İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Tarih > İslam Tarihi
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 02.10.2008, 16:19
 
Seida - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.01.2007
Mesajlar: 8.037
Teşekkür etti: 1.964
3.224 Teşekkür 1.584 Mesaja aldı
Hz. Ebu Bekir olmasaydı?

‘BÜTÜN GÜZEL isimler’ O’nun olan Hâlık-ı Zülcelâl’in yarattığı her bir nevde bir ismin galiben öne çıkması sırrı, fıtratındaki câmiiyet itibarıyla her biri bir ‘nev’ kıymetindeki insanlık âleminde de tezahür eder. Kimi insan, Allah’ın Cemîl isminin parlak bir aynası hükmündedir; kimisi de celâl vasfıyla öne çıkar. Kimisi güçlü fiziğiyle Kadîr ismini üzerinde tecelli ettirirken, kimisi hikmet yüklü duruşuyla Hakîm ismini cilvelendirir. Bir başkası, şefkatiyle Rahîm ismine; beriki, yardımseverliğiyle, Rahmân ismine âyine olur.

Bütünüyle insanlık için geçerli olan bu durum, insanlık âleminin yol göstericisi peygamberler için de geçerlidir. Musa’daki celâl, İsa’daki cemal, Muhammed Mustafa’daki kemal, bunun bir delilidir.

Keza, sahabiler arasında da, bir ismin veya diğerinin, bir özelliğin veya diğerinin galiban tecellisi sırrı ile karşılaşır insan. Sa’d b. Ubâde cömertliğiyle Rezzak isminin parlak bir aynası iken, Sa’d b. Muaz dikkati ve hikmetiyle öncelikle Hakîm ismini cilvelendirir üzerinde. Ali, Alîm isminin bayraktarı iken, Osman’da Halîm ismini apaçık okur insan. Ömer’de adalet vasfı öne çıkarken, sıdk Ebu Bekir’de zirveyi bulur.

Sıdk, her bir sahabide cilvelenen ancak Ebu Bekir’de zirvesini bulan bir özellik olmakla birlikte, bu özelliğe dair zaman içinde yaşanan bir algı kayması, Ebu Bekir’deki bu özelliğin değerini, dolayısıyla Ebu Bekir’in değerinin anlamamızda bir mania teşkil eder. Evet, Ebu Bekir hepimizce makbuldür, değerlidir, ‘faziletçi en üstün’ sahabi olarak anılacak kadar değerlidir; ama yine de, Ebu Bekir, algıladığımızdan da daha değerlidir. Zira ondaki sıdk, ‘sadakat’ deyince bizim algıladığımızdan daha ulvî bir özelliktir.

Bugünün dünyasında, sadakat, ‘doğruluk’tan ziyade ‘bağlılık’ anlamını çağrıştırır bize. Oysa sadakat, kök anlamıyla, ‘bağlılık’ mânâsını içermez; ‘doğruluk’ anlamını içerir. Bağlılık, gerçek bir ‘doğruluk’un tezahürü ve işlevidir.

Bunu en net biçimde, bir Kur’ân âyeti ile kavrar insan. Bakara sûresinin 111. âyeti, “Eğer sâdıklardan iseniz, delil getirin” diye seslenir müşriklere. Ve böylece, ‘sadakat’in asıl dayanağını ve temelini verir: delil. Yani, ‘sıdk,’ salt bir bağlanma haline işaret etmediği gibi, ‘körü körüne bağlanma’ asla değildir. Diğer bir deyişle, ‘körü körüne bağlanan’lar, kelimenin gerçek anlamıyla ‘sâdık’ insanlar değil. Sıdk hali, sadakat eylemi ve sâdık olma keyfiyeti, sadakat gösterdiğimiz dâvâ için delil getirip getiremediğimiz ölçüsüne göre şekillenmektedir. Dolayısıyla, ortada bir ‘sıdk’ ve ‘sadakat’ halinden söz edebilmek için, bağlanılan dâvâ için enfüste bir tasdikin varlığı; hakikî anlamda bir tasdik, yani ‘doğrulama’nın varlığı için ise bir bürhan gereklidir.

Bu bakımdan, Hz. Ebu Bekir (r.a.) ‘Sıddîk’ ünvanına lâyık görülmüşse, bu, onun Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.), hâşâ, körü körüne bağlılığından dolayı değildir. Sırf Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.) bağlılığından dolayı da değildir. Bilakis, ‘Sıddîk’ ünvanı, Hz. Ebu Bekir’in iç dünyasında tasdik olunmuş, bürhana ve delile dayanan bir bağlılığın nişanesidir.

