ümmet olarak, bizleri de ümmetin en son kısımlarında yaratmasıdır. Diğer ümmetler binlerce yıl toprak altında (kabirde) yattıkları ve günahkar olanların kabir azabı çektikleri halde, bu son ümmet az bir süre toprak altında yatacaktır. Ve (günahkar için de) azapları da çok kısa bir zaman sürecektir.
Cenab-ı Hakk'ın bizlere farz kıldığı namazda huşu ve takvaya da çok dikkat etmeliyiz.Namaz peygamber (s.a.v.)'e miraçta farz kılınmıştır. İlk önce elli rekat olarak farz kılınmıştır. Bu emirle Rabb'in huzurundan dönen Hz. Peygamber (s.a.v.) altıncı kat semada Hz. Musa (a.s.)'m ruhaniyeti ile karşılaşır. Hz. Musa (a.s.), Resulullah Efendimiz'e (s.a.v.) elli vakit namazın çok olduğunu, bunun ahir zaman ümmetine ağır geleceğini, Allah (c.c.)'tan namaz vakitlerini azaltması için niyazda bulunmasını söyler. Resulullah (s.a.v.) da tekrar Allah-u Teala'nın (c.c.) huzuruna varıp, elli vakit namazın ağır gelebileceğini, vakitleri biraz azaltması için Alah-u Teala'nın (c.c.) huzuruna varıp, elli vakit namazın ağır gelebileceğini, vakitleri biraz azaltması için Allah-u Teala'ya (c.c.) niyazda bulunur. Allah-u Teala (c.c.) da namazları on vakit azaltarak kırk vakte indirir. Resullulah Efendimiz (s.a.v.) geri dönerken tekrar Hz. Musa (a.s.) ile karşılaşır. Hz. Musa (a.s.) yine bu kadar vakit namazın çok olacağını söyler ve biraz daha azaltılması için tekrar Allah-u Teala (c.c.)'nın huzuruna gitmesini söyler. Bu gidip gelmeler birkaç kez daha tekrarlanır ve namaz vakitleri sonunda beş vakte indirilir. İşte böylece Hz. Muhammed (s.a.v) ümmetine her gün beş vakit namaz farz kılınır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Musa aleyhisselam'ın bizzat kendisi ile değil ruhaniyeti ile görüşmüştür. Tabii ki Allah (c.c.)'ın dostları ölmez, yalnızca nakil olur yer değiştirir. Onların himmeti, yardımı her zaman vardır. Hz. Musa (a.s.), Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ve O'nun ümmetinin fazilet ve büyüklüğünü, Allah (c.c.) katındaki değerini Levh-i mahfuz'da gördükten sonra şöyle buyurur: "Ya Rabbi! Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ümmeti olamadım. Bari ümmetini görenlerden olsaydım" diye arzu ediyor. O sırada İmam-ı Gazali (rh.a)'nin ruhaniyeti oraya geliyor ve Hz. Musa (a.s.) ile görüşüyor. Hz. Musa (a.s.): -Sen kimsin? diye sorunca,

İmam-ı Gazali: - Muhammed Oğlu, Muhammed Oğlu, Hamid Oğlu İmam-ı Gazali'yim diye cevap verir. Bu cevap üzerine; Hz. Musa (a.s.) -Künyeni neden bu kadar uzun söyledin, yalnızca İmam-ı Gazali deseydin yetmez miydi? diye sorar.

İmam-ı Gazali (rh.a) de cevap olarak; -Allah (c.c.) Hazretleri, ile konuşmaya gittiğin zaman sana "sağ elindeki nedir?" diye sorduğunda, sen onu tanıtırken "O benim asamdır. Ona dayanırım ve onunla davarlarıma yaprak silkerim ve onda benim başka hacetlerim de vardır" diye uzun uzun anlattın, kısaca cevap verseydin yeterli olmaz miydi?" şeklinde sorusuna soruyla cevap verir.

Hz. Musa (a.s.) da cevap olarak: -Ben Allah-u Teala (c.c.) ile biraz daha fazla konuşabilmek için uzun uzun açıkladım, der.

Imam-ı Gazali (rh.a) de cevap olarak: -Sen Allah (c.c.)'in büyük peygamberlerindensin. Kelimetullah'sın. Kitab verilenlerdensin. Onun için seninle daha fazla konuşabilme şerefine nail olmak için uzun açıklamada bulundum, der. İşte Hz. Musa (a.s.) ile bu derece yakın olabilen İmam-ı Gazali (Rh.A.) zamanının en büyük alimi idi. Ama tasavvufu sevmeyen tasavvuf münkiri idi. İmam-ı Gazali (rh. A.)nin kardeşi ise tasavvuf ehli veli bir zat idi. İmam-ı Gazali (rh.a)'ye ilminden dolayı, her müşkülü olan fetva almaya geldiği halde, kardeşi arkasında namaz bile kılmıyordu. İmam-ı Gazali (rh.a) arkasında namaz kılmadığı için kardeşini annesine şikayet etti. Annesi kardeşini camiye cemaate gitmesi için ısrar etti. Gayesi İmam-ı Gazali (rh.a)nin gönlünü almaktı.

