Üyelik tarihi: 29.05.2003 Teşekkür etti: 0
35 Teşekkür 15 Mesaja aldı
| NEYE iHTiYACIMIZ VAR? Aslında, biz Allah'tan koptuk, O da bizi birbirimizden kopardı. İnanıp sevemedik O'nu, sevilmesi gerektiği kadar; O da söküp aldı ruhlarımızdan sevme hissini. Şimdilerde, O'nsuzluğa mahkum o bomboş sinelerimizde, sürekli bencillik hırıltıları, “sen”, “ben” homurtuları, “mürteci”, “küfür yobazı” lakırdıları ve oturup kalkıp birbirimizi tepeleme projeleri üretiyoruz. Lânetlenmiş gibi bir halimiz var; hepimiz sevme-sevilme fakiriyiz; açız şefkate, merhamete, mürüvvete. Sevmemişiz ki O'nu, aldı elimizden sevgiyi, saygıyı. Şu anda olsun dönüp de O'nu sevebilsek, sevdirecek O da bizi birbirimize. Ama uzağız sevginin asıl kaynağından; yürüdüğümüz yollar bizi O'na götürmüyor; belki daha da uzaklaştırıyor. Yıllar var ruhlarımıza sevgi yağmıyor; bir zamanlar o sağanak sağanaktı. Gönüllerimiz kupkuru çöller gibi; iç alemimizde bir sürü boşluk.. Boşluklar da adeta yılan-çıyan yuvası. Bütün bu olumsuzlukların bir devası var; o da, Allah sevgisi... Her zaman olduğu gibi, bütün bu olup bitenler karşısında da Allah bizi, dönüp kendimize bakmaya davet ediyor; ''siz hele bir doğru yolu bulun, daha size hiç kimse zarar veremez", "siz bütün cehdinizi ortaya koyun ve Rabbinize tevekkül edin. O sizi asla yalnız bırakmaz", Yüzünüzü Bana dönün, sadece Beni anın, yana-yakıla yalnız Bana yalvarın; yalvarın ki zalimlerin hakkından geleyim" buyuruyor. Kafirin küfrüyle, zalimin zulmüyle, münafığın da bütün desiseleriyle, acımasızca üzerimize geldiği bir vasatta işin doğrusu sadece ve sadece Rabbin kapısını çalmaktan başka yapabileceğimiz bir şey de olamaz. Hem bizim Rabbimiz, ubûdiyet ve aşk u alaka ile kendisine yönelenleri hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmamış ve kapısına teveccüh edenleri de armağansız bırakmamıştır. Evet bugün bize düşen Allah sevgisiyle meşbû birer ruh ve mana kahramanı olmak ve toplumun hiç olmazsa ekseriyetini o kıvama ulaştırma gayreti içinde bulunmaktır. Hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır ki, geçmişte sahabe ve bizim şanlı ecdadımız gibi kıvam topluluklarıyla elde edilen muvaffakiyetler ve o muvaffakiyetlerin peşinden gelen huzur ve saadet, o kıvam toplumunu bugün de ikame etmedikçe asla gerçekleşmeyecek ve biz bir süre daha hem kendi heva ve nefislerimizin hem de gaddar zalimlerin elinde birer oyuncak olmaktan kurtulamayacağız. Bugün bizim ve bütün bir dünyanın şuna-buna değil, memleketimizin yirmi katı büyüklüğünde bir coğrafyaya hükmettiği bir zamanda, bindiği devenin üzerindeki semerin aşındıra aşındıra yırttığı şalvarını dikecek ipliği bile olmayan Ömer kadar, Yermük'te öğle vakti kopan ayağının farkına, ikindileyin attan düştüğünde varan Kabbas b. Eşyem kadar, yirmi senesini çadırda ve at sırtında geçirdikten sonra kendisine ev teklif edenlere ''Allah'ın evi esirken ben kendime nasıl bir ev edinebilirim''; kendisinden tebessüm etmesini isteyenlere de ''Allah aşkına söyler misiniz, Mescid-i Aksa esaret altında iken ben nasıl gülebilirim'' diyen Selahaddin kadar, ''Ya Rabbi! Ordumu muzaffer, beni de şehit eyle'' diye Rabbin'den şehadet talebinde bulunan Murad Hüdâvendigar kadar, ''Ben, cemiyetin