Bir diğer deyişle, kelimenin gerçek anlamıyla sadakat, ancak ve ancak, delil ve bürhan getirilebilen iddialar için sözkonusu olabilmektedir. Bir dâvâ yahut iddiada bir bağlılık var, ama bu dâvâ veya iddianın doğruluğuna dair bürhan yok ise, bu bağlılığa gerçekten ‘sadakat’ adını vermek imkân haricindedir.

Nitekim, Hz. Ebu Bekir, onun risaletini enfüsî ve âfâkî delillerle tanıyarak tasdik ettiği için, müşrikler ona akılalmaz bir hezeyan imiş gibi Miraca dair nebevî haberi getirdiklerinde, hiç tereddütsüz, “O söylüyorsa, doğrudur” diyebilmiştir. O söylüyorsa, doğrudur. Zira o nebîdir, nebî kendinden konuşmaz; onu nübüvvetle görevlendiren Zât-ı Zülcelâl ise, hem Kadîr-i Külli Şey’dir, herşeye gücü yeter; hem Alîm-i Külli Şeydir, Latîfun Habîr’dir, Semîu’l-Basîr’dir, kimi nebi seçeceğini bilir ve nebîsinin her hareketini görür, gözetir; hem de Azîzün Züntikâm’dır, hiçbir nebi O’nun adına yalan uydurmaya yeltenmediği gibi, yeltenemez de.

Dolayısıyla, Muhammed-i Arabî (a.s.m.) Miracı haber veriyorsa eğer, demek ki, Rabbinin dilemesiyle o Miracı gerçekten yaşamıştır.

Mirac haberi karşısında gösterdiği bu tereddütsüz tasdiktir Ebu Bekir’in ‘Sıddîk’ ünvanıyla anılmasına sebebiyet veren. Ve, hakikat-ı halde nasıl Mirac Hz. Peygamber’in elliüç yıllık hayatında sergilediği ubudiyetin teyidi ve tasdiki ise, Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) Miracı tasdiki de hakikat-ı halde onun ellibir yıllık hayatına rengini veren kelimenin tam anlamıyla bir ‘sıdk’ halinin teyidi ve tasdikidir.

Onun nasıl bir sıddîkiyet üzere olduğu, zaman içinde başka nice olayla da anlaşılmakla birlikte, bu sıddîkiyetin zirveleştiği gün, herhalde, Hz. Peygamber’in vefat ettiği gündür.

O gün ki, sahabiler Hz. Peygamber’in vefat edip aralarından ayrılmasına bir türlü razı olamayışın etkisiyle, ‘aslında Hz. Peygamber’in vefat etmediği,’ ‘bunun bir imtihan olduğu ve Hz. Peygamber’in hayata döneceği’ gibi tezler geliştirmeye başlamış; Hz. Ömer gibi dirayeti ve metanetiyle meşhur bir sahabi bile o gün “Kim Muhammed öldü der ise boynunu vururum” diyerek dolaşmıştır.

İşte böyle bir günde, bütün bu ruh karmaşasını çözüp sükuna kavuşturan isim, Hz. Ebu Bekir’dir. O, o zor günde, zor olanı söyleyen kişidir: “Kim Muhammed’e tapıyor idiyse, bilsin ki Muhammed öldü. Kim Allah’a ibadet ediyorsa, bilsin ki Allah bâkidir.”

Bu söz, Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselam’ın risalet yılları öncesinde ve risalet yılları boyunca en yakın arkadaşı olmuş kişinin sözleridir; ve bu sözler, Hz. Ebu Bekir’in ona olan yakınlık ve sevgisinin ‘kişisel sevgi’den de öte onun getirdiği vahye olan muhabbet ve sadakatle beslendiğini göstermektedir. Hz. Ebu Bekir Muhammed-i Arabî aleyhissalâtu vesselamı o kadar sevmekte, ona o kadar değer vermektedir ki, onun getirdiği habere, onun elçisi olduğu vahye kulağını, aklını ve kalbini tam bir açıklıkla açmış; tam olarak kabul etmiş; ve bu kabule uygun bir düşünce ve duygu donanımıyla yaşamıştır.