Gazali'nin kardeşi annesine; -Anne, onun arkasında benim namazım olmaz, dedi. Bunun üzerine annesi fazla ısrar etti: "Bak oğlum, o senin büyüğün, sen cahilsin, ağabeyin alim kişidir, herkes ona geliyor, müşkülünü halledip gidiyor, herkesin namazı kabul oluyor da seninki neden kabul olmasın? Mutlaka gidip arkasında namaz kılacaksın" diye çok ısrar edince İmam-ı Gazali'nin kardeşi camiye gidiyor. O gün İmamı Gazali (rh.a)'ye namazdan önce bir kişi geliyor ve hayız (kadınlık hali) hakkında bir soru soruyor, İmam-ı Gazali (rh.a) de "Namazdan sonra gel, cevabını vereyim" diyor. Namaza başlayınca Imam-ı Gazali sürekli hayız (kadınlık hali) ile ilgili soruyu düşünüyor ve namazın tamamını cevap hazırlamakla geçiriyor, bu arada İmam-ı Gazali'nin kardeşi sürekli tekbir alıyor, sonunda namazı bozuyor ve yeniden kılıyor. İmam-ı Gazali, kardeşinin ikide bir tekbir almasına ve namazı bozup, tekrar kılmasına çok üzülüyor ve annesine şikayette bulunuyor. Annesi, "Oğlum, neden ağabeyinin namazına müdahale ettin, cemaatın içinde mahcup duruma düşürecek hareket yaptın, hani bana söz vermiştin, Namazı kılıp gelecektin? deyince, İmam-ı Gazali'nin kardeşi annesine;

-Anne, bir insan göbeğine kadar kana bulanırsa onun arkasında kılman namaz kabul olur mu? diye soruyor ve "bu soruyu abime de sor" diyor. Annesi, İmam-ı Gazali'ye bu soruyu aynen aktarıyor. İmam-ı Gazali (rh.a) namazdaki durumunu hatırlıyor, namazı hayızla uğraşmaktan tam olarak kıldıramadığını ve kardeşinin de keşif sahibi olduğu için haline vakıf olduğunu anlıyor. Gerçekleri görüyor ve daha önce inkar ettiği tasavvuf ve tarikat yoluna giriyor. Gerçekleri gördüğü ve alim de olduğu için çalışarak kısa zamanda Gavs oluyor. Bu nimete layık olmak için çok çalışalım, Hz. Muhammed (s.a.v.)'e hakiki ümmet olmaya gayret edelim. Padişah ne kadar büyük olursa, hizmetçisi de o kadar büyüktür.

Hasan-ı Basri Hazretleri çarşıya çıkıp, bir dükkana uğramış. Bir adamın çarşıda elini kolunu sallaya sallaya, gururlu ve kibirli bir şekilde gezdiğini görür. Hasan-ı Basri (rh.a) "Bu kim ki gururla ellerini kollarını sallaya sallaya yürüyor?" diye sorar. Orada bulunanlar. "-Bu şahıs padişahın hizmetçisidir, onun için böyle yürüyor" derler. Bunun üzerine Hasan-ı Basri (Rh.a.): "-Ben de Sultanlar Sultanı Allah (c.c.)'ın kuluyum. Ben neden bu adamdan daha iyi yürümeyeyim?" der ve çarşının içinde ellerim kollarını sallaya sallaya bir süre gezinir. Bizim de üzerimize düşen, Sultanlar Sultanı'na çok ibadet edip, çok çalışmamızdır. Zaten Allah-u Teala (c.c.) "İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım" buyuruyor. O'na layık olmaya gayret edelim. Bizlere bildirmiş olduğu hayırları yapmaya çalışalım.
Zaten Allah-u Teala (c.c.) da şöyle buyuruyor: "Azaba duçar olmadan önce (tövbe edip) Rabbiniz'e dönün ve O'na teslim olun. Sonra yardım olunmazsınız. Ansızın haberiniz olmadan azap size gelmeden evvel Rabbiniz'den size indirilenin en güzeline (nehyedildiklerinizi bırakıp emrolunduklarınıza) tabi olun." Dünyada yapılan günahların hesabı, azabı ve cezası ahirettedir. Ölmeden önce iyi amelde bulunmaya acele edin. Bir insan yalnızken, tek başına, günah işleme fırsatı olduğu halde Allah (c.c.)'tan korkarak o günahı işlemezse, Allah (c.c.) ona çok büyük ecir ve sevap veriyor. O davranış (günahtan kaçış) mümin için en hayırlı iştir. Bu durum imanın kemale erdiğinin işaretidir. Kalabalıktan çekinerek günah işlemeyen kimseye sevap yoktur, ama yalnızken ve elinden geldiği halde, yapabilecek durumdayken gühahı işlemeyene çok sevap vardır.

Bütün insanlar, herkesin birbirinden kaçacağı o günde, hesapları görüldükten sonra bir kısmı cennete bir kısmı cehenneme gitmek üzere ayrılırlar. Herkes gideceği yere gitmeden önce; anne, baba, oğul, kız hepsi birbirlerine sarılıp vedalaşırlar. Bu vedalaşma . beş yüz yıl sürer. Vedalaşma bitince melekler gelir ve "Vedalaşma bitmiştir, artık yeter, ayrılın" diyecekler. Sonra herkes hak ettiği yere gönderilecektir. Cehenneme gidenlere Allah (c.c.): "-Ey ademoğulları! Şeytana itaat etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana itaat edin, doğru yol budur, diye size bildirmedim mi?" diyecektir. Allah (c.c.) yine: "-Bugün onların ağızlarını mühürleyeceğiz. Elleri bize konuşacak ve ayaklan da neler isledilerse ona şahitlik edeceklerdir." diye buyurur.

