İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 04.07.2009, 06:05
 
Feraset - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 4.402
Teşekkür etti: 1.581
941 Teşekkür 595 Mesaja aldı
Iste buda Vehhabilerin Zikri! Video

Zikir edenlere, cemaat halinde zikredenlere müsrik diyen vehhabilerin zikri :

Feraset isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 04.07.2009, 11:07
 
Üyelik tarihi: 28.05.2006
Mesajlar: 1.672
Teşekkür etti: 267
358 Teşekkür 265 Mesaja aldı

hic gülesim yoktu
OSMANLI isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 04.07.2009, 12:49
HAKIMIYYET YALNIZCA ALLAHINDIR
 
ehlisünnet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.09.2008
Mesajlar: 958
Teşekkür etti: 186
143 Teşekkür 96 Mesaja aldı
Ağır sövmeler Youtube Mesaj panelinde

Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız Dervisan_Esma
Mesajı göster
Zikir edenlere, cemaat halinde zikredenlere müsrik diyen vehhabilerin zikri :


baksana daha ilginc bir video. ayni hristiyanlarin papazdan günak cikarmasi gibi.


Youtube mesaj panelinde ağır sövmeler olduğundan linki silip Video yu direk ekeldim.µmmed

Konu µmmed tarafından (04.07.2009 Saat 14:43 ) değiştirilmiştir. Sebep: çok ağır sövmeler olduğundan Linki silip videoyu ekledim
ehlisünnet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
YARATMAKTA EMRETMEKTE
ALLAH AZZE VE CELLEYE AITTIR
  #4
Alt 04.07.2009, 13:31
Kelam orucu…
 
Elizan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 23.08.2008
Mesajlar: 3.048
Teşekkür etti: 377
397 Teşekkür 213 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız Dervisan_Esma
Mesajı göster
Zikir edenlere, cemaat halinde zikredenlere müsrik diyen vehhabilerin zikri :

ızleyemeyenler ıcın Lınkını koyabılırmısınız ?
Elizan isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla

Hayat kısa...
  #5
Alt 04.07.2009, 13:39
Ümit Yolcusu
 
Mikval - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21.10.2004
Mesajlar: 2.439
Teşekkür etti: 247
434 Teşekkür 223 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız Dervisan_Esma
Mesajı göster
Zikir edenlere, cemaat halinde zikredenlere müsrik diyen vehhabilerin zikri :
Zikir degilde..dügünden gösteriler olamaz mi..ne malum ? : )
Mikval isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
..
Sayfalarinda Güller Kuruttugum O Kitap Hala Bitmedi...
  #6
Alt 04.07.2009, 13:43
Ümit Yolcusu
 
Mikval - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21.10.2004
Mesajlar: 2.439
Teşekkür etti: 247
434 Teşekkür 223 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
baksana daha ilginc bir video. ayni hristiyanlarin papazdan günak cikarmasi gibi.
Sanirim görüntülerdeki Kadri tarikatina benziyor.
Filmdekiler dogru veya yanlis ayri mesele...lakin papazdan gunah cikarmaya benzetilmesi ukalaligin ta kendisi.
Görüntülerde hicte günah cikarma mevzusu olmazken..böyle yorumlanmasi..nerden kaynaklaniyor : )
Papazlarin günah cikarma görüntüsünü eklede bizde kiyaslama yaparak mülahaza edelim.
Mikval isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
..
Sayfalarinda Güller Kuruttugum O Kitap Hala Bitmedi...
  #7
Alt 04.07.2009, 17:30
HAKIMIYYET YALNIZCA ALLAHINDIR
 
ehlisünnet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.09.2008
Mesajlar: 958
Teşekkür etti: 186
143 Teşekkür 96 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız Mikval
Mesajı göster
Sanirim görüntülerdeki Kadri tarikatina benziyor.
Filmdekiler dogru veya yanlis ayri mesele...lakin papazdan gunah cikarmaya benzetilmesi ukalaligin ta kendisi.
Görüntülerde hicte günah cikarma mevzusu olmazken..böyle yorumlanmasi..nerden kaynaklaniyor : )
Papazlarin günah cikarma görüntüsünü eklede bizde kiyaslama yaparak mülahaza edelim.

kisa yoldan sunu derim sana: adamlar oradaki vekilden tevbe aliyorlar.

1) böyle birseyin kaynagi dinimizde varmidir
2) tevbe almak icin araci tutmk sünnete veya kuranda varmidir

halbuki tevbeyi dirk allahla kulun Allahla kulun arasinda olur.
aksi takdirde hiristinlar gii araci tutulur.
yani sen bilmiyormusun hiristiyanlar tevbe yapmak icin araci kildiklarini?
ehlisünnet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
YARATMAKTA EMRETMEKTE
ALLAH AZZE VE CELLEYE AITTIR
  #8
Alt 04.07.2009, 18:38
 
Feraset - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 4.402
Teşekkür etti: 1.581
941 Teşekkür 595 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
kisa yoldan sunu derim sana: adamlar oradaki vekilden tevbe aliyorlar.

1) böyle birseyin kaynagi dinimizde varmidir
2) tevbe almak icin araci tutmk sünnete veya kuranda varmidir

halbuki tevbeyi dirk allahla kulun Allahla kulun arasinda olur.
aksi takdirde hiristinlar gii araci tutulur.
yani sen bilmiyormusun hiristiyanlar tevbe yapmak icin araci kildiklarini?

Tevbe almiyorlar, biyat ediyorlar, ders aliyorlar! Tevbe almak diye bisey yoktur, yanlistir, bazi kisilerin agzina Tevbe almak diye dolansada, aslinda Tevbe almak degildir, sahit tutulup tevbe edilir ve biyat ila ders alinir. Asli budur!
Feraset isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #9
Alt 04.07.2009, 18:38
 
Feraset - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 4.402
Teşekkür etti: 1.581
941 Teşekkür 595 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız MüCTeBâ
Mesajı göster
ızleyemeyenler ıcın Lınkını koyabılırmısınız ?
YouTube - Salafi wahabis doing bidah in Najd
Feraset isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #10
Alt 04.07.2009, 18:39
 
Feraset - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 4.402
Teşekkür etti: 1.581
941 Teşekkür 595 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız Mikval
Mesajı göster
Sanirim görüntülerdeki Kadri tarikatina benziyor.
Filmdekiler dogru veya yanlis ayri mesele...lakin papazdan gunah cikarmaya benzetilmesi ukalaligin ta kendisi.
Görüntülerde hicte günah cikarma mevzusu olmazken..böyle yorumlanmasi..nerden kaynaklaniyor : )
Papazlarin günah cikarma görüntüsünü eklede bizde kiyaslama yaparak mülahaza edelim.

Kadiri degil, Halveti Ussaki Tarikatinin Dersidir. Biyatlarini öyle yapiyorlar.
Feraset isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #11
Alt 05.07.2009, 00:47
HAKIMIYYET YALNIZCA ALLAHINDIR
 
ehlisünnet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.09.2008
Mesajlar: 958
Teşekkür etti: 186
143 Teşekkür 96 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız Dervisan_Esma
Mesajı göster
Kadiri degil, Halveti Ussaki Tarikatinin Dersidir. Biyatlarini öyle yapiyorlar.

biyat halifeye yapilir ve yukaridaki sekilde yapilmaz. sahabe nasil biyat ederdi ve ne icin biyat ederdi okumani tavsi ederim
ehlisünnet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
YARATMAKTA EMRETMEKTE
ALLAH AZZE VE CELLEYE AITTIR
  #12
Alt 05.07.2009, 02:00
 
Feraset - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 4.402
Teşekkür etti: 1.581
941 Teşekkür 595 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
biyat halifeye yapilir ve yukaridaki sekilde yapilmaz. sahabe nasil biyat ederdi ve ne icin biyat ederdi okumani tavsi ederim
Halifeye biat var, mürside biat var. Mürside biat intisap etme manasinda kullandim. büyük safii alimlerinden imam sühreverdi hazretlerinin avariful mearif isimli eserinde genis bilgi mevcut
Feraset isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #13
Alt 05.07.2009, 08:52
 
Üyelik tarihi: 28.05.2006
Mesajlar: 1.672
Teşekkür etti: 267
358 Teşekkür 265 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
kisa yoldan sunu derim sana: adamlar oradaki vekilden tevbe aliyorlar.

1) böyle birseyin kaynagi dinimizde varmidir
2) tevbe almak icin araci tutmk sünnete veya kuranda varmidir

halbuki tevbeyi dirk allahla kulun Allahla kulun arasinda olur.
aksi takdirde hiristinlar gii araci tutulur.
yani sen bilmiyormusun hiristiyanlar tevbe yapmak icin araci kildiklarini?
Kardes,bu meseleleri biliyorsundur,haddimde degil aslinda isin ehli olmadigim konular hakkinda aciklama yapmak ama bu meseleleri kafasina takanlara asagdaki misalleri verdigim zaman daha iyi anliyorlar,belki yardimci olur:(yorumlarim insaAllah yanlis olmaz)

Tövbe alma meselesi yoktur,Allaha tevbyi sen yapacaksin,mürsidde senin icin dua edecek,baska bisrsey degil.
Allah ile kul arasina bir baska kulda girebilir...nasilmi? Dua ederek.
Hep birbirimize dua ederiz degilmi,bir baskasi icin dua etmek iyidir.
Senin duan kabul olmazsa,belki onun duasi kabul olur,onun icin hep birbirimize dua etmemiz gerekiyor.
Her kul Allahin katinda bir degil.
Günahlari daha az olan,Allaha daha yakin olan Allah dostlarindan,takva sahiblerinden bizim icin dua etmesini istemektir bu sizin "tövbe almak" veya "dua almak" dediginiz sey.
Bir isveren veya bir Patron düsün...
Diyelim bu patronun iscilerinden biri sensin.
Diyelim sen ise zirt pirt gec kjaliyorsun,verilen isleri geregi gibi yapmiyorsun,tembelsin ve her uyari aldiginda patronuna birdaha yapmamaya söz veriyorsun ve bir müddet sonra tekrar yapiyorsun...uyari ala ala artik patronun huzuruna cikmaya yüzün kalmiyor,zaten patronda seni kovmaya hazirlaniyor ve cikisini aliyorsun.
Isyerinde patronun cok sevdigi bir isci daha var...oda cok caliskan,hic gec kalmiyor,patronun göz bebegi,verilen isleri güzelcene yapiyorpatronada sözü geciyor...
Sende bu iscinin yanina gidiyorsun ve hatalarindan dolayi cok pisman oldugunu,birdaha gec gelmeyecegini ve islerini daha düzgün sekilde yapacagini anlatiyorsun ve patron seni kovmasin ve affetsin diye araci olmasini istiyorsun...oda tamam diyor ve patronun huzuruna cikiyor ve o cok sevdigi iscisinin hürmetine seni bagisliyor ve cikis vermekten vazgeciyor.
Böyle birseydir bu dua meselesi.
Kabirlerde dua ettigimiz zaman vahabilerin sandigi gibi kabirde yatan kisiye dua etmiyoruz,Allaha dua ediyoruz.kMesela kuran okuyoiruz ve sonra "okumus oldugum kurani onun ruhuna bagisladim sen vasil eyle" diyoruz,Allahtan eger kabir azabi cekiyorsa azabini hafifletmesini istiyoruz...vs,eger yatan kisi bir Allah dostuysa ,Allaha kendiimiz icin,ailemiz icin,milletimiz icin,ümmetimiz icin Dua ediyoruz ve Allahtan yardim diliyoruz,"Burada yatan sevgili kulunu bana sefaatci kil,ONUN YÜZÜ SUYU HÜRMETINE DUAMI kabul et" diyoruz.

Belki biraz tuhaf misaller verdim ama ne demek istedigim anlasilmistir insaAllah,türkcem biraz zayiftir.
OSMANLI isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #14
Alt 05.07.2009, 11:08
 
Üyelik tarihi: 11.11.2008
Mesajlar: 2.389
Teşekkür etti: 72
189 Teşekkür 147 Mesaja aldı
beyat emire, Halifeye olur Şeyhe olan inabedir benim bildiğim bir yerdeki Müslümanların bir kişiye beyat etmeleridir doğru olanı, eğer Şeyhlere beyat olsaydı Şeyhleri bire indirmeye çalışmak gerekirdi
enes8997 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #15
Alt 05.07.2009, 11:10
 
Üyelik tarihi: 11.11.2008
Mesajlar: 2.389
Teşekkür etti: 72
189 Teşekkür 147 Mesaja aldı
BEY'AT (SADÂKAT YEMİNİ)



Arapça bir kelime olan bey'ât; "kabûl etmek, bir akitten (anlaşmadan) râzı olmak ve tasdik etmek" gibi mânâlara gelir. İslâmî ıstılâhta: "Bir mükellefin, ehil bir cemaat (ehl-i hal ve’l akd) tarafından tesbit edilen halifeye, (imama, ulü’l-emr'e) itaat edeceğine dair, söz vermesine bey'at denilir." Bu bir anlamda mükellefin, meşrû (şer'i) olan her emirde (hoşuna gitse de, gitmese de) itaat edeceğine dair sadakat yeminidir. Zira Resûl-i Ekrem (sav): "Müslümanlar, gerek hoşlarına giden, gerek hoşlarına gitmeyen her hususta kendilerinden olan emir sahiplerine itaat ederler. Bununla yükümlüdürler. Ancak günah işlemeleri emredilirse, itaat etmezler." (1) buyurduğu bilinmektedir. Yine diğer bir hadis-i şerifte "Allahû Teâla (cc)'ya isyan hususunda mahlûka itaat yoktur. İtaat ancak ma'rûftadır"(2) buyurulmuştur. Dolayısıyla bey'at sonucu ortaya çıkan itaat, İslâmî hükümlerle sınırlıdır. Şeriata ittiba esastır.