Gelen vahiy “Yeryüzünde her ne varsa fanidir; Zülcelâli vel-ikram olan Rabbinin vechi müstesna” (Rahmân sûresi, âyet: 26-7) buyuruyor olduktan sonra, Ebu Bekir (r.a.) nasıl Hz. Peygamberi ölümsüzleştirebilir ki?

Keza, gelen vahiy “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Âl-i İmran sûresi, âyet: 144) buyurduktan sonra, Ebu Bekir (r.a.) nasıl onun ölüm haberine dirensin ki?

Bilakis, bu ölüm haberine herkesin direndiği ve bu habere karşı ‘mistifikasyonlar’ üreterek Hz. Peygamberi ‘insanüstü’ ve fanilikten münezzeh bir konuma yerleştirme riskine duçar olduğu bir zamanda, o, bu âyeti hatırlatarak, Peygamberin şahsının vefatından dolayı ‘yoldan çıkma’ riskiyle yüzyüze kalmış ümmetin akıl, kalb ve ruhlarını Peygamberin getirdiği vahyin ışığında yeniden yola koymuştur.

Velhasıl, Hz. Ebu Bekir’in o vefat günü ortaya koyduğu sıddîkiyet, ümmetin 1400 küsur yılını istikamet üzere tutan muazzam bir sıddîkiyettir. Allah’ın habibi olan zât, bunca yıllık dostunuz, getirdiği mesajın ve dilinden dökülen sözlerin doğruluğundan asla şüpheye düşmediğiniz kişi vefat ettiğinde, onun vefatıyla yaşadığınız hüznü kalbinize gömüp, bu hüznü açığa vuran koca bir ümmetin kalbini onun getirdiği vahyi hatırlatarak, onun elçisi olduğu Zât-ı Zülcelâl’in baki olduğunu hatırlatarak derleyip topluyorsunuz.

Bu bakımdan, Hz. Ebu Bekir’in o vefat günü söylediği sözler ne zaman hatırıma düşse, ‘getirdiği vahye sadakat’ hatırına o gün Hz. Peygamber’in ‘gerçekten vefat ettiği’ gerçeğiyle ümmeti yüzleştiren o sözleri yüzleştiren Ebu Bekir (r.a.) için tekrar tekrar duacı olurum.

Ve şunu düşünürüm: Hz. Peygamber vefat ettiğinde, ümmetin içinde Hz. Ebu Bekir gibi bir isim var olabildiği içindir ki, bu ümmet, başka ümmetlerin düştükleri hataya düşmedi; peygamberini asla ilahlaştırmadı veya asla ölümsüzleştirmedi veya benzeri mistifikasyonlarla yoldan çıkmadı.

Meselâ, bir Hz. İsa zamanına ve ondan sonra Hıristiyanlığın aldığı seyre bakalım; bir de İslâm’ın temel esaslarının ilk günün tazeliğinde ve saflığında korunuyor olduğu gerçeğine...

Başka ümmetlerin yaşadığı akıbetin bir benzerine biz duçar olmadıysak, bunda Hz. Ebu Bekir’in ve hele o vefat günü ‘elçiliğine sadakat’ hatırına Hz. Peygamber’in fani şahsı için söylediklerinin bunda o kadar büyük bir rolü var ki...

Allah ondan ebeden razı olsun.



Metin Karabaşoğlu
Seida isimli üye şuan Sisteme bağlidır (Online)   Alıntı ile Cevapla

  #2
Alt 05.12.2008, 19:14
 
Üyelik tarihi: 22.10.2008
Mesajlar: 28
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
Hz.Ebubekir'in ilk hutbesi;
Hz.Ebubekir (ra)Allaha hamdüsena ettikten sonra insanlara şöyle hitap etti:
Ey insanlar,
Ben en hayırlınız olmamama rağmen sizin üzerinize seçildim.Beni HAK üzerine görürseniz bana yardımcı olunuz.Beni batıl üzerine görürseniz bana engel olunuz.Allaha itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz.Ben Allaha isyan edersem bana itaat etmeniz gerekmez.
Haberiniz olsunki benim yanımda en güçlünüz enzayıfınızdır,taa ki o zayıfın hakkını alıncaya kadar.Benim yanımda en zayıfınız ise en güçlü olanınızdır.taa ki ondan mazlumun hakkını alıncaya kadar.
histamin58 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Gönül yanmak için hazır şimdiden,
Kıvılcım arıyor tutuşturacak.
  #3
Alt 06.12.2008, 21:55
 