İnsanların omuzlarında iki melek vardır. İşlenen bir günahı tövbe edebilir diye sağdaki melek, soldaki günah yazan meleğe yirmi dört saat yazdırmıyor. Bu süre içerisinde tövbe etmezse bir günah yazılıyor. Sevap meleği ise, her sevap ve iyilik için on ile yedi yüz katı kadar sevap yazıyor. Hiç beklemeden, hemen yazıyor. Bundan büyük nimet var mı?
Allah (c.c.) kulunu bağışlamak, affetmek için adeta ufak bir bahane arıyor. Madem Allah (c.c.) bahane arıyor, biz de gayret edelim. Dünya ile mağrur olmayalım, ona aklanmayalım.
Sofiler ayakta çok beklediler, onun için sohbetime burada son veriyorum.
Allah (c.c.) hepinizden razı olsun.
İnşallah nasip olursa cumaya kadar evimize dönmek niyetindeyiz.
Allah (c.c.) hepimizi affetsin, inşallah.
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #168
Alt 12.02.2008, 21:35

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
200 . sayı elime ulaştı,emeği geçenlerden Allah razı olsun.... amin...
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #169
Alt 16.02.2008, 21:49

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
Feyz Dergisi'nin Misyonu
Kuruculuğunu Seyyid Şenel İlhan Bey'in şekillendirdiği, Feyz'in kendine has orijinal olan misyonunun temel referansları özetle şöyle sıralanabilir:
1-Kur’an’a, sahih sünnete ve cemaate bağlılıktan ayrılmamak:
Bununla kastımız, kendilerine “ehl-i sünnet vel-cemaat" ismi verilen zümrenin yolunu benimsemek ve o yolu takip etmektir. O yol kısaca; Hz. Peygamber (sav)'in sünnetine ve ashâbının (ra) yoluna bağlı olan ve onların izlediği dini yol ve metodu benimseyenleri ifade eder. Hz. Peygamber (sav)'in sünnetine tâbi olanlara ehl-i sünnet; onun sahâbîlerini âdil kabul ederek onların din hususundaki metodunu takip edenlere de ehl-i cemaat ikisine birlikte "ehl-i sünnet ve'l-cemaat" denilmiştir.
İslâm toplumunun fikrî ve amelî oluşumunu sağlayan, Allah'ın Kitabı ve Hz. Peygamberin sünnetidir. Bunun için Allah Teâlâ, Kur'an ile birlikte Peygambere tabi olup bağlanmanın ve ona itaat etmenin gerekli olduğunu belirtmiştir.
Kur'an; farzı, vacibi tayin etme, helâli, haramı belirleme açısından Allah'ın hükmü ile Resulünün hükmünü, iki temel esas kabul etmiştir. "Allah ve Resûlünün yoluna aralarında hüküm vermesi için davet olunduklarında, inananlar; "dinledik ve itaat ettik" diye cevaplar. İşte ancak bunlardır kurtulanlar" (en-Nur, 24/5).
Hz. Peygamber (s.a.v), "size emrettiklerimi yerine getirin, yasaklarımı da gücünüz yettiğince terk edin" buyurmuştur (Müslim, 412, İbni Mâce, Mukaddime, 1).
Sünnete bağlılık, dinî bir zorunluluktur. Kur'an bize yeterlidir düşüncesiyle sünneti ihmal etmek tarih boyunca bütün bid'at fırkalarının ortak özelliği olan gizli bir hıyanet çeşididir. Hz. Peygamber (sav) bu durumun ileride ortaya çıkacağını haber vererek, dinî hiçbir kaygısı olmayan bu insanlardan bizi sakındırmıştır: “Tok karınlı, koltuğuna yaslanıp size "Kur'an yeterlidir; Kur'an neyi helâl kılmışsa onu helâl bilin, neyi haram kılmışsa onu haram bilin" diyen adamların çıkması yakındır. Haberiniz olsun, dikkatli olun: Bana Kur'an ile birlikte (hüküm bakımından) onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir" (Ebû Dâvûd, Sünne, 6, Ahmed b. Hanbel, IV, 131).
Hz. Peygamber (sav) sünnetine uyulmasını emrettiği gibi, kendi ashabına da uyulmasını emir buyurur. Ashaba uyulduğu takdirde, insanları doğru yola götüren gökteki yıldızlara benzetir. "İçinizde benden sonra yaşayanlar birçok ayrılıklara şahit olacaktır. Size sünnetimi, hidayete erdirilmiş, doğru yolu bulmuş halifelerinin sünnetini (yolunu) tavsiye ederim. Ona sımsıkı sarılın, âdeta dişlerinizle tutun, sonradan çıkacak şeylerden sakının. Çünkü her uydurma, bid'at; her bid'at sapıklıktır" (Ebû Dâvûd, Sünne,5).

