+ Cevapla
Toplam 99 adet sonuçtan sayfa başı 1 ile 40 arası kadar sonuç gösteriliyor
- 10.12.2010, 18:50 #1
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
Hizbullahi Hareketin Üst Düzey Sorumlularından Cemal Tutar'ın İfadesinin Tamamı 6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -1- / CEMAL TUTAR
DİYARBAKIR
Dosya No: 2000/171 Esas No Konu: Esas Hakkındaki Son Savunma
Savunmayı Veren: Cemal TUTAR, Mahmut oğlu, 1972 Çınar-Ovabağ doğumlu. Halen Diyarbakır D Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi'nde tutuklu.
GİRİŞ
17 Ocak 2000'de yakalandım. Altı ay boyunca gayri insani ve gayrı hukuki şartlarda gözaltında kaldım. Bu süre zarfında Hizbullah Cemaati'ne yönelik muazzam boyutlarda anti-propaganda ve dezenformasyon hücumu yaşandı. Eli kalem tutan, ağzı laf yapan herkes bu hücum furyasında rol aldı. Tarihte eşine az rastlanır bir infaz ve karalama hareketiydi bu... Adeta memleket işgal edilmiş, işgale karşı seferberlik ilan edilmiş ve her türlü düşünceye sahip insanlar, gruplar bu işgale karşı yekvucut olmuş gibi bir hava estirilmişti. Sağcısı, solcusu, liberali, faşisti, komünisti bu seferberliğe can-ı gönülden iştirak etmişti. Esasen bu hücum ve düşmanlık Hizbullah Cemaati'nin şahsında aziz islam'a yapılan bir saldırıydı. Hizbullah bahane edilerek İslam'ın mukaddes değerlerine büyük bir kinle saldırılmış ve ne yazık ki bu saldırılara bizimle fikri akrabalığı olan İslamî kesim de alet olmuş ve karşı saflardakİ yerini almıştı.
Cenab-ı Allah'a şükürler olsun ki, gözaltı sürecini tamamlayıp cezaevine konulduk. Cezaevine konulduktan kısa bir süre sonra ilk savunmamı hazırlayıp mahkemeye takdim ettim. Bu, 7-8 sayfadan ibaret kısa sayılabilecek bir savunmaydı ve iddianamenin belli başlı bölümlerine bir cevap niteliği taşıyordu. Buna rağmen, bazı yönleriyle hakkımızdaki iftira ve yalan kampanyalarına mücmel bir reddiye olarak da düşünülüp değerlendirebilir.
O günden sonra tekrar suskunluğa büründük ve gelişmeleri sabırla izledik. Yine her fırsatta düşmanlarımız ileri-geri konuşup yazmaya, yalan ve iftira yüklü ithamlarda bulunmaya devam ettiler. İddia, itham, iftira ve karalamalarına cevap veren olmadığı için, üzerimize daha çok geldiler. Bize saldıranlardan, fikri yönden akrabamız grubuna girenlerin, gafletten uyanmaları ve hakikati görmeleri için dua ederken, diğerlerini Allah'a havale ettik.
Tarihin tekerrür etmemesi iki şarta bağlıdır. Birincisi tarihin doğru yazılması, ikincisi de doğru yazılan tarihten ders alınmasıdır. Bu iki şarttan biri eksik olduğunda, ne yazık ki aradan geçen yıllar, gelecek nesillerin aynı acıları yaşamasını engelleyemeyecek ve bir süre sonra aynı şeyin yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Hizbullah Cemaati, Türkiye'nin son 30 yılına damgasını vurmuş bir cemaattir. Hizbullah Cemaati, bir vakıa ve bir realitedir... Hizbullah Cemaatini yalan ve iftiralarla, mesnetsiz ve asılsız iddialarla karalamak ve olduğundan farklı göstermek, belki kısa vadede düşmanlarımızın işine gelebilir. Ancak tam da bundan dolayı bu vakıa ve realite, bilerek ve isteyerek tarihe yanlış yazılmış olacağından, tarih aldatılmış olur. Doğal olarak bu durum, benzer acıların gelecek nesillerde de yaşanması sonucu doğuracaktır.
Hizbullah Cemaatini akademik diyebileceğimiz düzeyde ele alıp inceleyerek ortaya ciddi anlamda çalışma koyabilecek durumda olanların başında, savcı ve hâkimlerin gelmesi gerekirdi. Çünkü Devletin Hizbullah Cemaati hakkında elinde bulundurduğu bilgi ve dokümanlar, azımsanmayacak miktardadır.
1/99Konu Sükûti Serhatoğlu tarafından (10.12.2010 Saat 20:39 ) değiştirilmiştir.
- 10.12.2010, 18:51 #2
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -2- / CEMAL TUTAR
Bugüne kadar binlerce mensubumuz yakalanıp tutuklandı, on binlerce sayfa doküman ele geçirildi; bununla beraber bir miktar itirafçı da bildiği veya bilmediği halde tahmin ettiği her şeyi söyledi. Kısacası devlet, dolayısıyla mahkeme heyeti ve savcılar "Hizbullah nedir?" sorusunun cevabı için yeteri kadar materyale sahipti. Buna rağmen savcıların sunduğu iddianame ve mütalaalar ile mahkeme heyetlerinin hazırladığı gerekçeli kararlar, "Hizbullah nedir?" sorusuna cevap vermekten uzaktır. Aynı durumun şu an yargılandığımız 'Hizbullah Ana Davası'nda da geçerli olacağını düşünüyoruz. Takdir edersiniz ki 50 yıl sonra biri Hizbullah hakkında bir araştırma yapmak istediğinde, ilk başvuracağı kaynak, ana dava ile ilgili savcı ve hâkimlerin ortaya koyduğu çalışmalar olacaktır.
Ne var ki gerek ana dava iddianame ve mütalaasında, gerek 1994/636 esas nolu dava, gerek 2000/182 ye gerekse 2007/53 esas nolu büyük hacimli davaların gerekçeli kararlarında Hizbullah Cemaati ile ilgili aydınlatıcı bir bilgiye rastlayamıyoruz. Bunca bilgi ve belge karşısında akla gelen tüm sorulara cevap bulunabilmeliyken, söz konusu gerekçeli kararlarda karşılaştığımız durum; bilgisayar başında, kopyala yapıştır aceleciğiyle yapılan bir hazıra konma bedavacılığını gözler önüne sermektedir. Çünkü 1990'lann başında yakalanan bazı mensuplarımız hakkında, savcıların hazırladıkları ve aslı astan olmayan, sözüm ona "Hizbullah Cemaatinin kuruluşu, amacı ve stratejisi" analiz ettikleri, hayali ve afakî birtakım çarpık bilgiler, mahkemelere 'iddianame' diye sunulmuş; sonrakiler de hiçbir ekleme ve çıkarma gereği duymadan, bu çarpık bilgileri baktıkları Hizbullah dosyalarında, iddianamelerinin giriş kısmına almışlardır. Sanki bu ilk iddianameler yüzde yüz doğruymuş, değiştirilmesi mümkün olmayan matematiksel bir formül ya da bilimsel bir kanunmuş gibi, sonradan gelen savcılar da buldukları bu hazır şablonu olduğu gibi kendi iddianamelerinin başına yerleştirmişlerdir. İş bununla da kalsa yine iyi... Aynı hayali ve afakî şablon, maalesef bizim aleyhimizde karar vermek için bir araya gelen, plan yapan, strateji geliştiren her makamda ve isimlerini saymayı lüzumsuz gördüğüm yüksek yerlerde brifinglerin ana malzemesi olmuştur. Böyle olunca da herkesin kafasında yalan, yanlış, çarpık, gulyabani tipli bir Hizbullah tanımlaması canlanmaktadır.
Şurası bir gerçektir ki, her mahkeme, kılı kırk yararcasına elindeki dosyada; "Nasıl daha fazla mahkûmiyet çıkarabilirim" güdüsüyle hareket etmiştir. Mesela; "Şüpheden sanık yararlanır" şeklindeki en basit ve en temel hukuk ilkesi zir-u zeber edilerek maalesef "Şüphe, sanığın aleyhinde değerlendirilir" ya da "Şüpheden savcı ve hâkimler yararlanır" şeklindeki bir pratiğe dönüşmüştür. Bu doğrultuda Cemaat mensuplarına en yüksek cezalar verilirken, verilen cezaların haklı gösterilmesi için fertlerin şahsında Hizbullah Cemaati, hayal mahsulü iddialarla alabildiğine zalim, gaddar ve her şeyiyle menfi bir terör örgütü olarak tanıtılmaya çalışılmıştır. Örneğin ana dava mütalaasının giriş bölümünde, Hizbullah hakkında verilen bilgiler topu topu beş sayfa iken, şahsım hakkında 118 sayfalık yer ayrılması, benim üzerimden Cemaati karalama gayreti için en bariz misaldir.
Günü kurtarma güdüsüyle hareket eden mahkemeler, "Ne kadar çok kişiyi cezaevine gönderirsek, Hizbullah o kadar çabuk biter" gibi beyhude bîr çaba içine girmişler, uzun vadede bunun bizim açımızdan ne büyük faydalar doğurabileceğini hesaplayamamışlardır. Çünkü tarihte ve günümüzde, dünyanın değişik coğrafyalarında İslamî sorumluluklarını yerine getirdikleri için zindana atılan Müslümanların; mutlak tecrit koşullarında dahi zindanı gülistana çevirdikleri, her bir zindanı Medreseli Yusufiye durumuna getirdikleri bilinen ve görülen bir gerçektir.
Terör konusuyla yakından ilgilenen gazetecilerle, "Terör uzmanı" sıfatını kendilerine yakıştıran akademisyenlerin, Hizbullah konusundaki cehaletleri, insanı hayrette bırakacak düzeydedir. Oysa biraz okusalar, araştırsalar ve tabii ki biraz insaflı olsalar, bu hakikatlere ve gerçeklere kolaylıkla ulaşabilirlerdi. Bu sorun, söz konusu kişilerin zekalarıyla alakalı bir durum değildir. Böyle davranmalarının nedeni, Hizbullah Cemaatini alabildiğine kötülemek, hırpalamak, gözden düşürmek, olduğundan çok daha farklı göstermek, böylece Cemaati Müslüman Kürt ve Türk halkının gönlünden ve kalbinden koparmak istemelerinden başka bir şey değildir.
2/99
- 10.12.2010, 18:52 #3
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -3- / CEMAL TUTAR
Her türden karalama kampanyası, gerçeklerin saptırılması, iftira furyası ve hakikatlerin ters-yüz edilmesiyle ilgili yapılan faaliyetlerin büyük kısmı bilinçli, az bir kısmı da bilinçsizce yapılmıştır. Bu faaliyetlerin en büyük amacı, Müslüman halkımızın gönlündeki Hizbullah sempatisini düşmanlığa dönüştürmektir.
Bir insana ya da bir topluluğa yapılabilecek en büyük zulümlerden biri, ona savunma hakkı tanımadan yargılamaktır. Oysa bir hadisenin anlaşılması, tarafların tümünü eşit ve adil bir şekilde dinlemekle, söz hakkı vermekle mümkün olur. Mesela 10 yıldır yargılandığımız bu ana davada hiçbir hâkim veya savcı çıkıp da merak için bile olsa; "Niçin ve nasıl kuruldunuz, amacınız ve hedefiniz neydi, ne derdiniz vardı ki PKK ile vuruştunuz, size bu çatışmada yardım eden oldu mu?" türünden hiçbir soru sormadı. Âcâba propaganda yapmamızdan mı endişe edildi, soranları tersleyeceğimizden mi korkuldu, bilemiyoruz. Ama görünen ve bilinen o ki, üzerimize vurulan damga ile yargısız infazla kurban edildik.
Bu savunmanın temel amacı; Hizbullah Cemaatini, içinde yaşadığım ve görebildiğim kadarıyla ortaya koymak, kafalarda bulunan pek çok soruya somut örneklerle cevap vermek, doğru bilinen ancak hakikatte yanlış olan kimi bilgileri düzelterek merak edilen bazı soruların yanıtlarını gerçek haliyle ortaya koymak, bu vesileyle tarihi sorumluğumuzu yerine getirmektir.
3/99
- 10.12.2010, 18:53 #4
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -4- / CEMAL TUTAR
HİZBULLAH CEMAATİ'NİN KURULUŞU
Bir yapının, teşkilatın veya organizasyonun ortada hiçbir sebep yokken kurulması, aklen mümkün değildir. Elbette Hizbullah Cemaati de durup dururken kurulmamıştır. Hizbullah Cemaati'nin kuruluşuna ve ortaya çıkmasına neden olan çok önemli ve haklı sayısız sebepler sıralayabiliriz. Ancak hepsini ayrı ayrı ele almak yerine, tüm bu sebepleri; tarihi nedenler ve İslamî yükümlülükler olmak üzere iki ana temelde toplayabiliriz. Bunlara daha yakından baktığımızda, Hizbullah Cemaati'nin niçin kurulduğu, böyle bir Cemaat'in varlığına niçin ihtiyaç duyulduğu ve Hizbullah Cemaati gibi bir yapılanmanın zarureti daha iyi anlaşılacaktır.
1-Tarihi Sebepler
Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana, bilhassa ilk yıllarında neredeyse yapılan her icraat; İslam ve Müslümanların aleyhine yapılıyordu. İlk yıllardan beri İslam ve dindar Müslümanlar; yeni kurulan cumhuriyet rejimi ve bu yeni rejimin bekası için çok ciddi bir tehlike olarak görülmüş, yapılan her devrimde söz konusu bu tehlikenin bertaraf edilmesi amaçlanmıştır. Vicdanlı ve tarafsız bakabilen herkesin rahatlıkla kabul edeceği gibi o yıllardan ta günümüze kadar yapılan bütün devrimler, inkılâplar, kanun ve anayasa değişikliklerinin neredeyse tamamı; toplumu köklerinden uzaklaştırıp halkın dini inançlarını yaşamasına yasak getirmeyi veya inançlı bir şekilde yaşamayı olabildiğince zorlaştırmayı hedeflemiştir. Tek Parti rejiminin ceberut uygulamalarına bakıldığında, bu durum çok açık bir şekilde görülecektir. Tek Parti rejiminden sonra gelen iktidarlar da uygulamalarına birtakım kılıf ve ambalajlar geçirerek halkı uyutma ve aldatma yoluyla aynı hedef ve maksada ulaşma yoluna girmişlerdir. Yani iktidarlar değişmiş, ancak halkı dinden soğutma, dini değerleri yozlaştırma, İslam'ı toplum hayatından tamamen çıkarma, özetle İslam'a düşmanlık noktasında değişen bir şey olmamıştır.
Böylesi bir durum karşısında halkın refleks göstermemesi düşünülemezdi. Dini yaşama yapılan saldırıların, hiçbir toplumda tepkisiz karşılanmadığı tarihi bir gerçektir. Yüzyıllardır İslam'ı yaşamış, İslam'ı özümsemiş, bütün yaşam biçimleri İslam'a göre düzenlenmiş, gelenek ve görenekleri İslam'a göre şekillenmiş Müslüman halkların da dinlerine yapılan saldırılara tepkisiz kalması elbette düşünülemezdi. Nitekim öyle de oldu. Halk; canını, malını, evladını vererek kurtardığı toprakların üzerinde kurulan yeni rejimin kendi inançlarına yaptığı düşmanlığa Anadolu'nun her yerinde direnç göstermeye başladı. Ancak İslam düşmanlığı temelleri üzerinde yükselmeyi hedefleyen Cumhuriyet rejimi, halka rağmen değişim-dönüşüm devrimlerini hayata geçirmeye kararlıydı. Bu hedefe ulaşma konusunda hiçbir muhalefete tahammülü olmayan ve en küçük bir muhalefeti bile en acımasız yöntemlerle bertaraf etmeyi prensip edinen Cumhuriyet kurucuları, halkın devrimlere gösterdiği direnci, benzeri görülmemiş zulüm ve katliamlarla bertaraf etti. Memleketin her tarafında darağaçları kuruldu. İstiklal mahkemelerinde; "Sanığın İdamına, tanıkların bilahare dinlenmesine!" şeklinde söylenmiş söz, o dönemdeki adaletsizliği ve zulmün geldiği noktayı göstermesi açısından manidardır.
Yapılan devrimler adım adım ilerlemiş, halkın devrimlere karşı vereceği olası direncin ve tepkinin büyüklüğü veya küçüklüğü, yöneticilerin kararlarında belirleyici olmamıştır. Ve aslında ta en başından nihai hedef düşünülmüş, her icraat belli bir plan ve program dâhilinde hesaplı bir şekilde hayata geçirilmiştir. Esasen yapılan devrimlerin büyük çoğunluğu, Cumhuriyetin kurucu kadrolarına has fikirler de değildi. Cumhuriyetin kuruluşundan önce, sırtını İslam'a, yüzünü Batıya dönüp Batıcı bir hayat tarzını şiddetle savunan Jöntürkler ile bunların devamı niteliğinde olan İttihat ve Terakki de böylesi devrimleri savunmuşlardı. Ayrıca halifeliğin kaldırılması gibi uygulamalar, tamamen İngiliz ve Avrupa baskısıyla gerçekleşmiştir.
1 Kasım 1922'de saltanat kaldırılırken, aslında halifeliğin kaldırılması için de uygun zemin hazırlanmış oluyordu. Nitekim 3 Mart 1924'te hilafet de kaldırıldı. Tüm İslam ülkelerinin sembolik de olsa bağlı olduğu bir kurumu ortadan kaldırmak, Atatürk'ün ifadesiyle "Akıl kârı" değildi aslında.
4/99
- 10.12.2010, 18:54 #5
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -5- / CEMAL TUTAR
Nitekim meclisin Rumi 25 Eylül 1336 Cumartesi tarihli 72. oturumunda Atatürk aynen şu sözleri sarf etmiştir: "Bu İslam dünyasının istinatgahı olan rabıta-t hakikisiyle tesise birinci derecede medar olan bu makamı ihmal etmek hiçbir vakitte akıl kârı değildir. Ve bunu bizden zorla almak mümkün değildir."
Ancak aynı Atatürk'ün çok değil, bir buçuk yıl sonra "Bu makamı ihmal etmek hiçbir vakitte akıl kârı değildir ve bunu bizden zorla almak mümkün değildir" dediği hilafet makamını ilga etmesi, İslam ümmeti açısından çok hazin ve dramatik sonuçlar doğurmuştur. Hilafet kurumunun kaldırılması, imamesi kopan tespihin tanelerinin dağılması gibi İslam ümmetini parçalamış, geriletmiş, emperyalistlerin oyuncağı haline getirmiş; bitmeyen ihtilaf, çekişme ve kargaşalara zemin hazırlamış; böylece, Müslümanları teknoloji, sanayi, askeri, politik, ekonomik açılardan dünyanın diğer milletlerine karşı geri biriktirmiştir.
25 Kasım 1928'te şapka kanunu ile işgal devletlerinin halkına benzeme yolunda önemli, bir o kadar da yapay bir adım atıldı. Anlatıldığına göre Rus Çarı Deli Petro, Avrupa'da bir süre eğitim alıp ülkesine döndükten sonra, halkının Avrupa'dan niçin geri kaldığı konusunda kafa yormaya başlar. Sonunda vardığı netice şudur: Ruslar sakal bıraktıkları için geri kalmıştır. Oysa Avrupalılar gibi sakallarını tıraş etselerdi, hiç kuşkusuz medeniyette öncü olacaklardı... Bunun üzerine bir ferman çıkararak herkesin sakalını kesmesini emreder. Emir yerine getirilir, ancak Ruslar bununla medeni olamazlar.
Buna benzer bir şekilcilik, dayatma ve zorbalık, insanımıza şapka kanunuyla yapıldı. Anadolu erkeklerinin kullana geldiği fes, sarık, puşu, kefiye vb. başlıkların hepsi yasaklanıp Avrupa insanının kullandığı şapka, silah ve süngü zoruyla yeni başlık olarak dayatıldı. Büyük bir savaşın yıkımı karşısında ekonomik olarak çok zor günler geçiren halk ekmek alacak para bulamazken, şapka almak zorunda bırakıldı. Bazı köylerde ortaklaşa alınan bir-iki şapka, jandarmanın hışmına uğramamak, onur kırıcı ve rencide edici dayaklarından korunmak için şehre gelenler tarafından sırayla kullanılıyordu.
Şapka takmadığı için sayısız insan zindanlara atıldı, idamlar gerçekleşti. İskilipli Atıf Hoca, şapka devriminden iki yıl önce yazdığı birkaç sayfalık "Frenk Mukallitliği ve Şapka" isimli risalesi nedeniyle idam edilmiştir. İnsanların başlarına neyi takacağının kanunlarla belirlenip dayatılması, devletin kuruluşunda böylesi dayatmaların ilke haline getirilmesi, dahası halen bu ilkel dayatmanın kanun maddelerinde korunuyor olması, Türkiye'de yaşayan aydın sıfatlı insanlar açısından bir sorun teşkil etmiyor ve buna karşı çıkılmıyorsa, hele de bazıları tarafından koca koca sözlerle savunuluyorsa, utanç olarak başka şey aramaya gerek yoktur. El insaf deyip soralım: İnsanların kılık-kıyafetiyle uğraşıp başına neyi takacağına dair kanunların çıkarılmasının savunulacak, hoş görülecek, mantıki kılıf uydurulacak bir tarafı var mıdır? Ve yine soralım: Böylesi bir zorbalığın benzeri başka bir yerde, hatta en ilkel kabilelerde bile yaşanmış mıdır? Akılları önyargı ve ideolojilerin karanlığında körelmemiş, vicdanları halen ölmemiş, sağduyu ile düşünebilen her insanın buna vereceği yanıt, elbette 'Hayır!' olacaktır. Buna rağmen ne yazık ki aynı zihniyetten günümüze yadigâr kalanlar, yine kafalarla uğraşmaya devam ediyorlar. Ama artık erkeklerin değil bayanların kafalarıyla, başlarına taktıkları örtülerle ilgileniyorlar. Kimin, başını hangi şekil bağlayacağı onların üzerine vazifeymiş gibi, kalkıp medeni bir insanı utandıran yasak ve dayatmalarda bulunuyorlar. "Bu taktığı türban mı, başörtüsü mü!" gibi saçma sapan gündemlerle insanlar meşgul edilirken, dindar insanlar rencide edilmekte ve halkın kahir çoğunluğu, bir avuç azgın azınlığın tahakküm ve baskısı altında mağdur edilmektedir.
Amerika'da, siyah beyaz ayırımının yoğun olarak yapıldığı zamanlarda, bazı lokanta ve alışveriş yerlerinin kapısına, "Zenciler ve köpekler giremez!" şeklinde afişler asılırdı. Bizde ise laikçiler işi daha da ileri götürdüler. Turistler veya ziyaretçiler yanlarında getirdikleri köpeklerle üniversitelere girebiliyor, ancak başörtülüler giremiyor. Zihniyet aynı zihniyet, insanın sakalıyla uğraşan, zorla kestiren Deli Petro ile halkının kafasına zorla şapka giydiren, bayanların başlarını zorla açtıran zihniyet arasında hiçbir fark göremezsiniz. İroniye bakın ki, bugün en katı Kemalistler bile şapka
5/99
- 10.12.2010, 18:55 #6
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -6- / CEMAL TUTAR
kullanmıyorlar. Bu konuda çıkarılan kanun yürürlükte olmasına rağmen kimse şapka takmıyor, bunu artık laikçiler bile savunmuyorlar ve kendileri de uygulamıyorlar.
Şapka kanunundan 5 gün sonra tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasıyla ilgili kanun çıkarılır. Bir ay sonra takvimler de batıya uydurulur.
3 Kasım 1928'de ise tarihte benzerine tanık olmadığımız bir devrim olan harf devrimi yapıldı. Bir tek devrimle bir anda okuma yazma oranını sıfıra düşüren devlet, bununla geçmişin tüm kültür mirasını hoyratça raflara kaldırmıştır. Eskiden kullanılan Arap harflerinin öğrenilmesindeki zorluk ileri sürülerek okuma-yazma oranının düşük olduğunu, sırf bu nedenle medeni milletlerden geri kaldığımızı söyleyerek harf devrimini büyük bir medeniyet projesi olarak görüp alkış tutanlar, aradan geçen 80 yıla rağmen geride olmamızdan utanıyorlar mıdır, bilemeyiz. Dünyanın en zor alfabelerine sahip olan Japon ve Çinlilerin buna rağmen niçin Cumhuriyet kurucuları kadar akıllı ve zeki olup alfabelerini Latin alfabelerine çevirmediklerini araştırmak lazım. Bir araştırma konusu da, "Çin ve Japonya'nın, yaklaşık iki bin karakterlik alfabelerine rağmen, neden sanayi, teknoloji ve ekonomide bizden ileridirler" sorusuna cevap bulmak için olsun.
Tevhid-i tedrisat kanunu, Romen rakamlarına geçiş, tatilin Cuma'dan Pazar gününe alınması ve 3 Aralık 1934'te "Bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair kanun" gibi daha pek çok irili ufaklı icraat, sadece ve sadece İslam'ın bu topraklardan tamamen silinmesini amaçlamıştır. Zaten o dönemlerde İsmet İnönü dâhil, Cumhuriyetin kurucuları arasında olan pek çok kişi, İslam'dan vazgeçip Hıristiyanlığı kabul etmeyi ciddi ciddi düşünüp tartışmışlardır.