Bey'at, kitap, sünnet ve sahabe-i kirâm'ın icmaı ile sabit olan, sâlih bir ameldir. Bazı çevreler, "bey'atın farz olabilmesi için, İslâmî bir yönetim (devlet) şarttır." iddialarını ileri sürmektedirler. Resûlullah (sav) ile mü'minlerin yaptıkları ilk bey'at; Akabe'de gerçekleşmiştir. Bu tevatür derecesindeki haber, bütün kaynaklarda yer almıştır. Bu bey'atın, Mekke tebliğ döneminin sonlarına rastladığı da bilinmektedir. Mekke dönemiyle ilgili olarak İmam-ı Serahsi: "O dönemde Mekke, İslâm ahkâmının tatbik olunmadığı bir dâru'ş-şirk idi"(3) hükmünü zikretmektedir. İbn-i Abbas (ra)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Medine'nin de aynı dönemde dâru',s-,sirk özelliği taşıdığı kaydedilmektedir. (4) Dolayısyla, ilk bey'atın gerçekleştiği dönemde, İslâm fıkhını esas alan bir devlet mevcut değildir. O şartlar altında; Resûl-i Ekrem (sav)'in bey'at alması, mü'minlerin her-halûkârda kendi içlerinden bir emir seçmelerinin zarûretini ortaya koymaktadır. Ayrıca "dünyanın ücra bir köşesinde bile olsa, üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları caiz olmaz"(5) hadis-i şerifinin hükmü umumîdir.



Kur'ân-ı Kerîm'de: "Hakikat sana bey'at edenler, ancak Allah'a bey'at etmiş olur. Allah'ın eli, onların (bey'at edenlerin) elleri üstündedir. Şu halde kim (bu bağı, ahdi) çözerse, kendi aleyhine çözmüş olur. Kimde sözleştiği şeye vefa ederse (Allah) ona büyük bir ecir verecektir."(6) hükmü beyan buyurulmuştur.



Bilindiği gibi mü'minlerin, kendi içlerinden seçtikleri bir ulû'l-emr e itaat etmeleri, kat'i nassla farz kılınmıştır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (ulû'1-emri minkum) de itaat edin." (7) emri verilmiştir. Bu emir sahibi; mü'minlerin irade beyanı ve rızalarıyla tesbit edilir, zorbalıkla (kuvvet kullanılarak) değil!.. Zira Resûl-i Ekrem (sav): "Zorbalıkla başa geçen ve zulümle insanların başında bulunanları" lânetlemiştir.(8) Fukaha; zaruret halinde, zorbalıkla (kuvvet kullanarak) başa geçen, fakat İslâmî hükümleri tatbik eden kimselere itaat edilebileceğini zikretmiştir. Nitekim İbn-i Abidin de, "zaruretten dolayı zorbanın sultanlığı sahihtir. Bu ifadeden murad; söz sahipleri bey'at edip, seçmeden zorla iş başına geçendir. Velev ki yukarıdaki şartlar (imam'da bulunan vasıflar) kendisinde mevcut olsun. Şunu da ifade eder ki, hilâfet meselesinde asıl, tayindir (yani mü'minlerin seçmesi). Müsayire'de şöyle denilmiştir: İmamlık akdi ya halifenin kendi yerine birisini seçmesiyle olur. Nitekim Hz. Ebû Bekir (ra) böyle yapmıştır. Yahûd, ûlemadan ve söz sahiplerinden bir cemaatin bey'atiyle olur. İmam-ı Eş'ariye göre; şahidler huzurunda olmak şartıyla söz sahiplerinden meşhur bir âlimin bey'atı kâfıdir. Şahidler huzurunda olması, şayet inkâr vâki olursa onu def içindir. Mûtezile taifesi beş kişinin bey'atını, hanefilerden bazıları da, bir cemaatın bey'atını şart koşmuş, hususi sayıya itibar etmemişlerdir. Zaruretten maksad, fitneyi önlemektir. Bir de peygamber (sav): `Dinleyin ve itaat edin!.. Velev ki size burnu kesik Habeşli bir köle hükümdar olsun' buyurmuştur." (9) diyerek, konunun mahiyetini izah eder. Muhakkak ki; "zaruret" mefhumunun sınırları, oldukça nâziktir. Zâlimlerin, fâsıkların, delilerin ve çocukların sultanlığına, "fitne çıkmasın" gerekçesiyle, râzı olmanın faturasını ümmet çok ağır ödemiştir. Her mükellef (ister erkek, ister kadın olsun) bey'ata muhataptır. Resûlullah (sav)'ın, bülûga eren her çocuktan, derhal bey'at aldığı da bilinmektedir. İbn-i Hümam: "Mü'minlerin kendi içlerinden bir imam seçmelerinin sebebi;-İslâm'ın emirlerini hakkı ile edâ etmektir." (10) hükmünü zikretmektedir. Bu husustaki hassasiyet, İslâmî birçok hükmün, ancak imamın varlığı ile tatbik edilebilmesine dayanır. Nitekim imamet ile ilgili meseleler, "akaid" kitaplarına konu olmuştur. (Bkz: "Hilâfet" ve "Siyaset" maddeleri).



KAYNAKLAR



(1) Sahih-i Buhari, İst. 1401, c. VII, sh.105, Kitabu'l Ahkâm.

(2) İbn-i Kesir, Tef'sir-û'l Kur'ân'il Azim, Beyrut: 1969, D.Marife Neşri c. I, sh. 518.

(3) İmam-ı Serahsi, el-Mebsut, Beyrut: ty. c. I4, sh. 47.

(4) Sünen-i Nesâi, İst:1401, c. IIV, sh.l44-I45, K.Bey'a. Tefsir-û'l Hicre.

(5) el-Müsned, İstanbul 1401, c. II, sh.177.

(6) Fetih Sûresi:10.

(7) Nisa Sûresi:59.

(8) Mustafa Sabri Efendi, Mefkûfu'l Beşer, Kahire 1356, sh. 26.

(9) İbn-i Abidin, Reddü'I Muhtar, İst. 1982, c. II, sh. 386.

(10) İbn-i Hümam, Kitabû'I-Müsayere, İst. 1979, Çağrı Yay., sh. 265.

(KELİMELER VE KAVRAMLAR, YUSUF KERİMOĞLU)
enes8997 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #16
Alt 05.07.2009, 12:19
HAKIMIYYET YALNIZCA ALLAHINDIR
 
ehlisünnet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.09.2008
Mesajlar: 958
Teşekkür etti: 186
143 Teşekkür 96 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız OSMANLI
Mesajı göster
Kardes,bu meseleleri biliyorsundur,haddimde degil aslinda isin ehli olmadigim konular hakkinda aciklama yapmak ama bu meseleleri kafasina takanlara asagdaki misalleri verdigim zaman daha iyi anliyorlar,belki yardimci olur:(yorumlarim insaAllah yanlis olmaz)

Tövbe alma meselesi yoktur,Allaha tevbyi sen yapacaksin,mürsidde senin icin dua edecek,baska bisrsey degil.
Allah ile kul arasina bir baska kulda girebilir...nasilmi? Dua ederek.
Hep birbirimize dua ederiz degilmi,bir baskasi icin dua etmek iyidir.
Senin duan kabul olmazsa,belki onun duasi kabul olur,onun icin hep birbirimize dua etmemiz gerekiyor.
Her kul Allahin katinda bir degil.
Günahlari daha az olan,Allaha daha yakin olan Allah dostlarindan,takva sahiblerinden bizim icin dua etmesini istemektir bu sizin "tövbe almak" veya "dua almak" dediginiz sey.
Bir isveren veya bir Patron düsün...
Diyelim bu patronun iscilerinden biri sensin.
Diyelim sen ise zirt pirt gec kjaliyorsun,verilen isleri geregi gibi yapmiyorsun,tembelsin ve her uyari aldiginda patronuna birdaha yapmamaya söz veriyorsun ve bir müddet sonra tekrar yapiyorsun...uyari ala ala artik patronun huzuruna cikmaya yüzün kalmiyor,zaten patronda seni kovmaya hazirlaniyor ve cikisini aliyorsun.
Isyerinde patronun cok sevdigi bir isci daha var...oda cok caliskan,hic gec kalmiyor,patronun göz bebegi,verilen isleri güzelcene yapiyorpatronada sözü geciyor...
Sende bu iscinin yanina gidiyorsun ve hatalarindan dolayi cok pisman oldugunu,birdaha gec gelmeyecegini ve islerini daha düzgün sekilde yapacagini anlatiyorsun ve patron seni kovmasin ve affetsin diye araci olmasini istiyorsun...oda tamam diyor ve patronun huzuruna cikiyor ve o cok sevdigi iscisinin hürmetine seni bagisliyor ve cikis vermekten vazgeciyor.
Böyle birseydir bu dua meselesi.
Kabirlerde dua ettigimiz zaman vahabilerin sandigi gibi kabirde yatan kisiye dua etmiyoruz,Allaha dua ediyoruz.kMesela kuran okuyoiruz ve sonra "okumus oldugum kurani onun ruhuna bagisladim sen vasil eyle" diyoruz,Allahtan eger kabir azabi cekiyorsa azabini hafifletmesini istiyoruz...vs,eger yatan kisi bir Allah dostuysa ,Allaha kendiimiz icin,ailemiz icin,milletimiz icin,ümmetimiz icin Dua ediyoruz ve Allahtan yardim diliyoruz,"Burada yatan sevgili kulunu bana sefaatci kil,ONUN YÜZÜ SUYU HÜRMETINE DUAMI kabul et" diyoruz.

Belki biraz tuhaf misaller verdim ama ne demek istedigim anlasilmistir insaAllah,türkcem biraz zayiftir.

kardesim güzel seyler yazmissin. coguna bende katiliyorum ancak bir hususta kesinlikle görüs ayriligi var o da su mesele:

tevessül: bir insan hayatta olan bir zata, evliya, hoca vb kisileri gidip dua isteyebilir bunun örnekleri vardir, nasil kör bir sahabe peygamberimize geldigi gibi. ben senden bile dua etmeni rica edebilirim buna diyecek birsey yok. yalniz kabirlerdekilerine ayette gectigi gibi siz ölülere artik isittiremesiniz tevessül veya aracilik yoktur eger araci kilarsan bidattir, kabir ehlinin kendisinden yardim istersen sirktir.

ve sunu ekliyim tevbe alma meselesi. ben zamanin birinde berline akraba ziyaretindeyken, adiyaman cemaatinin camisine gittik. bizimde kilik kiyafet olarak cahilce giyindigimiz zamandi. cemaatan bir adam geldi aynen sunu söyledi. kardesim biraz sonra bizim vekil gelecek senden tevbe alacagiz.

sanki islam dairesine yenimi girecegim. o zaman cahil olmama ragmen siddetle bu teklifi red ettim. tevbeyi Allaha yaparim araci istemem .

selamlar
ehlisünnet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
YARATMAKTA EMRETMEKTE
ALLAH AZZE VE CELLEYE AITTIR
  #17
Alt 05.07.2009, 13:39
 
Üyelik tarihi: 28.05.2006
Mesajlar: 1.672
Teşekkür etti: 267
358 Teşekkür 265 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
kardesim güzel seyler yazmissin. coguna bende katiliyorum ancak bir hususta kesinlikle görüs ayriligi var o da su mesele:

tevessül: bir insan hayatta olan bir zata, evliya, hoca vb kisileri gidip dua isteyebilir bunun örnekleri vardir, nasil kör bir sahabe peygamberimize geldigi gibi. ben senden bile dua etmeni rica edebilirim buna diyecek birsey yok. yalniz kabirlerdekilerine ayette gectigi gibi siz ölülere artik isittiremesiniz tevessül veya aracilik yoktur eger araci kilarsan bidattir, kabir ehlinin kendisinden yardim istersen sirktir.

ve sunu ekliyim tevbe alma meselesi. ben zamanin birinde berline akraba ziyaretindeyken, adiyaman cemaatinin camisine gittik. bizimde kilik kiyafet olarak cahilce giyindigimiz zamandi. cemaatan bir adam geldi aynen sunu söyledi. kardesim biraz sonra bizim vekil gelecek senden tevbe alacagiz.

sanki islam dairesine yenimi girecegim. o zaman cahil olmama ragmen siddetle bu teklifi red ettim. tevbeyi Allaha yaparim araci istemem .

selamlar
Tövbe etmene vesile olmak istemisler,ne güzel iste,ne var bunda?