2-Hazreti Peygamberin bıraktığı Ehl-i Beyt emanetine sahip çıkmak:

Günümüzde Ehl-i Beyti önemsemeyen ve onların sevilmesi gerektiğini bilmeyen müslüman yok gibidir. Ama bu bilgide kalır ve icraata dökülemez. Bu sebepten günümüz Müslümanlarının Ehl-i Beyt sevgilerini yeniden sorgulamaları ve onlara karşı tutum ve davranışlarını yeniden gözden geçirmeleri zaruridir. Zira sözde değil, özde sevgi lazımdır. Müslümanların Ehl- i Beyte karşı tutumları, bu günkü haliyle onları Allah Resulü’nün önünde çok mahcup edebilir.
Mesela, bu günkü Müslümanlarda, Ehl- i Beyte karşı Osmanlının hassasiyetini göremeyiz. İşte bu konuda en azından Osmanlı zamanındaki hassasiyetin kazandırılması da Feyzin önemli misyonu arasındadır.

Aşağıda zikredilen Hadis-i Şerif, Ehl- i Beyte verilmesi gereken önemi açıkça göstermektedir; "Mekke ile. Medine arasında Hûm denilen bir su başında bulunurken Râsûlullah hutbe irâd etmek üzere ayağa kalktı; Allah'a hamd ve sena etti, vaaz ve hatırlatmalarda bulundu; sonra, 'Haberiniz olsun ki ey insanlar, ben ancak bir insanım; Rabbimin elçisinin gelmesi ve benim ona icâbet etmem yaklaşıyor. Ben size iki ağır emanet bırakıyorum: Bunların birincisi, Allah'ın kitabıdır; onda mutlak hidayet ve nur vardır. Bundan dolayı sizler Allah'ın kitabına tutununuz ve ona sımsıkı sarılınız' buyurdu. Böylece Allah'ın kitabına teşvik edip gönülleri ona rağbet ettirdi; sonra da şöyle dedi: 'Diğeri de ehl-i beyt'imdir. Ben, ehl-i beyt'im hakkında sizlere Allah'ı hatırlatıyorum" (Râsûlullah bu son cümleyi üç kere tekrarlamıştır). (Müslim, Fedâilü's-Sahabe, 36; Ayrıca bk. Sahîh-i Müslim ve Tercümesi,2

3-İslam’ı, günümüzdeki cemaatlerin İslam anlayışlarıyla değil de, Kur’an ve Sünnet referanslı olarak anlamak ve aynı zamanda tüm boyutlarıyla yaşamaya çalışmak:
Bugün dünyanın geldiği nokta kargaşa ve karmaşadır. Beşeri söylemlerin iflasının açıkça görüldüğü ve insanların kurtuluş için yeni reçeteler aradığı garip bir zamandır. Yani ahir zamandır ! Bu noktadan tek çıkış yolu, dünya insanlığı için İslam’dır. Ama hangi İslam? Kuran ve sünnetin anlattığı gerçek İslam…
İşte o İslamı yeniden anlamak, tanımlamak, insanlığın kurtuluşu için ortaya koymak bu gün için en önemli bir meseledir. Feyzin Misyonu açıkça bu düşüncenin fiiliyata dönüşmesidir, diyebiliriz.
Onun için biz bütün cemaatleri seviyoruz. Hizmet eden herkesi her mümin ve müslümanı seviyoruz. Herkese diyoruz ki; İslamın evrenselliğine zarar vermeden, ümmeti davet makamında olan kâfirlere ve ümmeti icabet makamında olduğu halde islamı yaşayamayan veya ondan habersiz yaşayan müslümanlara şefkat ve merhamet ederek, İslamı, ama gerçek İslamı anlatalım. İnsanlığın kurtuluşu için bir birimize yardımcı olalım. Gerçek İslamın anlatılması ile İslam hızla yayılacaktır. Zira insanlığın buna ihtiyacı vardır. Son yüzyılda müslümanların yaşamak zorunda olduğu birçok menfi olay nedeniyle haksız olarak İslam terörle anılır oldu. İslam’dan bu terör kanının temizlenmesi lazım...
Kimi insana İslam deyince aklına İran ve orada ki uygulamalar geliyor. Kimi insana intihar olayları, adam öldürme, toplu katliamlar geliyor. Kimi insana, Arap halkının yöresel kılık ve kıyafetlerinin evrenselleşeceği fobisi geliyor. Kimi insana sanki cinselliğe paydos geliyor. Kimi insanlara kadınları evlere kapatmak ve her türlü sosyal faaliyetleri ellerinden alarak köleleştirmek geliyor. Kimine İslam deyince dünyadan elini eteğini çekmek ve yaşarken ölmek geliyor. Kimine bilime, teknolojiye, yeniliklere karşı çıkmak, tarih öncesinde yaşamak v.b.geliyor.
Bütün bu iftiraların sorumluları arasın da düşmanın yanında dostun da payı vardır..! Onlarda orta yolu kaybetmiş Müslümanlardır. İşte her şeyi yerli yerine koymak, İslamın dünya ve ahiret görüşünü ve yukarıdaki ifade edilen sorunları dile getirmek ve bunların doğrularını ortaya koyarak İslamı evrensel anlamda temsil etmek ve anlatmak, Feyzin Misyonudur.
4-Her türlü, mezhep, meşrep, cemaat taassubuna düşmeden yukarıda ifade ettiğimiz referanslar çerçevesinde bir araya gelerek, İslam kardeşliğinin tesisine çalışmak:
Bütün cemaatlerin bir birlerine karşı olan tavırlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekir. Bir cemaatten bir cemaate adam kapmak ve bunu sanki bir gayri müslümü müslüman yapıyormuş havasında yapmak hoş değildir. Zaman birleşme zamanıdır. Bütün cemaatlerin taassup halleri, takım tutar gibi cemaat tutmaları ve en doğru yolun illaki kendilerinde olduğunu ifade eden tavır ve davranışları yanlıştır.. Ve Müslümanların cemaatlerini değil, ama cemaat taassuplarını bırakarak Kur’an, sünnet ve ehl-i beyt sevgisi ortak noktasında birlik olmalarının, cemaat kardeşliğini değil, evrensel anlamda İslam kardeşliğini tesise çalışmalarının gerektiğini düşünmektedir.
İslam bir insana benzetilirse, cemaatler o insanın uzuvları olabilir. İnsan denilince akla ne göz, ne kulak, ne el, ne ayak gelir. Ama bu azaların bütünü insanı temsil eder. Yine aynı şekilde, ne beyin, ne kalp, ne kulak, ne göz tek başına ben insanım diye bir iddiada bulunamaz. Gördüğümüz kadarıyla ülkemizdeki bütün cemaatler hizmetleriyle, anlayışlarıyla ancak İslam vücudunun böyle bir uzvu olabilirler. Hepsinin iyi yönleri vardır ama eksikleri de vardır. Böyle olunca bizler birbirimizi severek ve bütünleşerek ancak bir vücut olabilir ve bir anlam ifade edebiliriz.