mukremin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.08.2002
Mesajlar: 543
Teşekkür etti: 2
7 Teşekkür 6 Mesaja aldı
Server-i Kâinat zaman zaman şanlı eshabını toplar, tadına doyulmaz sohbetler yapardı.
Medine’nin nurlu gençlerinden Nevfel (RadıyALLAHu anh) bunları hiç kaçırmaz, âdeta kaydeder, kelimesi kelimesine aktarmaya bakardı.
Bir gün yüzü suyu hürmetine âlemlerin yaratıldığı server şehadetten söz açtı: “Kıyâmet gününde şehidler, Mahşer yerine gelirken; Peygamberler ayağa kalkar. Onlar; çocuklarından, akraba ve dostlarından 70.000 kişiye şefaat eder (Cehennemden kurtarırlar)”
Gel de heyecanlanma. Müjdenin güzelliğine bak.
Nevfel soluk soluğa eve koştu. İki oğlunu ve hanımını alıp geldi, Efendimizin (SallALLAHü aleyhi ve sellem) huzuruna çıktı. “Yâ Resûlullah! Bir duâ etsem amin der misiniz?”
Gül yüzlü Nebi, adı güzel Muhammed (SallALLAHü aleyhi ve sellem) tebessüm buyurdular.
Nevfel büyük bir aşkla ellerini açtı ve “Yâ Rabbi” dedi, “Nevfel kulunu şehid, yavrularını yetim, hanımını dul bırak!”
Bu içli niyaza hanımı ve çocukları da katıldılar...
Nitekim Nevfel çıkdığı ilk gazada (Uhud’da) şehid oldu. Kâfirler mübarek naaşını paraladı, tanınmaz hale soktular.


Hazret-i Ali Anlatır:

“Gazâdan sonra Medine’ye dönüyorduk, şehre yaklaşınca kadınlar ve çocuklar bizi istikbale (karşılamaya) çıktılar. ALLAHü Teâlâ'nın takdirine razıydılar ama yine de bir ümit, bir merak...
Eşleri, oğulları, babaları dönecek mi bilmiyorlar.

Nitekim Nevfel’in hanımı, çocukları ve ihtiyar anası da önümüze durdular. Büyük bir muhabbetle “Gazânız mübârek olsun Yâ Resûlullah!” dediler, sonra Nevfel’i sordular.
Efendimizin güzel gözleri nemlendi, “o şehit oldu” diyemedi. Elleriyle arka tarafı işaret edip yürüdüler. Efendimizin ardından Ammar’la birlikte geliyoruz.
Nevfel’in hanımı ve çocukları bu kez bize yöneldiler.
Râsulullah Efendimizin vermediği haberi biz nasıl verebiliriz? Aynen onun yaptığı gibi yaptık, elimizle arkayı işaret ettik.
Hattaboğlu Ömer de, aynı şekilde hareket etmek zorunda kaldı, Osman bin Affan ona keza...
Kafilenin sonunda Ebû Bekir Sıddîk geliyordu, yanında Muaz bin Cebel, üç beş adım gerisinde de Zübeyr bin Avvam.
Gerçekten çok zor durumdaydı, onun “arkada işareti” yapmak gibi bir şansı kalmamıştı. Ebû Bekir’in ıstırabını anlayabiliyorduk, hem doğru konuşmak isterdi, hem de Râsulullah gibi davranmayı arzulardı. Efendimize uymamaktan hepimiz korkardık ama o daha çok korkardı.


Peki yalan? Hayır hayır böyle bir şeyi hiç yapmadı ve yapmazdı.
Nevfel’in anası, hanımı ve çocukları Sıddîk’i çevirip halkaladı, her biri ayrı tondan “Nevfel’e ne oldu” diye sormaya başladılar.
Ne söylenebilir ki? Sıkıntıya bak!

Hazret-i Ebû Bekir gözlerini yumdu ve inlercesine haykırdı:
-Yâ ALLAH!..
-Yâ Nevfel!...
Donduk kaldık, nasıl bir sessizlik oldu anlatamam. Birden ovayı bir nal sesi doldurdu ve uzaklardan bir toz bulutu kalktı. Yayından boşanırcasına koşan bir at yıldırım hızıyla yaklaştı. Süvari dizginleri çekip sordu “buyur ya Sıddîk! Beni mi çağırdın?”
Yüzünden keyfiyesini çıkarıp attı.
Aaaa Nevfel!..
Daha genç, daha taze, daha nurlu, hem kanlı, canlı...
Biraz evvel onu libaslarıyla gömmedik mi, üstüne toprak atmadık mı?