İki konu var :

1. Büyük insanların yüzü suyu hürmetine duada bulunmak

2. Ölülerden medet ummak.


Tartıştığınız mevzu 2. dir ki biz ölülerden hiç medet ummadık. Zira dirilerden de öyle. ALLAHTAN başka kimseden medet umulmaması gerektiğini de gayet iyi biliyoruz.



Senin icin iki tane yazi ekliyorum,okumani tavsiye ederim:

(vahabilerede fazla takilma,kafani karistirirlar)...





İstiğase ayrı, vesile ayrı bir şeydir. İstiğase yardım istemek anlamını ifade eder. Vesile ise gayeye vasıta olan şeydir.

Güneş ve ay gibi hizmeti çok da olsa, Ka'be ve Hacerü'l-esved gibi mukaddes de olsa cansız veya zevilukul olmayan bir mahluktan istiğase etmek caiz değildir.

Zevilukul olan kimseden istiğase etmek meselesine gelince, bakılır, kendisinden istiğase edilen kimse salih ve mü'min değilse, ister gaib olsun kendisinden istiğase etmek caiz değildir. Fakat salih bir kul olursa, huzurunda veya kabri başında olursa, şefaat dilemek maksadıyla ondan istiğase etmek caizdir.

Çünkü ölü olan kimse her ne kadar berzah alemine intikal etmiş ise de kendisine has bir hayatı vardır. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Peygamberler kabirlerinde diridirler" (İbn Mâce, Cenâiz 65) Peygamberlerin, mezarlarında diri olduklarına bir delil de, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), mirac sırasında Mescid-i Aksa’da bütün peygamberlerin ruhlarıyla buluşması ve semada karşılaştığı her peygambere selam verdikçe, peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in selamını almasıdır. Yine Bedir savaşında ölmüş müşrikler hakkında da şöyle buyurdular: "Siz bunlardan fazla işitmezsiniz; ancak cevap veremezler."

Ehli tasavvufa göre makam sahibi olan bir veli ister ölü ister uzakta olsun ondan istiğase edilir. O yardım etme yetkisine sahiptir. Özellikle ehli tasarrufun yardımı dünyada olduğu gibi dünyadan göç ettikten sonra da vardır, devam eder.

Vesile ise, demin dediğimiz gibi, gayeye yetişmek için vasıta olarak kullanıları şeydir. Bunların çeşitleri vardır:

1- Cenab-ı Allah'ın isimlerini vesile kılıp tevessül etmek: İbni Mace, Hz. Aişe'den şunu rivayet etmiştir: Hz Peygamber bir duasında şöyle buyurdular: "Allah'ım, temiz, hoş ve mübarek ismin hakkı için senden istiyorum.”

2- Kendisiyle tevessül edilen zatın duasını vesile kılıp istemek.

3- Büyük ve salih kimsenin zatını vesile kılmak suretiyle tevessül etmek: Mesela, Allah'ım şu dileğim yerine gelmesi için Peygamberi veya Ebubekir'i vesile vesile kılıyorum demek gibi, Hz. Ömer (ra) yağmur duasında Hz. Abbas'ı (Peygamberimizin amcası) vesile kılarak şöyle dua etti: "Allah'ım, biz Peygamber'in amcasını sana vesile kılıyoruz, bunun için bize yağmur yağdır” (Buhari).

4- İşlenen salih amelleri vesile kılarak tevessül etme: mesela, Allah'ım, senin için eda ettiğim şu hacc veya şu ibadet sana vesile kılıyorum; şu musibetten veya şu beladan beni kurtar demek gibi.

Yukarıda saydığımız vesile çeşitleri İslam'da mevcuttur. Bunu İnkar etmek mümkün değildir. Vesile edinilen kimsenin vesile edenden üstün olması gerekmez. Hz. Peygamber (sav) Umre'ye gitmek için izin isteyen Hz. Ömer'e: ”kardeşim bizi duadan unutma” dedi. Hem de Veysel-Karani'nin kendisine dua etmesi için Hz. Ömer'e emir verdi. Yalnız peygamberi veya herhangi bir zatı bağımsız olarak tasavvur edip istiğase etmek, küfre kadar götürebilir. Buna dikkat etmek lazımdır. Yani Allah’ın sevgili kulu ve Allah’ın izniyle bu işleri yapıyor diye bilmek ve istemek caizdir.Ehl-i sünnet alimlerine göre, vesilelikten öteye geçmemek şartıyla, tevessül etmek caizdir.

Tevessülü tamamen haram sayanlar, haricîler ve onları taklit eden zihniyetlerdir.

Meleklerin insanları koruduğu bilgisi bizzat Kur’an’da vardır: “O insanın önünde ve ardında devamlı sûretle nöbetleşerek görevlendirilen melekler vardır. Bunlar, Allah’ın emrinden ötürü, onu koruyup kollarlar”(Rad, 13/11) mealindeki ayette bu gerçeğe işaret edilmiştir.

Meleklerin koruması şirk olmadığı gibi, başka mahlukların yardımları da, korumaları da şirk olmaması gerekir. Yeter ki, bunları vesilelikten, sebeplikten, yaratıcılık vasfına çıkarmayalım. Çünkü, “kâinatta Allah’tan başka hakikî müessirin olmadığı” gerçeği, imanımızın gereğidir.



Dinde vasıta, vesile var mıdır?

Hikmet; hayatta ve başarıda vazgeçilmez unsurlardan biri olduğu gibi, bütün varlıkların sevk ve idaresinde de bir maya ve önemli bir kanundur.

İnsanlar; varlıklarını ve başarılarını, bu hikmet denen kaide ve kurala, riayet ve itibarla paralel olarak elde ederler ve koruyabilirler.

Hikmet: Yaratıcı ve yaratılanlar arasında; sebebi, vesileyi ve vasıtayı zorunlu kılmaktadır.

Zira yaratıcının izzet ve büyüklüğü, kendisi ile varlıklar arasındaki münasebet ve denge, hikmetle ilgilidir. Ayrıca varlıkların, yaratıcısına delil ve burhan olması ve onların bir kitap gibi ehil insanlarca mütalaa edilip araştırılması ve en önemlisi de, insanların kendilerinin imtihan ve test edilerek dünyada ve ahirette başarılarının esası, temeli ve alt yapısı; hikmettir ve hikmetle ciddi münasebettir.

Hikmetin nasip olduğu insanlar ise, varlıkların en şereflisi ve kıymetlisidir.

Bu esasa binaen varlıklar, eşya ve insan ile, yaratıcı arasındaki münasebet olgusunun genel adı, hikmettir.

Cansızlar ve canlılar arasındaki irtibatlar,

Yaratılma ve yaratma arasındaki perdeler,

Hastalık ve afiyet arasındaki sebepler,

Kulluk ve ona bağlı neticeler,

Tebligat ve hidayet arasındaki ilişkiler,

Ziraat, ticaret, sanat ve ibadetlerin, neticeleri ile münasebetlerinde hikmet esas olup, onun gereği olan sebepler, vesileler ve vasıtalar, işin mahiyeti icabı olacaktır ve vardır.

Burada vasıtaların olması, hikmet açısından kudret ve izzeti ilahiyece lüzumlu olmakla beraber, Cenab-ı Hakk’ın birliği ve celali de, bu vasıtaları müessiriyetten azletmektedir. Sadece ve sadece vesile olarak kalmasını, hikmet icap ettirmektedir.

Demek ki vasıtalar, Allah’ın hakim ismi iktizasınca yaratılışın bir esasıdır.

İşte bu manadaki vasıtalar; mahiyeti icabı dinimizde de vardır ve gereklidir.

Mesela: Hidayetin vasıtası, peygamberlerdir.

Allah’ın peygamberlerine emirlerinin vasıtaları, meleklerdir.

Kelam-ı ezelinin vasıtaları, kitaplar ve suhuflardır.

Tecelliyatın ve tezahüratın vasıtaları, mucizeler ve sanatlardır.

Affın ve mükafatın vasıtası, ikramlar ve cennettir.

Kahrın ve cezanın vasıtası, hadler ve cehennemdir.

Ubudiyetin ve kulluğun vasıtası, ibadetlerdir.

Allah’a yaklaşmanın vasıtası ise, marifet ve takvadır.

O halde; vasıtanın olmadığı hiçbir yer, durum ve zaman yoktur.

Vasıtasız olan şeylerin idraki, anlaşılması ve münasebetleri bilinmez.

Buraya kadar anlattıklarımızda önemli olan nokta şudur: Bu vasıtaların; sadece vesileden ileri geçmemesi, şeffaf ve nezih olması, hakikatleri perdelememesi ve örtmemesi, özellikle de, kul ile Allah arasındaki münasebete kuvvet vermesi ve kesmemesidir.

Hakikatler ile, muhatapları arasındaki, hikmet icabı olan vasıtalar; kesif olup irtibatı keser ise, o zaman hikmet ortadan kalkar ve mahsurlar meydana gelir. O vasıta, vasıta olma özelliğini kaybeder.

Mesela; bir matematik kitabı ile, talebelerin arasına öğretmenlerin girmesi, talebe ile kitabı kaynaştırır. Muhabbeti artırır. İlme de kuvvet verir. Öğretmenler bu anlamda vasıta olarak bir yekun teşkil etmektedirler.

Sanatkârlar; sanatlarla çıraklar arasında, maharetin intikalinde vasıtadırlar. Aksi halde sanatların ve maharetlerin nesli kesilir ve güdük kalır.

Aynen öyle de; maneviyat büyükleri de Allah ile kul arasında, kulun rabbi ile münasebetini teminde ve muhafazasında şeffaf vasıtadırlar. Bunların aradan çekilmesi kul ile Allah münasebetini bozar ve irtibatı keser.

Ancak, vasıta olmak da kolay bir şey değildir. Bu işe ehil olmak ve erbabı olmak meselenin önemli noktasıdır.

Yani matematik kitabı ile öğrenci arasına vasıta olarak, öğretmen girmelidir. Ancak bu, müzik öğretmeni olursa, o işten hayır gelmez.

Hasta ile hastalık arasına hikmet icabı şeffaf vasıta olan doktor girmelidir. Ancak, doktor yerine mühendis girer ise, ölüm meleğine hizmetten başka bir şeye yaramaz.

Nasıl ki göz ile eşya arasına, gözlükler giriyor. Kulak ile seslerin arasına duyma cihazları giriyor. Ve bunlar vasıta olarak, gözleri ve kulakları avam olanların, daha iyi görmesini ve işitmesini temin ediyor ise;

Aynen öylede, aklı ve kalbi avam olanların, hakikatlerle aralarına vasıflı ve ehil insanların girmeleri onların marifetlerini ve faziletlerini artırır ve inkişaf ettirir. Manevi hayatlar nizam ve intizam altına girer. Çünkü avam-ı nas çıplak hakikatleri göremezler ve idrak edemezler. Ancak vasıtalarla hakikatleri algılayabilirler

Kur’an-ı Kerim’deki teşbihler, temsiller ve alışıla gelmiş misaller ve örnekler; insanlar ile, zorlanacakları hakikatler arasında bir çeşit numaralı gözlük ve dürbün gibi kutsi ve şeffaf vasıtalardır.

Buna binaen vasıtayı inkar; hikmeti, yardımı, faydayı, nizamı, iyiliği ve maslahatı inkar ve yalanlama demektir. Fıtrata ve hakikate zıt bir davranıştır.

Fakat her şeyin istisnası ve su-i istimali olduğu gibi; vasıtalar da zamanla deforme olmuş, yanlış kullanılmış ve çirkin örnekleri maalesef zamanımıza kadar gelmiştir. Bunların düzeltilmesi ve nizama sokulması veya tadil edilmesi icab ederken vasıtalık müessesesini toptan ve kotken yıpratmak ve inkâr etmek vicdana sığmaz.

Islahı mümkün iken, ifnasını tercih etmek azim bir hata olur.

Demek ki vasıtalık; şeffaf cam gibi, hakikatle irtibatı sağlayan, münasebetleri nizam ve intizam altına alan bir tensib-i İlahî’dir.

Her yerde olduğu gibi, dinimizde de vasıta vardır ve olacaktır. Ancak ruhbanlık tarzında kesif olan; ilgiyi, alakayı ve hürmeti sadece kendine hasredip, hakikatler ve Cenab-ı Hak’la münasebeti kıracak ve kesecek tarzda olan vasıtalar, bir nevi gizli şirktir. Bu anlamda vasıta, fıtratta ve yaratılışta olmadığı gibi, dinimizde de yoktur ve olamaz.