Bütün bu devrimlerin en can yakıcı olanı, 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yani Anayasa'nın 2. Maddesinde yer alan, "Devletin dini, Dini İslam'dır" şeklinde İslam'a atıf yapan ilkesinin, 5 Şubat 1937 Tarihinde "Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçıdır" şeklindeki anayasa maddesiyle değiştirilmesidir. Laikliğin anayasaya girmesi, dünyada benzeri belki de bir daha görülmeyecek olan bir "kendini inkâr, geçmişi red ve dine düşmanlık" girişimidir. Türkiye'de halen de yaşanan bütün sıkıntıların temelinde, bu laiklik ilkesi yatmaktadır. Fransa'dan ithal edilen bu ilke, maalesef Türkiye'de "Din düşmanlığı" ve fakat sadece "İslam Düşmanlığı" gibi algılandı ve pratikte bu algı tavizsiz bir şekilde uygulandı. Adeta İslam bir suçmuş, Müslümanlar potansiyel suçluymuş, dini vecibelerini yerine getirenler büyük bir kabahat işliyorlarmış gibi lanse edilmeye başlandı. İnanca göre yaşamak; her yerde takibata uğrama, devlet dairelerinden atılma, devlet zulmüne maruz kalma nedenine dönüştü. Halen yaşadığımız ve her gün görsel ve yazılı medyada onlarca benzerine şahit olduğumuz saldırı, itham, karalama, iftira, tahkir vb. iğrenç ve alçakça hareketlerin tamamı, laikliğin ve laikçilerin İslam düşmanlığı temelinde şekillenen düşüncelerinin militanlığa dönüşmesi sebebiyledir.
Hâsılı yeni rejimin temellerini sağlamlaştırmak için yapılan devrimler beraberinde pek çok zulüm ve dayatmayı da getiriyordu. İslam binasını yıkmayı hedefleyen cumhuriyet kurucuları, yeni rejimlerini Müslümanların ceset ve kanları üzerine bina etmekten çekinmediler. Laikliğin fiili olarak uygulandığı 1928'li yıllardan, 1950 yılına kadar hac farizasını eda etmek yasaklanmıştı. Çünkü Tek Parti zihniyetinin dayattığı Türk faşizminin bir yansıması olarak, Türklerin bir Arap ülkesinde bulunan kutsal beldelere gitmesi küçük düşürücü bir hadise olarak görülüyordu. Zaten Türk'ün Kabe'si Çankaya olarak gösterilmemiş miydi bazı kendini bilmez soysuzlar tarafından? Buradaki temel amaç ise, Türkiye'de yaşayan Müslümanların hac yoluyla diğer Müslümanlarla bir araya gelmesinin önünü kapatmak ve Müslüman halka dinlerini tamamen unutturmaktı. Ne yazık ki aradan geçen zamana rağmen Tek Parti' rejiminin devamı ve aslında ta kendisi olan CHP yöneticilerinin zihniyetinde pek de bir değişiklik olmadığını esefle ve ibretle görmekteyiz. Önder Sav'ın, hacca gitmek için kendisinden yardımcı olmasını isteyen bir vatandaşa; "Hacca gidip ne yapacaksın? Paranı Araplara mı yedireceksin? Sonra Muhammed seni bırakmaz" şeklindeki terbiyesizliği herkesin zihnindeki yerini korurken, Müslüman halkımızın yüreğindeki nefreti daha da artırmaktadır.
6/99
- 10.12.2010, 18:56 #7
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -7- / CEMAL TUTAR
İslam'ın şiarlarına yapılan saldırılardan, belki de Müslüman halkı en çok üzen, rencide ve tahkir eden uygulamalardan biri de Türkçe ezan uygulamasıdır. 3 Şubat 1932'den 16 Haziran 1950'ye kadar süren bu uygulama, İslam şiarlarına karşı yapılan saldırıların yanı sıra Arapçaya düşmanlığı da içermesi açısından, Türk faşistliğinin en somutlaşmış olaylarından biridir. 14 asır boyunca Arap olmayan Müslümanlardan hiçbir ülkenin yapmadığı, yapmayı aklından bile geçirmediği, ümmete bağlılığın sembolü olan ve Arapça olması kimse için sorun teşkil etmeyen Ezan-ı Muhammedi, zorla Türkçe okutuldu. Ancak o zamanki Hizbullahi Müslümanlar her türlü çile ve eziyete katlanarak ezanı orijinal şekliyle Arapça olarak okudular.
Bu süreçte yaşanan en ilginç olaylardan biri, mecliste okunan ezandır. 4 Şubat 1949 Cuma günü Hacı Muhyiddin Ertuğrul ve Osman Yoz tarafından mecliste okunan ezan olayının ardından bu iki muhterem direnişçi yakalanıp karakola götürüldüler. Hacı Muhyiddin Ertuğrul, kendisine yapılanları şu sözlerle dile getirmiştir: "Tıpkı İsrailli vahşi askerlerin Filistinli mücahidlerin kol ve bacaklarını hunharca tuşlarla ve sopalarla kırdıkları gibi benim de sağ kolumu kırdılar!" Dokuz ay hapis yatan bu iki münevver insana her türlü işkence yapılmış ancak onlar her namaz için ezan okumaya devam etmişlerdir. Bunlar gibi memleketin her tarafında tüm eziyetleri göze alarak ezan okumaya devam eden müminler çıkmıştır. Hatta o zamanlarda "Ezan Delisi" diye bir kavram ortaya çıkmış, ısrarla ezan okumaya devam edenler tımarhanelere atılmışlardır.
Aslında Türkçeleştirilen tek şey ezan değildi. Kur'an-ı Kerim, salâ, hutbeler gibi Arapça olan her şey Türkçeleştirilmeye çalışıldı. Özellikle Kur'an-ı Kerim üzerinde özel mesai harcanıyordu. Saadettin Kaynak gibi usta müzisyenler, Kur'an-ı Kerim'in Türkçe mealini en uygun makamda okumak üzere Atatürk'ün gözetiminde çalışıyorlardı. Ancak bir türlü Arapçanın yerini tutabilecek düzeyde bir çalışma ortaya koyamadılar. Bu çalışmaların tümü akim kaldı. Kur'an-ı Kerim Türkçeleştirilip Arapçası her yerde yasaklandı, Kur'an-ı Kerim'i Arapça aslından öğrenmek veya öğretmek suç sayıldı ve buna teşebbüs edenlere ağır cezalar verildi. Çalışmalar neticesinde Arapçaya benzer şekilde Türkçe meali okunduysa da hiçbir zaman Müslüman halk tarafından benimsenmedi ve kalıcı hale getirilemedi. Bu beyhude uğraşların hiçbir işe yaramadığı 16 Haziran 1950 tarihinde yasaklar kalktığında iyice anlaşıldı. Yasakların kalkmasının hemen ardından Arapça asli ezana susayan Müslüman halka, müezzinler Arapça ezan okumaya başladılar. O tarihten bu güne kadar hiçbir zaman, hiçbir camide Türkçe ezan okunduğuna dair kayıtlara geçen tek bir hadise yoktur. Bu bile tek başına zulüm ve dayatma ile hiçbir şeyin yaptırılamayacağı konusunda yeterince delil teşkil etmektedir.
Görünüşte öğretmen yetiştiren ve 1940'lı yıllardan 1952 yılına kadar 'Köy Enstitüleri' adıyla faaliyet gösteren kurumlar da Tek Parti zihniyetinin ürünüdür. Bir iddiaya göre Amerikalıların Kızılderilileri asimile etme uygulamalarından birinin kopyası olan Köy Enstitüleri, birer fesat yuvası işlevini görerek ahlaksızlığı, fuhşu, açık-saçıklığı, İslam dışı hayatı da köylere kadar yayıp dinsiz bir yeni nesil yetiştirilmesine ön ayak olma amacını icra etmiştir. Nitekim buralarda karma eğitim yapılmakta ve yatakhanelerde dahi bu karma durum devam etmekteydi. Böylesine karma bir eğitim bu gün bile dünyanın en ahlaksız ve hayadan uzak yaşam modelini uygulayan ülkelerde görülmediği gibi, en ilkel toplumlarda dahi benzeri bir uygulamaya rastlanılmamaktadır. Böylesi bir eğitim modelini akıl ve mantık kabul etmediği gibi, vahiy kaynaklı dinler, toplumların yerleşik ahlaki kuralları, insandaki fıtri duygular, edep ve haya gibi insana has yüksek değerler de bunu kökten reddetmektedir.
Aslında Onuncu Yıl Nutkunda söylendiği gibi; "Az zamanda çok iş" yapılmıştı. Farz-ı muhal, işgale karşı bir kurtuluş hareketi olmasaydı ve işgal bu günlere kadar devam etseydi, muhtemelen işgal devletleri de sultaları altındaki Müslüman halkı asimile etmek, dininden uzaklaştırmak için bu veya buna benzer devrimler yapacaklardı. Fakat onların bu işleri "Az zamanda" yapmaları mümkün değildi. Büyük ölçüde İslamî duygularla işgale karşı direniş gösteren Müslümanlar; kendi yöneticileri tarafından işgal devletlerinin halklarına benzetilme girişimlerini, en kutsal değerlerinin yasaklanmasını, ibadethanelerinin ahırlara dönüştürülmesini ve daha birçok insanlık dışı uygulamaya maruz bırakılmasını hayal dahi edemezdi. İnsanın düşünemeyeceği ve aslında eşyanın tabiatına aykırı
7/99
- 10.12.2010, 18:57 #8
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -8- / CEMAL TUTAR
olan bu durum, maalesef halkın kendilerinden bildikleri kişiler tarafından, halka rağmen ve büyük zulüm, katliam, baskı, dayatma ve zora dayalı yöntemlerle çok kısa sürede, bir 'oldu-bitti' göz açıklığı içinde yapıldı. Bunun nasıllığını ve sebep-sonuç ilişkilerini, dönemin politikacılarının Cumhuriyet öncesi ile sonrası dönemde farklı kişilikler sergilemelerini ve politik çizgilerinin yorumunu, "Arife tarif gerekmez" ilkesi gereğince açıklamaya gerek görmüyoruz.
İslam'ı ve dindarları tehlike olarak görüp bunlarla ilgili her türlü tedbiri alma paranoyası halen devam etmektedir. Bu doğrultuda bütün köşe başlarını tutmak suretiyle medya gücünü elinde bulunduran azgın laikçiler, birer hafiye gibi çalışmaktadırlar. Örneğin; bir lisede üç beş öğrenci namaz kılarken görüntülense, sanki uyuşturucu partisi düzenleniyormuş veya aleni fuhuş yapılıyormuş gibi TV spikerleri gözlerinden şimşek, ağızlarından tükürük saçarak bu korkunç (!) haberleri verirler. Bir başörtülü hanımdan bahsedilirken adeta bir cüzamlıdan söz ediliyormuş izlenimine kapılırsınız. Hatta haber bültenlerinde geçen 'türbanlı' kelimesinin yerine 'cüzamlı' ifadesini koyarsanız, mananın bozulmayacağını ibretle görürsünüz. Oysa bu uygulamalara maruz kalan Anadolu'nun Müslüman Türk ve Kürtleri; sırf ezanlar susmasın, mabedlerînin göğsüne namahrem eli değmesin, İslam bu topraklarda baki kalsın, İslamî yaşama dokunulmasın, şehit kanlarıyla sulanan bu topraklar kâfirlerin çizmesi altında ezilmesin, Müslüman kadınların ırzları çiğnenmesin, namuslar heder edilmesin, iffet ve namus sembolü olan başörtüsüne dokunulmasın ve kutsallığı ayaklar altına alınmasın diye canıyla, malıyla, dişiyle tırnağıyla, kazmasıyla, küreğiyle işgalcilere karşı cihad etmiş ve onları yurtlarından söküp atmıştı. Müslüman halk din, vatan, namus endişesiyle cihad bayrağını yükseltirken, muhtemelen bugün Müslümanlara saldıran, Müslümanları birer suçlu gibi afişe eden, örtü ve tesettür düşmanlığı yapan, kamusal alanlar ihdas edip laikliğin kutsal mabedlerini inşa edenlerin babaları ve dedeleri, işgalcilerle birlikte kadeh tokuşturup onların başarılı olmaları için dilekte bulunuyorlardı. Sözün burasında Necip Fazıl'ın; "Öz yurdunda garipsin, öz yurdunda parya" dizelerini hatırlamamak elde değil.
Türkiye'de laik Kemalistler, irtica kavramını adeta bir parola olarak kullanırlar. Hiç kuşkusuz onların "İrtica" kelimesinden kasıtları, İslam'dır. Telaffuz ederken adeta kin kustukları, yüzlerinin renkten renge girdiği, mimiklerinin korkunç bir hal aldığı "İrtica" kelimesinden kastettikleri, mukaddes İslam dininden başka bir şey değildir.
Herhangi bir kurumda, mesela orduda, yargıda, YÖK'te, hatta laik odaklardan icaze alma beklentisi içinde olan ve laiklik ile Atatürkçülüğü, mel'anetleri için bir kalkan olarak gören dernek, vakıf, işveren örgütleri ve sendikalarda dahi göreve yeni atanan veya devir-teslim yapan her memur veya her yönetici Kemalizm'e ve laikliğe iman tazelercesine, irtica adı altında, aziz İslam dinine küfretmektedir. Onlara göre Türkiye'de laiklik her zaman tehlikededir, halk başıboş bırakılmaya gelmez, hemen raydan çıkar. Aslında böyle düşünmelerine hak vermemek de mümkün değil... Zira laikçi militanlar yıllardır her şeyi halka zorla, baskıyla ve zulmederek yaptırdıklarının pekâlâ farkındadırlar. Halkın özgür bırakılması durumunda, yeniden aslına dönüp kendisine dayatılan bütün ithal ve suni uygulamaları, kanun ve yasaları paçavra gibi atacaklarının ve neticede İslam'ın çağlar üstü yaşam modeline gönül hoşluğuyla teslim olacağının bilincinde olduklarından, onların deyimiyle her zaman irtica tehlikesi vardır ve olacaktır.
Aslında birkaç gerçek laikçi dışında; laiklik ve Atatürkçülüğü amaçları için kalkan yapanlar, laiklik ve Atatürkçülüğün ne olduğu konusunda da fikir sahibi değillerdir. Bu kişilerin tek derdinin koltuk ve menfaat meselesi olduğunu, laiklik ve Atatürkçülüğü menfaatlerine kılıf yaptıklarını da vurgulamak gerekir. Yani işin aslı kişisel menfaatlerdir. Tartışma programlarında, laiklik ve Atatürkçülüğü savunan kişilerin görüş itibariyle ne kadar sağ, fikir kabızlığı çeken, dünyaya kapalı, birkaç sloganik cümleden başka söyleyecek sözü olmayan ve bu yüzden de agresif bir portre çizip saldırganlaşan, savunduğu düşüncenin haklılığını nesnel bağlamda ispat edemeyen, bundan dolayı da karşıt fikir savunucularını rejim düşmanlığıyla niteleyip bir yerlere mesaj veren kişiler olduklarını ibretle görüyoruz. Üniversite
8/99
- 10.12.2010, 18:58 #9
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -9- / CEMAL TUTAR
öğrencilerinden tutun da koca koca akademisyenlere kadar laikliği savunup Atatürkçü geçinen herkesin durumu üç aşağı, beş yukarı bundan ibarettir.
Tüm bunlardan dolayı; "Cumhuriyet kurulduğu günden beri laikçi zümre, İslam ve Müslümanlarla savaş halinde olmuştur" diyoruz. Onlar, her fırsatta bu savaşın ilelebet devam edeceğini deklare etmekten usanmazlar. Neredeyse çocuklarına öğretecekleri ilk kelime "Anne, baba" yerine laiklik olacak. "Laiklik şöyle, laiklik böyle" dîye diye topluma bıkkınlık vermekten başka bir işleri yokmuş gibi, sabah akşam hop oturup hop kalkarak laiklik şamatası yaparlar.
Laiklik; İslam'a 'karşı başlatılan savaşta bir silah olarak kullanılırken, düşmanlık listesinin ikinci sırasına Müslüman Kürt halkı yerleştirilmiştir. Kürtlere ve Kürtlerin diline, gelenek ve göreneklerine düşmanlıkta" sınır; tanınmamış, toplu katliamlarla, sürgünlerle, mecburi iskânlarla, ana dilin yasaklanmasıyTa, asimilasyon'politikalarıyla Müslüman Kürt halkı hem Müslüman ve hem de Kürt olduğu için katmerli bir zulme uğramıştır.
Müslümanlara ve İslam'a savaş açan zihniyet karşısında münferit bir mücadelenin hiçbir şansı yoktur. Mutlak surette örgütlenme, teşkilatlanma yani İslamî terminolojide cemaatleşme şarttır. İşte çok kısa olarak özetlemeye çalıştığımız bu tarihi nedenlerden dolayı, Hizbullah cemaatin kuruluşu gerekli görülüp kurulmuştur.
2-İslamî Yükümlülükler
İslam; iyilik ve takvada yardımlaşma dinidir. Her Müslüman, diğer Müslüman kardeşine zalim de olsa, mazlum da olsa yardım etmekle mükellef kılınmıştır. "Zalime nasıl yardım edileceği" konusunda soru soran sahabeye, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam'ın verdiği cevap; "Onu zulümden alıkoyarsan, bu da ona yardımdır" şeklinde olmuştur. Dolayısıyla İslam toplumu, nemelazımcı bir toplum olmayıp kendi içinde otokontrole sahip, bütün fertleriyle iyiliğin yapılmasını teşvik ederek kötülüğün yapılmasını engellemeye çalışan dinamik bir yapıya sahiptir.
İslam, ferdi olarak yaşanılan bir din de değildir. Bütün uygulamalarıyla, toplumsal kurallarıyla, ibadet şekilleriyle topluca yaşanılması gereken bir dindir. Çünkü bir insan ne kadar muttaki olursa olsun, kendi şahsında ve ailesinde İslam'ın kurallarını ne kadar uygularsa uygulasın, çevresinde İslamî bir yaşantı yoksa; komşuları, arkadaşları, akrabaları, çevresi ve içinde yaşadığı toplum İslam'a göre şekillenmemişse, bundan olumsuz yönden etkilenmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle bir insanın tek başına İslam'ı yaşaması yeterli değildir. Kendisini her zaman kontrol edecek, yanlış yaptığında uyaracak, onu Allah katında daha iyi bir kul olmaya teşvik edecek birilerinin, bir topluluğun, bir cemaatin olması şarttır.
Günümüzde, İslam'ı fert düzeyinde yaşayan insanların bir araya gelip cemaatleşmeleri kaçınılmaz bir zorunluluk olmuştur. Çünkü bütün kurum, kuruluş, kanun, yasa, yazılı ve görsel medya vs. her şey gayri İslamî bir yaşantıyı dayatmakta, kötülüğü meşrulaştınp teşvik etmektedir. Buna mukabil, iyilik ve iyilik yapanlar horlanıp küçük düşürülmekte, İslam'a bağlılık bir suç gibi lanse edilmekte, İslamî şiarlar yozlaştırılmakta, İslamî kılık-kıyafet çağdışı olarak görülmekte, İslam'ın gereği olan ferdi ibadetleri yapanlar, adeta cani birer terörist gibi ihbar edilmektedirler. Böylesi bir zamanda ve bu şartlar altında bir insanın tek başına hayatını İslam'a göre tanzim etmesi ve Allah tarafından kendisine yüklenilmiş olan kulluk görevlerini yerine getirmesi neredeyse imkânsız hale gelmiştir.
Yaşadığımız zaman diliminde; bir Müslüman'ın kimliğini koruması, İslamî şahsiyet ve ahlakını muhafaza edebilmesi, kendisini ve ailesini zamanın çirkefliklerinden ve dayatılan gayri İslamî yaşam biçimine karşı koruyabilmesi, Allah'a ve diğer Müslümanlara karşı görevlerini layıkıyla yapabilmesi için, Kur'an ve Sünnet çerçevesi içinde hareket eden Müslümanların oluşturduğu bir cemaate dâhil olması şarttır. Toplumsal gerekliliğinin yanı sıra cemaatleşme, aynı zamanda Allah'ın Müslümanlara yüklediği bir farziyettir. Bu farziyet, kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'de şu şekilde dile getirilmiştir:
9/99
- 10.12.2010, 18:58 #10
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -10- / CEMAL TUTAR
"Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır." (Al-i İmran: 104)
Bu ayetin işaretiyle; Müslüman bir toplumun madden ve manen sağlıklı kalabilmesi için hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü nehyeden otoriter bir cemaatin bulunması zorunlu kılınmıştır. Bilindiği gibi davet, otorite olmadan da yerine getirilebildiği halde, emir ve nehiy ancak bir otorite ile mümkün olabilmektedir.
İslam; toplumun sıhhati için, emreden ve nehyeden bir otoritenin bulunmasına kaçınılmaz bir vazife olarak bakmaktadır. Bu otoritenin çerçevesi kısaca şöyle olmalıdır:
1-Müslümanların güçlerini bir araya getirmeli ve Müslümanları Allah'ın emirleri, yasakları, haram ve helalleri "doğrultusunda ve O'nun rızası yolunda kardeşlik bağlarıyla birbirine bağlama özelliklerine sahip olmalıdır.
2-Hayra davet eden ve serden sakındıran bir ilke üzerine hareket etmelidir.
3-İnsan hayatında Allah'ın insanlar arasında tatbik olunmasını istediği adaletin gerçekleşmesi için Kur'an ve Sünneti esas almalıdır.
Evet, yeryüzünde Allah'ın hayat nizamı için indirdiği dinin gerçekleşmesi ve bu dinin İnsanlar tarafından tam olarak bilinmesi için, hayra davet eden, iyiliği emredip kötülüğü nehyeden ve kendisine itaat edilen bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bu ise ancak Cemaat olmak ile mümkündür.
Allah'ın yeryüzünde uygulanmasını istediği dinin yalnız vaaz, irşad ve tebliğden ibaret olmadığı bilinen bir gerçektir. Vaaz, irşad ve tebliğ meselenin sadece bir yönüdür. Diğer yönü ise; insan hayatında iyiliği hâkim kılıp kötülüğe karşı mücadele edecek, toplumun iyi adetlerini heva, heves, şehvet ve menfaatlerine göre hareket edenlerin oyuncağı olmaktan koruyacak, herkesin kendi görüş ve düşüncesini hayır, iyi ve doğru zannetmemesi için bu iyi adetleri koruyacak emir ve nehiy yetkisine sahip bir otoritenin kurulmasıdır.
Bu açıdan baktığımızda, tabiatı gereği bazı insanların şehvetleri ve ihtirasları, bazılarının maslahat ve çıkarları, bazılarının gurur ve kibirleriyle çarpışacağından, hayra davet etmenin, iyiliği emredip kötülüğü nehyetmenin o kadar kolay ve rahat olmayacağını çok iyi biliyoruz. Çünkü insanlar arasında zorba yönetimler, baskıcı egemenler, yükselmekten hoşlanmayan adi ruhlu insanlar, sıkıntıya gelemeyen zenginler, ciddiyetten uzak laubaliler, adaleti sevmeyen zalimler, doğruluktan hoşlanmayan sapıklar ve iyiliği reddedip kötülükten hoşlanan insanlar her zaman vardır ve olacaktır. Bu yüzden hayır şerre galip gelmedikçe; iyilik, iyilik olarak ve kötülük de kötülük olarak bilinmedikçe, ne içinde yaşadığımız toplum, ne de İnsanlık kurtulacaktır. İşte bütün bunlar için iyiliği emredip kötülükten nehyeden ve kendisine itaat edilen bir otoritenin yani Cemaatin varlığı gerekmektedir.
Bu sebepten Allah'a inanan ve Allah için kardeşlik desteğine dayanan, bu sıkıntılı ve zor işe iman ve Allah'tan korkma kuvvetiyle, sonra sevgi ve dostluk güçleriyle göğüs geren bir cemaatin bulunması, elbette zorunludur. Yüce Allah, bu görevi yerine getirenler için şöyle buyuruyor; "İşte onlar kurtuluşa erenlerdir."
Şüphesiz ki böyle bir cemaatin varlığı bizzat ilahî emrin gereğidir. Çünkü bu ilkeler üzerine kurulu bir cemaat, ilahî metodun teneffüs edildiği, pratik olarak uygulandığı, hayra davet edenlerin yardımlaştığı ve sorumlulukları paylaşma içinde oldukları en iyi ortamdır. Orada iyilik; hayır, erdem, hak ve adalettir. Kötülük ise şer, aşağılık, batıl ve zulümdür. Böylesi bir cemaat içerisinde hayır işlemek, şerri yapmaktan çok daha kolaydır. Hak, batıldan daha güçlü ve adalet, zulümden daha üstündür. İyilik yapmak isteyen, kendisine birçok yardımcı bulur. Kötülüğe meyleden ise direniş ve horlanma ile karşılaşır. Allah'ın emirleri doğrultusunda şekillenen böyle bir Cemaatin değeri, büyük çaba sarf etmeden hakkın ve hayrın gelişeceği ortam olmasındandır. Çünkü orada herkes hayır ve
10/99
- 10.12.2010, 18:59 #11
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -11- / CEMAL TUTAR
hakta yardımlaşır. Çevresindeki her şey direnip itiraz ettiği için şer ve batıl büyük zorluklar ve meşakkatlerle karşılaşır, bu yüzden de gelişip kök salamaz.