İslamı tekeline alan ve kurtuluşu yalnız kendinde gören bütün grup, ekol ve cemaatler kesinlikle ifrata düşmüş, orta yolu kaybetmişlerdir diye düşünüyoruz. Ve elimizden geldiğince dilimizin döndüğünce bu yanlışlık ve aşırılıklardan dönülmesi için ciddi gayret sarfediyoruz. Bizleri yakinen tanıyanlar bu yapımızı bilir ve takdir de ederler.

5-İçinde bulunduğumuz zamanın şartlarına göre insanların sorun ve ihtiyaçlarını gözeterek, ilmi ve fikri anlamda donanımlı olmak:
Bugün insanları inkâra veya günaha iten nedenler iyi tespit edilmeli ve ilaçlar ona göre hazırlanmalı reçeteler ona göre yazılmalıdır. Tarihe bakanlar görecektir ki, her peygamberin devrinde farklı bir günah ve şirk çeşidi yayılmıştır. Ve her ümmet ayrı bir günahtan azaba uğramıştır. Gönderilen kitaplarda da özellikle o günahlara karşı uyarı ve ikazlar vardır. Bu zamanda ise o günahların her çeşidinden bulmak ve görmek mümkündür.
Kendinde tebliğ sorumluluğu olduğunu düşünen bir âlim veya bir mümin kimse bu şartları gözetmeden tebliğ yaparsa ne kadar başarılı olabilir? Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim; "insanlarla en güzel şekilde mücadele edin” derken bu gerçeğe işaret etmektedir. Bu ayetin neyi anlatmak istediğini anlamayanın önce kendinin yetişmeye ihtiyacı varken, başkalarını irşada çıkması asla uygun değildir. O zaman içinde bulunduğumuz şartlarda tebliğ bu şartlar gözetilerek yapılmalı, tebliğ edende bu şartlara göre tebliğ edebilecek bilgi, beceri ve ahlaki donanıma sahip olmalıdır.
Tebliğ önderleri, kendi ülkesiyle beraber bütün dünya müslümanlarının sorunlarıyla da ilgili ve alakalı olmalıdır. Hizmet mantalitelerini 21. yüzyıla uyarlamalı, 21. yüz yıl insanının sorularına göre çare geliştirmeli ve fıkıh, hadis ilimleri yanında mantık, kelam, psikoloji, sosyoloji, siyaset v.b. konularda da kendilerini yetiştirmelidır. Yani bir anlamda, yöntem olarak zamana göre kendilerini güncellemelidirler.
6-Hadislerde ifade edildiği şekliyle ahir zaman olduğu açık olan bu zamanda, ona uygun bilgi ve bilince sahip olmak:
Bu zaman, hadislerde ifade edildiği şekliyle ahir zaman olduğundan kimsenin kuşku duymadığı bir zamandır. Ahir zamanın kendine has önemli olayları vardır. Bunlar şüphesiz bir gün gerçekleşecektir. Bizler sahte mehdilerin peşine takılıp gidelim demiyoruz. Ama gün gelir bu yazılmış kader, kazaya dönüşürse; kendimizi, eşimizi ve dostumuzu sahte Mesih ve mehdilerden koruyabilecek bilgi ve şuura sahip olmanın gerekliliği üzerinde önemle duruyoruz.