İşte vasıtalara yukarıdaki değerlendirmeler açısından bakmak, bizleri hem fikir hem de muamelat açısından ifrat ve tefritten korur, bütün duygu ve düşüncelerimizi sırat-ı müstakim olan orta yola çeker, hayata istikamet, huzur ve saadet verir.

Sorularla İslamiyet | Dua ederken vesile kılmak, evliyalardan medet istemek hakkında bilgi verir misiniz?




Duada büyükleri vesile yapmak caizdir. Özellikle Peygamberleri ve Peygamberimizi vesilesi yapmak, duanın kabulüne vesiledir. Nitekim ayette “Allah ve melekleri, Peygambere çok salavât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”(1) buyurularak, bu hususa işaret edilmektedir.

Ayrıca, Hz. Enes (r.a)’tan gelen bir hadiste de Efendimize getirilen salavatın önemine dikkat çekilerek şöyle buyurulmaktadır: “Kim bana (bir kere) salât okursa Allah da ona on salât okur ve on günahını affeder, (mertebesini) on derece yükseltir.”(2)

Bu sebeple duada Peygamberler ve fazilet sahibi büyük kişiler, sahabeler ve veliler vesile yapılarak, Allah’tan bunların hatırına bir şey istenebilir. Yalnız günümüzde yapıldığı gibi, türbelerin başına varıp, mum yakmak, tel, çaput, ip bağlamak caiz değildir.

Hz. Ömer’in (r.a) kendi hilafeti sırasında, kuraklık olunca Hz. Abbas (r.a)’ı alıp yağmur duasına çıktığı ve onun ellerini ellerine alarak; “Allah’ım! Bu senin Peygamberinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver” diye dua ettiği nakledilmektedir. Büyüklerimiz de öteden beri, “Allah’ım, Senin sevdiklerin ve seni sevenlerin yüzü suyu hürmetine (hatırına) bize merhamet eyle ve mağfiret eyle veya şu ihtiyacımı hasıl eyle...” diye dua etmişlerdir.

(1) Ahzab, 33/56.
(2) Nesâi, Sehiv 55, (3, 50);
Sorularla İslamiyet | Dua ederken büyük zatları vesile yapmak ve “onların hürmetine” diye dua etmek caiz midir?
OSMANLI isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #18
Alt 05.07.2009, 13:40
 
Üyelik tarihi: 28.05.2006
Mesajlar: 1.672
Teşekkür etti: 267
358 Teşekkür 265 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
kardesim güzel seyler yazmissin. coguna bende katiliyorum ancak bir hususta kesinlikle görüs ayriligi var o da su mesele:

tevessül: bir insan hayatta olan bir zata, evliya, hoca vb kisileri gidip dua isteyebilir bunun örnekleri vardir, nasil kör bir sahabe peygamberimize geldigi gibi. ben senden bile dua etmeni rica edebilirim buna diyecek birsey yok. yalniz kabirlerdekilerine ayette gectigi gibi siz ölülere artik isittiremesiniz tevessül veya aracilik yoktur eger araci kilarsan bidattir, kabir ehlinin kendisinden yardim istersen sirktir.

ve sunu ekliyim tevbe alma meselesi. ben zamanin birinde berline akraba ziyaretindeyken, adiyaman cemaatinin camisine gittik. bizimde kilik kiyafet olarak cahilce giyindigimiz zamandi. cemaatan bir adam geldi aynen sunu söyledi. kardesim biraz sonra bizim vekil gelecek senden tevbe alacagiz.

sanki islam dairesine yenimi girecegim. o zaman cahil olmama ragmen siddetle bu teklifi red ettim. tevbeyi Allaha yaparim araci istemem .

selamlar
Tövbe etmene vesile olmak istemisler,ne güzel iste,ne var bunda?

İki konu var :

1. Büyük insanların yüzü suyu hürmetine duada bulunmak

2. Ölülerden medet ummak.


Tartıştığınız mevzu 2. dir ki biz ölülerden hiç medet ummadık. Zira dirilerden de öyle. ALLAHTAN başka kimseden medet umulmaması gerektiğini de gayet iyi biliyoruz.



Senin icin iki tane yazi ekliyorum,okumani tavsiye ederim:

(vahabilerede fazla takilma,kafani karistirirlar)...





İstiğase ayrı, vesile ayrı bir şeydir. İstiğase yardım istemek anlamını ifade eder. Vesile ise gayeye vasıta olan şeydir.

Güneş ve ay gibi hizmeti çok da olsa, Ka'be ve Hacerü'l-esved gibi mukaddes de olsa cansız veya zevilukul olmayan bir mahluktan istiğase etmek caiz değildir.

Zevilukul olan kimseden istiğase etmek meselesine gelince, bakılır, kendisinden istiğase edilen kimse salih ve mü'min değilse, ister gaib olsun kendisinden istiğase etmek caiz değildir. Fakat salih bir kul olursa, huzurunda veya kabri başında olursa, şefaat dilemek maksadıyla ondan istiğase etmek caizdir.

Çünkü ölü olan kimse her ne kadar berzah alemine intikal etmiş ise de kendisine has bir hayatı vardır. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Peygamberler kabirlerinde diridirler" (İbn Mâce, Cenâiz 65) Peygamberlerin, mezarlarında diri olduklarına bir delil de, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), mirac sırasında Mescid-i Aksa’da bütün peygamberlerin ruhlarıyla buluşması ve semada karşılaştığı her peygambere selam verdikçe, peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in selamını almasıdır. Yine Bedir savaşında ölmüş müşrikler hakkında da şöyle buyurdular: "Siz bunlardan fazla işitmezsiniz; ancak cevap veremezler."

Ehli tasavvufa göre makam sahibi olan bir veli ister ölü ister uzakta olsun ondan istiğase edilir. O yardım etme yetkisine sahiptir. Özellikle ehli tasarrufun yardımı dünyada olduğu gibi dünyadan göç ettikten sonra da vardır, devam eder.

Vesile ise, demin dediğimiz gibi, gayeye yetişmek için vasıta olarak kullanıları şeydir. Bunların çeşitleri vardır:

1- Cenab-ı Allah'ın isimlerini vesile kılıp tevessül etmek: İbni Mace, Hz. Aişe'den şunu rivayet etmiştir: Hz Peygamber bir duasında şöyle buyurdular: "Allah'ım, temiz, hoş ve mübarek ismin hakkı için senden istiyorum.”

2- Kendisiyle tevessül edilen zatın duasını vesile kılıp istemek.

3- Büyük ve salih kimsenin zatını vesile kılmak suretiyle tevessül etmek: Mesela, Allah'ım şu dileğim yerine gelmesi için Peygamberi veya Ebubekir'i vesile vesile kılıyorum demek gibi, Hz. Ömer (ra) yağmur duasında Hz. Abbas'ı (Peygamberimizin amcası) vesile kılarak şöyle dua etti: "Allah'ım, biz Peygamber'in amcasını sana vesile kılıyoruz, bunun için bize yağmur yağdır” (Buhari).

4- İşlenen salih amelleri vesile kılarak tevessül etme: mesela, Allah'ım, senin için eda ettiğim şu hacc veya şu ibadet sana vesile kılıyorum; şu musibetten veya şu beladan beni kurtar demek gibi.

Yukarıda saydığımız vesile çeşitleri İslam'da mevcuttur. Bunu İnkar etmek mümkün değildir. Vesile edinilen kimsenin vesile edenden üstün olması gerekmez. Hz. Peygamber (sav) Umre'ye gitmek için izin isteyen Hz. Ömer'e: ”kardeşim bizi duadan unutma” dedi. Hem de Veysel-Karani'nin kendisine dua etmesi için Hz. Ömer'e emir verdi. Yalnız peygamberi veya herhangi bir zatı bağımsız olarak tasavvur edip istiğase etmek, küfre kadar götürebilir. Buna dikkat etmek lazımdır. Yani Allah’ın sevgili kulu ve Allah’ın izniyle bu işleri yapıyor diye bilmek ve istemek caizdir.Ehl-i sünnet alimlerine göre, vesilelikten öteye geçmemek şartıyla, tevessül etmek caizdir.

Tevessülü tamamen haram sayanlar, haricîler ve onları taklit eden zihniyetlerdir.

Meleklerin insanları koruduğu bilgisi bizzat Kur’an’da vardır: “O insanın önünde ve ardında devamlı sûretle nöbetleşerek görevlendirilen melekler vardır. Bunlar, Allah’ın emrinden ötürü, onu koruyup kollarlar”(Rad, 13/11) mealindeki ayette bu gerçeğe işaret edilmiştir.

Meleklerin koruması şirk olmadığı gibi, başka mahlukların yardımları da, korumaları da şirk olmaması gerekir. Yeter ki, bunları vesilelikten, sebeplikten, yaratıcılık vasfına çıkarmayalım. Çünkü, “kâinatta Allah’tan başka hakikî müessirin olmadığı” gerçeği, imanımızın gereğidir.



Dinde vasıta, vesile var mıdır?

Hikmet; hayatta ve başarıda vazgeçilmez unsurlardan biri olduğu gibi, bütün varlıkların sevk ve idaresinde de bir maya ve önemli bir kanundur.

İnsanlar; varlıklarını ve başarılarını, bu hikmet denen kaide ve kurala, riayet ve itibarla paralel olarak elde ederler ve koruyabilirler.

Hikmet: Yaratıcı ve yaratılanlar arasında; sebebi, vesileyi ve vasıtayı zorunlu kılmaktadır.

Zira yaratıcının izzet ve büyüklüğü, kendisi ile varlıklar arasındaki münasebet ve denge, hikmetle ilgilidir. Ayrıca varlıkların, yaratıcısına delil ve burhan olması ve onların bir kitap gibi ehil insanlarca mütalaa edilip araştırılması ve en önemlisi de, insanların kendilerinin imtihan ve test edilerek dünyada ve ahirette başarılarının esası, temeli ve alt yapısı; hikmettir ve hikmetle ciddi münasebettir.

Hikmetin nasip olduğu insanlar ise, varlıkların en şereflisi ve kıymetlisidir.

Bu esasa binaen varlıklar, eşya ve insan ile, yaratıcı arasındaki münasebet olgusunun genel adı, hikmettir.

Cansızlar ve canlılar arasındaki irtibatlar,

Yaratılma ve yaratma arasındaki perdeler,

Hastalık ve afiyet arasındaki sebepler,

Kulluk ve ona bağlı neticeler,

Tebligat ve hidayet arasındaki ilişkiler,

Ziraat, ticaret, sanat ve ibadetlerin, neticeleri ile münasebetlerinde hikmet esas olup, onun gereği olan sebepler, vesileler ve vasıtalar, işin mahiyeti icabı olacaktır ve vardır.

Burada vasıtaların olması, hikmet açısından kudret ve izzeti ilahiyece lüzumlu olmakla beraber, Cenab-ı Hakk’ın birliği ve celali de, bu vasıtaları müessiriyetten azletmektedir. Sadece ve sadece vesile olarak kalmasını, hikmet icap ettirmektedir.

Demek ki vasıtalar, Allah’ın hakim ismi iktizasınca yaratılışın bir esasıdır.

İşte bu manadaki vasıtalar; mahiyeti icabı dinimizde de vardır ve gereklidir.

Mesela: Hidayetin vasıtası, peygamberlerdir.

Allah’ın peygamberlerine emirlerinin vasıtaları, meleklerdir.

Kelam-ı ezelinin vasıtaları, kitaplar ve suhuflardır.

Tecelliyatın ve tezahüratın vasıtaları, mucizeler ve sanatlardır.

Affın ve mükafatın vasıtası, ikramlar ve cennettir.

Kahrın ve cezanın vasıtası, hadler ve cehennemdir.

Ubudiyetin ve kulluğun vasıtası, ibadetlerdir.

Allah’a yaklaşmanın vasıtası ise, marifet ve takvadır.

O halde; vasıtanın olmadığı hiçbir yer, durum ve zaman yoktur.

Vasıtasız olan şeylerin idraki, anlaşılması ve münasebetleri bilinmez.

Buraya kadar anlattıklarımızda önemli olan nokta şudur: Bu vasıtaların; sadece vesileden ileri geçmemesi, şeffaf ve nezih olması, hakikatleri perdelememesi ve örtmemesi, özellikle de, kul ile Allah arasındaki münasebete kuvvet vermesi ve kesmemesidir.

Hakikatler ile, muhatapları arasındaki, hikmet icabı olan vasıtalar; kesif olup irtibatı keser ise, o zaman hikmet ortadan kalkar ve mahsurlar meydana gelir. O vasıta, vasıta olma özelliğini kaybeder.

Mesela; bir matematik kitabı ile, talebelerin arasına öğretmenlerin girmesi, talebe ile kitabı kaynaştırır. Muhabbeti artırır. İlme de kuvvet verir. Öğretmenler bu anlamda vasıta olarak bir yekun teşkil etmektedirler.