İşte bütün bunlardan dolayı, her Müslüman ferdin kendisini ve ailesini zamanın fitnelerinden, kötülüklerinden, şerlerinden, gayri İslamî yaşantısından koruyabilmesi için Kur'an ve Sünneti esas alan ve Allah'ın emirleri doğrultusunda faaliyet yürüten böyle bir cemaate tabi olması zorunludur. Aynı zamanda bir Müslüman'ın İslamî bir hayat yaşarken karşılaşacağı zorluk ve engellerden, horlanma ve hakaretlerden, baskı ve zulümlerden korunması ve izzetini, şerefini ve onurunu muhafaza etmesi için de yukarıda vasıfları yerilen bir Cemaate tabi olması gereklidir.
Günümüzde bir Müslüman'ın yâlnız başına İslamî düşüncesini hayata geçirmesi, İslam'a göre yaşaması veya İslamî şahsiyetini koruması neredeyse imkânsızdır. Gayri İslamî bir hayatın hüküm sürdüğü, ahlaksızlığın ayyuka çıktığı, çirkefliğin, hayâsızlığın, açık-saçıklığın sıradan bir hal aldığı günümüzde, bir Müslüman'ın imanını ve İslamî ahlakını tek başına muhafaza etmesi çok zordur. Her Müslüman için günümüzün bütün ahlaksızlık ve çirkefliğine karşı otokontrolünü sağlayacağı, imanını muhafaza edeceği, İslamî yaşantısını rahatlıkla yerine getirebileceği, kendisini geliştirip eksiklerini tamamlayabileceği, kendisini koruyup kollayacağı, içinde bulunmaktan dolayı güven duyabileceği, gerek duyduğunda yardım alabileceği bir yapıya ihtiyacı vardır. Bu yapı, bir Müslüman için elbette Kur'an ve Sünneti esas alan, İslam kardeşliği çerçevesinde şekillenen İslamî bir cemaat olmalıdır.
Özellikle Türkiye gibi irtica adı altında İslam'a her türlü saldırının yapıldığı bir ülkede yaşayan Müslümanların bir araya gelerek kaynaşması ve cemaatleşmesi, yukarıda delilleriyle izah edildiği gibi, dini bir zorunluluktur. İslam'a ve Müslümanlara hizmet maksadıyla teşkilatlanmak her Müslüman için günümüzde bir zaruret halini almıştır.
Aksi halde hiçbir Müslüman, kendi başına Allah'ın kendisine biçtiği rolü hakkıyla yerine getiremeyecek ve O'nun dinini rahat bir şekilde yaşayamayacaktır. Bu durum, onun dünyada gayri İslamî bir hayatın ağırlığı altında ezilip mutsuzluğa düşmesine, ahirette ise hüsrana uğramasına neden olacaktır. Bütün Müslümanların kendilerini böylesi bir sonuçtan korumaları, hem dünyada ve hem de ahirette mutlu, mesut ve Allah'ın rızasına erişmiş bir şekilde yaşamaları için bir cemaate tabi olmaları gerekmektedir, Hizbullah Cemaati, Müslümanların ihtiyaç ve taleplerine cevap vermek için ve cemaatleşmenin dini bir yükümlülük olduğu gerçeğinin kendisine yüklediği sorumluluktan dolayı kurulmuş, Kur'an ve Sünneti esas alan, İslamî bir cemaattir.
11/99
- 10.12.2010, 19:00 #12
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -12- / CEMAL TUTAR
TEORİK YÖNÜYLE HİZBULLAH
İslamî Cemaat veya diğer gayri İslamî örgütleri tanımanın en iyi yollarından birisi, lider veya lidere yakın isimlerin yazdığı kitapları incelemekten geçer. İhvanı Müslimin teşkilatı; Hasan e!-Benna, Abdulkadir Udeh ve Seyyid Kutub'un kitaplarıyla anlaşılabilir. Lübnan Hizbullah'ı; Abbas Müsavi, Allame Seyid Hüseyin Fadlallah veya Hasan Nasrallah'ın hayatlarıyla beraber kitaplarıyla anlaşılır. Aynı şekilde İran İslam Devrimini tanımak için de İmam Humeyni, Mutahhari ve Ali Şeriati'nin yazdıkları incelenebilir. Yine sosyalizmi tanımak İçin Kari Marks'ın ünlü 'Das Kapital'i, Nazi Faşizmini anlamak için de Adolph Hitler'in 'Kavgam' adlı kitabı yeteri kadar fikir verebilir. Bu örneklen her ideoloji, her hareket, her devrim, her fikir akımı için çoğaltmak mümkündür. ..
Hizbullah Cemaati'nin bu şekilde tanınması Ve öğrenilmesi ne yazık ki mümkün olamamıştır. Çünkü Şehid Rehberimizin yayımlanmış hiçbir eseri yoktur. Şüphesiz onun birçok çalışması, İslam Ümmetinin içinde bulunduğu tıkanıklığı açacak çözüm önerileri ve hareketin dayanak ve dinamiklerine ilişkin paha biçilmez çalışmaları vardı. Ancak zaman ve zeminin merhametsizliği yüzünden bunlar gün yüzüne çıkamamış, çözüm bekleyen Müslümanlarla buluşamamıştır.
Dolayısıyla Hizbullah cemaatinin tanınması ve bilinmesi, ancak kısmen ortaya çıkan pratiğiyle olmuştur. Çoğu zaman pratikten yola çıkarak teori anlaşılamaz. Hele meseleler çarpıtılarak aktarılıyorsa, durum daha anlaşılmaz hale gelir. Yaşadığımız ülkede, basının büyük çoğunluğunun Siyonistlerin güdümünde olması, laik sistemin İslamî söylemle yola çıkanlara karşı tahammülsüzlüğü gibi nedenlerden dolayı, Hizbullah Cemaati hakkında "Vurun abalıya" politikası güdülmüştür. Hatta legal platformda, radikal söylem ve eylemlerde bulunmayan, her türlü icraatı kanunlar çerçevesinde cereyan eden en ılımlı İslami Cemaatler dahi, her fırsatta yerden yere vurulmaktadır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de bunun örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Bu nedenle, bu bölümde Hizbullah'ın düşünsel yapısını ve güncel meselelere bakış açısını, kendi gördüklerim ve yaşadıklarımla izaha çalışacağım.
Çünkü Hizbullah Cemaati'ni bir savunmanın konusu yapmak ve en ince ayrıntısıyla, bütün yönleriyle ortaya koymak mümkün değildir. İnşaallah bu aşamadan sonra, hem Rehberimiz Hüseyin Velioğlu'nun ve hem de Hizbullah Cemaati'nin tanınması ve Müslümanların onların tecrübelerinden istifade etmeleri için Cemaat'in tüm safhalarında mücadele etmiş ağabeylerimiz ve kardeşlerimiz, yaşadıklarını ve gördüklerini, kendi pencerelerinden anlatarak, 'Kendi Dilinden Hizbullah' serisini oluşturacak ve ümmetin istifadesine sunacaklardır.
1-Akidevi Olarak Hizbullah
Her ne kadar malumu ilam etmek olsa da, Hizbullah'ın akidesini net bir şekilde hatırlatmakta fayda vardır. Bu sayede ileri geri konuşup bizi tekfir eden, Harici yaftasıyla gözden düşürmeye çalışan veya değişik tanımlamalarda bulunan fikri akrabalarımız ya da düşmanlarımız, Mahkeme-i Kübra'da "Bilmiyordum" bahanesine sarılmasınlar.
Hizbullah Cemaati; Rabb olarak Cenab-ı Allah'ı, Peygamber olarak Hatemü'n-Nebiyyun olan iki cihan güneşi Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhisselatu Vesselam'ı, Kitap olarak son ve değişmez, kıyamete kadar baki kalacak, her çağda insanlığın hastalıklarına şifa kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'i ve bütün bunların tabii sonucu olarak da Kur'an ve Sünnet çerçevesinde hareket etmeyi şiar edinen İslamî bir cemaattir. Cemaatimiz; Ashabın çizgisini takip eden, selef-i salihini öncü olarak kabul eden, İslam tarihi boyunca, etnik ve bölgesel farklılıklarına bakmaksızın İslam için mücadele etmiş İslam Âlimleri ve Önderlerinin görüşlerinden ve hareket metodlarından istifade eden, dolayısıyla sorunlara ve bunların çözümlerine geniş bir perspektifle bakabilen örnek bir cemaattir.
Cemaat mensuplarının büyük çoğunluğu Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat mezheplerinden birisi olan Şafii, geriye kalanın neredeyse tamamı da Hanefi Müslümanlardan oluşmaktadır. Bundan anlaşılması
12/99
- 10.12.2010, 19:01 #13
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -13- / CEMAL TUTAR
gereken şey, Hizbullah Cemaatinin mezhebi bir milliyetçilik ya da mezhep taassubu içinde olmadığı, bu tür anlayışları şiddetle reddettiğidir. Bize göre Şafii, Hanefi, Maliki ve Hanbelîler arasında hiçbir fark yoktur.
Şia Mezhebine bağlı olanları da Müslüman olarak kabul ediyor ve onları İslam'ın iman ve kardeşlik prensipleri gereği 'kardeş' olarak görüyoruz. Söz konusu mezhep ile Ehl-i Sünnet mezhepleri arasında birtakım ihtilaflar olsa da İslam düşmanları ve emperyalistlerin kullanımına ve istismarına kapı açmamak için. Cemaat olarak bunlara takılıp kalmıyoruz. Biz; "Müslüman olduğunu beyan eden herkes, Müslüman'dır" ilkesini benimsiyoruz. Kişinin beyanında samimi olup olmadığı Allah'ın bileceği bir iştir. İşlediği günahları-vebali ve sevapların hayrı kendisine aittir. Ahirette kim zerre kadar iyilik yapmışsa onun mükâfatını, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa, onun karşılığını muhakkak bulacaktır. Bununla birlikte biz, İslam'ın en önemli prensibi ve farziyeti olan "İyiliği emredip kötülükten sakındırma" ilkesi gereği insanlara doğruyu gösterip yanlıştan sakındırmayı kendimize vazife bilmekte ve bunu Cemaat olarak üzerimize bir farziyet olarak görmekteyiz. Zira Yüce Rabbimiz; daha önce de okuduğumuz gibi, Kutsal Kitabımız olan Kur'an-ı Kerim'in Ali İmran Suresinin 104. Ayet-i Kerimesinde şöyle buyurmuştur: "Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır."
2-Hizbullah ve Hizbuşşeytan Kavramları
Bizi değerlendirenler; "Güya insanları 'Hizbullah' ve 'Hizbuşşeytan' diye toptan iki fırkaya ayırıyormuşuz ya da kendi dışımızda kalan tüm insanları 'Hizbuşşeytan' diye itham ediyormuşuz" şeklinde bir yanılgıya düşmektedirler.
Hizbullah kavramı yeni bir kavram değildir. 1400 yıldır yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de yer alan kadim bir kavramdır. Bu kavram, herkesin az-çok bildiği gibi, "Allah'ın fırkası", "Allah'ın taraftarları", "Allah'ın partisi" ya da "Allah'tan yana olanlar" anlamında, Kur'anî bir terimdir.
Bu kavram Maide suresinin 56. ayetinde; "Kim Allah'ı, Resûlü'nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Hizbullah'tır." şeklinde geçmekte ve Mücadele suresinin 22. ayetinde de; "Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, İsterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Hizbullah'tır. Dikkat edin; şüphesiz Hizbullah olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir" şeklinde geçmektedir.
Görüldüğü gibi Hizbullah kavramı, Müslümanlar içinde, belirli bazı meziyetleri olanlar için kullanılan hususi bir kavramdır. Bu ayetlerden, "Hizbullah olmayan, Hizbuşşeytan'dır" anlamı çıkarılamaz. Ancak tüm Müslümanlardan beklenen, yukarıdaki ayetlerde belirtilen niteliklere sahip olmalarıdır. Fakat bazı Müslümanların; İslam dışında kalan farklı ideolojileri benimseyen, ancak Allah'a, Resulüne ve İslam'a düşmanlık etmeyen kardeşlerine, babalarına veya oğullarına sevgi beslemeye devam etmeleri, onları dinden çıkarmaz. Onlar yine Müslüman'dırlar. Ancak ilgili ayetlerde belirtilen niteliklere sahip olmamış olurlar.
Cemaat olarak Hizbullah ise bundan biraz daha farklı bir kavramdır. Biz isim olarak Hizbullah Cemaati'yiz. Nitelik olarak da Hizbullah olma azminde olan Müslümanlanz. Hizbullah Cemaati'ne mensup olan herkes, ilgili ayetlerde belirtilen niteliklere ve vasıflara sahip olmayabilir. Ancak Hizbullah Cemaati'ne mensup olan Müslümanlardan, Kur'an-ı Kerim'de vasıfları verilen Hizbullahi özelliklere sahip olmak için gayret göstermeleri istenir, bu konuda onlara yardımcı olunur, Allah'a ve Müslümanlara karşı sorumluluklarını hakkıyla yerine getirebilmeleri için ilmi, ahlaki, ameli ve imani
13/99
- 10.12.2010, 19:02 #14
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -14- / CEMAL TUTAR
konularda eksiklerinin tamamlanmasına çalışılır. Bütün bunlara rağmen gerçek manada Hizbullah? olamayan elemanlarımız olabilmekte ve bunu onlar için dışlayıcı bir durum olarak görmemekteyiz. Cemaatimizin Hizbullah adıyla müsemma olması, Hizbullah kavramını tekelleştirdiğimiz anlamına asla gelmemektedir. Bize göre, Hizbullah cemaatine mensup olmayan Müslümanlar da bizden daha fazla Hizbullahî olabilir. Biz, hiçbir zaman Hizbullahî olmayı, Hizbullah Cemaatine mensup olmayla eşdeğer görmedik ve görmeyeceğiz.
3-Etnik Milliyetçilik ve Hizbullah Cemaati'nin Kürt Sorununa Yaklaşımı
Hizbullah cemaatinin çok büyük bir çoğunluğu, Kürt Müslümanlardan oluşmuştur. Bunun nedeni, hareketin çıkış yerinin Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Kürdistan bölgesi oluşudur. Belki hareket ilk olarak batı illerinde, Türklerin yoğun olarak yaşadığı Anadolu'da ortaya çıkmış olsaydı, bu kez çoğunluğu, Müslüman Türk kardeşlerimiz teşkil etmiş olacaklardı.
Cemaat içinde, Kürtlerden sonra en fazla çoğunluğu teşkil eden Zaza kardeşlerimiz, sonrasında Türk, Arap ve Çeçen kardeşlerimiz gibi çok farklı milletlerden Müslümanlar bulunmaktadır. Bu farklılık ve çeşitlilikten çıkarılacak ilk ve en önemli sonuç, Hizbullah Cemaatinin etnik milliyetçilik yapmadığıdır. Hakikaten Hizbullah Cemaati'ni Kürtçü ya da Kürt milliyetçisi olarak tanımlayabilmek mümkün değildir. Bize göre Müslüman bir Türk, Müslüman olmayan bütün Kürtlerden; Müslüman bir Kürt de Müslüman olmayan bütün Türklerden daha değerlidir.
Bizim kavimlere, ırklara ve etnik yapılara bakışımız, Rabbimizin bizlere öğrettikleri doğrultusundadır. Yüce Rabbimiz; Hucurat Suresinin 13. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurmaktadır: "Ey insanlar, gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır."
Yine aynı konuda Rabbimiz, Rum Suresi'nin 22. ayet-i kerimesinde şu hususlara dikkat çekmiştir: "Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten ayetler vardır."
Hiç kimsenin ait olduğu ırkı seçme şansı olmadığı gibi, doğarken konuştuğu dili veya ten rengini de seçme şansı yoktur. Bunlar, Allah'ın takdiridir ve her birisi Allah'ın ayetlerinden bir ayettir. Hatta son okuduğum ayete dikkat edilirse, insanların dillerinin ve renklerinin ayrı olmasını Yüce Allah 'ayet' olarak tanımlamış ve göklerin ve yerin yaratılmasıyla birlikte zikretmiştir. Yine bu ayet-i kerimede, insanların farklı kabilelerden oluşu, tanışmak amacına matuf olarak verilmiş, bunun bir üstünlük sebebi olamayacağı vurgulanmış, esasen herkesin aynı ana babadan olma yönüyle kardeş olduğu hatırlatılmış ve üstünlüğü kavmiyetçilikte arayanlara çağlar öncesinden şu cevabı vermiştir: "Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ilende olanınızdır."
Takva; Allah'tan sakınma, O'ndan hakkıyla korkma, O'nun korkusuyla günahlardan kaçınma, O'nun emir ve yasaklarına uymakta titizlik göstermek anlamındadır. Böyle davranan kişilere ise 'Muttaki' denilir. Dolayısıyla İslam, üstünlüğü soy, sop, kavim, zenginlik, şeref, asalet, güç-kuvvet, çokluk gibi dünyevi özelliklere değil, Allah'a karşı görevlerini en iyi yapanlara bağlamıştır. Yani muttaki bir köle, Allah katında muttaki olmayan bütün efendilerden, krallardan, zenginlerden, kabilesi en çok olanlardan daha üstündür. Bundan anlayacağımız şudur ki; İslam, "Bir Türk dünyaya bedeldir", "Türk öğün, çalış, güven", "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" veya "Ne mutlu Türküm diyene!" gibi faşizmi çağrıştıran sloganları çağlar öncesinden ayaklar altına almış, insanlardan mutluluğu İslam'a teslimiyette aramalarını istemiştir.
Hizbullah Cemaati de farklı etnik kimliklere, dillere, renklere sahip insanlara, Allah'ın bakmamızı istediği gibi bakmakta, bunları Allah'ın bir ayeti olarak görmekte ve üstünlüğü ırka değil, takvaya yani
14/99
- 10.12.2010, 19:02 #15
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -15- / CEMAL TUTAR
Allah'tan hakkıyla sakınmaya vermektedir. İslam'ın hüküm sürdüğü zamanlarda dilleri ve renkleri farklı, değişik milletlere mensup insanların hiçbir sorun yaşamadan, adil ve özgürce bir hayat sürmeleri, kendi dillerini ve kimliklerini diledikleri gibi kullanıp geliştirme imkânlarına sahip olmaları, İslam'ın insanlığa sunduğu evrensel çözümlerin değişmezliğini göstermesi açısından akıllara hitap etmektedir. İslam'ın ve dolayısıyla İslamî bir yapılanma olan Hizbullah Cemaati'nin etnisiteye, etnik milliyetçiliğe, ırki farklılıklara bakışı budur. Bütün pratiğimizle bunu ortaya koymuş, bunu savunmuş ve bunun aksine hareket edenlerin şiddetle karşısında durmuşuz.
Hizbullah cemaatinin Kürt milliyetçiliği veya Kürtçülük yapmaması, Kürtlerin ezilmesine seyirci kaldığı anlamına gelmemelidir. Evet, biz Kürtçü değiliz; ama mazlum Kürt halkının laik, Kemalist Cumhuriyet rejim, tarafından yok sayıldığını, ezildiğini, mahrum ve mazlum bırakıldığını gözardı edemeyiz. Hizbullah Cemaati olarak laik ve Kemalist rejimin yaptığı zulümleri en iyi biz biliyoruz ve bunun faturasını da Müslüman Türk halkına hiçbir zaman çıkarmadık, çıkarmıyoruz ve inşaallah çıkarmayacağız. Bu hususta tüm kabahatin laikçi, Kemalist düzene ait olduğunu Türk halkı da Kürt halkı da gayet iyi biliyor. Zaten bunca zamandır devlet, derin devlet, derin devletin gayri meşru çocuğu hükmündeki örgütlerin Müslüman Türk ve Kürt halkı arasında gerginlik ve çatışma çıkarmak için var güçleriyle çalıştıkları halde hiçbir şey elde edemeyişleri, tamamen iki halkın da Müslüman olmalarıyla alakalıdır.
Kürtlerin yaşadığı bölgelerin ayırımcılığa maruz kaldığı; Kürt halkının, İttihat ve Terakkiyle başlayıp ta günümüze kadar süren yanlış politikalar yüzünden büyük zulümler gördüğü, tarifi imkânsız acılar yaşadığı inkâr edilemez bir gerçektir. Geçmişte İran'da, günümüzde de Irak, Suriye ve Türkiye'de Kürt halkı, hem Kürt oluşundan, hem de İslam'a sıkı sıkıya bağlı oluşlarından dolayı iki kez zulme uğramışlardır. Bu bağlamda Türkiye'de yaşayan Kürtlerin yaşadığı zulüm ve soykırımı şu başlıklar altında özetlemek mümkündür:
1-Katliamlar: Şeyh Said Kıyamı ve sonrasında yaşanan katliamlar, vahşet nitelemesini dahi aşacak boyutlardadır.
2-Sürgünler ve tehcirler: Kürt bölgelerinde yapılan haksızlıklara muhalefet edenler, sürgünlere uğramakla "terbiye" edilmişlerdir. Bunun yanı sıra, en küçük bir başkaldırı veya muhalif bir hareket bahane edilerek Kürt halkı, neredeyse bütün bir halk olarak zorunlu göçlere tabi tutulmuştur. Bu zorunlu göçlerde inanılmaz zulümler yapılmış, aileler parçalanmış, aşiret yapıları yıkılmış, Kürt halkı yaşadığı topraklardan koparılıp vatansız, topraksız, aşsız-işsiz bir şekilde sefalete mahkûm edilmiştir.
3-Köy boşaltmalar: İnsanın yaşadığı topraklardan güvenlik bahanesiyle zorla çıkarılması büyük bir zulümdür. Bunun ne büyük bir zulüm olduğu, izaha ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır. Bunun sonuçları çok ağır olmuş ve sorunlara çözüm olarak geliştirilen köy boşaltmalar, zaman içinde devletin sırtına ayrı bir sorun olarak binmiştir.
4-Ekonomik geri bırakılmıştık
5-Alt yapı ve sanayileşmeye önem verilmemesi
6-Kürt bölgelerinin sürekli sıkıyönetim ve OHAL altında kalması: Bundan dolayı yaşanan hukuksuzluk, çifte standart, ev basmalar, adam kaçırmalar, yargısız infazlar, köy yakmalar, gözaltına almalar vs.
7-Asimilasyon: Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber, "Tek devlet, tek bayrak, tek millet" olarak formüle edîîen ve bütün kekleri Türkleştirip tek bir millet yapma Çabaları, Kürtler asimilasyona tabi tutulmasına neden olmuştur. Bu doğrultuda Kürt halkına reva görülen zulümleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
a)Türklüğü zorla kabul ettirme çabalan
b)Kürt kavmini yok kabul etme
15/99
- 10.12.2010, 19:03 #16
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -16- / CEMAL TUTAR
c)Kürtçeyi yasaklama
d)Türkçe konuşmasını bilmeyen Kürt çocuklarına Türkçe eğitim verilmesi, böylece Kürt çocuklarının yeteri derecede eğitim alamaması yüzünden geride kalması
e)Çocuklara Kürtçe isim koyma yasağı
f)Kürtçe coğrafik isimlerin değiştirilmesi
Vs. vs... Kürtlere yapılan zulümler, anlatmakla bitirilemez. İster Türk, ister başka bir milletten; hatta başka bir dinden olsun, yukarıda yazdıklarımı vicdan sahibi hiçbir insan inkâr edemez. Kürtlere yapılan zulümler aleni olarak yapılmakta ve çoğu zaman saklama gereği duyulmamaktadır. Bu nedenle Hizbullah Cemaati, İslam'ın adalet prensibinin uygulayıcısı olarak, Kürtlerin gasp edilmiş olan bütün haklarını da sahiplenmekte, kimden gelirse gelsin ve kime yapılırsa yapılsın bütün zulümlerin karşısında durmaktadır.
Bize göre; "Bir Türk dünyaya bedeldir", "Ne mutlu Türküm diyene" gibi ifade ve düşünceler, değişik milletlerden meydana gelmiş olan bu toplumda kin ve nefret duygularını körükteyip düşmanlığa sebebiyet vermekten başka bir işe yaramamıştır. Bir ırkı başka bir ırktan, bir milleti başka bir milletten üstün görmek, ilkel bir duruştur.
Her sabah "Türküm, doğruyum, çalışkanım..." şeklinde başlayıp da devam eden "Andımız" hiçbir Kürdü Türkleştiremediği gibi, daha konuşmaya yeni yeni başlayan ilköğretim öğrencisini temelden yalana alıştırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Çünkü bu okullara Türklerin dışında Kürtler, Zazalar, Araplar, Ermeniler ve daha değişik milletlerden insanların çocukları da gelmekte ve bu çocuklara "Türküm" dedirtilerek yalan söylemeleri dayatılmaktadır. Bu denli basit ve ilkel bir asimile yöntemiyle ancak düşmanlık duyguları kuvvetlenir. Yine dağlarımızda koca hurufatla yazılan "Ne mutlu Türküm diyene" türünden yazılar, haklı olarak Kürt halkının zihninde, Türklerin İşgalci olduğu algısına yol açmıştır. Kürtler şöyle düşünmektedirler: "Daha Türkler bu bölgeye gelmeden önce biz buradaydık. Bu dağlar bizim dağlarımız. Kardeşçe birlikte yaşamaya varız, ama işgalci bir mantıkla yaklaşılıp asimile olmaya yokuz. Çünkü böyle yapmakla bize Türklerin üstün bir ırk olduğu, bizim ise itaot etmeleri gereken ikinci sınıf bir ırk olduğumuz mesajı veriliyor,"
Aslında Kürtlerin zihninde canlanan algı yanlış da değildir. Çünkü tek parti zihniyetinin ceberut anlayışı kendisini açıkça ortaya koyduğunda, dönemin adalet bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt, yaptığı bir konuşmasında aynen şu ifadeleri kullanmıştır: "Bu memlekette Türk olmayanların bir tek hakkı vardır; Türklere hizmetçi olmak, Türklere köle olma hakkı..." Demek ki Kürdistan Dağlarına koca koca harflerle "Ne Mutlu Türküm Diyene" yazısının altında yatan gerçek, Kürtlerin köle olduğu gerçeğidir ve Kürtlerin bu gerçeği algılayış biçimi doğrudur. Şimdi sormak lazım, şayet Kürtler de bu ilkelliğe aynı ilkellikle karşı koyup "Ne mutlu Kürdüm diyene" demiş olsalardı, acaba şu an ne halde olacaktık? Eğer Kürtler bu ana kadar böyle bir ilkelliği sergilememişlerse, bunu Kürt halkının İslamî yapısında ve bu yapının milliyetçiliği reddedip tardeden anlayışında aramak lazımdır. Ancak üzülerek söylememiz gerekir ki, eğer laik ve Kemalist rejim bu faşist yaklaşımlarını sürdürür, Kürtleri köle ve ikinci sınıf vatandaş statüsünde görür, Kürtlere tepeden bakıp sopa politikasına devam eder, Kürtlerin ırki ve dini yapısına karşı adı konmamış savaşını sona erdirmezse, bu sağduyu ilelebet devam etmeyecektir.