Müminler henüz hadisenin şaşkınlığını yaşarken, Cebrail Aleyhisselâm göründü. Efendimize “Yâ ResûlALLAH” diye haber getirdi, “Hak teâlânın selâmı var. Buyurdular ki:

'Eğer mağara arkadaşın bir kere daha ALLAH deseydi yüceliğim hakkı için, bütün şehidleri diriltirdim. Çünkü Ebû Bekir kulum; cahiliye devrinde bile, yalan söylemedi”.

Nevfel bundan sonrayıllarca yaşar. Nihayet duası kabul olur ve Yemame cenginde umduğuna kavuşur, şehadet şerbetini yudumlar...
mukremin isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Söylesem tesiri yok,sussam gönül razi degil. FUZULI
  #4
Alt 06.12.2008, 22:06
 
afaki - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.11.2008
Mesajlar: 457
Teşekkür etti: 95
47 Teşekkür 21 Mesaja aldı
harika paylasimlar

ALLAH-cc cümlenizden razi olsun

saygilar
afaki isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Günahtan sakinmak Tövbe ile ugrasmaktan daha kolaydir (Hz Ömer-ra)
  #5
Alt 14.12.2008, 21:57
Zaman insnları değl armutlrı olgunlştrır
 
tuğba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.09.2008
Yaş: 26
Mesajlar: 2.099
Teşekkür etti: 472
454 Teşekkür 249 Mesaja aldı
emeğine yüreğine sağlık seida abla

çok güzel bir yazı paylaştığın için teşekkürler................................
tuğba isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
İnsanlar, söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unuturlar; ama onlara neler hissettirdiklerinizi asla unutmazlar...
  #6
Alt 15.12.2008, 18:41
 
müslüman186 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 13.12.2008
Mesajlar: 383
Teşekkür etti: 13
8 Teşekkür 8 Mesaja aldı
teşekkürler arkadaşlar
müslüman186 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #7
Alt 19.12.2008, 11:30
 
Üyelik tarihi: 19.12.2008
Mesajlar: 11
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
yazan kişinin ellerine sağlık.
vuslat isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #8
Alt 26.01.2009, 23:45
 
Üyelik tarihi: 26.11.2008
Mesajlar: 5
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız mukremin
Mesajı göster
Server-i Kâinat zaman zaman şanlı eshabını toplar, tadına doyulmaz sohbetler yapardı.
Medine’nin nurlu gençlerinden Nevfel (RadıyALLAHu anh) bunları hiç kaçırmaz, âdeta kaydeder, kelimesi kelimesine aktarmaya bakardı.
Bir gün yüzü suyu hürmetine âlemlerin yaratıldığı server şehadetten söz açtı: “Kıyâmet gününde şehidler, Mahşer yerine gelirken; Peygamberler ayağa kalkar. Onlar; çocuklarından, akraba ve dostlarından 70.000 kişiye şefaat eder (Cehennemden kurtarırlar)”
Gel de heyecanlanma. Müjdenin güzelliğine bak.
Nevfel soluk soluğa eve koştu. İki oğlunu ve hanımını alıp geldi, Efendimizin (SallALLAHü aleyhi ve sellem) huzuruna çıktı. “Yâ Resûlullah! Bir duâ etsem amin der misiniz?”
Gül yüzlü Nebi, adı güzel Muhammed (SallALLAHü aleyhi ve sellem) tebessüm buyurdular.
Nevfel büyük bir aşkla ellerini açtı ve “Yâ Rabbi” dedi, “Nevfel kulunu şehid, yavrularını yetim, hanımını dul bırak!”
Bu içli niyaza hanımı ve çocukları da katıldılar...
Nitekim Nevfel çıkdığı ilk gazada (Uhud’da) şehid oldu. Kâfirler mübarek naaşını paraladı, tanınmaz hale soktular.


Hazret-i Ali Anlatır:

“Gazâdan sonra Medine’ye dönüyorduk, şehre yaklaşınca kadınlar ve çocuklar bizi istikbale (karşılamaya) çıktılar. ALLAHü Teâlâ'nın takdirine razıydılar ama yine de bir ümit, bir merak...
Eşleri, oğulları, babaları dönecek mi bilmiyorlar.