Sanatkârlar; sanatlarla çıraklar arasında, maharetin intikalinde vasıtadırlar. Aksi halde sanatların ve maharetlerin nesli kesilir ve güdük kalır.

Aynen öyle de; maneviyat büyükleri de Allah ile kul arasında, kulun rabbi ile münasebetini teminde ve muhafazasında şeffaf vasıtadırlar. Bunların aradan çekilmesi kul ile Allah münasebetini bozar ve irtibatı keser.

Ancak, vasıta olmak da kolay bir şey değildir. Bu işe ehil olmak ve erbabı olmak meselenin önemli noktasıdır.

Yani matematik kitabı ile öğrenci arasına vasıta olarak, öğretmen girmelidir. Ancak bu, müzik öğretmeni olursa, o işten hayır gelmez.

Hasta ile hastalık arasına hikmet icabı şeffaf vasıta olan doktor girmelidir. Ancak, doktor yerine mühendis girer ise, ölüm meleğine hizmetten başka bir şeye yaramaz.

Nasıl ki göz ile eşya arasına, gözlükler giriyor. Kulak ile seslerin arasına duyma cihazları giriyor. Ve bunlar vasıta olarak, gözleri ve kulakları avam olanların, daha iyi görmesini ve işitmesini temin ediyor ise;

Aynen öylede, aklı ve kalbi avam olanların, hakikatlerle aralarına vasıflı ve ehil insanların girmeleri onların marifetlerini ve faziletlerini artırır ve inkişaf ettirir. Manevi hayatlar nizam ve intizam altına girer. Çünkü avam-ı nas çıplak hakikatleri göremezler ve idrak edemezler. Ancak vasıtalarla hakikatleri algılayabilirler

Kur’an-ı Kerim’deki teşbihler, temsiller ve alışıla gelmiş misaller ve örnekler; insanlar ile, zorlanacakları hakikatler arasında bir çeşit numaralı gözlük ve dürbün gibi kutsi ve şeffaf vasıtalardır.

Buna binaen vasıtayı inkar; hikmeti, yardımı, faydayı, nizamı, iyiliği ve maslahatı inkar ve yalanlama demektir. Fıtrata ve hakikate zıt bir davranıştır.

Fakat her şeyin istisnası ve su-i istimali olduğu gibi; vasıtalar da zamanla deforme olmuş, yanlış kullanılmış ve çirkin örnekleri maalesef zamanımıza kadar gelmiştir. Bunların düzeltilmesi ve nizama sokulması veya tadil edilmesi icab ederken vasıtalık müessesesini toptan ve kotken yıpratmak ve inkâr etmek vicdana sığmaz.

Islahı mümkün iken, ifnasını tercih etmek azim bir hata olur.

Demek ki vasıtalık; şeffaf cam gibi, hakikatle irtibatı sağlayan, münasebetleri nizam ve intizam altına alan bir tensib-i İlahî’dir.

Her yerde olduğu gibi, dinimizde de vasıta vardır ve olacaktır. Ancak ruhbanlık tarzında kesif olan; ilgiyi, alakayı ve hürmeti sadece kendine hasredip, hakikatler ve Cenab-ı Hak’la münasebeti kıracak ve kesecek tarzda olan vasıtalar, bir nevi gizli şirktir. Bu anlamda vasıta, fıtratta ve yaratılışta olmadığı gibi, dinimizde de yoktur ve olamaz.

İşte vasıtalara yukarıdaki değerlendirmeler açısından bakmak, bizleri hem fikir hem de muamelat açısından ifrat ve tefritten korur, bütün duygu ve düşüncelerimizi sırat-ı müstakim olan orta yola çeker, hayata istikamet, huzur ve saadet verir.

Sorularla İslamiyet | Dua ederken vesile kılmak, evliyalardan medet istemek hakkında bilgi verir misiniz?




Duada büyükleri vesile yapmak caizdir. Özellikle Peygamberleri ve Peygamberimizi vesilesi yapmak, duanın kabulüne vesiledir. Nitekim ayette “Allah ve melekleri, Peygambere çok salavât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”(1) buyurularak, bu hususa işaret edilmektedir.

Ayrıca, Hz. Enes (r.a)’tan gelen bir hadiste de Efendimize getirilen salavatın önemine dikkat çekilerek şöyle buyurulmaktadır: “Kim bana (bir kere) salât okursa Allah da ona on salât okur ve on günahını affeder, (mertebesini) on derece yükseltir.”(2)

Bu sebeple duada Peygamberler ve fazilet sahibi büyük kişiler, sahabeler ve veliler vesile yapılarak, Allah’tan bunların hatırına bir şey istenebilir. Yalnız günümüzde yapıldığı gibi, türbelerin başına varıp, mum yakmak, tel, çaput, ip bağlamak caiz değildir.

Hz. Ömer’in (r.a) kendi hilafeti sırasında, kuraklık olunca Hz. Abbas (r.a)’ı alıp yağmur duasına çıktığı ve onun ellerini ellerine alarak; “Allah’ım! Bu senin Peygamberinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver” diye dua ettiği nakledilmektedir. Büyüklerimiz de öteden beri, “Allah’ım, Senin sevdiklerin ve seni sevenlerin yüzü suyu hürmetine (hatırına) bize merhamet eyle ve mağfiret eyle veya şu ihtiyacımı hasıl eyle...” diye dua etmişlerdir.

(1) Ahzab, 33/56.
(2) Nesâi, Sehiv 55, (3, 50);
Sorularla İslamiyet | Dua ederken büyük zatları vesile yapmak ve “onların hürmetine” diye dua etmek caiz midir?
OSMANLI isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #19
Alt 05.07.2009, 14:36
HAKIMIYYET YALNIZCA ALLAHINDIR
 
ehlisünnet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.09.2008
Mesajlar: 958
Teşekkür etti: 186
143 Teşekkür 96 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız OSMANLI
Mesajı göster
Tövbe etmene vesile olmak istemisler,ne güzel iste,ne var bunda?

İki konu var :

1. Büyük insanların yüzü suyu hürmetine duada bulunmak

2. Ölülerden medet ummak.


Tartıştığınız mevzu 2. dir ki biz ölülerden hiç medet ummadık. Zira dirilerden de öyle. ALLAHTAN başka kimseden medet umulmaması gerektiğini de gayet iyi biliyoruz.



Senin icin iki tane yazi ekliyorum,okumani tavsiye ederim:

(vahabilerede fazla takilma,kafani karistirirlar)...





İstiğase ayrı, vesile ayrı bir şeydir. İstiğase yardım istemek anlamını ifade eder. Vesile ise gayeye vasıta olan şeydir.

Güneş ve ay gibi hizmeti çok da olsa, Ka'be ve Hacerü'l-esved gibi mukaddes de olsa cansız veya zevilukul olmayan bir mahluktan istiğase etmek caiz değildir.

Zevilukul olan kimseden istiğase etmek meselesine gelince, bakılır, kendisinden istiğase edilen kimse salih ve mü'min değilse, ister gaib olsun kendisinden istiğase etmek caiz değildir. Fakat salih bir kul olursa, huzurunda veya kabri başında olursa, şefaat dilemek maksadıyla ondan istiğase etmek caizdir.

Çünkü ölü olan kimse her ne kadar berzah alemine intikal etmiş ise de kendisine has bir hayatı vardır. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Peygamberler kabirlerinde diridirler" (İbn Mâce, Cenâiz 65) Peygamberlerin, mezarlarında diri olduklarına bir delil de, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), mirac sırasında Mescid-i Aksa’da bütün peygamberlerin ruhlarıyla buluşması ve semada karşılaştığı her peygambere selam verdikçe, peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in selamını almasıdır. Yine Bedir savaşında ölmüş müşrikler hakkında da şöyle buyurdular: "Siz bunlardan fazla işitmezsiniz; ancak cevap veremezler."

Ehli tasavvufa göre makam sahibi olan bir veli ister ölü ister uzakta olsun ondan istiğase edilir. O yardım etme yetkisine sahiptir. Özellikle ehli tasarrufun yardımı dünyada olduğu gibi dünyadan göç ettikten sonra da vardır, devam eder.

Vesile ise, demin dediğimiz gibi, gayeye yetişmek için vasıta olarak kullanıları şeydir. Bunların çeşitleri vardır:

1- Cenab-ı Allah'ın isimlerini vesile kılıp tevessül etmek: İbni Mace, Hz. Aişe'den şunu rivayet etmiştir: Hz Peygamber bir duasında şöyle buyurdular: "Allah'ım, temiz, hoş ve mübarek ismin hakkı için senden istiyorum.”

2- Kendisiyle tevessül edilen zatın duasını vesile kılıp istemek.

3- Büyük ve salih kimsenin zatını vesile kılmak suretiyle tevessül etmek: Mesela, Allah'ım şu dileğim yerine gelmesi için Peygamberi veya Ebubekir'i vesile vesile kılıyorum demek gibi, Hz. Ömer (ra) yağmur duasında Hz. Abbas'ı (Peygamberimizin amcası) vesile kılarak şöyle dua etti: "Allah'ım, biz Peygamber'in amcasını sana vesile kılıyoruz, bunun için bize yağmur yağdır” (Buhari).

4- İşlenen salih amelleri vesile kılarak tevessül etme: mesela, Allah'ım, senin için eda ettiğim şu hacc veya şu ibadet sana vesile kılıyorum; şu musibetten veya şu beladan beni kurtar demek gibi.

Yukarıda saydığımız vesile çeşitleri İslam'da mevcuttur. Bunu İnkar etmek mümkün değildir. Vesile edinilen kimsenin vesile edenden üstün olması gerekmez. Hz. Peygamber (sav) Umre'ye gitmek için izin isteyen Hz. Ömer'e: ”kardeşim bizi duadan unutma” dedi. Hem de Veysel-Karani'nin kendisine dua etmesi için Hz. Ömer'e emir verdi. Yalnız peygamberi veya herhangi bir zatı bağımsız olarak tasavvur edip istiğase etmek, küfre kadar götürebilir. Buna dikkat etmek lazımdır. Yani Allah’ın sevgili kulu ve Allah’ın izniyle bu işleri yapıyor diye bilmek ve istemek caizdir.Ehl-i sünnet alimlerine göre, vesilelikten öteye geçmemek şartıyla, tevessül etmek caizdir.

Tevessülü tamamen haram sayanlar, haricîler ve onları taklit eden zihniyetlerdir.

Meleklerin insanları koruduğu bilgisi bizzat Kur’an’da vardır: “O insanın önünde ve ardında devamlı sûretle nöbetleşerek görevlendirilen melekler vardır. Bunlar, Allah’ın emrinden ötürü, onu koruyup kollarlar”(Rad, 13/11) mealindeki ayette bu gerçeğe işaret edilmiştir.

Meleklerin koruması şirk olmadığı gibi, başka mahlukların yardımları da, korumaları da şirk olmaması gerekir. Yeter ki, bunları vesilelikten, sebeplikten, yaratıcılık vasfına çıkarmayalım. Çünkü, “kâinatta Allah’tan başka hakikî müessirin olmadığı” gerçeği, imanımızın gereğidir.



Dinde vasıta, vesile var mıdır?

Hikmet; hayatta ve başarıda vazgeçilmez unsurlardan biri olduğu gibi, bütün varlıkların sevk ve idaresinde de bir maya ve önemli bir kanundur.

İnsanlar; varlıklarını ve başarılarını, bu hikmet denen kaide ve kurala, riayet ve itibarla paralel olarak elde ederler ve koruyabilirler.

Hikmet: Yaratıcı ve yaratılanlar arasında; sebebi, vesileyi ve vasıtayı zorunlu kılmaktadır.

Zira yaratıcının izzet ve büyüklüğü, kendisi ile varlıklar arasındaki münasebet ve denge, hikmetle ilgilidir. Ayrıca varlıkların, yaratıcısına delil ve burhan olması ve onların bir kitap gibi ehil insanlarca mütalaa edilip araştırılması ve en önemlisi de, insanların kendilerinin imtihan ve test edilerek dünyada ve ahirette başarılarının esası, temeli ve alt yapısı; hikmettir ve hikmetle ciddi münasebettir.

Hikmetin nasip olduğu insanlar ise, varlıkların en şereflisi ve kıymetlisidir.

Bu esasa binaen varlıklar, eşya ve insan ile, yaratıcı arasındaki münasebet olgusunun genel adı, hikmettir.

Cansızlar ve canlılar arasındaki irtibatlar,

Yaratılma ve yaratma arasındaki perdeler,

Hastalık ve afiyet arasındaki sebepler,

Kulluk ve ona bağlı neticeler,

Tebligat ve hidayet arasındaki ilişkiler,

Ziraat, ticaret, sanat ve ibadetlerin, neticeleri ile münasebetlerinde hikmet esas olup, onun gereği olan sebepler, vesileler ve vasıtalar, işin mahiyeti icabı olacaktır ve vardır.