4-Hizbullah'ın Devlete Bakışı
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, devlet olarak dinsiz bir devlettir. Yani herhangi bir dine mensup değildir. 80 yıldır Laiklik adı verilen uyduruk bir din icat edilmiş ve halka da bu uyduruk din empoze edilmeye çalışılmıştır. İşin bu kısmında tam bir hezimet yaşanmış ve bu hezimet hali inşaallah ilelebet devam edecektir.
16/99
- 10.12.2010, 19:04 #17
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -17- / CEMAL TUTAR
Laiklik, devlet yapılanmasının dine bağlı olmamasını ve bütün dinlere eşit mesafede olmasını öngörüyor olsa da, pratik uygulamasında bunun şahıslara dayatılması hedeflenmiştir. Dinsizlik dini olan Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na 1937'de girdi. 1937'den bu yana zaman içinde gittikçe artan bir dozda bu yeni dine bağlılık yeminleri, bu dinsizlik dinini payidar kılmak için kararlılık duruşları sergilenmiştir.
Fransız devriminden sonra dünyaya ihraç edilen laiklik, Hıristiyan ülkeler için belki anlaşılabilir, ancak halkı Müslüman olan ülkelerde, yönetimin laik olması anlaşılır bir durum değildir. Çünkü İslam dini, bir yaşam biçimidir. Sadece ibadet, güzel ahlak, sosyal ilişkiler vs. bağlamında ele alınacak bir din değildir. İslam; ferdi ve içtimai kurallar getiren, ibadet ve muamelatı düzenleyen, birey ile toplum, birey, ile eteklet ve toplum ile devlet arasındaki ilişkileri esaslara bağlayan, devlet yönetiminin nasıllığını belirleyen bir hayatbiçimî, bir devlet rejimi, bir ahlak ve ibadet dinidir. İslam'ı bir yönüyle ele alıp diğer yönlerini kırpmak, Allah'ın dinine yapılan bir zulümdür ve Allah'a savaş açmaktır. Dolayısıyla laikliğin, halkı Müslüman olan ülkelerde uygulanması, her açıdan zulüm doğurmaktadır.
İcat edilen bu din her ne kadar Fransa'dan alınmış ise de, Türkiye'deki uygulaması nev-i şahsına münhasırdır. Aslında İslam ile alakası olmayan ülkelerde laiklik gayet iyi İşliyor. Çünkü diğer dinlerin devlet yönetimine ilişkin diyecek bir şeyleri yoktur. Dolayısıyla bu tip ülkelerde, laiklik sayesinde devlet ve devleti oluşturan kurumlar yapı olarak dinsizleştiriliyor. Bu yapının dinsizleştirilmesi; tüm dinlere eşit ve adil şekilde yaklaşmasını amaçlıyor, ancak uygulanan ülkelerde, İslam'a ve Müslümanlara karşı bir önyargı olduğundan söz konusu eşit mesafe ve adalet olayını göremiyoruz. Buna rağmen, bu sistem Avrupa'da büyük ölçüde başarılı bir şekilde uygulanıyor. Türkiye'de ise laiklik, İslam'ı ve İslamî yaşantıyı her yerden silme gibi bir amaç için kullanılıyor. Seksen küsur yıldır bunun için çalışıldığını zaten savunmanın başında belirtmiştik.
Türkiye'de bir Genelkurmay Başkanının Cuma namazı kıldığını gören var mı? Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının bildikleri tek namaz cenaze namazıdır. Onu da sadece şeklen biliyorlar. Muhtemelen cenaze namazında ne okunduğunu bile bilmiyorlardır. Yine söz konusu bu zevatın hacca gittiğini, oruç tuttuğunu gören, bilen, duyan olmuş mudur? Peygamber ocağı olarak takdim edilen askeriyede namaz kılan, oruç tutan, eşi örtülü olan, dine ve dindarlara saygısı olan hiç kimse yükselemez. Bırakın dindar olmayı, içki içmeyen, balolarda eşinin başkasıyla dans etmesinden rahatsız olan, kadınlarla tokalaşmayan, gümüş yüzük takan subay ve astsubayların dahi YAŞ toplantılarında, "irticai faaliyetlere katıldığı" gerekçesiyle, yargı yolu kapalı olmak üzere ordu ile ilişikleri kesilmektedir. Mason localarına, Lions kulüplerine ve kökü dışarıda olan organizasyonlara üye olanlar yükselirken, Cuma namazına yahut bayram namazına gidenler, ilk YAŞ toplantısında derhal ihraç edilmektedirler.
Aynı durum, bazı istisnalar dışında yargıda da söz konusudur. Laikliğin korunması adı altında kendi özel ve genel yaşamlarında dine dair hiçbir şey bulamıyoruz. Bırakın dîne dair en küçük bir uygulamayı, dine ters davranışları sergilemeyi laikliğin gereği olarak yaptıklarına şahit olabiliyoruz. Ramazan ayında tüm halkın karşısında açıktan su veya içki içmeleri gibi...
Oysa laiklik denilen dinsizlik dini; devletin işleyişine özgüdür. Bunu bireye indirgemek çatışma doğurur. Yeni bir dinin icat edilmesi demek olur. Böyle bir dînin başarı şansı sıfırdır. Bireye indirgemek adına yapılan her uygulama zulüm doğurur. Üstelik İslam dini ile hiçbir ortak noktası olmayan, taban tabana zıt bir sistemin Türkiye gibi halkın kahir ekseriyeti Müslüman olan bir ülkede dayatılması, söz konusu zulmü katmerli hale getirir.
Devletin laiklik konusundaki bu yanlışını ve açmazını ortaya koyduktan sonra, Hizbullah Cemaati'nin devlet sistemine ve laikliğe bakışını ortaya koyabiliriz. İslamî bir cemaat olarak biz, laikliğe ve devletin gayri İslamî kurallara göre yönetilmesine karşıyız. Bize göre Müslümanların yaşadığı bir toplumda, devlet yönetimi İslam'ın emirlerine göre şekillenmeli; anayasa, yasa ve kanunların tamamı İslam ile uyum içinde olmalı, İslam'a zıt ve kaynağını İslam'dan almayan hiçbir
17/99
- 10.12.2010, 19:05 #18
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -18- / CEMAL TUTAR
kanun, yasa, organizasyon veya yapılanma olmamalıdır. Hukuk sistemi de hakeza Yüce İslam Şeriatının evrensel, çağlar üstü, eskimeyen ve kıyamete kadar geçerli olan normlarına göre olmalıdır. Dünyada geçerli olan tek adalet, Yüce Allah'ın İslam Şeriatı içine dere ettiği adalettir. Bunun dışında kalan bütün hukuk sistemleri, bütün yönetimler, bütün rejimler, adına ne denilirse denilsin, bu ister sosyalizm, isterse demokrasi olsun; ister ırki temele dayanan Nazizm, faşizm ve Kemalizm gibi ideolojiler, isterse totaliter sistemler olsun, bütün ideolojiler ve sistemler insan yapımı olmak bakımından zulüm doğurmaktadır. Zira insanın ihtiyacını en iyi bilen, onun yaratıcısı olan Yüce Allah'tır. İslam hukuk sistemi 1400 yıllık sürekli yenilenen ve güçlenen bir bilgi ve tecrübeye sahipken günümüzün beşeri sistemlerinin tarihi tecrübeleri, bir insanın ömür süresi kadardır. Örneğin; Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu 1923'ten günümüze 85 yıl gibi kısa sayılacak bir zaman geçmişken, anayasa defalarca ya kökten değiştirilmiş, ya da yamalarla eksiklikleri giderilmek zorunda kalınmıştır.
Laik Kemalist Cumhuriyet rejimine karşı oluşumuzun en temel nedeni, gayri İslamî oluşudur. Çünkü bu sistem Allah'ın haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarını da haram kılmaktadır. Haram olması gerekip de devlet eliyle helalleştirilen; bunun tam tersi, helal olması gerekip de yine devlet eli ve zulmüyle haramlaştırılan şeyler o kadar çoktur ki, bunların örneğini vermek sayfalar alacağından, bunun tartışması ayrı bir zaman, zemin ve platformda yapılmalıdır. İşte tüm bunlardan dolayı devlet rejimi, gayri İslamî bir rejimdir.
Cemaatimizin devlete, devletin laik yapısına ve laikliğe bakışı bu şekildedir. Bize göre bu sistem, zulüm sistemidir. Bir Müslüman'a laikliğin gayri İslamî kurallarını dayatmak, zulümden başka hiçbir şeyle ifade edilemez ve hiçbir haklı gerekçe öne sürülemez. Bu nedenle Hizbullah cemaati bu zulmü mümkünse bertaraf etmek ya da an azından asgari seviyeye düşürmek için Müslüman halkın bilinçlendirilmesi gerektiğine inanır.
5-Hizbullah Cemaati Mu'tedildir
Asrı Saadetten kısa bir süre sonra, gerek İslam'ın değişik şekillerde yorumlanması, gerekse bazı fıkhi meselelere farklı açılardan bakılması sebebiyle mezhepler doğmuştur. Sonrasında ise büyük ölçüde belli başlı mezheplerin dairesi içinde, yine farklı yorumlardan dolayı birçok cemaat, fırka, grup ve tarikatlar ortaya çıkmış, bu durum günümüze kadar artarak devam etmiştir. Yaşadığımız bu çağda da benzer sebeplerden dolayı birbirinden farklı çok sayıda İslamî anlayış varlığını sürdürmektedir.
Hizbullah cemaati olarak tüm farklılıkları İslam'ın temel esaslarına ve nasslarına aykırı düşmedikçe, yüce dinimizin bir zenginliği olarak kabul ediyor ve bu durumun Müslümanlar için dinin yaşanması yolundaki kolaylıklar olduğunu düşünüyoruz.
Günümüzde İslam'ın farklı yorumlanması sonucu ortaya çok sayıda anlayış ve bu anlayışa bağlı çok sayıda cemaat ve tarikat çıkmışsa da, aslında çok belirgin iki kutup da doğmuştur. Tüm cemaatler bu iki kutuptan birine bir şekilde meyleder. Bu kutuplardan biri, İslam'ın kılıç dini olduğunu ön plana çıkarıp rahmet yönünü sönük bırakırken; bir diğeri de, İslam'ın rahmet dini olduğunu ön plana çıkarıp kılıç dini olduğu yönünü ya hiç göstermez ya da yok denecek kadar sönük bırakır. İşte İslamî cemaat ve oluşumlar arasındaki ayrılık da bu minval üzere olur.
Tüm cemaatleri bu iki kutuptan birine dağmedip suçlamak ve yermek gibi bir niyetimiz yoktur. Elbette her iki ucun arasında durup İslam'ın 'vasat din' yani orta yolu benimseyen bir din olduğunu kabul eden ve uçlarda bulunan grupları birbirine yakınlaştıranlar da vardır.
Peygamber Efendimiz bir defasında "Ben kılıç peygamberiyim" demiş, bir defasında da "Ben rahmet peygamberiyim" diye buyurmuştur. Hz. Peygamber'i sadece kılıç peygamberi olarak görüp diğer yönlerini göz ardı etmek, ortaya Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği dinden çok farklı bir din anlayışı çıkaracaktır. Aynı durum Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselamın tüm özellikleri için geçerlidir. Yani Hz. Muhammed aleyhissalatu vesselamın sadece bir yönünü rehber edinip "Din işte budur" şeklinde bir iddiada bulunulursa, birçok sıkıntı meydana gelir.
18/99
- 10.12.2010, 19:05 #19
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -19- / CEMAL TUTAR
Günümüzde ne yazık ki bütün İslam coğrafyası ya direkt, ya da dolaylı olarak emperyalistlerin işgali altındadır. İşgal altında bulunan İslam topraklarında namuslar heder edilmekte, ırzlar çiğnenmekte, kutsal mekânlar kirletilmekte, toplu katliamlar yapılmakta, yer altı ve yer üstü zenginlikleri talan edilmekte, Müslümanlar horlanıp izzet, şeref ve onurları ayaklar altına alınmaktadır. Bu işgale karşı koymak ve işgali sona erdirmek için yapılan cihada gücü ve durumuna göre fiili, mali ya da sözlü olarak katkıda bulunmak bütün Müslümanların üzerine bir farziyettir. Bu yükümlülük, eğer vazifeyi icra eden yeteri kadar Müslüman yoksa farz-ı ayn, görevi yerine getiren yeteri kadar Müslüman bulunduğu takdirde ise farz-ı kifaye olmaktadır. Bu, fikhi bir meseledir ve detayları bu savunmanın konusu değildir. İşte bazı Müslümanlar, bu fiili mücadeleyi ve cihadı çeşitli yol ve yöntemlerle yapıp İslam düşmanlarına ve emperyalîstlere maddi ve manevi anlamda olabildiğince "zarar vermeye çalışmaktadırlar. Bunu yaparken, bazen usul hatası yapabilmekte ve faydalı olmaya çalışırken, İslam düşmanlarının eline, İslam'a ve Müslümanlara karşı karalama amacıyla kullanabilecekleri türden malzeme verebilmektedirler. Örneğin; İslam düşmanlarının bir antipropaganda yöntemi olarak dillerine doladıkları "İslamî terör" ya da "Dinci terör" gibi kavramlara, ne yazık ki samimiyetlerinden şüphe etmediğimiz Müslümanların benimsedikleri usul ve yol yanlışlığından kaynaklanan icraatların da dolaylı olarak katkısı olmuştur. Elbette bu kavramları ortaya atan İslam düşmanları ortada hiçbir sebep olmasa bile, İslam'a ve Müslümanlara zarar vermek için ellerinden geleni yapacaklardı. Biz, İslam düşmanlarının amaçlarını gerçekleştirmede dolaylı olarak katkıda bulunan tüm Müslümanların niyetlerinin halis olduğuna inanıyoruz.
İşte detaylı izahını lüzumsuz gördüğümüz bu kutup karşısında bazı kesimler "İslamî terör" kavramının yanlışlığını göstermek adına, İslam'ın hoşgörü ve barış dini olduğunu savunmuşlardır. Elbette İslam hoşgörü ve barış dinidir. Ama söz konusu Müslümanlar, "hoşgörü" ve "barış"a getirdikleri yorumla ve İslam'a yapılan birçok çirkin saldırıya bu kavramlara dayanarak gösterdikleri duyarsızlıkla, çoğu zaman İslam'a haksızlık etmektedirler. Oysa Peygamberimiz, savaşlar yapmış ve savaşlarda çeşitli yaralar almış bir peygamberdir. Bunun yanı sıra hoşgörüsü, yumuşaklığı ve güzel ahlakıyla en azılı İslam düşmanlarının dahî gönlünü fethedebilmiştir.
Hizbullah cemaati İslam'i bir bütün olarak kabul eder. İslam'ın belli yönlerini alıp da diğer yönlerini görmezden gelen, örtbas etmeye çalışan bir cemaat değildir. Hizbullah'a göre İslam ancak topyekûn bir kabul ve yaşantı ile hakikî hüviyetine kavuşur. Dolayısıyla Hizbullah Cemaatine göre İslam, ne sadece kılıç dini, ne de sadece merhamet dinidir. İslam yeri geldiğinde kılıç, yeri geldiğinde de merhamet dinidir. Bunu Resulullah Aleyhisselatu Vesselam'ın pratik hayatında görmek mümkündür. Cemaat de Resulullah Aleyhisselatu Vesselam'ın mübarek siretini yani onun hayatını kendisine örnek almış, yeri geldiğinde şefkat ve merhametin en güzel örneklerini sergileyerek affedici olmuş, yeri geldiğinde de, İslam düşmanlarına karşı hak ettikleri şiddetle karşılık vermiştir.
6-Terör ve Cihad'a Bakışımız
Terör kavramı tıpkı Laiklik kavramı gibi sağa, sola çekilmeye müsait, esnek bir kavramdır. Büyük ölçüde uluslararası çıkar hesaplarının gözetilmesi nedeniyle "benim teröristim kötü, senin teröristin iyi" şeklinde sığ yaklaşımlar terör kavramını daha karmaşık hale getirmiştir. Yıllarca özgürlük fedaileri olarak takdim edilen bazı örgütler, çıkarlar gerektirdiğinde teröriste dönüşüyor ya da benzer nedenlerle terörist kabul edilenler bir anda özgürlük fedailerine dönüşebiliyor. Örneğin PKK birçok devletin gözünde özgürlük savaşçısı yapan tek şey uluslararası çıkar hesaplarıdır. Yoksa PKK dün ne idiyse bugün de aynıdır. Değişen hiçbir şey yok. Türkiye tarafından terörist olarak kabul edilmeyen Çeçen mücahidler, Türkiye'nin Rusya ile yakınlaşması sonucunda terörist oluverdiler. Bu örnekler yaşadığımız dünyada hayli fazladır.
Hizbullah cemaatine terör örgütü, mensuplarına da terörist deniliyor. Bunu, bize yapılabilecek en ağır hakaret olarak kabul ediyor ve söz konusu hakareti müddeilere aynen iade ediyoruz.
19/99
- 10.12.2010, 19:06 #20
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -20- / CEMAL TUTAR
Genel olarak terörü üç başlık altında toplamak mümkündür.
Bunlar;
,a) Bireysel Terör: Amaç her ne olursa olsun, bir bireyin şiddet içeren her türlü fiili terördür. Hiçbir bireyin tek başına adaleti sağlama amacıyla bile olsa şiddet uygulamasını dinimiz kabul etmez. "Bono haksızlık yapıldı" diye herkes hakkını şiddet yoluyla almaya kalkışırsa kaos ve anarşinin önüne kimse geçemez. Ancak can, mal, ırz, namus gibi değerlerin savunulmasını bu kapsamdan ayrı tutuyoruz.
b) Örgütsel Terör: Amaçları, hedefleri ve hedefe gidecek yolu aynı olan insanların belli bir hiyerarşi doğrultusunda bir araya gelerek oluşturdukları yapıya örgüt diyoruz. Bir örgütün ideolojisi, yapısı, ismi, amacı, hedefi her ne olursa olsun, ideolojisini kabul ettirmek için şiddete başvuruyorsa, biz buna da terör örgütü diyoruz. Ancak şiddeti, zorunlu bazı nedenlerden dolayı son çare olarak uygulayan istisnai teşkilatlar da vardır ve biz de bu istisnalardan biriyiz. Niçin şiddete başvurduğumuz halde terörist değiliz? Bunun ayrıntılı izahını PKK'ile mücadelemiz bahsinde yer vereceğiz. Burada ayrıca açıklamaya gerek görmüyoruz.
c) Devlet Terörü: En vahim olanı da devlet terörüdür. Ne yazık ki bu terörün bol miktarda örneği de vardır. İsrail ve Amerika'nın yaptıkları bir yana, bizzat kendileri birer terör devletidir. Her ikisi de terör faaliyetleri neticesinde kurulmuştur. Dolayısıyla bu devletlerin varlıklarını sürdürebilmek adına yaptıkları her faaliyet doğal olarak terördür. Amerika'nın Afganistan, Irak ve daha pek çok ülkeye yaptığı mütecaviz saldırı ve işgalleri, İsrail'in Filistin halkına karşı uyguladığı sistematik zulmü, Çin'in Doğu Türkistan'a, Rusya'nın Afganlara, sonrasında Çeçenlere ve daha birçok mazlum halka yaptığı mezalimi devlet teröründen başka neyle izah edebiliriz? Bir devletin sahip olduğu kudret, zulüm için kullanıldığında insan dışındaki diğer yaratıkların hiç birinde görmediğimiz bir şiddet ve acımasızlık ortaya çıkmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin uyguladığı politikayı da 'Devlet Terörü' kapsamında ele almak mümkündür. Genel olarak tüm Müslümanlara, özelde de Müslüman Kürt Halkına karşı istiklal mahkemelerinden ta bugünkü mahkemelere kadar hak ve adaletten yoksun kararları, mazlumca ve masumca idam edilenleri, gözaltı işkencelerini, kontrgerilla faaliyetleriyle yapılan hunharca katliamları, Müslümanların dinlerini yaşama haklarının baltalanmasını, Müslüman Kürt halkının yok sayılması ve asimilasyon faaliyetlerini terörden başka hangi kavramla isimlendirebiliriz?
Doğu ve Güneydoğuda yaşanan gayri insani uygulamalar, herkesin hafızasında canlı olarak durmaktadır. Özellikle kırsal kesimde mazlum Müslüman köylülerin başlarına getirilenler, İsrail'in Filistinlilere uyguladığı terörü aratacak boyutlara ulaşmıştır. Buna rağmen yapılan bu terör faaliyetleri, ferdi ve kontrol dışı uygulamalar olarak gösterilip üzeri örtülmeye çalışılmıştır. Devletin üniformalı görevlileri tarafından yapılmış olan terör çok daha yıkıcıdır, çünkü arkasında koca bir devlet vardır ve kanunlar tarafından korunmaktadır. Hele bu üniformalılar yaptıkları terörü, devletin gizli bir politikası neticesinde yapıyorlarsa, bunun salt bir terör kavramı ile açıklanması yetersiz kalacak, bu zulmün tanımı için belki 'jenosit' kavramı çok daha uygun düşecektir.
Günümüzde kullanılmakta olan terör, terörist, terörizm gibi birbirinden türetilmiş kavramları İslamî terminolojide bulamayız. İslamî terminolojide tüm bu kavramları kapsayan fitne, fesad ve zulüm kavramları yer alır. Fesad-fasid, zulüm-zalim gibi birbirinden türetilmiş veya birbirleriyle yakından ilgili olan kavramların izahı, bu fiillere getirilen cezai müeyyideler, bunlardan Müslümanları menetmeye yönelik ikaz ve şiddetli uyarılar yüce dinimizde o kadar çoktur ki, İslam hukuk sisteminin büyük bölümünü teşkil etmektedir. Çünkü İslam bir adalet, sulh ve emniyet dinidir, islam'da aslolan barıştır, sulhtur. Savaş ise istisnadır. Tersi olsaydı, o zaman dinimizin ismi İslam değil belki kıtal olacaktı. İstisna olarak değerlendirdiğimiz savaş veya daha kapsamlı bir ifadeyle cihad, esas itibariyle zulmün ortadan kaldırılması gibi yüce bir amacın gerçekleşmesi için yapılır. İslam'a göre cihadın farziyeti, cihada yapılan teşvik, İslam'da savaş hukuku gibi kapsamlı konular hakkında burada yeterli bir izahat getirmek imkân haricidir. Hizbullah cemaatinin bu konulara olan yaklaşımı ve düşüncesini merak edenler, muteber fıkıh kitaplarına müracaat edebilirler. Genel olarak tüm Müslümanların
20/99
- 10.12.2010, 19:07 #21
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -21- / CEMAL TUTAR
muteber kabul ettiği eserlerde bu konular nasıl anlatılıyorsa, bizim düşüncemiz de bundan farklı değildir.
Konumuzla alakalı olması hasebiyle çok kısa olarak cihadın hangi durumlarda caiz olduğunu belirtmekte fayda görüyoruz. Buna göre cihad ancak şu iki halde caiz olur
1- Canın, malın, ırzın ve düşmanlara karşı vatanın müdafaası
2-Allah'ın dinine yapılan davetin önündeki engellerin kaldırılması.
Bu iki durumdan herhangi bîri ortaya çıktığında buna karşı şiddete başvurmak yani cihad yapmak, gücü yeten her Müslüman'a farzdır. Bunu yapmak -hâşa- zulüm olamaz, bilakis zulmü ortadan kaidırmak~ölur. Yani günümüz kavramlarıyla bunu şöyle formüle edebiliriz: Cana, mala, ırza, vatana yapılan her türlü tecavüz île Allah dinîne yapılan daveti engelleme terörizmdir. Bu teröristlerle mücadele ise cihattır ve Müslümanlar bu teröristlerle mücadele ile emrolunmuşlardır. Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "Malını savunurken ölen şehittir." (Ebu Davut, Tirmİzi, Neseİ)
Bakara suresi 199. ayette de Cenab-ı Allah (cc) şöyle buyurmuştur: "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın. Haddi aşmayın, Allah haddi aşanları sevmez."
Hizbullah Cemaati ancak bu iki durumdan dolayı şiddete başvurmuştur. Biz buna da ancak cihad diyoruz ve yaptıklarımızla iftihar ediyoruz. Bilhassa PKK ile mücadelemiz bahsinde bu konuya örnekleriyle açıklık getireceğiz inşaallah.