Nitekim Nevfel’in hanımı, çocukları ve ihtiyar anası da önümüze durdular. Büyük bir muhabbetle “Gazânız mübârek olsun Yâ Resûlullah!” dediler, sonra Nevfel’i sordular.
Efendimizin güzel gözleri nemlendi, “o şehit oldu” diyemedi. Elleriyle arka tarafı işaret edip yürüdüler. Efendimizin ardından Ammar’la birlikte geliyoruz.
Nevfel’in hanımı ve çocukları bu kez bize yöneldiler.
Râsulullah Efendimizin vermediği haberi biz nasıl verebiliriz? Aynen onun yaptığı gibi yaptık, elimizle arkayı işaret ettik.
Hattaboğlu Ömer de, aynı şekilde hareket etmek zorunda kaldı, Osman bin Affan ona keza...
Kafilenin sonunda Ebû Bekir Sıddîk geliyordu, yanında Muaz bin Cebel, üç beş adım gerisinde de Zübeyr bin Avvam.
Gerçekten çok zor durumdaydı, onun “arkada işareti” yapmak gibi bir şansı kalmamıştı. Ebû Bekir’in ıstırabını anlayabiliyorduk, hem doğru konuşmak isterdi, hem de Râsulullah gibi davranmayı arzulardı. Efendimize uymamaktan hepimiz korkardık ama o daha çok korkardı.


Peki yalan? Hayır hayır böyle bir şeyi hiç yapmadı ve yapmazdı.
Nevfel’in anası, hanımı ve çocukları Sıddîk’i çevirip halkaladı, her biri ayrı tondan “Nevfel’e ne oldu” diye sormaya başladılar.
Ne söylenebilir ki? Sıkıntıya bak!

Hazret-i Ebû Bekir gözlerini yumdu ve inlercesine haykırdı:
-Yâ ALLAH!..
-Yâ Nevfel!...
Donduk kaldık, nasıl bir sessizlik oldu anlatamam. Birden ovayı bir nal sesi doldurdu ve uzaklardan bir toz bulutu kalktı. Yayından boşanırcasına koşan bir at yıldırım hızıyla yaklaştı. Süvari dizginleri çekip sordu “buyur ya Sıddîk! Beni mi çağırdın?”
Yüzünden keyfiyesini çıkarıp attı.
Aaaa Nevfel!..
Daha genç, daha taze, daha nurlu, hem kanlı, canlı...
Biraz evvel onu libaslarıyla gömmedik mi, üstüne toprak atmadık mı?

Müminler henüz hadisenin şaşkınlığını yaşarken, Cebrail Aleyhisselâm göründü. Efendimize “Yâ ResûlALLAH” diye haber getirdi, “Hak teâlânın selâmı var. Buyurdular ki:

'Eğer mağara arkadaşın bir kere daha ALLAH deseydi yüceliğim hakkı için, bütün şehidleri diriltirdim. Çünkü Ebû Bekir kulum; cahiliye devrinde bile, yalan söylemedi”.

Nevfel bundan sonrayıllarca yaşar. Nihayet duası kabul olur ve Yemame cenginde umduğuna kavuşur, şehadet şerbetini yudumlar...
MÜKREMİN DOSTUM BU YAZIYI NERDEN ALDINIZ BİLMİYORUM AMA BU TAMAMIYLA UYDURMA VE İSRAİLİYATTIR
nEVFEL HADİSESİNİ SAHİH KAYNAKLARDAN ARAŞTIRIN MESELENİN ASILSIZ OLDUĞUNU GÖRECEKSİNİZ!
Bu tür yazılar önder olarak bildiğimiz sahabeyi örnek olmaktan çıkarmaya yünelik abartılı hikayelerdir hakikatlede alakası yoktur... hz Ebubekir tabiki büyük bir insan ama onun bir çağrısıyla ölüler dirilmemiş dirilmezde bu sünnetullaha aykırıdır...
ismail amedi isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Etiket
hz. ebu bekir

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Ev hanımları olmasaydı... Seida Dini Bilgi ve Eğitim 0 13.01.2009 23:15
Gül” olmasaydı Seida Günlük 1 17.12.2008 13:08
Ya Renkler Olmasaydı??? pesimist Özgün Yazılarınız 0 15.05.2008 13:36
olmasaydı , sonumuz böyle... Ali Günlük 19 29.09.2007 16:34
KORKU (+13) Derimiz olmasaydı gfb_12 Resim ve Karikatür 0 15.03.2007 19:06

Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:19 .
vBulletin (Türkçe)
Copyright 2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
Impressum - İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git