Burada vasıtaların olması, hikmet açısından kudret ve izzeti ilahiyece lüzumlu olmakla beraber, Cenab-ı Hakk’ın birliği ve celali de, bu vasıtaları müessiriyetten azletmektedir. Sadece ve sadece vesile olarak kalmasını, hikmet icap ettirmektedir.

Demek ki vasıtalar, Allah’ın hakim ismi iktizasınca yaratılışın bir esasıdır.

İşte bu manadaki vasıtalar; mahiyeti icabı dinimizde de vardır ve gereklidir.

Mesela: Hidayetin vasıtası, peygamberlerdir.

Allah’ın peygamberlerine emirlerinin vasıtaları, meleklerdir.

Kelam-ı ezelinin vasıtaları, kitaplar ve suhuflardır.

Tecelliyatın ve tezahüratın vasıtaları, mucizeler ve sanatlardır.

Affın ve mükafatın vasıtası, ikramlar ve cennettir.

Kahrın ve cezanın vasıtası, hadler ve cehennemdir.

Ubudiyetin ve kulluğun vasıtası, ibadetlerdir.

Allah’a yaklaşmanın vasıtası ise, marifet ve takvadır.

O halde; vasıtanın olmadığı hiçbir yer, durum ve zaman yoktur.

Vasıtasız olan şeylerin idraki, anlaşılması ve münasebetleri bilinmez.

Buraya kadar anlattıklarımızda önemli olan nokta şudur: Bu vasıtaların; sadece vesileden ileri geçmemesi, şeffaf ve nezih olması, hakikatleri perdelememesi ve örtmemesi, özellikle de, kul ile Allah arasındaki münasebete kuvvet vermesi ve kesmemesidir.

Hakikatler ile, muhatapları arasındaki, hikmet icabı olan vasıtalar; kesif olup irtibatı keser ise, o zaman hikmet ortadan kalkar ve mahsurlar meydana gelir. O vasıta, vasıta olma özelliğini kaybeder.

Mesela; bir matematik kitabı ile, talebelerin arasına öğretmenlerin girmesi, talebe ile kitabı kaynaştırır. Muhabbeti artırır. İlme de kuvvet verir. Öğretmenler bu anlamda vasıta olarak bir yekun teşkil etmektedirler.

Sanatkârlar; sanatlarla çıraklar arasında, maharetin intikalinde vasıtadırlar. Aksi halde sanatların ve maharetlerin nesli kesilir ve güdük kalır.

Aynen öyle de; maneviyat büyükleri de Allah ile kul arasında, kulun rabbi ile münasebetini teminde ve muhafazasında şeffaf vasıtadırlar. Bunların aradan çekilmesi kul ile Allah münasebetini bozar ve irtibatı keser.

Ancak, vasıta olmak da kolay bir şey değildir. Bu işe ehil olmak ve erbabı olmak meselenin önemli noktasıdır.

Yani matematik kitabı ile öğrenci arasına vasıta olarak, öğretmen girmelidir. Ancak bu, müzik öğretmeni olursa, o işten hayır gelmez.

Hasta ile hastalık arasına hikmet icabı şeffaf vasıta olan doktor girmelidir. Ancak, doktor yerine mühendis girer ise, ölüm meleğine hizmetten başka bir şeye yaramaz.

Nasıl ki göz ile eşya arasına, gözlükler giriyor. Kulak ile seslerin arasına duyma cihazları giriyor. Ve bunlar vasıta olarak, gözleri ve kulakları avam olanların, daha iyi görmesini ve işitmesini temin ediyor ise;

Aynen öylede, aklı ve kalbi avam olanların, hakikatlerle aralarına vasıflı ve ehil insanların girmeleri onların marifetlerini ve faziletlerini artırır ve inkişaf ettirir. Manevi hayatlar nizam ve intizam altına girer. Çünkü avam-ı nas çıplak hakikatleri göremezler ve idrak edemezler. Ancak vasıtalarla hakikatleri algılayabilirler

Kur’an-ı Kerim’deki teşbihler, temsiller ve alışıla gelmiş misaller ve örnekler; insanlar ile, zorlanacakları hakikatler arasında bir çeşit numaralı gözlük ve dürbün gibi kutsi ve şeffaf vasıtalardır.

Buna binaen vasıtayı inkar; hikmeti, yardımı, faydayı, nizamı, iyiliği ve maslahatı inkar ve yalanlama demektir. Fıtrata ve hakikate zıt bir davranıştır.

Fakat her şeyin istisnası ve su-i istimali olduğu gibi; vasıtalar da zamanla deforme olmuş, yanlış kullanılmış ve çirkin örnekleri maalesef zamanımıza kadar gelmiştir. Bunların düzeltilmesi ve nizama sokulması veya tadil edilmesi icab ederken vasıtalık müessesesini toptan ve kotken yıpratmak ve inkâr etmek vicdana sığmaz.

Islahı mümkün iken, ifnasını tercih etmek azim bir hata olur.

Demek ki vasıtalık; şeffaf cam gibi, hakikatle irtibatı sağlayan, münasebetleri nizam ve intizam altına alan bir tensib-i İlahî’dir.

Her yerde olduğu gibi, dinimizde de vasıta vardır ve olacaktır. Ancak ruhbanlık tarzında kesif olan; ilgiyi, alakayı ve hürmeti sadece kendine hasredip, hakikatler ve Cenab-ı Hak’la münasebeti kıracak ve kesecek tarzda olan vasıtalar, bir nevi gizli şirktir. Bu anlamda vasıta, fıtratta ve yaratılışta olmadığı gibi, dinimizde de yoktur ve olamaz.

İşte vasıtalara yukarıdaki değerlendirmeler açısından bakmak, bizleri hem fikir hem de muamelat açısından ifrat ve tefritten korur, bütün duygu ve düşüncelerimizi sırat-ı müstakim olan orta yola çeker, hayata istikamet, huzur ve saadet verir.

Sorularla İslamiyet | Dua ederken vesile kılmak, evliyalardan medet istemek hakkında bilgi verir misiniz?




Duada büyükleri vesile yapmak caizdir. Özellikle Peygamberleri ve Peygamberimizi vesilesi yapmak, duanın kabulüne vesiledir. Nitekim ayette “Allah ve melekleri, Peygambere çok salavât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”(1) buyurularak, bu hususa işaret edilmektedir.

Ayrıca, Hz. Enes (r.a)’tan gelen bir hadiste de Efendimize getirilen salavatın önemine dikkat çekilerek şöyle buyurulmaktadır: “Kim bana (bir kere) salât okursa Allah da ona on salât okur ve on günahını affeder, (mertebesini) on derece yükseltir.”(2)

Bu sebeple duada Peygamberler ve fazilet sahibi büyük kişiler, sahabeler ve veliler vesile yapılarak, Allah’tan bunların hatırına bir şey istenebilir. Yalnız günümüzde yapıldığı gibi, türbelerin başına varıp, mum yakmak, tel, çaput, ip bağlamak caiz değildir.

Hz. Ömer’in (r.a) kendi hilafeti sırasında, kuraklık olunca Hz. Abbas (r.a)’ı alıp yağmur duasına çıktığı ve onun ellerini ellerine alarak; “Allah’ım! Bu senin Peygamberinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver” diye dua ettiği nakledilmektedir. Büyüklerimiz de öteden beri, “Allah’ım, Senin sevdiklerin ve seni sevenlerin yüzü suyu hürmetine (hatırına) bize merhamet eyle ve mağfiret eyle veya şu ihtiyacımı hasıl eyle...” diye dua etmişlerdir.

(1) Ahzab, 33/56.
(2) Nesâi, Sehiv 55, (3, 50);
Sorularla İslamiyet | Dua ederken büyük zatları vesile yapmak ve “onların hürmetine” diye dua etmek caiz midir?

kardesim ben selef-salihin , selef alimleri ve onu takip eden hocalarin kaynaklarini okurum takip ederim. sen bunun adini vahabi koyuyorsan o senin problemin.

bak sana ben sana ahmed kalkan istanbul ümraniyede görev basinda
ve üstelik vahabi degildir tevessül ile ilgili görüsleri ve kaynaklarini iletiyorum.

Kur�an�da Vesile

�Vesile� Kur�an�da iki âyette geçmektedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: �Ey İman edenler! Allah�tan ittika edin (korkup sakının) ve O�na (yaklaşmaya) vesile arayın ve O�nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.�[2355] Tefsirciler buradaki �vesile�yi, emirlerine itaat, yasaklarından kaçınmak, ya da O�nun rızâsını kazandıracak sebeplerle mü�mini Allah�a yakınlaştıracak şey diye açıklamışlardır.[2356] Yalnız buradaki yakınlık mekân yönünden bir yakınlık değil, sevgi ve O�nun rızâsına bir yakınlıktır. Kimileri de buradaki �vesile�yi, �sevgi ile kendinizi Allah�a sevdirmeye çalışınız� şeklinde açıklamışlardır. Nitekim �vesile� kelimesinin geçtiği diğer âyette şöyle buyuruluyor: �Onların taptıkları da, -hangisi daha yakındır diye- Rablerine (yaklaşmak için) bir vesile arıyorlar. O�nun rahmetini umuyorlar ve azâbından korkuyorlar. Şüphesiz senin Rabbinin azâbı korkunçtur.�[2357]

Putperestlerin taptıkları putlar veya putların arkasında var zannedilen ruhlar, cinler ve melekler, bazı insanların medet umduğu ölmüşler ve azizler bile; bırakın başkalarına yardım etmeyi, kendileri Allah�ın rahmetini umarak O�na yaklaşmak, O�nun sevgisini kazanmak için bir vesile arıyorlar. Öylese mü�minler de, Allah�ın sevgisine götürecek sebepleri, imkânları arayıp bulmalılar. Bu vesilenin anlamı, Allah�a boyun eğerek, O�ndan korkarak ve O�nu râzı edecek ameller işleyerek O�nun yakınlığını kazanmaya çalışmak demektir.

Mü�mini vesileye ulaştıracak yol iman ve takvâdır. Asıl vesile de, Allah�a yaklaşma niyeti ve O�nu sevme arzusudur. Bu kasıt ve niyet ile güzel ahlâk sahibi olmaya çalışır, sâlih amellere devam eder, Allah�ın rızâsına uygun işlerle meşgul olur. Âyetin devamında Allah yolunda cihad etmek emredilmektedir. Allah�a yakınlık kazandıracak �vesile�nin cihad ibâdetiyle yakından ilgisi bulunmaktadır. Bu noktanın altını çizmek gerekiyor. Kimileri �vesile�yi Allah�a yaklaştıracak yol gösterici bir mürşid diye anlarlar. Halbuki âyetin ifâdesi gâyet açıktır ve onların dediği gibi anlamanın imkânı yoktur. İlim ehli kimseler insana yol gösterebilirler, güzel ahlâk örneği olabilirler; ama kul ile Allah arasında kimse aracı olamaz. Buradaki �vesile, ibâdet cinsinden bir şeyle Allah�a yakınlık arama arzusudur.

Mü�mini Allah�a yaklaştıracak vesile; ilim, ibâdet ve şeriatın güzelliklerini arama ve yaşamadır. Bu, kişiyi mânevî olarak Rabbine bağlar. Kul ile Allah arasındaki bağ, kulluk, Allah�a ihtiyaç duyma, O�nun önünde boyun bükme, O�nun Rubûbiyetinin (Rabliğinin) karşısında ubûdiyet (kulluk) yapmadır. Kaldı ki, Allah�ı bilme ve O�na ibâdet etme, Allah�a olan yakınlaşmanın olmazsa olmaz şartıdır.

Allah�a tevessül etmeyi sağlayan şeylerden biri de cihad�dır. Âyet, önce takvâyı, arkasından Allah�a yaklaşmak için vesile aramayı, arkasından da cihadı emrediyor ve bunların kurtuluş sebebi olacağını açıklıyor. Bu bir anlamda İman edenlerin takvâ sahibi olup, sâlih amel işleyerek, Allah yolunda cihad etmelerini, kulluk görevi olarak sıralamaktır.

İman takvâ ile, takvâ vesileyi aramak ile, vesileyi aramak da cihad ile tamam olmaktadır. Öyleyse, Allah�a vesile aramayı, Allah yolunda cihad�dan ayrı düşünmek, âyeti eksik anlama olur. Bu cihad ister İslâm�ın düşmanlarıyla olsun, isterse azgın nefse karşı, isterse aldatıcı şeytana karşı olsun; farketmez. Kur�an şöyle buyuruyor: �Artık her kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine olan ibâdetinde hiç bir şeyi ortak koşmasın.�[2358] Bu âyet de �vesile� konusunda önemli ip uçları veriyor. Allah�a mânevî olarak kavuşmanın yolu, sâlih amel işlemek ve ibâdette hiç kimseyi ortak koşmamaktır. Bu demektir ki ilâhlara tapınmak sapıklık olduğu gibi, ibâdette aracı bulmak da sapıklıktır. Tevessül, ibâdette bir aracı, bir torpilci bulmak değil; ibâdet cinsinden bir sâlih ameli ihlâsla yaparak, takvâya sarılarak ve Allah yolunda cehd ederek (çalışarak) O�nun rızâsını kazanmaya çaba harcamaktır.