7-Örnek Aldığımız Şahsiyetler ve Hareketler
Genelde hakkımızda yapılan resmi ya da gayri resmi değerlendirmelerde fikri anlamda İhvan-ı Müslimin ve İran İslam Devriminden etkilendiğimiz ve beslendiğimiz iddia edilir. Bu iddia, bir yönüyle doğru olsa da, son derece eksik ve yetersiz bir değerlendirmedir.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Hizbullah Cemaati özgün bir cemaattir. Hiçbir İslamî hareketin devamı, uzantısı ya da taklitçisi değildir. Gerek günümüzde gerekse önceki dönemlerde ortaya çıkmış, mücadele vermiş tüm İslamî hareketler ve yine çeşitli dönemlerde yaşamış, kıymetli eserler vermiş olan İslam büyükleri konusunda hiç kimseye nasip olmayacak derecede muazzam bir kültürel ve tecrübî mirasımız vardır. Bu muazzam mirastan günümüzde uygulanmasında fayda gördüğümüz, İslam'ın temel esaslarına ve nasslarına aykırı düşmeyen her şeyi sahibine bakmaksızın alır, inceler ve herhangi bir taassuba kapılmadan da uygularız.
Hizbullah Cemaati, çok uzaklara gitmeden, evvela kendi toprakları üzerinde mücadele vermiş olan iki Said'i örnek almış ve kendilerinden çokça istifade etmiştir. Bu iki Said'ten biri; 47 arkadaşıyla Diyarbakır Ulu Camii önünde darağacında asılarak şehid edilen Şehid Şeyh Said Hazretleridir. Bütün mücadelesinin Şerİat-i Muhammedi için olduğunu şehid edilmeden birkaç dakika önce son sözü olarak şöyle ifade etmiştir: "Ölümüm din ve İslam içinse, idam sehpalarından perva etmem."
Ne yazık ki Şeyh Said hazretlerinin mukaddes ve mutahhar mücadelesi, Türkiye'de İslamî kesim tarafından sahiplenilmediği için ortaya çıkan boşluktan Kürt faşistler istifade ettiler ve bu mücadeleyi Kürt Milliyetçiliği orijinli bir isyan olarak takdim ettiler. Bu hususta devlet de bu uyduruk iddia için Kürt faşistlere uygun ortam ve zemin sağlamış, ortaya danışıklı dövüş neticesi bir "Kürt isyanı" çıkmıştır. Devlet; Şeyh Said Hazretlerinin temiz mücadelesi ve İslamî kıyamını, kendi dezenformasyon araçlarını kullanıp olabilecek en kötü isimle karalayarak sonradan gelen Müslümanların kalbinde ve gönlünde yer etmesini engellemeye çalıştı. Devlet, bu kutsal mücadeleyi, uyduruk tarih kitaplarına, ingilizlerin güdümünde hareket eden ve bağımsız bir Kürt Devletinin kurulmasını amaçlayan bir isyan olarak yansıtmıştı. Buna göre İngilizler, Türkiye Cumhuriyetinin Musul ve Kerkük üzerindeki emellerinden vazgeçmesi ve olası bir İstilasının önüne geçmesi için Türkiye Cumhuriyetini kendi içinde zayıflatmak amacıyla bu isyanı tertiplemişti. Güya İngilizler, bölgenin saygın ismi Şeyh Said
21/99
- 10.12.2010, 19:08 #22
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -22- / CEMAL TUTAR
Hazretleriyle irtibata geçerek onu bağımsız bir Kürt devleti kurma konusunda ikna etmişler ve bu doğrultuda isyan etmesini teşvik etmişlerdi. Bu çürük, mesnetsiz ve hiçbir delili olmayan iddia, yıllar boyunca tarih kitaplarında okutulmuş ve halkın hafızasına bu şekilde işlenmesi sağlanmıştır. Ancak ne denilirse denilsin; Şeyh Said Hazretleri, bölge halkının gönlünde hep kahraman olarak kalmış, ona duyulan saygınlık her zaman tazeliğini korumuş ve mücadelesi, Müslüman torunları için sahiplenilmesi gereken kutsal bir miras olarak algılanagelmiştir.
Kıyamın sonunda Şeyh hazretleri ve 47 arkadaşı şehid edildi. Birçok köy yakıldı-yıkıldı ve bu köylerde sayısız idamlar, katliamlar ve ırza geçme hadiseleri yaşandı. Binlerce Müslüman Kürt, korkunç eziyetlerle zorunlu göçe tafoi tutuldu...
Şeyh Said kıyamı tam anlamıyla bir devlet sansürüne maruz kalmıştır. Kıyamın tam olarak ne şekilde düşünüldüğü, nasıl başladığı, olayların gidişatı, meydana gelen hadiseler ve daha birçok ayrıntı, devletin bilinçli sansürüne maruz kaldığı için istifadeyi de imkânsız kılıyor. Bu konuda TBMM arşivindeki ilgili bilgi ve belgeler "Tasnif Dışı" tutulmuş, Genelkurmay arşivine ulaşmak ise zaten mümkün olamamıştır. Buna rağmen Hizbullah Cemaati, günümüze kadar ulaşmayı başarabilen kıt kaynaklarla Şeyh hazretlerinin kişiliğini, İslam'a olan sarsılmaz bağlılığını, cesaretini ve kendine olan güvenini örnek alır.
Şeyh Said bizim için bir mücadele ve direniş örneğidir. Haksızlık ve zulme başkaldırının sembolüdür. Geri dönüşün zillet olduğunu, bizlere canı pahasına öğreten ihtiyar bir yiğittir. Mağlubiyetin emareleri belirdiği sıralarda verdiği bîr Cuma hutbesinde; "Allah için, halkımızı zulümden kurtarmak üzere ayağa kalktık. Niyetimizin sonunu getiremedik, iyi sonuç alamadık. Ama Allah nezdinde müsterihim. Eğer kıyamet günü Allah-u Teâlâ bana; 'Niye kıyam ettin?' diye sorarsa, O'na; 'Sorumluluğum vardı, halkıma karşı sorumluluğumu yerine getirmek için kıyam ettim' diyeceğim. Eğer zulüm karşısında kıyam etmeseydim, Allah nezdinde bu halkın hakkı nedeniyle sorumlu olurdum. (...) Biz kaybettik ve zafere ulaşamadık. Fakat bu, haksız olduğumuz anlamına gelmez. Şimdilik başaramadık, ama mazlum ve haklıydık" şeklinde tarihe not düşecek bir beyanda bulunan, güçsüzlüğü yerinde oturmanın mazereti olarak görmeyen, mağlubiyeti haksız oluşuna mesned kılmayan kahraman bir mücahiddir. Meseleye bu bilinçle yaklaştığımızda mücadelesinin ayrıntılarını bilmenin çok da bir önemi kalmıyor aslında. O, gelecek nesillere öğretmek istediğini öğretti, vermek istediği mesajı verdi, ruhu şad olsun.
İkinci Said ise, zamanın Bedii Üstad Said Nursi Hazretleridir. Uzun ve çileli yaşamı boyunca İslam'ı müdafaa etmekten bir an bile geri durmamıştır. Vasat ve mutedil bir çizgiyi benimseyen Üstad, iman hakikatlerini izah ve ispat yolunda hayatının neredeyse tamamını sürgünlerde ve zindanlarda geçirmiş, bin bir çeşit çile ve eziyete maruz bırakılmış ve tüm bunlara rağmen hiçbir yılgınlık, bitkinlik, yorgunluk göstermemiştir. Acı bir gerçektir ki, yaşarken rahat yüzü görmeyen Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri, vefat ettikten ve defnedildikten sonra da laikçi Kemalist rejim tarafından rahat bırakılmadı. Şanlıurfa'da defnedildiği kabirden çıkarılarak bilinmeyen bir yere nakledildi. Bu bilinmeyen yer hakkında bu güne kadar da hiçbir resmi açıklama yapılmadı. Laikçi zihniyetin zalim yöneticileri, alınlarındaki bu kapkara utanç lekesiyle bu güne kadar geldiler. Cenab-ı Allah; Üstad'a bu zulmü reva gören, na'şından korkup yerini değiştiren, dirisine her türlü zulmü reva gördükleri yetmezmiş gibi, mübarek na'şına da zulmedenlere tövbeyi nasip etmesin.
Hizbullah Cemaati bir İslam dâhisi, yüzyılın müceddidi, zamanın bedii olan Said-i Nursi Hazretlerinden çokça istifade etmiş ve edecektir. Üstad'ın çileli hayatının meyvesi olan Risale-i Nur Külliyatı, Hizbullah Cemaati için paha biçilmez bir eser niteliğindedir. Fikri anlamda beslendiğimiz bir şeyler aranıyorsa. Risalelerin ilk sırada yer aldığını söyleyebiliriz. Üstadın iman hakikatleri, Allah'ın varlık ve birliğinin ispatı, ahiretin varlığına dair ortaya koyduğu deliller ve temel İslamî esaslar hakkındaki tüm görüşlerinden istifade ediyoruz. Özellikle Müslümanların birlik ve beraberliği, vahdete dair getirdiği çözümler, tefrika, nifak ve şikaktan uzak durulmasına yönelik uyarıları, İslam'ın tek bir
22/99
- 10.12.2010, 19:08 #23
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -23- / CEMAL TUTAR
hakikati uğruna binler başın verilmeye değer olduğu gibi İslam'ı ve Müslümanları bir bütün olarak ele alan ve Müslümanların sorunlarına İslam'ın en önemli iki kaynağı olan Kur'an ve Sünnetten çözüm getirilmesine dair ortaya koyduğu görüşler istifade ettiğimiz zengin maden cevherleri ve tükenmez hazineler hükmündedirler. İnanıyoruz ki Üstad Bediüzzaman'ın bu görüşleri, her çağda birer merhem gibi yaralı gönüllere şifa dağıtacak ve yüzyıllar geçse de tazeliğinden bir şey kaybetmeyecektir. Bu saydığımız konular Risalelerin kahir ekseriyetini oluşturuyor. Diğer bölümlerden de günümüzde tatbiki mümkün olan kısımları alır ve istifade ederiz.
Bunlar dışında Hizbullah Cemaati, gerek çağdaşımız olan ve gerekse bizden önce mücadele etmiş olan tüm İslamî hareketleri mercek altına almış, incelemiş, tatbiki mümkün ve faydalı olan yönlerini almıştır Mısır'da İhvan-ı Müslimin, İran'da; İslam İnkılabî öncesinde ortaya konan mücadele yöntemleri, Pakistan'ın kuruluşunda büyük emekleri geçen Ebu'l Ala El-Mevdudi ve Muhammed İkbal gibi kendi ülkelerinde İslam'ı hâkim kılmayı ve evrensel İslam adaletini yaymayı hedefleyen bütün mücadele sahibi Müslüman önder ve âlimlerin mücadeleleri, Cemaat için esin kaynağı olmuştur. Bunların mücadele yöntemleri, İslam'ı yorumlama tarzları ve zamanın meselelerine getirdikleri çözümler incelenmiş lüzumlu görülen tüm yönleri, zaman ve zemin gözetilerek örnek alınmıştır.
23/99
- 10.12.2010, 19:09 #24
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -24- / CEMAL TUTAR
GEREKÇELİ KARARLARA KISA CEVAPLAR
Yakın zamanda Hizbullah dosyaları içinde en önemli ve en büyük üç dosya neticelendi. 1994/636 ve 2000/182 esas nolu dosyalar 5. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, 2007/54 esas nolu dosya ise 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından neticelendi. Sadece bu üç dosyadan toplam elli üç müebbet hapis cezası çıktı. Tümü incelendiğinde görülecektir ki, bu insanlara müebbet hapis cezası verilirken, faydalanılan en büyük ve belki de tek delil; işkence zoruyla alınan kolluk ifadeleridir. Tabii ki burada değinmek istediğimiz konu, verilen kararın hukuksuzluğu ile ilgili değildir. Bu nokta belki başka vesilelerle çok daha teferruatlı olarak eleştirilebilir. Burada konumuzla alakalı olan kısım; elli üç kişiye müebbet hapis cezası veren hâkimlerin, Hizbullah hakkında ne derece bilgi sahibi olduklarıdır. Bu nokta hayati önem taşımaktadır. Çünkü üst üste, konulduğunda neredeyse 1600 yıllık, yani on altı asırlık bir cezadan söz ediyoruz.
Söz konusu üç dosyanın gerekçeli kararları incelendiğinde, giriş bölümünün noktası virgülüne kadar birbirlerinin tıpkısı olduğu görülür. Oysa iki tanesi 5. Ağır Ceza Mahkemesi, bir tanesi de 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hazırlanmış. Yani heyetler farklı. Nasıl oluyor da iki farklı heyet birbirinin tıpkısı gerekçeli karar hazırlayabilir? Acaba hangisi diğerinden intihal yapmış? Yoksa bu kısımlar başka güçler tarafından hazırlanıp mahkeme heyetlerine servis mi edilmiş?
Birbirlerinin aynısı olduğu görülen bu gerekçeli kararlar, bizim dosyanın hazırlanmakta olan, hatta belki de bitirilmiş olan gerekçeli kararı hakkında da bir fikir veriyor. Büyük ihtimalle giriş bölümü söz konusu dosyalarla aynı olacaktır. Bu yargılandığımız dosyanın gerekçeli kararı çıktığında, inşaallah çok kapsamlı bir "Reddiye" yazacağız. Ancak söz hâlâ bizdeyken, gerekçelerdeki bazı yanlışları belirtmek, bu sayede hem yanlışları düzeltmek, hem de hakkımızda çıkacak olan gerekçeli kararın daha doğru ve isabetli olmasını sağlamak gerekiyor. Tabii ki burada en çok göze çarpan, belli başlı bazı yanlışlıkları düzeltmeye çalışacağız. Ayrıca hepsi aynı oldukları için sadece 2000/182 esas nolu Diyarbakır dosyasına ait gerekçeli kararı ele alacağız.
Bu gerekçeli kararda yapılan hataları şöyle sıralamak mümkündür:
1-Gerekçenin 19. sayfasında amacımızın; "Anayasal düzeni silah zoruyla yıkmak, şeriata dayalı bir rejim getirmek" olduğu söyleniyor. Evvela herkes şunu gayet iyi bilmeli ki; evet, biz şeriatçıyız. İnsanlık tarihinde uygulanmış tüm rejimler içerisinde en mükemmel, en adil, en akli rejimin şeriat olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle şeriatçı olmakla iftihar ediyoruz. Ancak iddianamelere girmiş olan "şeriatı silah, baskı, anarşi vb. yöntemlerle getirmek" şeklindeki ithamı kabul etmiyoruz. Bu, şeriatın ruhuna aykırıdır. Hem şeriatçı olup hem de şeriatın en temel kuralına riayet etmemek, düşünce ve pratiğimizin birbirini tutmadığı anlamına gelir ki, bu bize atılmış büyük bir iftiradır, bühtandır, ağır bir hakarettir. "Anayasal düzeni silah zoruyla yıkmak, şeriata dayalı bir rejim getirmek" cümlesi kendi içinde çelişki taşıyan bir cümle... Yani iddia aslında kendi kendini çürüten bir iddia... Belli ki bu gerekçeli kararı hazırlayanların şeriat hakkında pek bir bilgisi olmadığından, kulaktan dolma bilgilerle kendi kendisiyle çelişen bir iddiada bulunmuşlar. Oysa Hizbullah gibi şeriatçı bir cemaatin en büyük üç dosyasına bakan hâkimlerin bu hususta tatminkâr bir bilgiye sahip olmaları beklenirdi.
Hizbullah Cemaati elbette şeriatçı bir cemaattir. Ancak inandığı ve savunduğu düşüncelerini baskı, dayatma ve şiddetle kabul ettirme gibi bir yöntemi asla benimsememiştir. Cemaat, fertlerin akıllarına, gönüllerine ve kalplerine hitap ederek Allah'ın dinini benimsemelerini yöntem olarak seçmiştir. Allah'ın dini, baskılardan ve önyargıların köreltici etkilerinden kurtulmuş bir şekilde fertlere ulaştıktan sonra kabul ve reddi, kişinin anlayışına bırakır. Kabul etmek ve reddetmek, tamamen bilgiye dayanmalıdır. Cemaate göre -ki bu aslında İslam'ın istediği bir şeydir bir insan İslam'ı yani Allah'ın en son ve O'nun katında tek geçerli dinini kendi isteği ve beğenisiyle kabul etmişse, bu çok daha değerlidir. Nitekim zorlamaya dayalı uygulamalarla insanlara İslam'ı götürmeye çalışanlar, kendi elleriyle bir münafık zümresi oluşturmuş olurlar. Bu da İslam'a verilebilecek en büyük zarardır.
24/99
- 10.12.2010, 19:10 #25
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -25- / CEMAL TUTAR
Durum bu iken, dinimizce yapmaktan men edildiğimiz bir yasağı, yani zorlama ve şiddetle dini kabul ettirme fiilini yapmakla itham edilmemiz, şaşılacak bir durumdur. Ayrıca tüm bu izahlardan sonra söz konusu iddiayı kanıtlayacak tek bir delilin bile olmadığı çok açık bir biçimde ortadadır.
2- Sayfa 12-16 arasında terörizmin nedenleri anlatılmış. Bununla ilgili açıklamalara geçmeden önce, şunu en kuvvetli vurgularla ifade etmek isterim ki. Cemaat olarak asla terör örgütü tanımlamasını kabul etmiyoruz. Teröre bakışımızı; 'Terör ve Cihada Bakışımız' başlığı altında izah etmiştik. Terör örgütleri, amaçlarına ulaşmak için terörü araç olarak kullanırlar. Bu amaçla toplumun 'Akıl, din, nesil, mal ve can emniyeti' gibi İslam'ın emniyet altına alınmasını istediği hususiyetlere kast ederek toplumda fitne ve fesadın yayılmasına neden olurlar. Buna göre Cemaat, Allah'ın emniyet altına alınmasını istediği bu beş mefhumu değil ifsat etmek; bilakis korumak üzere yola çıktığından bize yöneltilen hiçbir 'Terör', 'Terörizm' veya 'Terörist' tanımlamasını kabul etmiyoruz. Bu tanımlamaları en güçlü ifadelerle reddettiğimizi buradan bütün dünyaya ilan ediyoruz.
Bu kısa açıklamadan sonra tekrar iddianamenin ilgili sayfalarındaki terörizmin nedenleri diye sıralanan tespitlere dönecek olursak, burada; ekonomik nedenler, sosyo-kültürel nedenler, Eğitim ve Psikolojik nedenler sıralanmış. Bu bölümden anlaşılan şey; eğer şahıs fakir, kültürsüz, eğitimsiz ve hele bir de psikolojisi de bozuksa, terörist oluyormuş. Biz öyle insanlardan terörist olmayan çok kişi gördüğümüz gibi; tam tersine zengin, eğitimli, kültürlü ve psikolojisi sağlam çok terörist gördük. Ama buradaki asıl mesele, devletin yaşanan acılar konusunda suçsuz, günahsız, masum, kabahatsiz ve tertemiz görüldüğüdür. Yani iddianamelere konu olan terörizmin nedenlerine yönelik tespitleri doğru kabul etsek bile, o zaman karşımıza; "Devletin hiç mi suçu yok?" sorusu çıkacaktır. Anlaşılan bu soru üzerinde hiç düşünülmemiş ya da kendilerine öyle bir soru yöneltilebileceği hiç hesaplanmamış. Şunu hiç unutmamak gerekir: Bîr ülkede terör sorunu varsa, o ülkenin sisteminde, rejiminde, yönetim biçiminde, hukuk düzeninde, ekonomik dağılımında ve insanına verilen değerinde bu soruna zemin hazırlayan nedenler vardır. İddianamelerdeki tespitlerde yer alan ekonomik nedenler, sosyo-kültürel nedenler, eğitim ve psikolojik nedenler vs. hangi neden olursa olsun, var olan nedenlerin hepsini ortadan kaldırma görevi devletindir. Eğer devlet bilinçli olarak bu nedenlerin varlığının sürmesini arzuluyorsa, o halde "Terörizmin anası devlettir" yargısına ulaşmamız hiç de zor olmayacaktır. Dolayısıyla terörizmin nedenleri konusunda devletin katkısını birinci sıraya koymak çok daha mantıklıdır, çok daha doğrudur ve hakkaniyete çok daha yakındır. Aklı başında olan hiç kimse, rahatı bırakıp sonu ölüm, işkence, zindan vb. olan bir yaşamı durup dururken, heyecan olsun diye ya da maceraperestlik hevesiyle seçmez. Hayat, refah, özgürlük terk edilip yerine ölüm, işkence, esaret seçiliyorsa, bunun izahını ekonomik, eğitim, kültür veya psikolojik gibi eften püften sebeplere bağlamak; sorunu hasıraltı etmek demektir.
Bir insanın niye böylesi yolları seçtiğini, bu ülkenin niçin şiddet sarmalından 80 küsur yıldır kurtulamadığını aslında en iyi bilecek olan devlettir. Devlet kurumlarından da bu sorunu en iyi tahlil edebilecek, sorunu tüm nedenleri ve niçinleriyle ortaya koyabilecek kurumlar mahkemelerdir. Ama ortaya çıkarılan nedenler-niçinler, yapılan tespitler, ortaya konan görüşler maalesef insanın zekâsıyla alay eden bir seviyede kalıyor.
Bununla beraber iddianamelerde yer yer gayr-i ihtiyari itiraflara da rastlanmaktadır. Örneğin sayfa 15'te, 'Eğitim Sistemi' başlığı altında; "Zorluklarla büyümüş, doğru düzgün bir eğitim görmemiş, kaybedecek bir şeyi olmayan birisinin, eline geçen ilk fırsatta içinde yıllarca birikmiş olan hıncı topluma yöneltmesi çok normaldir" denilmektedir. Yani sıralanan özelliklere sahip birisinin terörist olmasının çok normal olduğu tespitine yer veriliyor. Bu yargıya göre çok normal görülen teröristliğe, çok anormal cezalar verilerek ayrı bir zulüm yapıldığını bahis konusu bile yapmıyoruz. Şimdi sormak lazım; kişiyi teröristliğe götüren sebepler olarak verilen zorluklarla büyüme, doğru düzgün eğitim almamış olma, kaybedecek bir şeyinin olmaması gibi hallerin asıl müsebbibi kimdir? Herkese adil bir hayat standardı getiremeyen, eşit eğitim imkânı sağlamayan, vatandaşları arasındaki ekonomik uçurumu gideremeyen, vatandaşlarının tümünü aynı değerde görmeyen, ayırımcılık yapan, etnik
25/99
- 10.12.2010, 19:11 #26
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -26- / CEMAL TUTAR
kimlikleri yok sayan, ülkedeki etnik zenginliğe rağmen tek bir ırkı kutsallaştıran bir devlet içinde terör örgütleri zemin bulamayacak da nerede bulacak? Hiç kimse kusura bakmasın, ama kuruluşundan bu yana her zaman terörle birlikte yaşamış ve terörsüz bir anı bile geçmemiş olan bu devlet, suçu kendisinde aramalıdır. Hem insanların terörist olması için bütün şartları oluşturup buna zemin hazırlayacaksınız, hem de terörden şikâyet edeceksiniz. Bu, bir çelişkidir. Terör örgütlerinin ortaya çıkmasında da, insanların teröre bulaşmasında da tek suçlu, teröre götüren sebepleri ortadan kaldıramayan devlettir.
3-Sayfa 15. ve 16 da, 'Psikolojik sebepler' başlığı altında her çeşit örgüt mensubuna ağır hakaretler içeren ifadelere rastlıyoruz. Savcı ve Hâkim gibi hukuk adamlarına yakıştıramadığımız ifadeler arasında şunlar yer alıyor: "Sosyopat,,.psikopat, madde bağımlısı, ahlak duygusundan mahrum olma, zihni dengesizlik, vücut ve ruh bakımından hastalık..."
Başka örgütleri bilemeyiz ama Hizbullah Cemaatine mensup kardeşlerimizin hiçbiri bu ağır hakaretleri hak etmemiştir. Hatta en ağır işkencelere maruz kalarak işlemediği suçlardan dolayı ceza alan ve 15 yılı aşkın bir süredir haksız, hukuksuz yere zindanlarda çile çeken Müslüman kardeşlerimizin tamamının akıl, ruh ve beden sağlığı, normal bir insandan daha aşağı değildir. Zaten 2000/182 Nolu dosyanın gerekçeli kararında bu tekzip edilmiş ve sayfa 34-35 de yer alan "Askeri Kanat Birimlerinin Eylem Türleri" başlığı altında verilen bilgilerin son paragrafında, aynen şunlar söylenmiştir: "Askerî kanattaki şahıslar yaptıkları her eylemden sonra şükür namazı kılarak kendilerini daha bağlayıcı hale getirirler, eylemi Allah rızası için yaptıklarına inanırlar. Örgüt evinde nöbet tutarlar, dinî vecibeleri eksiksiz yerine getirirler, kendilerini geliştirmek amacıyla bol kitap okurlar, evde haremlik selamlık uygulanır." Takdir edilir ki, dini vecibeleri eksiksiz yerine getiren, kendilerini geliştirmek amacıyla bol kitap okuyan, bulundukları yerde ve evlerde İslamî kurallara karşı son derece hassas olup haremlik-selamlık uygulayan kişilerin "Sosyopat, psikopat, madde bağımlısı, ahlak duygusundan mahrum olma, zihni dengesizlik, vücut ve ruh bakımından hastalık..." halini taşımaları düşünülemez.