imanını kurtarma yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsür senelik ömrümde dünya zevki namına bir şey bilmiyorum'' diyen Bediüzzaman kadar… Yani İslam'ın bütünüyle tenkiline kastedildiği böyle bir dönemde ailesinden, çoluk-çocuğundan gerekirse on sene ayrı kalmaya tahammül edebilecek ve ciddi bir ferdî sorumluluk içerisinde; "iş başa düşüyor; gücümün yettiğince ben yapmazsam, her hâlde başkaları da yapmayacak; hem ben bunu dinim için yaptıktan sonra ne önemi var" diyebilecek kadar.. sağında, solunda, önünde, arkasında kimseyi göremese bile ''varsın olsun, ben varım ya, yeterim Allah'ın izniyle'' deyip atını mahmuzlayarak hiç tereddüt etmeden safların arasına dalabilecek kıvama ulaşacak kadar kendini ve dünyayı unutmuş karasevdalılara ihtiyacımız var. Bugün bizim başka şeylere değil; Mesruk b. Ecda' gibi hiç yatağa girmeden her geceyi Kabe'nin yanında secdede geçiren, Tavus b. Keysan misali 40 sene yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden, İbrahim b. Yezid gibi sabaha kadar Allah karşısında elpençe-divan duran, İbn-i Bekkâr gibi ''kırk senedir beni güneşin doğmasından daha fazla üzen bir şey olmamıştır" diye Rabbiyle başbaşa kaldığı zamanın bitivermesine yanan, ' 'Allah'a hamdederim ki, onbeş-yirmi sene İngilterenin o loş, karanlık, isli, pis havası altında kalmama rağmen teheccüdümü hiç terketmedim" diye Rabbine hamdedebilen Muhammed İkbal kadar, ve gece lambanın yanına gidip, parmağını ateşe tutan, ateşin acısını duyunca da “falan gün falan günahı niçin işledin?” diye nefsiyle ibadet ü taata kilitlenmiş gece aşıklarına ve muhasebesini, gözyaşlarıyla ıslattığı seccadesiyle yapan gönül insanlarına ihtiyacımız var. Evet, bizim bugün 'bir kalbte iki sevgi olmaz' mülahazasıyla; ''Allah'ım! Senin muhabbetine mani olanı al'' diyerek gerektiğinde ciğerparesini bile feda edebilecek, gönlünü sadece Allah'a açmış, Hakk'ın tecellilerine doymuş ve gözünü ağyara kapamış İbrahimlere.. ''Oğulcuğum, seni Allah'a kurban edeceğim'' diyen babasına karşı, ''babacığım, durma ve emrolunduğun şeyi yap" diyerek boynunu hiç çekinmeden uzatabilen İsmaillere.. talebesini kurtarmak için kendini hiç tereddüt etmeden bataklığın içine atabilecek muallimlere.. okulun penceresinden düşen çocuğun kendi çocuğu olduğunu anlayınca sevinip ''başkasının olsaydı, ben onun hesabını nasıl verirdim?'' diyen idarecilere.. su kadar, hava kadar ihtiyacımız var. Ve bugün bizim, dört oğlunu da sinelerinden yedikleri mızraklarla arka arkaya şehid verdikten sonra ''Allahım, bana dört oğul vermiştin. Dördünü de Habibinin yolunda kurban ettim" diyerek Rabbine hamdeden ve en büyük saadeti bütün herşeyini Hak yolunda feda etmekte bulan Hansâ kadar.. Uhud vak'asında, oğulları, kocası, kardeşi şehit düştükten sonra, Allah Rasûlü'nün cübbesine dudaklarını koyup da “Küllü şey'in ba'deke celel/Senden sonra bütün musibetler çok hafiftir ya Rasûlallah!” diyen Sümeyra kadar kendini davasına adamış analara, ve ''bileklerimi kesseniz, emin olun ki akan kanlar Risale-i Nur Risale-i Nur diye damlayacaktır'' diyebilen Zübeyr Gündüzalp kadar kendini girdiği yola adamış babayiğitlere ihtiyacımız var. Evet, bizim, başka şeylere değil, her zaman kalb ve ruhun