İbâdette, zikirde, duâda başkalarını aracı yapmak doğru değildir. Ölmüşleri, aziz zannedilenleri, yaşayan kimseleri �falancanın yüzü suyu hürmetine� diyerek işin içine katmak vesile değildir. Duâların ve zikirlerin kabulü için uzaklarda yaşayanları veya mezarlarda un ufak olmuş ölmüşleri araya koymak tevhide aykırıdır (Kimileri duâlarını ve zikirlerini önce hocalarına (şeyhlerine) sunuyorlar, onların da bu duâ ve zikirlerini Allah�a arzetmesini istiyorlar. Bu yolla duâ ve zikirlerinin kabul göreceğini hayal ediyorlar. Hâlbuki Allah (c.c.) kuluna, onun şahdamarından daha yakındır, duâ edenin duâsını işitir ve karşılığını verir.[2359] Rabbimiz (c.c.) kulun ibâdetinde başkalarını ortak etmesini kesinlikle yasaklıyor.[2360]



Tevessülün Çeşitleri

Tevessül konusunda şöyle bir soru ile karşı karşıyayız: Peygamberimizin, sahâbîlerinin veya diğer sâlih mü�minlerin adıyla tevessül yapılabilir mi? �Falancanın yüzü suyu hurmetine, falancanın hatırı için, falancanın yüce makamı için� şeklinde duâ edelebilir mi? Tevessül deyince bir çoklarına göre bu anlam anlaşılmaktadır. Yani duâ ve ibâdette birinin adıyla hareket etmek şeklinde. Kimileri de tevessül�ü, kişiyi doğru yola götürecek bir mürşid bulma diye anlamaktadır. Bu konuyu kısa da olsa açıklamakta fayda var:

Hatırlayalım ki, yukarıda geçtiği gibi, tevessül yapmak, yani Allah�a yaklaşmak için sebep aramak Kur�an�ın emridir. Bu sebepler de ibâdet cinsinden bir şey olmalı, takvâ ve cihad ile çoğaltılmalıdır. Din�e sonradan sokulmuş ve bid�at halini almış şeylerle tevessül yapılamaz. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.), din adına sonradan uydurulmuş bütün âdetlere bid�at diyor ve hepsini de reddediyor.[2361]

Âlimler tevessülü üçe ayırmışlardır:

a- Meşrû Olan Tevessül
1- Allah�ın yüce isimleriyle veya O�na ait sıfatlarla vesile aramak. Rabbimiz, Kendi isimleriyle duâ etmemizi söylüyor.[2362] Öyleyse, �Allah�ım, senin rahmetinle, lütfunla, ilminle, vb. bağışlanma istiyorum� gibi duâlar meşrûdur. İslâm�ın temellerinden biri, Rasûlullah�a iman ve O�na itaat etmektir. O�na itaat etmek Allah�a itaat etmektir.[2363] Peygambere itaat ederek Allah�a tevessül etmek farzdır ve iman bu itaatle tamamlanır.

2- Duâ edenin işlediği sâlih bir amelle tevessülde bulunması. Kur�an�da[2364] buna işaret vardır. Bir hadiste geçtiği gibi, bir mağarada, mağaranın ağzını kapatan bir kaya sebebiyle mahsur kalan üç kişi işledikleri sâlih amelleri anlatarak Allah�tan yardım istediler ve mağaradan kurtuldular.[2365]

3- Sâlih bir insanın duâsıyla tevessülde bulunmak. Rasûlullah�ın duâsı ve şefaatiyla �tevessül�de bulunmak da câizdir. Müslümanlar O�nun sağlığında duâsıyla, Kıyâmet gününde de O�nun şefaatiyla tevessül ederler. Bazı kimseler Peygamberimize gelerek kendileri için yağmur duâsı yapmasını İştemişlerdi. O da onlar için duâ etmişti.[2366] Peygamberimizin vefatından sonra başta Hz. Ömer olmak üzere bazı sahâbîler Hz. Abbas�a giderek onun kendileri için duâ etmesini istemişlerdir. Burada kastedilen Peygamberimizin duâsı ve şefaatidir.[2367] Peygamberimiz kör bir adama duâ öğreterek bu duâ ile tevessül yapmasını söylemiştir.[2368]

b- Bid�at Olan Tevessül: Peygamberimizin kendi zâtıyla, Kâbe�nin veya bir makamın, kişilerin adıyla, �yüzü suyu hürmetine�, ya da Peygamberimiz�in zâtına yemin ederek tevessül yapmak birçok âlime göre câiz değildir. Sahâbîler ne yağmur duâsında, ne sağlığında veya vefatından sonra başka işlerinde, ne mezarı başında bu şekilde tevessül yapmadılar. Bununla ilgili gelen rivâyetler zayıftır. Ancak, bu şekilde tevessül yapılabileceğini söyleyen âlimler de vardır. Kesin bir haram söz konusu olmadığı için, bu şekilde tevessül yapanlara kâfir, müşrik, sapık gibi ağır ithamları yöneltmekten kaçınmak gerekir.

c- Şirk Olan Tevessül: Allah�ın dışında başka kişilerden, ölülerden, mezarlardan, yatırlardan, şeyhlerden ve somut veya soyut putlardan, Allah�tan istenebilecek şeyleri onlardan istemek, bu anlamdaki sıkıntıların onlar tarafından giderilmesini beklemek Tevhid inancına aykırıdır. Allah�tan istenebilecek bir şey kesinlikle ne sağ ne de ölmüş kullardan istenir. Ölmüş kişilerin kendisi için Allah�a duâ etmelerini istemek de aynıdır. Bilindiği gibi ölenlerin böyle şeylere güçleri yetmez. Çünkü dünyada iken fani ve gücü çok sınırlı olan insan, öldükten sonra çürüyüp toprak olur. Kendisine bile bir hayrı olmayan kemiklerin, dirilere ne faydası dokunabilir? Ölmüşlerden medet umanların bu anlayışlarını anlamak mümkün değildir. Böyle bir tavır Allah�a ortak koşmaktır ve İslâm�la bağdaşmaz.

İbâdette ve duâda zaten aracı olmaz. İslâm inancı buna izin vermemektedir. İbâdetlerinde herhangi bir şeyi, ölmüşleri veya putlarını aracı kılanlar, onlarla Allah�a yaklaşmak isteyenler müşriklerdir. Onlar, Allah�ın dışındaki birtakım varlıklardan, ya da tanrı edindikleri şeylerden istekte bulunurlar, onlara duâ ederler. Bir kulun Allah�tan istemesi gereken şeyleri onlardan isterler. Şüphesiz bütün bunlar şirk olan �tevessül� yollarıdır. Kur�an şöyle diyor: �De ki: Allah�ı bırakıp da O�nun yerine kendinize ilâh edindiklerinizi çağırın yardımınıza. Onlar sizin herhangi bir sıkıntınızı gideremeyecekleri gibi, size gelecek herhangi bir belâyı da savamazlar.�[2369]

Duâ ve ibâdette bir başka varlığı aracı koyma sapıklık olduğu gibi buna ihtiyaç da yoktur. Tekrar edelim ki Allah (c.c.) kullarına, kendilerinden daha yakındır. Duâ veya ibâdet edenin duâsını işitir, ibâdetini bilir ve karşılığını verir. İhlâsla ibâdet edenlerden haberi vardır ve onların yaptıkları sâlih amellerin mükâfatını fazlasıyla onlara öder.[2370] Ebû Hureyre (r.a.) Peygamberimiz (s.a.s.)�in şöyle dediğini rivâyet ediyor: �Allah (c.c.) buyuruyor ki: �Ben kulumun Beni zannı ile beraberim. Bana duâ ettiği (zaman da) onun yanındayım.�[2371]

Bu Allah�tan (c.c.) başka ölülerle, dirilerle ve hali hazırda bulunmayanlarla duâ etmek ve menfaat sağlamak, sıkıntıları gidermek için onlardan yardım istemek şirk olan tevessüldür. Bu gibi kimselerden şefaat ve duâ dilemek de aynıdır. Çünkü şefaat de duâ çeşitlerindendir. Bu, doğru anlamda tevessül olmamasına rağmen, halkın câhil kesimi ve bazı ilim mensupları bu tevessül'ün (en azından) ihtilâflı tevessül olduğu imajını vermek amacıyla halkın kafasını bulandırıyorlar. Hâlbuki işin gerçeği, bu haram kılınan ve haramlığında icma edilen tevessüldür. Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Mescidler Şüphesiz Allah'ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın."[2372] "Ehadâ/kimseye" ifadesi belirsiz isimdir ve olumsuzluk ifadesinden sonra geliyor, dolayısıyla Allah (c.c.) dostu her kişiyi ve gönderilmiş her peygamberi kapsıyor. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: "De ki: �Öyleyse Bana bildirin, Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, onun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar onun bu rahmetini önleyebilir mi? De ki: Bana Allah yeter. Güvenip dayanacaklar, ancak O'na tevekkül ederler, güvenip dayanırlar."[2373]

İbn Teymiye bu konuda şöyle der; "Her kim Allah ile mahlûkatı arasında -hükümdar ve teba'ası arasındaki aracılar gibi- aracılar oluşturursa, kişi kâfir ve müşriktir. Öyle ki; kulların sorunlarını onlar Allah�a (c.c.) iletiyorlar, Allah (c.c.) da kullarını onların aracılığıyla hidâyete erdiriyor ve rızıklandırıyor. Halk önce onlardan dilekte bulunuyor, onlar da Allah�tan (c.c.) diliyorlar. Kralların yanındaki aracılar gibi. Onlar halka (da) yakın oldukları için ihtiyaçları krallara onlar dile getirirler. Halk da edep göstererek kraldan dileklerini onların yapmalarını isterler. Veya halkın onlardan (önce) dilekte bulunması, belki direkt kraldan dilekte bulunmalarından daha faydalı olabilir. Çünkü o aracılar ihtiyaçlı (sıradan halk)'dan daha krala yakındır (dosttur). Her kim bu tarzda aracılar oluşturursa o kişi kâfirdir, müşrikdir. Ondan tevbe etmesi istenir; eğer tevbe etmezse öldürülür."[2374] İşte bu, önceki müşriklerin şirkinin aynısıdır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve �Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir� diyorlar."[2375] Bunun Allah�a (c.c.) şirk koşmak olduğunu söyleyenler çoğunluktadır.[2376]

Biz, Allah'a yakın olmayı arzu ediyorsak, bu, Allah'a yakın olmuş herhangi bir kişiye, bedenen yakın olmakla gerçekleşmez. Allah'a yakın olmuş kimseler nasıl yaşıyorlarsa biz de ancak onlar gibi yaşamak suretiyle Allah'a yakın olabiliriz. Şüphesiz Allah'a yakın bildiğimiz şahıslar da bu yakınlıklarını Allah'ın râzı olacağı amellere borçludurlar. Yani Allah'a sâlih amel işleyerek yakınlık kazanmışlardır. Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: "Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar. Çünkü ben, senin için Allah'tan bir şeyi savamam."[2377] Görüldüğü gibi, Allah'a yakın olmak için, Peygamberimiz'in kızı dahi olmak yetmiyor. Mutlaka Allah'ın râzı olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.

Kısacası, Kur'an ve sünnetin bizden yapmamızı istediği en uygun ve en güzel duâ, herhangi bir kimseyi vesile edinmeksizin, direkt Allah'a yalvararak yapmamız gereken duâlardır.


Kur�an�a Göre Vesile Sâlih Ameldir


İnsan, fıtratının gereği Allah'a inanmaya meyilli yaratılmıştır. Zihinsel olarak O'nu inkâra yeltenenler için sebepler zinciri bir noktada mutlaka sona ermektedir. Her insanın müşâhede alanı içerisinde yer alan kevnî/âfâkî ve enfüsî âyetler fıtrî yeteneklerle bütünleştiğinde Allah'a teslimiyet (müslüman oluş) gerçekleşmektedir. Fakat yaratıcı olarak Allah'ı inkâr etmeye fıtratı elvermeyen nankör insan, ortaklar koşarak kendi özüne ve Allah'a ihânet etmekte, örtülü şirkle O'nu hayatından uzaklaştırmaya yeltenmektedir.