4-17. sayfaya kadar olan kısım okunduğunda, adeta PKK için hazırlanmış bir gerekçeli karar görüyoruz. Tamamen teorik bilgilerle PKK ya da benzeri bir beşeri ideolojiyi güden örgüt düşünülerek yazılan bu bilgiler, Hizbullah gibi nev-i şahsına münhasır bir cemaati tanımlamaktan çok uzaktır.
5-17. sayfada "Terör odaklarının uyguladığı safhalar" kısmında hazırlık aşaması için; "Toplantı, gösteri yürüyüşü, miting, grev ve sendikal faaliyetler" zikredilmiş. Bu demokratik hakları, terör odaklarının uyguladığı safhalar içerisinde zikretmek talihsizliktir. Bu ifadeler; "Agresif, asabi ve şüpheci" bir devlet mantığının tezahürüdür. Hem bu hakları vereceksiniz, hem de bu haklardan istifade edenleri şüphe altında tutacak ifadelerde bulunacaksınız. Demek ki devlet, bu hakları kullanan herkese şüpheyle bakıyor.
6-18. sayfada; "Dördüncü Aşama (İç Savaş)" bölümünde yine paranoyak devlet mantığı sergilenerek şu ifadelere yer verilmiştir: "Bu safhanın hedefi yönetimi ele geçirmektir. İçten çökertme tekniğinin son adımı olan bu aşamada, artık çeşitli bölge, yerleşim yeri ve hatta büyük şehirler ele geçirilerek üsler kurulur. Devlet güçleri ile açıkça silahlı mücadeleye girilir, kurtarılmış bölgeler kendi teşkilatlarını birleştirerek düzenli illegal birlikler tesis edilir. Bu esnada dış güçlerin para, malzeme, personel ve teknik yardımları ile iç savaş başlatılarak içten çökertme işlemi tamamlanır,"
Yukarıdaki ifadelere bakıldığında, tam bir paranoyak ruh hali içinde yazıldığını söylemek mümkündür. Eminim ki, bu satırları yazanlar dahi ne dediklerini ya anlamamışlar, ya da acemi komplo teorisyenlerinin cılız teorilerinden esinlenerek mantık örgüsü kurulmasa da bir şeyler yazma gereği duymuşlardır. Çünkü yukarıdaki cümleler, kendi içinde dahi çelişkiler barındırmaktadır. Mesela; bölge, yerleşim yer: ve hatta büyük şehirler ele geçirilip üsler kurulmadan önce devlet ile hiç açıktan silahlı mücaaeiese girişilmeyecek ki, ancak üsler kurulduktan sonra böyle bir mücadeleye girişileceği idiasında bulunuluyor? Acemi komplo teorisyenleri ya da masa başında 'Terör uzmanı'
26/99
- 10.12.2010, 19:11 #27
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -27- / CEMAL TUTAR
kesilen şarlatanlar belki üzüleceklerdir, ancak bu uyduruk iddia, bizim için hiçbir zaman geçerli olmamıştır. İşte ortaya konan bu anlayış ve ortada hiçbir şey yokken olabilecek en menfi düşünceler içerisine girilmesi devletin, milletine zulmetmesi sonucunu doğuran en büyük etkenlerden birisidir.
7-19. sayfada "Hizbullah'ın Amacı" kısmında; "Terör örgütünün mensuplarına verdiği talimatta;
-TC'nin yönetim biçiminin İslamiyet'e uygun olmadığı,
-Türkiye'ye ancak Hizbullah örgütünün İslamî esaslara dayanan İran modeli bir rejim getirebileceği vurgulanmaktadır"' iddiası yer alıyor. Bu iddia cümlesinin neresini düzeltebiliriz ki? Bir defa bizim böyle bir şey söylememize İhtiyaç yok. Faraza ihtiyaç hissetsek bile, bunun ismi talimat olmaz, oIsa olsa bilgilendirme, bilinçlendirme faaliyeti olabilir. Çünkü talimat; "Bir işin görülmesi hakkında üst makamın verdiği yazılı veya sözlü emir, direktif, önerge" anlamındadır. Oysa yukarıda söylediğimiz iddia edilen şeyler, herhangi bir emir kapsamına girmeyen ve ancak bilgilendirme olarak değerlendirilebilecek şeylerdir. Tekrar iddiaya dönecek olursak, yani biz mensuplarımıza anlaşılan ikide bir TC'nin gayri İslamî olduğunu ve ancak bizim bu sistemi değiştirebileceğimizi söylüyor ya da bu doğrultuda talimat veriyormuşuz. Aklen ve mantıken yönetim biçiminin İslamiyet'e uygun olmadığı doğrultusunda mensuplarımıza nasıl talimat verebiliriz, niye vereceğiz ve bununla neyi amaçlayacağız? Muhtemelen bu talimatı alan orta zekâlı bir mensubumuz; "Tamam kardeşim bunu biliyoruz, bunu bildiğimiz için zaten Hizbullah Cemaatine girdik. Ne diye bu talimatı veriyorsunuz?" demez mi?
Bu iddiayı ortaya atanlar, muhtemelen masa başında "Başka ne yazabilirim, başka ne yazabilirim?" diye düşüne düşüne ancak böyle bir şey bulabilmişler. Tabi bulabildiklerini de, yanlış kelimelerle ifade ettiklerini söylemeden geçmek olmaz. Doğrusu akla daha yatkın ve mantıklı şeyler bulmalarını, bulduklarını da doğru kelimelerle izah etmelerini beklerdik.
8-24. sayfada; "Allah egemenliğinin ve şeriatın yürürlükte olmadığı böyle bir ülkede 'dar-ül harp' ilkeleri uygulanmalıdır. Sözgelimi devlete ait camilerde namaz kılınmaz, dinî faaliyette bulunmak ise günahtır" şeklinde bir düşüncemiz olduğu iddia edilmiş.
Camilerde namaz kılınmaz şeklindeki bir düşünceye sahip olduğumuz iddiasını, pratiğimiz zaten yalanlıyor. Bu konuda bir şey söylemeyi fuzuli buluyoruz. Dini faaliyette bulunmanın ise günah olduğu ifade edilmiş. Dini faaliyette bulunmanın günah olduğunu düşünüyorsak, yaptıklarımızı hangi dinin gereği olarak görüyorlar acaba? Yani demek oluyor ki namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, Kur'an öğretmek ve öğrenmek, insanlara dinden-imandan bahsetmek günah oluyormuş. Pekiyi o zaman üyelik alanlar içki içtikleri, zina yaptıkları, kumar oynadıkları veya benzeri mel'anetler yüzünden mi ceza aldılar? Bu ne biçim mantık, ne biçim karalama? Bu iddialarda bulunanların ne İslam'dan haberi var, ne Dar'ul-Harp'ten, ne de Hizbullah'tan...
Dar'ul-Harb ve Dar'ul-İslam'ın ne olduğuna dair İslam âlimlerinin yorum ve ihtilaflarına burada yer vermek, savunmanın konusu olmadığından girmiyoruz.
9-39. sayfada İfade-Sorgu yan başlığı altında şu ilginç tespite rastlıyoruz: "Hizbullah terör örgütüne ilişkin bilgilere, yakalanan militanların ifadelerinden çok, ele geçirilen belge ve dokümanlardan yola çıkılarak ulaşmaya çalışılmaktadır. Çünkü yakalanan militanları sorguda konuşturmak oldukça zor olmaktadır. Militanlar her türlü şiddete karşı direnç gösterebilecek şekilde eğitilmişlerdir."
Burada Mahkeme Heyetinin, zımnen diyemeyeceğimiz kadar açıkça, polisin gözaltında her türlü şiddeti uyguladığını kabul ettiğini anlıyoruz. Eğer militanlar her türlü şiddete karşı direnç gösterebilecek şekilde eğitilmişlerse ve buna rağmen onları sorguda konuşturmak oldukça zor ise, demek ki gözaltında her türlü şiddet uygulanmaktadır. Buradaki ifadeyi Türkçeden biraz haberdar olan herkes bu şekilde anlayacaktır. Bu sözler, Türkiye'deki sistematik işkencenin kabulüdür, itirafıdır, tarihe düşülmüş önemli bir nottur.
27/99
- 10.12.2010, 19:12 #28
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -28- / CEMAL TUTAR
Bu ifadede yer alan; "...yakalanan militanların ifadelerinden çok, ele geçirilen belge ve dokümanlardan yola çıkılarak ulaşmaya çalışılmaktadır" cümlesi, ne yazık ki doğru değildir. Tahlilini yaptığımız ve yukarıda esas numaralarıyla verdiğimiz üç büyük dosyadan müebbet hapis cezası alan 53 arkadaşımız, sadece işkenceli sorgulama sonucunda kendilerine dayatılan ifadelere imza attıkları için ceza almışlardır. Yoksa onların Hizbullah militanı olduklarını gösteren tek bir doküman veya belge yakalanmamıştır. Bu ifade, sadece işkence yapan polisleri temize çıkarmak ve kolluk kuvvetlerinin "Sanıktan delile" değil de, "Delilden sanığa" ulaştığını ispatlamak için söylenilmiş temelsiz bir ifadedir.
10- 2000/182 esas nolu dosyanın gerekçeli kararının 20. sayfasında; "Her ne kadar örgüt yasadışı silahlı PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün eylemlerine karşı kurulmuş ve birçok PKK terör örgütü sempatizanı veya militanını öldürmüşse de bu örgütün faaliyetleri en sonunda yine PKK terör örgütüne yaramıştır. - Bu bölgedeki geleneksel ve devletle barışık dinî yapıyı zedeleyerek kendine taban bulmak İsterken kendi tasfiye sürecinde yapmış olduğu bu faaliyet uzun dönemde tahrip olan bu ilişkiler nedeniyle PKK terör örgütünün ideolojik taban kazanmasına hizmet etmiştir" şeklinde çok da anlaşılmayan bir iddia ortaya atılmıştır. Bu İddianın tercümesi; güya Hizbullah'ın PKK'ye yönelik yaptığı eylemler PKK'ye yaramış ve bundan dolayı PKK taban kazanıp güçlenmiştir. Gerekçeli kararlara yansıyan ve kargaların bile güleceği bu iddia; devletin bölge halkına yaptığı gayri meşru zulüm ve baskının PKK'yi güçlendirdiği ve ideolojik taban kazandırdığı gerçeğini örtbas etmek ve bunu bize mal etmek amacıyla ortaya atılmış olabilir.
Devletin Kürt Halkına yaptığı zulümler PKK'ye ideolojik taban oluşturmayacak da, Cemaat'in kendisini korumuş olması mı İdeolojik taban oluşturacak? Siz devlet olarak Kürt Halkını şiddetli bir asimilasyona tabi tuttunuz. Şeyh Saîd kıyamı esnasında ve sonrasında zaman zaman soykırıma varan uygulamalarda bulundunuz. Köyleri yaktınız, insanları köylerinden zorla çıkarıp aç biilaç batıya gitmeye zorladınız. Yargısız infazları adet haline getirdiniz. Zavallı mazlum köylülere dışkı yedirdiniz. Türkçe bilmeyen yaşlı kadınlara; "Git televizyon izle, Türkçe öğren, ondan sonra sorunlarını söyle!" diyerek Türkçe bilmeyenleri insan yerine koymadınız. Korumak zorunda olduğunuz halde insanların can, mal, namus ve ırzına kastettiniz. Yerli-yersiz ev basıp bütün ev halkına olmadık zulüm, hakaret, aşağılama, horlamada bulunarak evleri darmadağın ettiniz. Yeşil-kırmızı-sarı renkleri gördüğünüzde, kırmızı görmüş boğalar gibi çıldırdınız ve bunu tutuklama sebebi saydınız. Yıllarca nevrozu yasaklayıp en gaddarca yöntemlerle kutlamaları engellemeye çalıştınız, bu yüzden sayısız insan öldürüp kan döktünüz ve cezaevlerini nevroz suçlularıyla doldurdunuz. İroniye bakın ki, en gaddarca yöntemlerle yasaklamaya çalıştığınız nevrozu, birdenbire Türk bayramı olarak kutlayacak kadar basitleştiniz.
İşte bunun gibi burada saymayı gereksiz gördüğümüz envai çeşit uygulamalar PKK'ye ideolojik taban kazandırmadı da, Hizbullah Cemaatinin sırf nefs-i müdafaa için PKK'ye yönelik eylemlerde bulunmuş olması mı PKK'yi güçlendirip ona ideolojik taban oluşturdu? Devlet, yaptığı zulüm ve vahşeti böyle mi örtmeye çalışıyor?
Devlet Müslüman mazlum Kürt halkına o kadar zulüm yapmış ki, adeta insanların genlerine işleyen nesilden nesle aktarılan bir korku kalıtımına neden olmuştur. Bu halk, devlet tarafından köşeye kıstırılan kedi durumuna düşürülmüştür. Böyle bir durumda, devletin ırkçılığına karşı başka bir ırkçılık hareketine psikolojik ortam, fikri alt yapı ve ideolojik taban oluşması kadar daha tabii bir olay var mıdır?
Hiç kimse kusura bakmasın, ama PKK'yi Müslüman Kürt halkının başına bela eden birisi aranıyorsa, o kişi devletin ta kendisidir. PKK'yi güçlendiren bir sebep aranıyorsa, o sebep bütün kurum ve kuruluşları, bütün yönetici ve idarecileriyle devletin ta kendisidir. PKK terörünü Kürt ve Türk halkının başına bela eden bir sebep aranıyorsa; bütün güç, kuvvet, imkân ve öldürücü silahlarına rağmen 30 yıldır PKK'ye karşı hiçbir başarı gösteremeyen beceriksiz devletten başka birisi değildir. İşi sağa sola çekmenin, devletin suçunu başkalarının boynuna atmanın bir faydası yoktur. Mızrak, çuvala sığmayacak kadar büyüktür. Bölge halkı devleti de, bizi de PKK'yı da çok iyi tanımaktadır. Bu nedenle,
28/99
- 10.12.2010, 19:13 #29
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -29- / CEMAL TUTAR
PKK ile çatışmalarımızda onları güçlendirdiğimizi iddia etmek kadar saçma bir iddia olamaz. Resmi ideolojinin Kürtler için geliştirdiği; 'yüksek dağlarda yaşayan Türkler, buzlaşmış kar üstünde yürürken çıkardıkları 'kart-kurt' sesinden dolayı 'Kürt' olarak adlandırılmışlardır" şeklindeki saçma-sapan iddiası gibi, bu iddiayla da bir süre kendinizi avutup kandırabilirsiniz, ama sadece kendiniz kanarsınız. Bölge halkından tek bir insanı inandıramazsınız. Tıpkı kendilerinin 'Dağ Türkleri' olduklarına inanmadıkları gibi...
11-Sayfa 21'de "İlim ve Menzil Gruplarının oluşumu" başlığı altında şöyle denilmiştir:
"1979-1980 pıtlarında çeşitli illerimizde dinî yayınların satıldığı kitapevlerinde, radikal dinî görüşlere sahip kesimlerin bir araya geldikleri ve fikir alışverişlerinde bulundukları gözlenmiştir. Bu çerçevede "Diyarbakır İlindeki İlk toparlanma, Vahdet Kitapevi çevresinde olmuştur. Abdulvahap EKİNCİ'ye ait bu kitapevindeki faaliyetlere sonradan kendi kitapevleri ve gruplarını kuracak olan Fidan GÜNGÖR ve Hüseyin VELİOĞLU da katılmıştır.
Zaman içerisinde Vahdet Kitapevi çevresindeki oluşumdan kopmalar başlamıştır. İlk olarak 1981 yılında Fidan GÜNGÖR, Menzil Kitapevi'ni kurmuştur. Menzil Kitapevi'nin kuruluşu İle birlikte Vahdet Kitapevi çevresindeki kopmalar hızlanmıştır. Fidan GÜNGÖR'ün bu yapılanmadan ayrılarak neden kendi kitapevini kurduğuna ilişkin ayrıntılı bilgi bulunmamakla birlikte, meselenin düşünce farklılıklarına dayandırılan liderlik meselesinden kaynaklandığı tahmin edilmektedir.
1982 yılında Hüseyin VELİOĞLU da Vahdet Kitapevi çevresindeki yapılanmadan ayrılarak İlim Kitapevi'ni kurmuştur. Bir iddiaya göre, Hüseyin VELİOĞLU'nun Vahdet Kitapevi'nden ayrılma nedeni olarak, Abdulvahap EKİNCİ'nin, Müslüman Kardeşler Teşkilatı'nın belli dönem liderliğini yapan Seyyid Kutup'un kaleme aldığı "Fî Zilali'l-Kur'an" (Kur'anın Gölgesinde) isimli esere saygısızlık etmesi gösterilmektedir."
Hizbullah davalarının iddia, mütalaa ve gerekçeli kararlarına yansıyan ifadelerin tümü, masa başında, ezbere bilgilerle hazırlanan yalan ve yanlışlarla dolu metinlerdir. Cafcaflı kelimeler ve büyük laflarla hazırlanan, ancak içerik açısından çok sığ, bakış açısı dar, İdeolojik arka plana dayalı bu metinler, olduğu gibi her dosyanın iddianame ve gerekçeli kararlarına kopyalanıp yapıştırılmıştır. Yukarıda alıntıladığım bu iddia da kopyalanıp yapıştırılan şablon iddialardan bir tanesidir. Bu iddiaya birkaç yanlışlık ve çelişki demiyorum, bilakis baştan sona yanlış ve yalandır diyorum. Bunun yalan ve yanlış olduğu, çok küçük bir araştırmayla bile ortaya çıkacak kadar belirgin iken, Hizbullah davalarına bakan savcı ve hakimler ile sözüm ona bazı terör uzmanı ve stratejistler aynı kaynağa dayanıp yanlışı devam ettiriyorlar. Hatta TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu da bu bilgileri aynen kendi raporlarına ekleyerek yanlışlıklar silsilesine katkıda bulunmuşlardır. Mademki hiçbir araştırma yapılmadan aynı yanlışa devam ediliyor, o halde biz bu iddianın yanlışlığını, mantıksızlığını, olanaksızlığını akıl sahiplerine göstermek ve araştırmacı ruha sahip olanların kafalarına soru işareti takarak gerçeği araştırmaya sevk etmek için yukarıdaki iddiayı irdeleyelim. Şöyle ki;
-İlim ve Menzil Kitapevlerinin Abdulvahap Ekinci'ye ait Vahdet Kitapevinden koptuğu söyleniyor. Bu iddiayı ortaya atanlar, zahmet edip de kitapevlerinin kurulduğu yıllara bakmış olsalardı, kendi yalanlarına kendileri de güleceklerdi. Çünkü Vahdet Kitapevi 1986'da kurulmuş. İlim Kitapevi 1982'de, Menzil Kitapevi ise 1980 öncesinde açılmıştır.
Bunun ispatı gayet kolaydır. Eğer Maliye'nin kayıtlarına girilip vergi tarihleri incelenirse, bu durum net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla arada dört yıllık bir kuruluş önceliği bulunan bir kitapevinin, dört yıl sonrasında açılmış olan bir kitapevi çevresinden kopma sonucuna bağlanamayacağı açıktır.
-Kitapevleri çevresinde toparlanmanın olduğu iddia edilen tarihlerde, Rehberimiz Hüseyin Velioğlu 28 yaşlarında, Abdulvahap Ekinci ise 18-19 yaşlarında bulunmakta idi. 28 yaşlarındaki bir insanın, daha lise çağlarında bulunan bir gence tabi olup ondan etkilenmesi, aklen sakat bir iddiadır.
29/99
- 10.12.2010, 19:14 #30
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -30- / CEMAL TUTAR
-Yukarıda gerekçeli kararlara yansıyan Abdulvahap Ekinci ve Vahdet Kitapeviyle ilgili iddialar, bizzat Abdulvahap Ekinci tarafından da yalanlanmıştır. Abdulvahap Ekinci adlı şahıs, 20.05.2009 tarihinde "Newsweek Türkiye" adlı dergiye verdiği demeçte; "Kesinlikle Hizbullah'ın kurucularından olmadığını, İlim Kitapevinin kendisinin 1986'larda açtığı kitapevinden çok önceleri açılmış olduğunu, İlim ya da başka kitapevlerinin Vahdet Kitapevinden doğmadığını. Vahdet Kitapevinin ilim Kitapevinden sonra açıldığını, bunu öğrenmenin zor olmadığını, Maliye'nin kayıtlarına bakmanın yeterli olacağını, yaş itibariyle Hüseyin Velioğlu'nun kendisinden büyük olduğunu, istihbarat birimlerinin bu yanlış tespitlerde bulunarak görevlerini layıkıyla yapmamış olduğunu" ifade etmiştir.
Bu kadar açık olan bir konuda dahi ezber bilgilerle hareket edilmesi ve bu ezberlerin kesin bilgiler gibi değiştirilmeden, olduğu gibi kopyalanıp başka başka iddianame, mütalaa ve gerekçeli kararlara yapıştırılması, hakkımızda verilen hiçbir kararın kesin bilgiye dayalı olmadığını ve bize karşı önyargılarla hareket edildiğini ispatlamaktadır.
İddia makamları için getirilecek bir eleştiri de, kendilerinden önceki savcıların mütalaalarında hiçbir değişikliğe gitmeme konusunda gizli bir yemin etmiş gibi olmalarıdır. Bugüne kadar yargılanmış arkadaşlarımız için hazırlanan mütalaalar esnasında savcıların değiştiğine sıklıkla şahit olduğumuz halde, sonradan gelen savcıların hiçbirisinin dosyayı inceleyip tek bir kelime ve cümle değiştirdiğine şahit olmadık. Bunun tipik örneğini bizim dosyada da görebiliriz. Nitekim şu andaki iddia makamının verdiği mütalaa, bir Önceki savcının verdiğinin tıpatıp aynısıdır. Sormak gerekiyor; acaba bütün savcıların olaylara bakışı, düşünce perspektifi, akli yetileri, olayları tahlil etmedeki kabiliyetleri tıpatıp aynı mıdır ki, bir önceki savcının hazırladığı bir mütalaaya bir diğer savcı tek bir kelime dahi ekleyip çıkaramıyor? Yoksa bütün bunlar gizli bir el tarafından yürütülüyor da, savcılar sadece görüntüyü kurtarmaya yarayan konu mankenleri görevini mi icra etmektedirler? Bu durum dahi tek başına mahkemelerin taraflı olup olmadığı, yargılamaların hukuka uygun olup olmadığı hakkında bir fikir vermek için yeterlidir.
Aslında mahkemelerin tarafsız olmalarını beklemek de fazla iyimser bir yaklaşım olacaktır. Bu ülkede Altay Tokat denen General; "İşin vahametini anlasınlar ve hizaya girsinler diye savcı ve hâkim lojmanlarının yakınlarına bomba attırdım" diyerek durumu özetlemiştir. Yani savcı ve hâkimler çizilen çizgi üzerinde, askeri bir disiplin içinde ve dirsek temasında durmak zorundadırlar. Kararları, hizanın gerektirdiği doğrultuda ve izin verdiği ölçüde olmalıdır. Hizayı bozanlar, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın akıbetine uğrama tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Altay Tokat kaç kez, kaçar bomba attırtmıştır, Altay Tokat gibi kaç kişi vardır, bilemiyoruz, ancak bunun sayısının hiç de az olmadığını tahmin etmek güç değildir. Şimdi sormanın tam yeri ve zamanıdır: Altay Tokat gibi Generallerin hizaya soktuğu bir yargı sisteminin adalet dağıtabileceğine kim inanır? Böyle bir ortamda hizaya sokulmuş savcıların hazırladığı iddianame ya da mütalaalardan insafa sığan, vicdanlarda yerini bulan isnatlarda bulunmasını kim bekleyebilir? Elbette bu yargı sistemiyle ve hizaya sokulmuş savcı ve yargıçlarla ne adaletin gerçek manada tahakkuk edeceğine, ne de yargılamanın adil ve hukuki olduğuna inanmamızı hiç kimse beklememelidir.
30/99
- 10.12.2010, 19:14 #31
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -31- / CEMAL TUTAR
CEMAATİN FAALİYET ALANLARI
1-Cami Çalışmalarımız
İslam, mescid merkezli bir dindir. Hicretten önce baskı, işkence ve zulüm altında yaşayan Müslümanların, dünyanın en eski ve ilk mescidi olan Ka'be'yi merkez edinerek ibadetlerini yapmaları mümkün değildi. Çünkü hicretten önceki Mekke döneminde, müşriklerin hışmından, işkence, zulüm ve baskılarından korunmak için, Müslümanlar imanlarını gizlemek zorunda kalıyorlardı. İmanlarını açığa vuranlarda Ka'be'ye giremiyor, tavaf etmek isteyenler bundan men ediliyorlardı. Bu nedenle ilk Müslümanlar; dinlerini 'öğrenecekleri, Resulullah "Aleyhisselatu Vesselam'ın sohbetlerinde bulunacakları, sorun ve sıkıntılarına çözüm bulabilecekleri, her gittiklerinde Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu- Vesselam'ı görebilecekleri mescid gibi bir merkezden yoksun kalmışlar, ancak bu ihtiyaçlarını gizliliğe riayet edilmesi koşuluyla, Safa Tepesindeki Erkam b. Ebi'l Erkam'ın evinde toplanarak gidermişlerdir.