7-Bu referanslar çerçevesinde insanlara her boyutta iyilik yaparak ihsan üzere yaşamak:
Ana hatlarıyla izaha çalıştığımız bu çizgide kalmak ve bu çizgide hizmet etmeye çalışmak Feyzin Misyonudur. Feyzin Misyonu üzerinde biraz düşünenler görecektir ki, bu misyon, zamanımıza en uygun hizmet mantalitesini ifade etmektedir.
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #170
Alt 21.02.2008, 10:17

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
1-Kur’an’a, sahih sünnete ve cemaate bağlılıktan ayrılmamak:
Bununla kastımız, kendilerine “ehl-i sünnet vel-cemaat" ismi verilen zümrenin yolunu benimsemek ve o yolu takip etmektir. O yol kısaca; Hz. Peygamber (sav)'in sünnetine ve ashâbının (ra) yoluna bağlı olan ve onların izlediği dini yol ve metodu benimseyenleri ifade eder. Hz. Peygamber (sav)'in sünnetine tâbi olanlara ehl-i sünnet; onun sahâbîlerini âdil kabul ederek onların din hususundaki metodunu takip edenlere de ehl-i cemaat ikisine birlikte "ehl-i sünnet ve'l-cemaat" denilmiştir.
İslâm toplumunun fikrî ve amelî oluşumunu sağlayan, Allah'ın Kitabı ve Hz. Peygamberin sünnetidir. Bunun için Allah Teâlâ, Kur'an ile birlikte Peygambere tabi olup bağlanmanın ve ona itaat etmenin gerekli olduğunu belirtmiştir.
Kur'an; farzı, vacibi tayin etme, helâli, haramı belirleme açısından Allah'ın hükmü ile Resulünün hükmünü, iki temel esas kabul etmiştir. "Allah ve Resûlünün yoluna aralarında hüküm vermesi için davet olunduklarında, inananlar; "dinledik ve itaat ettik" diye cevaplar. İşte ancak bunlardır kurtulanlar" (en-Nur, 24/5).
Hz. Peygamber (s.a.v), "size emrettiklerimi yerine getirin, yasaklarımı da gücünüz yettiğince terk edin" buyurmuştur (Müslim, 412, İbni Mâce, Mukaddime, 1).
Sünnete bağlılık, dinî bir zorunluluktur. Kur'an bize yeterlidir düşüncesiyle sünneti ihmal etmek tarih boyunca bütün bid'at fırkalarının ortak özelliği olan gizli bir hıyanet çeşididir. Hz. Peygamber (sav) bu durumun ileride ortaya çıkacağını haber vererek, dinî hiçbir kaygısı olmayan bu insanlardan bizi sakındırmıştır: “Tok karınlı, koltuğuna yaslanıp size "Kur'an yeterlidir; Kur'an neyi helâl kılmışsa onu helâl bilin, neyi haram kılmışsa onu haram bilin" diyen adamların çıkması yakındır. Haberiniz olsun, dikkatli olun: Bana Kur'an ile birlikte (hüküm bakımından) onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir" (Ebû Dâvûd, Sünne, 6, Ahmed b. Hanbel, IV, 131).
Hz. Peygamber (sav) sünnetine uyulmasını emrettiği gibi, kendi ashabına da uyulmasını emir buyurur. Ashaba uyulduğu takdirde, insanları doğru yola götüren gökteki yıldızlara benzetir. "İçinizde benden sonra yaşayanlar birçok ayrılıklara şahit olacaktır. Size sünnetimi, hidayete erdirilmiş, doğru yolu bulmuş halifelerinin sünnetini (yolunu) tavsiye ederim. Ona sımsıkı sarılın, âdeta dişlerinizle tutun, sonradan çıkacak şeylerden sakının. Çünkü her uydurma, bid'at; her bid'at sapıklıktır" (Ebû Dâvûd, Sünne,5).
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #171
Alt 29.02.2008, 15:06

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
3-İslam’ı, günümüzdeki cemaatlerin İslam anlayışlarıyla değil de, Kur’an ve Sünnet referanslı olarak anlamak ve aynı zamanda tüm boyutlarıyla yaşamaya çalışmak:
Bugün dünyanın geldiği nokta kargaşa ve karmaşadır. Beşeri söylemlerin iflasının açıkça görüldüğü ve insanların kurtuluş için yeni reçeteler aradığı garip bir zamandır. Yani ahir zamandır ! Bu noktadan tek çıkış yolu, dünya insanlığı için İslam’dır. Ama hangi İslam? Kuran ve sünnetin anlattığı gerçek İslam…
İşte o İslamı yeniden anlamak, tanımlamak, insanlığın kurtuluşu için ortaya koymak bu gün için en önemli bir meseledir. Feyzin Misyonu açıkça bu düşüncenin fiiliyata dönüşmesidir, diyebiliriz.
Onun için biz bütün cemaatleri seviyoruz. Hizmet eden herkesi her mümin ve müslümanı seviyoruz. Herkese diyoruz ki; İslamın evrenselliğine zarar vermeden, ümmeti davet makamında olan kâfirlere ve ümmeti icabet makamında olduğu halde islamı yaşayamayan veya ondan habersiz yaşayan müslümanlara şefkat ve merhamet ederek, İslamı, ama gerçek İslamı anlatalım. İnsanlığın kurtuluşu için bir birimize yardımcı olalım. Gerçek İslamın anlatılması ile İslam hızla yayılacaktır. Zira insanlığın buna ihtiyacı vardır. Son yüzyılda müslümanların yaşamak zorunda olduğu birçok menfi olay nedeniyle haksız olarak İslam terörle anılır oldu. İslam’dan bu terör kanının temizlenmesi lazım...
Kimi insana İslam deyince aklına İran ve orada ki uygulamalar geliyor. Kimi insana intihar olayları, adam öldürme, toplu katliamlar geliyor. Kimi insana, Arap halkının yöresel kılık ve kıyafetlerinin evrenselleşeceği fobisi geliyor. Kimi insana sanki cinselliğe paydos geliyor. Kimi insanlara kadınları evlere kapatmak ve her türlü sosyal faaliyetleri ellerinden alarak köleleştirmek geliyor. Kimine İslam deyince dünyadan elini eteğini çekmek ve yaşarken ölmek geliyor. Kimine bilime, teknolojiye, yeniliklere karşı çıkmak, tarih öncesinde yaşamak v.b.geliyor.
Bütün bu iftiraların sorumluları arasın da düşmanın yanında dostun da payı vardır..! Onlarda orta yolu kaybetmiş Müslümanlardır. İşte her şeyi yerli yerine koymak, İslamın dünya ve ahiret görüşünü ve yukarıdaki ifade edilen sorunları dile getirmek ve bunların doğrularını ortaya koyarak İslamı evrensel anlamda temsil etmek ve anlatmak, Feyzin Misyonudur.
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #172
Alt 29.02.2008, 15:08