derece-i hayatını takip ederek irfanla derinleşen, imanla yücelme sırrını keşfeden ve ruhanî zevkleriyle cennetleri gönlünde duyan ve yaşayan başyücelere.. cismanî hayattan sıyrılıp yüksek ideallere dilbeste olan ve kendini insanlığın kurtuluşuna bağlayan, ''ateş nereye düşerse düşsün o benim yüreğime düşmüştür ve herkesten evvel beni yakar'', ''başkalarına yanaşan yılan beni sokmuş sayılır'' ve ''yeryüzüne düşen her haksız kan damlası, bir girdap olur boğar beni'' mülahazalarıyla dopdolu, kardeşlerinin dertleriyle hemdert hasbî ruhlara.. gönül verdiği yüce mefkûresini gerçekleştireceği âna kadar, tebessümü bile kendisine çok görecek, daima hüzünlü ve kederle iki büklüm muzdarip gönüllere.. kısaca bizim, dünyanın çehresini değiştirmeye kilitlenmiş Peygamber yolunun delilerine ihtiyacımız var. Allah'a inanmış insanlar olarak ümitsiz değiliz; olamayız da. Ye'si ''velâteknatû min rahmetillah / Allah'ın engin rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin!'' muştu edalı emrini tahfif, emrin sahibine karşı da büyük bir saygısızlık addederiz. ' 'Yaşayanlar ümidle yaşar'' mülahazasıyla ümitsizliği ölüme eş sayar, en onulmaz hadiseler karşısında da ''lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah / bir şem'a ki Mevlâ yaka üflemekle sönmez'' sarsılmaz zırhına sığınırız. Hiç şüphemiz yok ki, bugün cevr ü cefadan çekinmeyenler yarın yaptıklarına nâdim olup ağlayacaklar, şimdi kendi bayramlarını yaşayanlar çok yakın bir zamanda karalar bağlayacaklar ve yeryüzünün hakikî mirasçıları olan müminler ''kimbilir belki yarın, belki yarından da yakın'' masmavi bayramlarını yeniden doya doya yaşayacak ve tali'lerine tebessümler yağdırarak, Cennete ait hazları ihtimal bir kere de burada onlar yaşayacaklardır. Evet, bugün başkalarına bayram, yarın da varlığını Hakk'a adayanlara.. elverir ki, ahde vefada kusur edilmesin. Hasılı, düşmanların böyle esirip köpürdüğü, dostların vefasızlık gösterip bizi bütün bütün terk ettiği durumlarda dahi kat'iyen teslim olmamalı, eğilmemeli; iman ve ümitlerimize dayanarak dimdik ayakta durmalı ve bir küheylan gibi hız kesmeden çatlayıncaya kadar koşmasını bilmeliyiz. Hatta hâlihazırdaki fecâyi ve fezâyi şimdikinin kat katına ulaşsa.. etrafımız âh u efgan ile inlese.. çevremizdeki çığlıklar gidip tâ âsumana dayansa.. yaşanan ızdıraplar magmalar gibi köpürüp yüreklere vursa ve bütün bir millet çaresizlikle kıvranıp dursa.. düşünen başlar üzerinde kılıçlar kavisler çizse, beyinler balyozlarla ezilse.. dört bir yanda sadece zalimlerin "hay-huy"u duyulsa.. en canlı, en temiz vicdanları simsiyah bir yeis sarsa.. hanlar devrilip hânümanlar yerle bir olsa.. ay batsa, güneş sönse, nazarlarla beraber gönüller de karanlığa gömülse.. kuvvet gemi azıya alsa, hak kaba kuvvetin paletleri altında kalıp ezilse.. her yerde dişli dişini gösterip gezse, zayıf dilini tutup sessizlik murâkabesine dalsa.. bütün mukavemetsiz ruhlar bir bir yıkılsa ve kalbzedeler üst üste devrilse... Her şeye rağmen biz duruşumuzu, tavrımızı değiştirmeden konumumuzun hakkını vermeli, yerimizde durmalı, herkesin başvuracağı bir güç, bir ümit kaynağı olmalı ve sönmeye yüz tutan bütün meş'aleleri yeniden tutuşturmaya çalışmalıyız. Mustafa Yılmaz |