Resulullah Aleyhisselatu Vesselamın, Medine'ye hicretindeki ilk konak yerinde, yani Kuba adlı küçük köyde kaldığı birkaç günlük dinlenme molasında, yaptığı ilk icraatı mescid inşası olmuştur. Bu, İslam Dini'nin mescid merkezli bir din oluşunun ve İslam'da mescide olan ihtiyacın ne denli büyük oluşunun en büyük ispatıdır. Yine Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam'ın; Kuba'daki kısa konaklamanın ardından Medine'ye varır varmaz, kendisi için ikamet edeceği yerin tespitinden önce, Mescidin yerini tespit etmesi ve vakit geçirmeden inşasına başlamış olması da, mescidin İslam'daki önemini anlamamız açısından, üzerinde çokça tefekkür edilmesi gereken bir konudur.
İslam'da cami ve mescidlerin kutsallığı ve mescidlerin "Allah'ın evleri" diye anılması, hem Kur'an-ı Kerim'in ayetleriyle, hem de Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam'ın hadisleriyle sabittir. Bununla ilgili Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını engelleyen ve bunların yıkılmasına çaba harcayandan daha zalim kim olabilir? Onların (durumu) içlerine korkarak girmekten başkası değildir. Onlar için dünyada bir aşağılanma, ahirette büyük bir azab vardır." (Bakara Suresi: 114)
"Şüphesiz mescidler, (yalnızca) Allah'a aittir. Öyleyse, Allah ile beraber başka hiç bir şeye (ve kimseye) kulluk etmeyin (dua etmeyin, tapmayın)." (Cin Suresi: 18)
Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam ise şöyle buyurmuşlardır:
"Kim içerisinde Allah(tan adı) zikredilsin diye bir mescid bina ederse, Allah da cennette bir ev bina eder." (Nesâî)
İşte İslam'da böylesine önemli bir yere sahip olan mescid; Resulullah Aleyhisselatu Vesselam döneminde çok fonksiyonlu olarak kullanılmıştır. Bu fonksiyonları; İbadet mekânı, yönetim ve idare merkezi, ilim ve küftür merkezi olarak üç ana grupta toplamak mümkündür.
Resulullah Aleyhisselatu Vesselam ve sonrasında gelen Raşid Halifeler döneminde, camilerin bu üç fonksiyonu etkin bir şekilde kullanılmıştır. Camilerin esas inşa edilme sebebi, bu mekânlarda Allah'a ibadet edilmesi içindir. Bu nedenle camiler kutsal görülmüş ve Allah'ın evi olarak adlandırılmışlardır. Nitekim camilerde cemaatle kılınan namazların, tek başına kılınan namazlardan 25 ila 27 derece daha faziletli olması da, camilerin bu kutsallığından kaynaklanmaktadır.
Mescidlerin ibadet mekânları olmasının yanı sıra, bizzat Resulullah Aleyhisselatu Vesselam tarafından başka amaçlar için de kullanılmıştır. Çünkü Resulullah Aleyhisselatu Vesselam'ın, hem peygamber ve hem de İslam Devletinin başkanı olması itibariyle, dini önderliğin dışında siyasi liderlik, hâkimlik, komutanlık gibi görevleri de vardı. Medine'deki Mescid-i Nebevî O'nun bu görevlerine uygun olarak devletin idare merkezi özelliği taşımakta idi. Elçiler orada karşılanır, bazen orada misafir edilir; ordu orada teçhiz edilip sefere gönderilir; davalara orada bakılır, devletin hazinesi orada
31/99
- 10.12.2010, 19:15 #32
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -32- / CEMAL TUTAR
muhafaza edilir ve sarf edilmesi gereken yerlere oradan sarf edilirdi. Camilerin bu görevleri vilâyetler düzeyinde de aynı idi. Camiler halkın birbirleriyle ve devletle kaynaştığı bir yer durumundaydı.
Bunun yanı sıra mescidler, ilim merkezleri konumunda idiler. Hiçbir din, İslam kadar İlme önem vermemiştir. Bu yüzden İslam'ın ilk yıllarında, mescide bitişik olarak sadece ilim öğrenmek maksadıyla gelenlerin kalabilecekleri 'Suffa' denilen bir yer yapılmıştı. Bunu, ilk üniversitelerin temeli olarak saymak mümkündür. Suffada yatılı olarak kalan sahabeler, sürekli olarak Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam'ın yanında ve sohbetlerinde bulunur, Onun ilim okyanusundan istifade ederlerdi. Res'ul-i Ekrem Aleyhisselatu Vesselam ile başlayan ders halkaları, değişik ilim dallarını da içine alarak yüzyıllarca, mescidlerde devam etmiştir. Resulullah Aleyhisselatu Vesselam zamanında değişik sosyal amaçlar için de kullanılan mescid (cami) birçok müessesenin temelini oluşturur. Camilere sığamaz hale gelen müesseseler, daha sonraki yıllarda mescidlerin etrafında inşa edilen külliyeler ile kurumsal hale getirilmiştir.
Bu durum, Cumhuriyet dönemine kadar böyle devam etmiştir. Bu savunma, Cumhuriyetin karanlık, istibdat ve baskıya dayalı dönemini anlatma platformu değildir, ancak camileri anlatırken, yeni kurulan Kemalist rejimin camilere yönelik politikasına birkaç cümle ile değinmek gerekiyor. Bu rejimin İslam'a, İslamî değerlere ve İslam'ın kutsal mekânlarına bakış açısını ve mantığını ortaya koyabilmek için bu, bir gerekliliktir.
Ne kadar inkâr edilirse edilsin, cumhuriyetin ilk dönemlerinde ve sonrasında İslam'a karşı açık bir savaş yürütülmüştür. Resmi tarih söylemlerinin tozpembe safsatalarının inandırıcılık değeri olmayan tezlerinin aksine, gayrı resmi tarih verilerinin ve halen yaşayan canlı tanıkların ortaya koydukları gerçeklere bakıldığında; İslam'a, İslam'ı yaşamakta ısrar eden Müslümanlara, İslamî değerlere, İslam'ın kutsal mekânlarına yönelik hoyratça bir baskı ve saldırının yapıldığını görmek mümkün olacaktır. Bu baskı ve saldırılar öylesine bir hal almıştır ki, sıradan Müslüman halk, "Elhamdülillah Müslümanım" demeye korkar bir hale getirilmiştir. Evlere yapılan baskınlarda ele geçirilen Kur'an-ı Kerimler yerlere atılmış ve ayaklar altında çiğnenerek hem Allah'ın kitabına karşı bir cürüm işlenilmiş, hem de Müslüman halkın onuru ve inancı beraberinde ayaklar altına alınmıştır. Allah bunu yapanlara kıyamete kadar lanet etsin!
Zulüm, baskı ve saldırılar öyle bir hal aldı ve insanlar dinden öylesine uzaklaştırıldılar ki, cenaze namazı kıldıracak imam bulmakta güçlük çekilir hale gelindi.
Yeni kurulan rejimin İslamî sembollere saldırısının en büyük mağduru, hiç şüphesiz camiler olmuştur. İstanbul'un İslamlaşmasının bir alameti ve İslam'ın Hıristiyan âlemine muzafferiyetînin bir sembolü olan Ayasofya'nın 24 Ekim 1934'te sanki 480 yıldır Müslümanların ibadet ettiği bir mekân değilmiş gibi müzeye çevrilmesi, Müslümanlara ve İstanbul'u fetheden İslam askerlerine yapılabilecek en büyük saygısızlık örneğidir. Ayasofya'dan önce ve sonra, İslam'ın kutsal mekânları olan camilerin bir kısmı satıldı, bir kısmı bakımsızlıktan dolayı harabeye dönüştü. Bir kısmı askerlere kışla yapıldı. Hatta bir kısmı, Diyarbakır Ulu Cami ve Behrampaşa camilerinde olduğu gibi birçok yerde asker atları için ahır olarak kullanıldı. Kalan diğer mescid ve camiler de, bina olarak varlıklarını sürdürmelerine karşın, jandarmanın hışmına uğrama korkusu yüzünden kimsenin gitmediği ve birkaç yaşlıdan başka cemaatin kalmadığı mekânlar haline geldi. Şimdi bu manzarayı yaşayanlar ve duyanlar için Kemalist rejimin İslam'a, Müslümanlara, İslamî değerlere, kutsal mekânlara saygılı olduğunu söylemek mümkün mü? Böyle bir söylemin inandırıcılık değerinin olmayacağı gayet açıktır.
Laik, Kemalist rejimin uzun yıllar boyunca İslam'a yaptığı düşmanlık, yeni yetişen nesil üzerinde etkisini gösterip semerelerini verdiği için dine lakayt bir toplum oluştu. Cemaatin mücadele alanına çıkıp camilere el attığı yıllara kadar, camiler Allah'a İbadet edildiği için huzura kavuşulan mekânlar olmaktan çıkmış, korkunun hâkim olduğu mekânlar haline gelmişti. İmamların birer devlet memuru olduğu camiler, sadece ezan vakitlerinden yarım saat önce açılıp, ezandan bir saat sonra kapanan, kapılarına asma kilit vurulan devlet daireleri haline getirilmişti. Böyle olmasına rağmen, bazı camilerin
32/99
- 10.12.2010, 19:16 #33
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -33- / CEMAL TUTAR
imamları, namaz kıldırma görevini bir yaşlıya devrederek camiye bile uğramıyordu. Cuma namazlarında kısmen dolan, bunun dışındaki vakitlerde bir safı bile dolduramayan camilerin cemaatleri, yaşları geçkin birkaç kişiden oluşmaktaydı. Cemaat arasında yaşı kırkın altında birisini bulmak, bir gence, hele hele bir çocuğa rastlamak mümkün değildi.
Diyarbakır'da bulunan Ali Paşa, Behram Paşa, İskender Paşa gibi eski tarihi camilerin büyük avluları, mahalle serserileri ve berduşlarının top oynadığı ve diğer zamanlarda buluşup yeni mel'anetlerini planladıkları bir toplanma merkezi haline gelmişti. Uzak yerlerden ilim öğrenmek amacıyla gelen öğrencilerin kalabilecekleri yerler olarak inşa edilen cami hücreleri, esrarkeş ve içkicilerin âlem yaptığı izbe yerler halini almış, cami tuvaletleri madde bağımlılarının, kendilerine uyuşturucu enjekte ettikleri mekânlara dönüşmüştü. Bu yüzden camiler huzur duyulan ibadethaneler olmaktan çıkmış» insanların korkuyla yanlarından geçtiği mekânlar halini almıştı. Bütün bunların bir sonucu olarak camiler bakımsızlıktan harap olmaya başlamıştı.
İşte böyle bir ortamda, Hizbullah Cemaati, camilere el atıp tekrar İslam'ın kutsal mekânları haline getirmek için canla-başla çalıştı. İslam'ın camilere verdiği, ama birilerinin icraatlarıyla çiğnenmiş olan kudsiyetini yeniden kazandırmak için camilere yönelik özel bir program uyguladı. Bu programı uygularken, yegâne amacımız; bakımsızlıktan harap, cemaatsîzlikten virane düşmüş bu kutsal mekânları yeniden ihya edip huzur ve sükûnetin elde edildiği Allah'ın evleri fonksiyonunu yeniden kazandırmaktı. Allah'ın izni ve Hizbullah Cemaatinin özverili çalışmalarıyla camilerimiz, yeniden ibadet edilen nezih mekânlara dönüştü. Cami cemaatlerinin profili, yaşı geçmiş birkaç kişi ile sınırlı iken, Allah'ın dilemesi ve Hizbullah Cemaatinin de vesile olmasıyla, İnsanlar yeniden dinlerine dönerek, çoğunluğunu çocuk ve gençlerin oluşturduğu büyük kalabalıklar, vakit namazlarında imamın arkasında saf tutmaya başladı. Şunu açıkça söylüyoruz ki, biz camilerimizi, birilerinin deyimiyle 'Arka bahçemiz' olarak görmedik ve bu kutsal mekânları, Cemaat'e eleman kazandırma şubeleri olarak kullanmadık. Buna gerek de, ihtiyaç da duymadık.
Cemaat'in camilere yönelik hizmetlerine bakılacak olursa, ne denli büyük ve hayırlı işlere vesile olduğumuz görülecektir. Çünkü Cemaat, gençlerin gönüllerini haramlardan, gayrı meşru bir yaşamdan, tiksindirici işler yapmaktan, kendilerine bile faydaları olmayan bir hale düşmüşlükten kurtarıp caminin mukaddes ve her hastalığı tedavi eden kudsiyetine bağlama yolunda büyük mesafeler kat etti. Fitnenin her yeri kapladığı bir dönemde; camilerin huzur, sükûnet ve selamet mekânı haline gelmesi için büyük fedakârlıklar gösterildi. Küçük olsun, büyük olsun, merkezi olsun, mahalle arasında olsun, istisnasız bütün cami ve mescidlerde Kur'an-ı Kerim derslerinin yanı sıra, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam'ın hayatını, İslam fıkhını, Sünneti Seniye'yi konu edinen derslerin yapılması sağlandı. Bunun sonucu olarak gençler ve çocuklar boş şeylerin peşinden koşmakta iken camilere yönlendirildi ve camiler cennet bahçeleri gibi Kur'an ve zikir sesleriyle çınlamaya başladı.
Zaman ve imkân bulan herkesin camiye gidip farz namazlarını cemaatle kılmaları gerektiği anlayışı, halkta benimsenmeye başlandı ve özellikle cami çevresinde yaşayan halk buna riayet etmeyi vazife bildi. Bunun yanı sıra Kur'an-ı Kerim dersi, siyer ve fıkıh derslerine katılıp katkıda bulunma, çocuk ve genç yaştakileri aşarak her yaştan insanlarımıza yayıldı. Cemaat safları, yaşlılara has olmaktan çıkıp çocuklardan, gençlerden, orta yaştakilerden oluşan bir mozaiğe dönüşerek yediden yetmişe her yaştaki insanımız, namazda birlikte saf tutar hale geldi.
Yine bakımsız camilerin tamir edilmeleri için hem cemaat imkânları kullanıldı, hem de halkın bu işe katılıp camileri sahiplenme bilincinin oturması için bakım ve onarımlarda ön ayak olundu. Düzenli temizlikler yapılmaz durumda iken, cemaat mensupları tarafından her hafta düzenli bir şekilde temizlenip cami cemaatinin rahat edeceği ortamlar oluşturuldu.
Elbette camiye gelip Kur'an-ı Kerim öğrenen, fıkıh, siyer ve diğer İslamî dersleri alan çocuk, genç ve diğer insanların tamamının Cemaat'le organik bir bağları yoktu. Buna rağmen insanlar arasında
33/99
- 10.12.2010, 19:17 #34
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -34- / CEMAL TUTAR
camiye bağlılık bilinci, cemaatle namazın mükâfatını elde etme şuuru ve vaktini başka yerlerde boş geçirerek değil, camide değerlendirme alışkanlığı oluştu.
Onun içindir ki, zaman zaman Türkiye'nin değişik bölgelerinde, bölgeden olup İslamî duyarlılıklarından dolayı gözaltına alınanlar için basında çıkan haberlerde, Hizbuillah mensuplarının yakalandığı söylenir. Bölge genelinde camiye giden insanların sayısı on binlerce olduğu için, camiye gidenler bilerek ya da bilmeyerek Hizbullah'ın cami programlarının içine girmişlerdir. Bu nedenle Cemaat ile organik bağı olsun ya da olmasın, aldıkları ve gördükleri İslamî sorumluluk sayesinde, nerede olursa olsunlar, kendilerine ve çocuklarına faydalı durumda olacaklardır.
Her yaştan insanın camiye gitmesinden dolayı İslam'a ye Müslümanlara düşmanlığın zirvede olduğu 2000 sürecinde, yüzlerce hatta binlerce insan yakalandı. Bunlardan 15 yaşın altındaki çocuklardan tutun 50 yaşın üzerindeki yaşlılara kadar her yaştan İnsan gözaltı sürecinden geçti. Kimisi tutuklanıp yıllarca cezaevlerinde kaldı. Bunlar için öne sürülen tek suç, ya camide Kur'an-ı Kerim dersi vermeleri, ya da almalarıydı. Halkı Müslüman olan bir ülkede, böylesine bir suçlama ile İnsanların gözaltına alınıp cezalandırılmalarının utanç verici bir durum olduğuna değinmeyeceğim. Bununla beraber anlaşılması açısından, ders vermenin aslını bir cümle ile izah etmek istiyorum:
Kürdistan medreselerinde; ders olarak ileride olan bîr öğrencinin, kendisinden daha alt seviyede bulunan öğrencilere ders vermesini sağlayan bir sistem bulunmaktadır. Böylece söz konusu öğrenci, hem kendi derslerini tekrarlayarak öğrendiklerini pekiştirmekle, hem de daha öğrenci iken öğretmenlik stajını yapma fırsatını elde etmektedir.
Kürdistan Medreselerinde, okuma düzeyi en üst olan öğrenciye "Mir" unvanı verilirdi. Arapça Gramer kitaplarında "Molla Cami" adlı kitaptan sonra gelen kitapları okuyanlara ise "Molla" denilirdi. Medreselerde, Mir'in kontrolünde mollalarla yapılan istişare ile öğrenciler durumlarına göre Mollalar arasında taksim edilirdi. Dolayısıyla medreseye yeni başlayan öğrenciler, Molla durumuna gelmiş olan öğrencilerden ders alırlardı. Aynı sistem, Cemaatin cami programlarında da uygulandı. Derslerde önde olan öğrencilerin, kendilerinden daha alt seviyede olan öğrencilere ders vermeleri için fırsat ve imkân tanındı. Tabi bu durumdaki gençler; polis, istihbarat, ajan ve muhbirler tarafından Cemaat üyesi ve cami sorumlusu olarak kayıtlara geçti. Bundan dolayı bu çocuklar, gençler ya da diğer insanlar, sadece ders verdikleri için İşkencelerden geçirilip binlerce insan Cemaat üyesi olma suçlamasıyla yargılandı.
Bu iddiamızı destekleyen yığınla örnek bulunmasına rağmen, konunun anlaşılmasını sağlamak amacıyla, daha önce savunmasını yapan M. Said Varol kardeşimizin verdiği örneği tekrarlayarak somutlaştırmak istiyorum:
Siirt'te bir camide ders veren M. Emin Tetik adlı genç bir kardeşimiz, Cemaat mensubu olma iddiasıyla, örgüt üyeliğinden ceza aldı. Bu cezayı almasına neden olacak ne bir özgeçmişi, ne de üzerine verilmiş bir ifade bulunmaktaydı. Sadece camide öğrencilere ders vermesi, onun Cemaat mensubu olması için yeterli görülmüş ve eski kanuna göre 9,5 yıl ceza alması için dayanak yapılmıştı. M. Emin Tetik; bazı kitaplarını okuduğum, kendisini demokrat olarak tanıtıp biraz da İslamî duyarlılığı olduğunu ima eden eski savcı Gültekin Avcı tarafından tutuklanma isteğiyle nöbetçi mahkemeye sevk edilmiş ve sonuçta tutuklanmıştı. Kendisi, Siirt'te görev yaptığı sırada Cezaevi savcısı olarak Başsavcı ile birlikte cezaevini ziyaret ettiğinde, Cemaat üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklanmış olan kardeşlerimizin bulunduğu koğuşa da uğramıştı. Bu sırada koğuşta bulunanlar. Başsavcıya devletin yapmış olduğu hukuksuzluklardan bahsederek sadece camide ders alıp verdikleri için tutuklandıklarını söylemişler, Başsavcı buna inanmayıp "Olur mu öyle şey?" dediğinde de M. Emin Tetik'i göstererek; "İşte bu arkadaşın ne özgeçmişi ne de üzerine verilen bir ifade olduğu halde, sırf camiye gidip ders verdiği için tutuklanmıştır. Kendisini tutuklama isteğiyle mahkemeye sevk eden ve sonuçta tutuklanmasına sebep olon da, işte yanınızda bulunan Gültekin Avcı Bey'dir. Tutuklayan ve tutuklanan karşı karşıya..." diyerek işin vahametini ortaya koymuşlardır.
34/99
- 10.12.2010, 19:18 #35
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -35- / CEMAL TUTAR
Yargılama sonucunda, sırf camiye giderek Kur'an-ı Kerim dersi alıp verdikleri için ceza alan yüzlerce kardeşimiz mevcuttur. Şu sıralarda gündemde olan Ergenekon davasının sanığı ve çeşitli darbe planlarıyla tanınan Şener Eruygur'a gönderilen raporlar, neredeyse bütün insanlara "Bu kadar da olmaz" dedirtiyor. Buna göre, bir camide hutbe veren imamın sık sık "Estağfirullah" dediği ve cemaatin de tekrarladığı şeklinde bir fişleme yapılıp Şener Eruygur'a rapor halinde sunulduğu belirtiliyor. Bu duruma hayret edenlerin, acaba sadece camiye gidip Kur'an-ı Kerim dersi alıp verdiği için cezalandırılıp yıllarca cezaevlerinde çile çekmelerine nasıl bir tepki vereceklerini, ya da bundan haberdar olup olmadıklarını merak, etmemek elde değil doğrusu...
Cemaatin cami programlarının özveriyle uygulanması esnasında büyük zorluklarla karşılaşıldığı da bir gerçektir. Özellikle devletin baskılarını her an üzerimizde gördük. Camilerin imajını bozmak için ajanlar kullanıldı serserilerin bizden görünmesi sağlanıp camilerde halkın nefretini çekecek davranışlarda bulunması istendi. Polis camileri basıp ayakkabılarıyla halıları çiğniyor ve çocukları dışarı çıkararak tehditle camiyi terk etmelerini istiyordu. Neredeyse her akşam değişik bir cami, ders saatlerinde polisin baskınlarına uğradı. Para karşılığı kandırılan çocukların hırsızlık yapmaları sağlanıp böylece Kur'an-ı Kerim derslerine gelen çocuklara ve hocalarına duyulan teveccühün kırılmasına çalışıldı. İmamlara baskı yapılıp meslekten atılma tehditleriyle, çocukları camiye almamaları istendi.
Bunun yanı sıra mürted örgüt PKK'nın halka yönelik baskıları da cami çalışmalarımızda engelleyici bir diğer unsur oldu. Sanki mürted örgüt ile devlet, İslamî çalışmalara karşıtlık noktasında gizli bir ittifak içindeydiler. Bu, bir iddia olmaktan ziyade, pratiği olan bir gerçekliktir. Çünkü devlet, camiye gitmenin önünü kapatmak için binlerce insanı örgüt üyesi diye gözaltına alıp bunların büyük kısmını zindanlara atarak haksız yere cezalandırdı. PKK ise, camiye gidenleri ve ailelerini tehdit etti. Bununla da kalmayarak camide, cami yolunda, ya da camide görev yapan ve İslamî tedrisat alan yirmiden fazla Müslüman kardeşimizi şehid etti. Buna rağmen Allah'ın yardımıyla cami programlarımız düzenli bir şekilde yerine getirildi ve Allah camileri, Müslüman halkımızın uyanışı için bir hidayet pınarına çevirdi.
Bozulmuş olan toplum, bu sayede dini bir ıslahat içine girdi. Unutulan değerler yeniden hatırlandı ve İslamî kimlik eskisi gibi saygı görmeye başladı. Dine sarılanlar toplumda sevilip sayılarak baş tacı edildi. İslamî kimlik ve İslamî şahsiyet yeniden hayat buldu ve bu sayede Müslümanların toplum içinde bozulan imajları, hak ettikleri saygın konuma yükseldi. Bu, kolay olmadı elbette. Fedakârlık, özveri, gayret, emek, uğraş gerektiren bu gelişme, salt bizim kişisel becerimizle olmadı. Bilakis bu, Allah'ın yardımıyla ve O'nun bizi vesile kılmasıyla gerçekleşti. Bu nedenle O'na hamd ediyor ve bizi başka hayırlara yönlendirip yardımını hiçbir zaman esirgememesini diliyoruz.
2-Okul Çalışmalarımız
Cumhuriyet rejiminin, okulları rejimin emniyet sübabı olarak görüp burada yetişen çocukları cumhuriyetin yılmaz bekçileri (!) yapma anlayışı, tevhid-i tedrisatla başladı. 3 Mart 1924'te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat kanunuyla beraber medreseler kapatılıp okullarda karma eğitim sistemine geçildi.
Yeni rejime bağlı olan Kemalist öğretmenler; çocukları dinden uzak, laik bir eğitim sistemiyle, İslamî endişelerden soyutlanmış, dini ve ahlaki değerleri dumura uğramış bir nesil yetiştirmek için bütün devlet imkânlarını seferber ettiler. Sonuçta geçmişine sırt dönen, batı değerlerini en üst değer kabul eden, gelenek ve göreneklerini küçümseyen, dini vecibelerini yerine getirenleri horlayan, İslamî kılık ve kıyafete karşı alerjik reaksiyon gösteren, aile içindeki karı-koca bağlılık ve sadakatini çağdışı gören, ahlaktan nasipsiz; onlara göre çağdaş, bize göre ilkel bir nesil yetişti. Bu nesil, maalesef bütün köşe başlarını tutup Müslüman halka karşı bir kale vazifesini gördü.
Okullar, bu anlayış yüzünden eğitim ve öğretim yapılan, ilim-irfan elde edilen, cehaletten aydınlığa geçişin mekânları olmaktan çıkıp fuhuş ve ahlaksızlığın yapılıp öğrenildiği mekânlar haline getirildi. Yapılan araştırmalar, uyuşturucu yaşının ll'ler seviyesine indiği ve ilköğretim okullarının
35/99
- 10.12.2010, 19:18 #36
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -36- / CEMAL TUTAR
önünde rahatça uyuşturucu satışının yapıldığını göstermektedir. Aynı şekilde içki ve sigara kullanım yaşı daha alt seviyelerde ve yine ilköğretim düzeyinde kullanım alanı bulabilmektedir. Flört denen kız-erkek arkadaşlığı ve ardında gelişen cinsi sapıklıklar, maalesef ilköğretim 6. sınıflardan itibaren başlamaktadır.