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
2-Hazreti Peygamberin bıraktığı Ehl-i Beyt emanetine sahip çıkmak:

Günümüzde Ehl-i Beyti önemsemeyen ve onların sevilmesi gerektiğini bilmeyen müslüman yok gibidir. Ama bu bilgide kalır ve icraata dökülemez. Bu sebepten günümüz Müslümanlarının Ehl-i Beyt sevgilerini yeniden sorgulamaları ve onlara karşı tutum ve davranışlarını yeniden gözden geçirmeleri zaruridir. Zira sözde değil, özde sevgi lazımdır. Müslümanların Ehl- i Beyte karşı tutumları, bu günkü haliyle onları Allah Resulü’nün önünde çok mahcup edebilir.
Mesela, bu günkü Müslümanlarda, Ehl- i Beyte karşı Osmanlının hassasiyetini göremeyiz. İşte bu konuda en azından Osmanlı zamanındaki hassasiyetin kazandırılması da Feyzin önemli misyonu arasındadır.

Aşağıda zikredilen Hadis-i Şerif, Ehl- i Beyte verilmesi gereken önemi açıkça göstermektedir; "Mekke ile. Medine arasında Hûm denilen bir su başında bulunurken Râsûlullah hutbe irâd etmek üzere ayağa kalktı; Allah'a hamd ve sena etti, vaaz ve hatırlatmalarda bulundu; sonra, 'Haberiniz olsun ki ey insanlar, ben ancak bir insanım; Rabbimin elçisinin gelmesi ve benim ona icâbet etmem yaklaşıyor. Ben size iki ağır emanet bırakıyorum: Bunların birincisi, Allah'ın kitabıdır; onda mutlak hidayet ve nur vardır. Bundan dolayı sizler Allah'ın kitabına tutununuz ve ona sımsıkı sarılınız' buyurdu. Böylece Allah'ın kitabına teşvik edip gönülleri ona rağbet ettirdi; sonra da şöyle dedi: 'Diğeri de ehl-i beyt'imdir. Ben, ehl-i beyt'im hakkında sizlere Allah'ı hatırlatıyorum" (Râsûlullah bu son cümleyi üç kere tekrarlamıştır). (Müslim, Fedâilü's-Sahabe, 36; Ayrıca bk. Sahîh-i Müslim ve Tercümesi,2
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #173
Alt 02.03.2008, 12:39

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
4-Her türlü, mezhep, meşrep, cemaat taassubuna düşmeden yukarıda ifade ettiğimiz referanslar çerçevesinde bir araya gelerek, İslam kardeşliğinin tesisine çalışmak:
Bütün cemaatlerin bir birlerine karşı olan tavırlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekir. Bir cemaatten bir cemaate adam kapmak ve bunu sanki bir gayri müslümü müslüman yapıyormuş havasında yapmak hoş değildir. Zaman birleşme zamanıdır. Bütün cemaatlerin taassup halleri, takım tutar gibi cemaat tutmaları ve en doğru yolun illaki kendilerinde olduğunu ifade eden tavır ve davranışları yanlıştır.. Ve Müslümanların cemaatlerini değil, ama cemaat taassuplarını bırakarak Kur’an, sünnet ve ehl-i beyt sevgisi ortak noktasında birlik olmalarının, cemaat kardeşliğini değil, evrensel anlamda İslam kardeşliğini tesise çalışmalarının gerektiğini düşünmektedir.
İslam bir insana benzetilirse, cemaatler o insanın uzuvları olabilir. İnsan denilince akla ne göz, ne kulak, ne el, ne ayak gelir. Ama bu azaların bütünü insanı temsil eder. Yine aynı şekilde, ne beyin, ne kalp, ne kulak, ne göz tek başına ben insanım diye bir iddiada bulunamaz. Gördüğümüz kadarıyla ülkemizdeki bütün cemaatler hizmetleriyle, anlayışlarıyla ancak İslam vücudunun böyle bir uzvu olabilirler. Hepsinin iyi yönleri vardır ama eksikleri de vardır. Böyle olunca bizler birbirimizi severek ve bütünleşerek ancak bir vücut olabilir ve bir anlam ifade edebiliriz.

İslamı tekeline alan ve kurtuluşu yalnız kendinde gören bütün grup, ekol ve cemaatler kesinlikle ifrata düşmüş, orta yolu kaybetmişlerdir diye düşünüyoruz. Ve elimizden geldiğince dilimizin döndüğünce bu yanlışlık ve aşırılıklardan dönülmesi için ciddi gayret sarfediyoruz. Bizleri yakinen tanıyanlar bu yapımızı bilir ve takdir de ederler.
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #174
Alt 04.03.2008, 11:00

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
4-Her türlü, mezhep, meşrep, cemaat taassubuna düşmeden yukarıda ifade ettiğimiz referanslar çerçevesinde bir araya gelerek, İslam kardeşliğinin tesisine çalışmak:
Bütün cemaatlerin bir birlerine karşı olan tavırlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekir. Bir cemaatten bir cemaate adam kapmak ve bunu sanki bir gayri müslümü müslüman yapıyormuş havasında yapmak hoş değildir. Zaman birleşme zamanıdır. Bütün cemaatlerin taassup halleri, takım tutar gibi cemaat tutmaları ve en doğru yolun illaki kendilerinde olduğunu ifade eden tavır ve davranışları yanlıştır.. Ve Müslümanların cemaatlerini değil, ama cemaat taassuplarını bırakarak Kur’an, sünnet ve ehl-i beyt sevgisi ortak noktasında birlik olmalarının, cemaat kardeşliğini değil, evrensel anlamda İslam kardeşliğini tesise çalışmalarının gerektiğini düşünmektedir.
İslam bir insana benzetilirse, cemaatler o insanın uzuvları olabilir. İnsan denilince akla ne göz, ne kulak, ne el, ne ayak gelir. Ama bu azaların bütünü insanı temsil eder. Yine aynı şekilde, ne beyin, ne kalp, ne kulak, ne göz tek başına ben insanım diye bir iddiada bulunamaz. Gördüğümüz kadarıyla ülkemizdeki bütün cemaatler hizmetleriyle, anlayışlarıyla ancak İslam vücudunun böyle bir uzvu olabilirler. Hepsinin iyi yönleri vardır ama eksikleri de vardır. Böyle olunca bizler birbirimizi severek ve bütünleşerek ancak bir vücut olabilir ve bir anlam ifade edebiliriz.

İslamı tekeline alan ve kurtuluşu yalnız kendinde gören bütün grup, ekol ve cemaatler kesinlikle ifrata düşmüş, orta yolu kaybetmişlerdir diye düşünüyoruz. Ve elimizden geldiğince dilimizin döndüğünce bu yanlışlık ve aşırılıklardan dönülmesi için ciddi gayret sarfediyoruz. Bizleri yakinen tanıyanlar bu yapımızı bilir ve takdir de ederler.
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #175
Alt 05.03.2008, 20:21

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
5-İçinde bulunduğumuz zamanın şartlarına göre insanların sorun ve ihtiyaçlarını gözeterek, ilmi ve fikri anlamda donanımlı olmak:
Bugün insanları inkâra veya günaha iten nedenler iyi tespit edilmeli ve ilaçlar ona göre hazırlanmalı reçeteler ona göre yazılmalıdır. Tarihe bakanlar görecektir ki, her peygamberin devrinde farklı bir günah ve şirk çeşidi yayılmıştır. Ve her ümmet ayrı bir günahtan azaba uğramıştır. Gönderilen kitaplarda da özellikle o günahlara karşı uyarı ve ikazlar vardır. Bu zamanda ise o günahların her çeşidinden bulmak ve görmek mümkündür.
Kendinde tebliğ sorumluluğu olduğunu düşünen bir âlim veya bir mümin kimse bu şartları gözetmeden tebliğ yaparsa ne kadar başarılı olabilir? Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim; "insanlarla en güzel şekilde mücadele edin” derken bu gerçeğe işaret etmektedir. Bu ayetin neyi anlatmak istediğini anlamayanın önce kendinin yetişmeye ihtiyacı varken, başkalarını irşada çıkması asla uygun değildir. O zaman içinde bulunduğumuz şartlarda tebliğ bu şartlar gözetilerek yapılmalı, tebliğ edende bu şartlara göre tebliğ edebilecek bilgi, beceri ve ahlaki donanıma sahip olmalıdır.
Tebliğ önderleri, kendi ülkesiyle beraber bütün dünya müslümanlarının sorunlarıyla da ilgili ve alakalı olmalıdır. Hizmet mantalitelerini 21. yüzyıla uyarlamalı, 21. yüz yıl insanının sorularına göre çare geliştirmeli ve fıkıh, hadis ilimleri yanında mantık, kelam, psikoloji, sosyoloji, siyaset v.b. konularda da kendilerini yetiştirmelidır. Yani bir anlamda, yöntem olarak zamana göre kendilerini güncellemelidirler.
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #176
Alt 07.03.2008, 10:21

 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.155
Teşekkür etti: 66
45 Teşekkür 34 Mesaja aldı
6-Hadislerde ifade edildiği şekliyle ahir zaman olduğu açık olan