Bütün bu saydıklarımız, herkes tarafından bilinen, ancak herhangi bir çare için kılların kıpırdatılmadığı dehşet kareleridir. Oysa yaşanan bu manzaralar, öğretmenlerden başlayarak ta Milli Eğitim Bakanı'na, oradan da Başbakan ve Cumhurbaşkanı'na uzanıncaya kadar uykuları kaçıracak kadar mühim ve çare buluncaya kadar kafa yorulması gereken milli bir mesele kadar önemli bir sorun olarak algılanmalıydı.
Cemaat, her konuda olduğu gibi bu konuda da üzerine düşen görevi yapmış ve İşi başkalarına havale etmeyip; elini çekinmeden taşın altına koymuştur. Çünkü Cemaat'e göre okullar, bir toplumun şekillenmesine öncülük eden kurumlardı. Toplumun nasıl şekillenmesi isteniyorsa, okullardaki öğrencilerin o doğrultuda şekillenmesi gerekmektedir. İşte bu anlayışla Cemaat, öğrenci çalışmalarına büyük önem ve ağırlık verdi.
Elbette çalışmalarımız, saf dimağlara yanlışların yanlış yönlerini gösterip doğrulara yönelmelerini sağlama üzerine odaklanmıştı. Yanlışın yanlış olduğunu, doğruların da doğru olduğunu bilen her temiz fıtrattı çocuk, yanlışa düşmekten kaçınıp doğruya koşacaktı. İşte okullardaki çalışmalarımızın özeti budur.
Allah'a hamd olsun ki, programlı olarak ve bilerek İslam'a düşmanlık yapan öğretmenlerin düşmanlıklarına, yöneticilerin engel çıkarmalarına, dışarıdan değişik unsurların ve mürted örgütün çalışmaları sekteye uğratma girişimlerine ve kötü yollara çekenlerin gayretlerine rağmen faydalı ve güzel gelişmeler yaşandı.
Çalışmaların olduğu okullarda, çok geçmeden semere alınmaya başlandı. Okullarda kızlı-erkekli ahlaksızca buluşma ve toplantılar yok denecek kadar azaldı. Okul önlerinde uyuşturucu, sigara ve diğer maddeleri satanlar uzaklaştırıldı. Mürted örgütün ikide bir yaptığı boykotlar kırılarak eğitim ve öğretime vurulan darbeler sona erdirildi. Öğrencilere, öğretmenlere, okul yöneticilerine hatta öğrenci velilerine korku salan mürted örgütün tehditleri bertaraf edilerek rahat bir ortamda derslerin yapılması sağlandı. Sınıflarda karma eğitim olmasına rağmen, kız ve erkeklerin oturduğu sıralar kendiliğinden ayrılarak fıtri meyillerin önüne geçildi.
Cemaat, sadece kötülüğü bertaraf etmekle kalmadı. Bu ortamlarda, ulaşabildiği çocukların imanlarını kurtarmak için büyük gayretler içine girdi. Zaten asıl amaç da buydu. İmanların kurtarılması için birilerinin bedel ödemesi gerekiyordu. Bu zamanda, bunun bedelini Cemaat olarak ödemeyi seve seve kabul ettik. Tıpkı Üstadımızın dediği gibi:
"Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem korkusu. Cemiyetin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'an'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur."
3-Cemaat'in Köyleri İhya Çalışmaları
Şurası bir gerçektir ki, bölge köylerinin istisnasız tamamı, maddi ve manevî bir geri kalmışlık içinde bulunuyordu. Bu, devletin bölgeye yönelik politikalarının doğal, beklenen, hatta istenen bir sonucuydu. Cumhuriyet öncesinden başlayan İttihat ve Terakki politikaları, cumhuriyetle beraber aynen devem etmiş, Şeyh Said Kıyamı ve sonrasında da cezalandırma ve "terbiye" amaçlı olarak daha katı bir şekilde, tavizsizce uygulanmıştır.
36/99
- 10.12.2010, 19:19 #37
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -37- / CEMAL TUTAR
Ekonomik ve kültürel gelişmişlik düzeyine bakıldığında, Kürtlerin yaşadığı bölgelerle diğer bölgeler arasındaki uçurumun ne denli derin olduğu gerçeğinin inkâr edilemez bir şekilde karşımızda durduğu görülecektir. Ekonomik geri kalmışlık, okullaşma oranındaki yetersizlik, sanayinin yok denecek kadar az olması, hayvancılık ve tarımın ilkel usullerle yerine getirilmeye çalışılması, sağlık ve enerji alanındaki geri bırakılmışlık vb. her alanda, ülkenin diğer bölgeleriyle kıyaslanamayacak derecede büyük farkların oluşu, bölge insanını sefalet ve cehaletin pençesinde ilkel bir yaşama mecbur bırakmıştır. Bunu, devletin imkânlarının yetersizliği ile izah etmeye çalışmak, bölge insanının zekâsıyla alay etmek olacağından kabul edilebilir bir mazeret değildir. Bu, devletin bilinçli ve planlı bir politikasıydı. .
Bu politikaların bir sonucu olarak bölge halkına özellikle köylerde yaşayanlar koyu bir geri kalmışlık ve cehalet içinde yaşamak zorunda bırakılmıştı. Köylerdeki cehalet iki yönlüydü: Biri, okul ve öğretmen yokluğundan kaynaklanan cehalet; diğeri de medreselerin kapatılıp dini eğitimin yasaklanmasıyla dinî yönden yaşanan cehaletti. Bu da devletin bilinçli ve planlı politikalarının doğal sonucuydu. Çünkü daha kuruluş yıllarında yapılan harf devrimi ve Tevhid-i Tedrisat kanunları, medreselerin kapatılması vb. birçok İcraatla hedeflenen aslında tam da buydu. Böylece halk cahil kalacaktı. Cahil bir halkı uyutup kandırmanın ve kontrol altında tutmanın, bilgili ve bilinçli bir halkı kontrol etmekten çok daha kolay ve despot rejimlerin sıklıkla uyguladıkları bir yöntem olduğu inkâr edilemez ve tartışma götürmez bir gerçektir. Devletin bu politik hedefinin büyük oranda başarılı olduğu maalesef üzücü bir hakikattir. Elimizde bu konuda İstatistikî bilgiler olmamasına rağmen, seksenli yıllara kadar Kürtlerin yaşadığı köylerde okur-yazarlık oranının en iyimser tahminle yüzde on beşler civarında olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Buna rağmen, gizliden de olsa özverili din adamlarının her türlü zorluğu göze alarak kendi medreselerini kurup eğitim vermeleri sayesinde öğrenciler yetiştirilmiş, ancak bu hiçbir şekilde sadra şifa olmamıştır. Böylece hem dini alanda hem de okur-yazarlık ve fen ilimlerini öğrenme alanında koyu bir cehalet yaşanmıştır. Bunun sonucunda;
-Halkın arasında hurafeler çoğalmıştır.
-İslam'dan olmayan batı! inançlar ve bid'atlar sanki dinin esasdanmış gibi kabul görmüş ve sahiplenilmiştir.
-Halkın gelenek ve göreneklerine batıl inançlar karışmış, örf ve adetlere İslam'dan olmayan birtakım kurallar girmiştir.
-Ahlaki değerlerde kısmen yozlaşmalar baş göstermiş, haremlik-selamlık uygulaması neredeyse unutulmuştur.
-Köyler, teknolojiden ve zamanın gelişmişliğinden bihaber kalmış, bu yüzden de ilkel bir yaşama rıza gösterilmiştir.
-Tarım ve hayvancılık alanındaki teknolojik gelişim ve iyileştirme tekniklerinden habersiz kalan köyler, açlık ve yoksulluğun pençesinde kıvranmıştır.
-Bilinçsizlik ve cehalet, insanları ağa ve beylerin ırgat ve köleleri durumuna düşürmüştür.
-Bazen onlarca insanın ölmesiyle sonuçlanan ve on yıllarca süren düşmanlığa sebebiyet veren kan davaları yaygın bir hale gelmiş, bu nedenle aşiretler arasında sevgi ve muhabbet yerine, kin ve düşmanlık tohumları ekilmişti.
-İhtilaflar, toprak kavgaları, namus davaları, suyun kullanımı gibi konularda köyler arasında sürekli gerginlik yaşanmış, can ve mal güvenliği kalmamış, böylece insanlar gerilim içinde bir yaşam sürmek 2orunda kalmıştı.
-Bu gerilim, düşmanlık, ihtilaf ve gerginlikler nedeniyle günlük iaşesini bulmakta zorlanan aileler bile silah temin etmekte ve en küçük bir tartışma, sonu ölümle biten facialara neden olmaktaydı.
37/99
- 10.12.2010, 19:20 #38
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -38- / CEMAL TUTAR
Bunca geri bırakılmışlığa, bid'at ve batıl inanca rağmen halkın dîne, din adamlarına ve şeyhlere olan saygısında azalma olmadığı için, bu yöndeki istismara kapı açılmış ve İnsanlar sahtekârların sömürülerine maruz kalmıştır.
Bunları çoğaltmak mümkün olsa da, savunmanın konusu bu olmadığından, verilenlerle iktifa etmek yeterli olacaktır. İşte böylesi bir ortamda Cemaat, köyleri ihya etmek ve insanları cehalet karanlığından İlim ve irfanın, bilinç ve şuurun aydınlığına çıkarmak için elini taşın altına koymakta ve bu zorlu görevin gömleğini giymekte bir an bile tereddüt etmedi. Çünkü Cemaat, halkın en büyük düşmanının cehalet olduğunun farkındaydı ve İslâm'dan uzaklaşmanın ya da İslam'ı yanlış yaşamanın en büyük etkeninin de cehalet olduğunu çok iyi biliyordu. Bu nedenle Cemaat, köyleri ihya hareketi başlatmakta gecikmedi. Bu yapılırken, Üstad Bediüzzaman'ın; '"Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, İhtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silahıyla cihad edeceğiz" tespiti, kalkış noktamızı oluşturdu.
Cemaat bu çalışmalarını; birçok tehlikeyi göze alan, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayan, Allah rızasından başka hiçbir menfaat gözetmeyen; uzaklık, yolun olmaması, ulaşım güçlüğü, hava muhalefeti gibi zorluklara aldırmayan; Allah ve Resulü'ne çağırmak, insanlara İslam'ı götürmek için canlarını dişlerine takarak çalışan özverili kardeşler sayesinde, bölgenin birçok köyüne götürdü. Cemaat; köyleri ihya etme, bilinçlendirme, İslam'la yeniden tanıştırma faaliyetlerini özellikle kültürel alanda yoğunlaştırdı. Okuma-yazma öğrenme imkânı olan gençlere ve öğrenme yaşını geçmemiş olanlara okuma-yazma öğreterek kitap okumaları ve okuduklarını anlayabilmeleri sağlandı. Okuma-yazma öğrenme imkânı bulamayanlar ise, cemaat'in kültürel faaliyetleri dâhilinde olan derslere iştirak ederek ilmi yönden geliştiler. Öyle ki, o döneme kadar kadınların böylesi bir kültürel çalışmaya katılımı bîr tabu olarak görülürken, kadınlar arasında etkin ve verimli kültürel faaliyetler yapılarak ailenin temel dinamiği olan kadınların bilinçlenmesi sağlandı.
Cemaat'in, bölge genelindeki köylerde yaptığı bu etkin kültürel faaliyetleriyle, İslamî eğitim ve bilinçlendirme çalışmaları yapıldığı gibi, o güne kadar TC'nîn cahil bıraktığı çok sayıda İnsan yapılan bu çalışmalar neticesinde okuma-yazma öğrenip itikadi, ahlaki, siyasi, toplumsal ve kültürel konularda azımsanmayacak bir bilinç düzeyine ulaştı.
Cumhuriyetin kuruluşu ve ardından yaşanan gelişmeler, devrimler, inkılâplar, kanunlar ve yasaklamalarla büyük darbeler yiyen, asıl fonksiyonlarından uzaklaşan ve özverili âlimlerin ancak gizliden yürüttükleri klasik medreseler de Cemaat'in köyleri ihya projesi kapsamında ele alınan konular arasında yer aldı.
Bu bağlamda Cemaat, hem medreselerde ders veren ve 'Seyda' denilen müderrisler, hem de ders alan ve 'Fakı' denilen öğrenciler üzerinde faaliyetlerini yoğunlaştırıp onlara da Cemaat'in başlattığı İslamî daveti götürerek yakın ilişki içine girdi. Bu kurumların tekrar asli fonksiyonlarını icra etmeleri, yeniden bir canlanış ve silkiniş içine girmeleri, genel İslamî uyanışa paralel olarak çağdaş İslamî akım ve düşüncelerle tanışmaları, yeniden bir düşünsel ve kültürel diriliş yaşamaları ve tekrar cazip hale gelebilmeleri için bunlara yönelik planlı ve programlı bir çalışma yürütüldü. Bunların eğitim müfredatları gözden geçirilip yenilendi. Klasik ders kitaplarına ilaveten birçok çağdaş İslam âliminin kitaplarının ders olarak okutulması sağlandı. Cemaatleşme, davet, tebliğ, çağdaş akım ve ideolojiler gibi birçok konudaki kültürel ihtiyaçlarını karşılayacak kitapların basılması veya temin edilmesi suretiyle, bu konulardaki eksiklik giderildi.
Bütün bu çalışmalar sayesinde medreseler değişim-dönüşüm geçirerek çok verimli bir program takip etmeye başladılar. Bunun neticesinde, medreseler yeniden rağbet görmeye, insanlar çocuklarını gönül rahatlığı içinde medreselere göndermeye, müderris ve talebeler hak ettikleri itibarı yeniden görmeye başladılar. Buradan yayılan ilim ve kültür aydınlığı, diğer insanları da kuşatınca, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam'ın unutulan sünnetleri yeniden hayatın vazgeçilmezleri arasına girdi.
38/99
- 10.12.2010, 19:21 #39
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -39- / CEMAL TUTAR
Köylerdeki birçok yanlış anlayış, bid'at, hurafe, batıl İnanç ve ahlaki yozlaşma da Cemaat'in savaş açtığı konular arasındaydı. Ancak Cemaat bu konuda halkın hassasiyetlerini göz önünde bulundurup yıllar içinde oluşan anlayış ve yaşantılarını bir kerede değiştirme yanlışlığına düşmedi. Bunu yaparken, gerçek İslam'ı onlara sunmakta, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam'ın ve yüce sahabelerinin (Allah hepsinden razı olsun) yaşantısını anlatmak suretiyle yanlışlıklarını kendilerinin görmesini sağlıyordu. Bu metot incitici değil terbiye edici, baskıcı değil gönül alıcı, horlayıcı değil sevgi ve şefkate dayalı bir metot idi. İşte bu metot sayesinde, uzun yıllar içinde oluşmuş olan birçok batıl inanç, hurafe, bid'at ve ahlaki yazlaşma, yerini Kur'an ve Sünnet ışığında şekillenen halis İslam'a bıraktı. Cemaat'in çalışmaları neticesinde yaşanan dönüşümü şu şekilde özetlemek mümkündür:
-Köylerde hırsızlık sıradan bir hal almışken Cemaat'in köylere yönelik çalışmaları sayesinde bu kötü ahlak yok denecek seviyeye düştü.
-Kız kaçırma hadiseleri köyler arasında en çok duyulan haberler arasında idi. Bu nedenle düşmanlıklar yaşanıp aileler perişan bir duruma düşüyordu. Cemaat'in çalışmalarını götürdüğü köylerde bu durum tamamen ortadan kalktı. Evlilikler karşılıklı rıza ve İslamî usuller temelinde yapılmaya başlandı.
-Köylerde güçlüler zayıfları eziyor, zenginler fakirleri uşak niyetine kullanıyor, ağalar insanları kendi tapulu malı gibi görüyorken, cemaatin anlayışları değiştirmesi sayesinde insanlara hak ettikleri değer verildi.
-Köylülerin en hassas olduğu nokta namus mefhumu olmasına rağmen, maalesef bu da yozlaşmıştı. Çünkü eskisi gibi tesettüre dikkat edilmiyor, genç kızlar ve gelinler yalnız başlarına tarlaya, suya veya süt sağmaya gönderiliyordu. Bunun sonucunda sıklıkla nahoş hadiseler yaşanarak namuslar kirletiliyordu. Kirletilen namuslar, asılan veya boğdurulan kızlarla temizlenmeye çalışılıyordu. Cemaatin köylere yönelik çalışmaları içinde en çok dikkat ettiği nokta tesettür, haremlik-selamlık ve harama götüren yolların kapatılması olduğu için, çalışmaların yürütüldüğü dönemler içinde bu türden nahoş hadiseler neredeyse bitme noktasına gelmiştir.
-Cemaat'in köy çalışmaları sayesinde köylerin su ve tuvalet gibi altyapı eksiklikleri büyük oranda giderilirken, yıkılmaya yüz tutmuş camiler onarılarak insanların rahat bir ortamda ibadetlerini yapmalarına yardımcı olundu. Uzun yıllar süren kan davaları, arazi anlaşmazlıkları, sulama konusundaki ihtilaflar gibi can ve mal kayıplarına sebep olan davalara adil ve kalıcı çözümler getirilerek husumetler sonlandırıldı.
Yukarıda kısaca izah etmeye çalıştığımız çalışmalar sayesinde Cemaatin çalışma yaptığı köylere huzur ve güven yeniden geldi. İslam'ın nuru yayıldıkça, insanlar geçmişte yaşadıkları gayri İslamî yaşayışa hayıflandılar. Kendilerine bu bilinci kazandıran, kendilerini yeniden uyandırıp gerçek İslam'la tanıştıran Cemaat'e büyük bir güven duyuldu ve bütün ihtilaflara, tartışmalara, kavgalara, davalara Cemaat müdahil edilmek suretiyle aracı olması istendi. Cemaat de kendisine duyulan güven ve itimadı; her hareketi, her icraatı, her kararı, her uygulaması ve her çözümüyle her geçen gün daha da pekiştirip halkın gönlündeki yerini korudu. Allah buna vesile olan Cemaat mensubu bütün kardeşlerimizden razı olsun ve onları cennetiyie mükâfatlandırsın.
4-Toplumsal Sorunlara Çözüm Çalışmaları
Cemaat'in İslamî alanda yaptığı çalışmalar; yeniden Öze dönme, İslam'ı daha iyi anlama ve yaşama, İslam'a sonradan girmiş olan yanlışları ayıklama, İslamî ahlakı oturtma, İslam'a ve Müslümanlara fiziki ve psikolojik tahribat üzerine kurulu saldırıları bertaraf etme gibi çok çeşitli dalları kapsamaktaydı. Cemaat'in, bu dalların tamamında ortaya koyduğu çalışmalar, getirdiği çözümler, fikri ve düşünsel alanda yaptığı inkılâplarla doğru perspektiflerin yakalandığı ve bu doğrultuda yeni açılımların sağlanmasına vesile olduğu, bölgede İslam'a dönüş ve İslam'ı yaşayış düzeyinde bir değişim ve dönüşüm yaşandığı, artık dost-düşman herkes tarafından kabul edilen gerçeklerdir.
39/99
- 10.12.2010, 19:21 #40
- Üyelik tarihi
- 07.10.2008
- Mesajlar
- 4.016
6 NOLU AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA -40- / CEMAL TUTAR
Cemaat'in çalışmaları bunlarla sınırlı değildi elbette. Uzun yıllar içinde kangren olmuş toplumsal sorunlar da, Cemaat'in İlgi alanı içindeydi. Gerek devletin hukuk sisteminin bölge halkı tarafından benimsenmemesi sebebiyle mahkemelere intikal etmemesi, gerek devletle barışık olunmamasından dolayı sorunların devlete götürülmemesi, gerek gelenek ve göreneklerden, gerekse de örf ve adetlerden kaynaklanan daha değişik sebeplerden dolayı yaşanan onlarca değişik sorun, Cemaat tarafından ortaya konan adi! ve herkes tarafından gönül hoşluğuyla kabul edilen çözümler sayesinde ortadan kalkmış ve toplumun gündeminden çıkmıştır. Cemaat'in el attığı ve çözümler getirerek ya tamamen ortadan kaldırdığı ya da en aza indirmeye vesile olduğu toplumsal sorunlardan bazıları şunlardır:
1-KânDavaları: Cemaat, bu toplumsal sorunun İslam'ın yaşanmamasından ve yanlış geleneklerin İslam'a mal edilmesinden kaynaklandığını biliyordu. Sorunun kaynağına inilip insanlara dünya ve ahirete yönelik hak ve hakikatler anlatıldığında inatlar kendiliğinden kırılıyor, katılaşmış kalpler yumuşuyor, kin ve nefretten başka bir şey düşünmeyen beyinler daha sağduyulu düşünüyor, ahiret korkusu dünyevi intikam hırsına galip geliyor, böylece bir sulh havası oluşup barış rüzgârları esiyordu.
Cemaat, aralarında husumet ve kan davası bulunan aile ve aşiretleri ayrı ayrı ele alıyordu. Kan davalarının İslamî çözümler dışındaki çözümlerle ortadan kalkmayacağını çok iyi bilen Cemaat, sıradan faaliyetleriyle her iki tarafa da gidiyor ve insanları İslam'a davet ediyordu. İslam'ın hakikatine susayan bölge halkı, İslam davetçilerinin davetlerine fazla kayıtsız kalamıyorlar ve kendilerini Cemaat'in programlarına teslim ediyorlardı. Bu programlarda İslam'ın özünü yakalayan ve aralarında husumet ve kan davası bulunan insanlar, aileler ve aşiretler yaşadıkları bu düşmanlığa pişman oluyorlar ve Cemaat'in arabulucu olmasını istiyorlardı. Arabuluculuk görevini kusursuz bir şekilde yerine getiren Cemaat, her iki tarafın da gönülden kabul edeceği İslamî çözümlerle sorunu ortadan kaldırıyordu. Bu şekilde çözülen kan davaları, azımsanmayacak kadar çoktur. Öyle ki, Cemaat'le hiçbir diyalogu olmayan, ancak Cemaat'in getirdiği adil ve İslamî çözümlerle sorunları hallettiğini duyan insanlar, kendi davalarını Cemaat'e havale ederek çözümü Cemaat'e bırakıyorlardı.
İslam Tarihinde, Medine dönemini okuduğumuzda, orada bulunan iki büyük kabile olan Evs ve Hazrec Kabilelerinin birbirlerine düşman olduklarını ve sürekli savaşlarla birbirlerinden birçok insan öldürdüklerini, ancak İslam'ın gelmesiyle, bu düşman kabilelerin İslam sancağı altında İslam'a hizmet yarışına girdiklerini görüyoruz. Tarihte okuduğumuz bu inanılması güç olay, bölgemizin birçok yerinde yaşandı. Yıllarca birbirlerine düşmanlık yapan ve karşılıklı olarak birçok kişinin ölmesine sebep olan taraflar, Cemaat çatısı altında, İslam'a hizmet yarışına girmişlerdir. Daha önce kan davası nedeniyle düşman olanlar, Cemaat'in programları dahilinde el ele, omuz omuza vererek kardeşlik anlayışı içinde İslam'a hizmet etmişlerdir.
2-Arazi Anlaşmazlıkları: Özellikle kırsal kesimlerde yaşanan bir diğer sorun da, arazî anlaşmazlıklarıydı. Toprak reformunu adil ve hakkaniyete uygun yapmayan devlet, ardında birçok sorun ve anlaşmazlık bırakmıştı. Bu sorun ve anlaşmazlıklar çoğu kez ölüme kadar giden daha büyük sorunların başlamasına neden oluyordu. Mahkemelere intikal edenlerin devede kulak mesabesinde kaldığı arazi anlaşmazlıkları, bölgenin neredeyse her köyünde yaşanan, köydeki huzuru bozan, insanların hayatlarını tehdit eden ciddi sorunlar arasındaydı.
Cemaat, bu alanda da insanları rahatlatacak ve anlaşmazlıkları ortadan kaldıracak çözümler geliştirmişti. Elbette getirdiği bu çözümler de, diğer çözümler gibi kaynağını İslam'dan almaktaydı. Mahkemelerde adil çözüm bulamayacaklarını, bulsalar bile ancak 30-40 yıl kadar süren uzun yargı sürecinin sonunda gerçekleşeceğini bilen insanlar, Cemaat'in pratik çözümleri sonucunda huzur ve can güvenliğini tehdit eden bu sorunlarından kurtuluyorlardı. Cemaat'in faaliyetlerini yürüttüğü zaman dilimi içinde, yüzlerce arazi anlaşmazlığı, adil ve bütün tarafların gönül hoşnutluğu içinde kabul edeceği çözümlerle ortadan kaldırılmıştır.
40/99
Benzer Konular
-
.::Maksut::.(Tamamı)
Von ankebut-57 im Forum Dini Bilgi ve EğitimCevaplar: 9Son Mesaj: 24.03.2009, 16:04 -
Beynin tamamı Allah'a duyarlı çıktı
Von jandarma im Forum Hardware ve SoftwareCevaplar: 1Son Mesaj: 12.09.2006, 04:01 -
şefaatin tamamı ALLAH ındır
Von mervan im Forum Dini Bilgi ve EğitimCevaplar: 1Son Mesaj: 09.09.2006, 12:36


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı ile Cevapla

Linkler