Rabbimiz Kur'an'da insanın şirk/ortak koşmadan inanmama inadını şöyle haber vermektedir: "Onların çoğu Allah'a şirk/ortak koşmadan inanmazlar."[2378] Ortak koşmanın çeşitli biçimleri vardır: Duâ yapmada, ibâdette, itaatte, sevgide, gayb biliciliğinde, hüküm koymada, ayrıca Allah ile kendisi arasına aracı koymada gerçekleşen ortak koşmalar en yaygın şirklerdir. Allah ile kendisi arasında aracı koymak şeklinde gerçekleşen şirk, mâsum gözüken, ama tevhid'in yeryüzündeki temel amacını, Allah'tan başkasına kulluğu engelleme amacını içten içe yok etmeye yönelik sinsi bir karakter arzetmektedir.

İnsanın şirk/ortak koşmadan inanmama karakterinden dolayı tevhid üzerinde yapılan kültürel tahrifler insanın hem dünya ve hem de esas olarak âhiretini etkilemektedir. Konu ile ilgili olarak vesile, şefaat ve velî kavramları, Kur'ânî düzlemde, Allah'ın irâdesine uygun bir şekilde anlaşılmayınca, inanç ve ona dayalı hayat da sağlam olmayacak, ebedî saâdet de sağlanamayacaktır. Bu üç terim, bazı kültürel ve itikadî tahriflere uğratılarak aracılık düşüncesini savunanlarca yanlış bağlamlar içinde kullanılmış ve tevhid'e zarar verici sonuçlara yol açan bir akîdevî sapma meydana gelmiştir. Sahih İslâm itikadının temel kaynağı olan korunmuş, yakînî, kesin İlâhî bildirimi içeren Kur'an, her tür ifsâda, bozulmaya, zihinsel ve pratik bulanıklığa karşı gönlümüzü ışıtan bir rehber olarak bu konuda da bize yol gösterecektir.

Vesile, Sâlih Ameldir: Vesile, kendisiyle bir amaca ulaşmak için yapılan yakınlaştırıcı ameldir. Birçok müfessir vesileyi yakınlık diye yorumlamıştır. Diğer bir ifâdeyle vesile, yaklaşma vâsıtası Allah katında yakınlık kazandırıcı, sevâba nâil kılıcı hususlardır. O halde Allah katında yakınlık kazandırıcı her güzel iş, O'na bağlılığı pekiştiren her amel vesilenin konusuna dâhildir.

Vesile, Kur'ân-ı Kerim'de iki âyette geçmektedir: "Ey iman edenler, Allah'tan ittika edin/sakının. O'na vesile arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz."[2379]; "O yalvardıkları da, onların (Allah'a) en yakın olan(lar)ı da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar. O'nun merhametini umarlar, azâbından korkarlar. Çünkü Rabbinin azâbı, cidden korkunçtur."[2380] Bu âyet-i kerimelere göre insanların Allah'a yakın diye yarar umdukları, şefaat bekledikleri, hatta duâ ile yönelip yalvardıkları varlıklar bile O'na yaklaşmak için vesile aramaktadırlar. O halde vesile, sâlih amel yapmaktır. Yoksa yakınlık kursun diye Allah ile kendimiz arasında aracılar bulmak değildir.

Mâide Sûresi 35. âyette vesile aramaya yapılan çağrının hemen ardından gelen "Allah yolunda cihad" bu kavramın en iyi tefsiridir. Yani Allah yolunda her tür gayret, vesilenin kapsamına girmektedir. Mü'minleri kendisinden sakınmaya dâvet eden Allah Teâlâ, takvânın vesilelerini/yollarını da bu ve benzeri birçok âyette göstermiştir. Mü'minleri mü'min yapan, Allah'a dost ve yakın yapan mücerred/soyut iman değildir. Bizi müslüman yapan, Allah'tan lâyıkıyla korkmak, Kur'an ahlâkına göre eylemlerimizi biçimlendirmek, kötü işlere, münkere bulaşmamak, iyiliği yaygınlaştırmaktır. Allah'tan sakınmak (takvâ) da soyut bir vicdan işi değildir. Muttakî olmak, eldeki tüm olanaklarla O'na yaklaşma vesileleri (yolları) aramaktan geçer. Her fırsatta yapılacak sâlih ameller Allah ile olan yakınlığımızın teminatıdır.

Allah'a yaklaşmak, yakın olmak fiziksel değildir. Zâten Allah insana şahdamarından daha yakındır.[2381] O halde sözkonusu yakınlık mânevî ve değer açısından yakınlıktır. Allah duâ ve isteklere cevap verme bakımından da insana yakındır. Nerede olursak olalım bizi işitir. O halde duâ ve istekte bulunurken de aracı koymak anlamsızdır: "Kullarım, sana Benden sorar(lar)sa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık veririm. O halde onlar da Bana yönelsinler, Bana inansınlar ki, doğru yolu bulsunlar."[2382]

Allah ile insanlar arasında zaman açısından da uzaklık yoktur: "Allah'a göre, şu kimselerin tevbesi makbuldür ki, câhillikle bir kötülük yapıp hemen ardından döner tevbe ederler. İşte Allah onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."[2383]

İnsanlara Allah katında ne zenginlik, ne evlât çokluğu bir yakınlık sağlar. Allah katında yakınlık sağlayıcı vesile, iman edip sâlih amel işlemektir. Kur'an'da şöyle buyrulmaktadır: "Mallarınız da evlâtlarınız da size katımızda bir yakınlık sağlamaz. Ancak iman edip sâlih ameller yapanlar başka. Onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır ve onlar saraylarda güven içindedirler."[2384]

Burada tasavvuf erbâbının vesile ve kurbet kavramları üzerinde yaptıkları tahriften söz etmeden geçmek doğru olmaz. Tasavvuf felsefesine göre, Allah'a yaklaşmak için vesile olarak şeyhin eteğine yapışmak gerekir. Bu aşamadan (fenâ fi�ş-şeyhten) sonra, fenâ fi'r-Rasûl (Peygamberde yok olmak) ve fenâ fi'llâh (Allah'ta yok olmak, O'na ulaşmak) aşamaları gelmekte ve artık yeni bir aşamadan söz edilmemektedir.

Peki, Allah bir mekâna mı sahiptir ki, O'na ulaşma çabası içerisine girilmekte, bu boş amaç için de şeyh, vesile ittihaz edilmektedir? Şüphesiz Allah mekânsal ve zamansal olarak insana uzak değildir. O halde O'na takvâ ile yaklaşmak yerine, O'nda yok olmak idealini kendisine yol olarak seçenler ciddi bir değer bulanıklığına neden olmaktadırlar. O'na yaklaşmak için sâlih amelden başka bir vesile ittihaz etmek yanlıştır.[2385]
Allah'tan Başka Velî Yoktur: "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır, diriltir ve öldürür. Sizin Allah'tan başka velîniz ve yardımcınız yoktur."[2386]; "Onların Allah'ın dışında kendilerine yardım edecek velîleri yoktur."[2387]; "Yoksa O'nun dışında birtakım velîler mi edindiler? İşte Allah, velî olan O'dur. Ölü olanları da diriltir. Her şeye güç yetiren O'dur."[2388]; "Haberin olsun, hâlis olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka velîler edinenler (şöyle derler): 'Biz bunlara bizi Allah'a daha yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.' Hiç şüphesiz Allah kendi aralarında, hakkında ihtilâf ettikleri şeylerde hüküm verecektir. Gerçekten Allah yalancı, kâfir olan kimseyi hidâyete eriştirmez."[2389]

Allah katında aracılığın, iltimasın mümkün olduğuna inananların hakiki anlamını tahrif ettiği kavramlardan biri de velî'dir. Dost, ahbap, arkadaş, yardımcı gibi anlamlara gelen velî, yukarıda alıntıladığımız âyetlerde de görüldüğü gibi, Allah'tan başkasına izâfe edilemeyecek bir yapıya sahiptir. Allah ile insanlar arasında şefaatin, velâyetin var olduğuna inanılan muharref kültürlerde bu kavramın gerçek mânâsının içi boşaltılmış, ayrıcalıklı bir sınıfa nisbet edilir olmuştur.

Kur'ân-ı Kerim'in birçok âyetinde Allah'ın tüm mü'minlerin velîsi olduğu vurgulanmaktadır. O halde tasavvuf kültüründe olduğu gibi velîlik, evliyâ sınıfına âit değildir: "Bizim velîmiz Sensin, öyleyse bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın."[2390]; "Allah iman edenlerin velîsidir."[2391]

Mü'minlerin tek ve gerçek velîsi Allah'tır. Allah'a dost olmak bakımından mü'minler de birbirinin velîsidirler: "İman eden erkekler ve iman eden kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler. Allah'a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir."[2392]

Bazı âyet-i kerimelerde de mü'minlere, kâfirlerin, zâlimlerin, şeytanların, yahûdi ve hıristiyanların velî ve yardımcı olamayacakları bildirilmektedir.[2393]

Bütün bu âyet-i kerimelerden çıkardığımız sonuç, peygamberlerin, mü'minlerin hepsi Allah'ın velîsidirler. Allah'a dost oluş, O'nu râzı etmekten dolayıdır. Yani Allah Teâlâ, iman eden ve sâlih amel işleyen kullarını velî olarak kabul etmektedir. Aynı ilkelere inanan, aynı dâvâ için kalpleri çarpan, gönül birliği yapan mü'minler de birbirlerinin velîsidirler. Birbirlerini zâlimlere karşı koruyup kollarlar.

Sözün özü, Kur'ân-ı Kerim'de muhkem bir şekilde açıklanan velî ve evliyânın vasıfları, beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkalâdelikler göstermesi veya günahları bağışlayan şefaatçi olması değil; tevhidî bir inanca sahip olması, sâlih amel yapması, münkerden kaçınıp iyiliği yaygınlaştırması, her türlü şirke, zulme ve haksızlığa karşı açıktan mücâdele etmesidir.[2394]

Sonuç: İtikadımızın temel kaynağı Kur'an, mü'minleri tevhid konusunda hassas davranmaya yöneltmektedir. Allah'a ortak koşmaya yol açacak tüm girişimler İlâhî bildirimin ışığında önlenmiştir.

Yaşadığımız toplumda "tevhid"e zarar vermeye müsâit vesile, velî ve şefaat telâkkîleri vardır. Eğer nefsimizi ve çevremizi Kur'an'ın gözüyle görmeye çalışırsak, yanlışlıkların önüne geçebiliriz. Böylece düşüncelerimizi, zihnimizi ve eylemlerimizi şirkin kirlerinden uzak tutmamız mümkün olabilir. İslâm'ın temel esaslarını oluşturan konularda Rabbimizin âyetleri şüpheye ve bulanıklığa yol açmayacak derecede açıktır. Yeter ki, sadece O'na teslim olalım. İtikadımızı şuna göre, buna göre değişir hale getirmeyelim.[2395]
ehlisünnet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
YARATMAKTA EMRETMEKTE
ALLAH AZZE VE CELLEYE AITTIR
  #20
Alt 05.07.2009, 14:48
 
Üyelik tarihi: 28.05.2006
Mesajlar: 1.672
Teşekkür etti: 267
358 Teşekkür 265 Mesaja aldı
kardes,yanlis anlama ama selefilerlede vahabilerlede isim olmaz benim.yazini okumakta istemiyorum,tartismakta istemiyorum,Allah selamet versin,Allaha emanet ol.
OSMANLI isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #21
Alt 05.07.2009, 17:42
 
oNURR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 06.01.2009
Mesajlar: 269
Teşekkür etti: 221
67 Teşekkür 44 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
kardesim ben selef-salihin , selef alimleri ve onu takip eden hocalarin kaynaklarini okurum takip ederim. sen bunun adini vahabi koyuyorsan o senin problemin.

bak sana ben sana ahmed kalkan istanbul ümraniyede görev basinda
ve üstelik vahabi degildir tevessül ile ilgili görüsleri ve kaynaklarini iletiyorum.

Kur�an�da Vesile

�Vesile� Kur�an�da iki âyette geçmektedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: �Ey İman edenler! Allah�tan ittika edin (korkup sakının) ve O�na (yaklaşmaya) vesile arayın ve O�nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.�[2355] Tefsirciler buradaki �vesile�yi, emirlerine itaat, yasaklarından kaçınmak, ya da O�nun rızâsını kazandıracak sebeplerle mü�mini Allah�a yakınlaştıracak şey diye açıklamışlardır.[2356] Yalnız buradaki yakınlık mekân yönünden bir yakınlık değil, sevgi ve O�nun rızâsına bir yakınlıktır. Kimileri de buradaki �vesile�yi, �sevgi ile kendinizi Allah�a sevdirmeye çalışınız� şeklinde açıklamışlardır. Nitekim �vesile� kelimesinin geçtiği diğer âyette şöyle buyuruluyor: �Onların taptıkları da, -hangisi daha yakındır diye- Rablerine (yaklaşmak için) bir vesile arıyorlar. O�nun rahmetini umuyorlar ve azâbından korkuyorlar. Şüphesiz senin Rabbinin azâbı korkunçtur.�[2357]

Putperestlerin taptıkları putlar veya putların arkasında var zannedilen ruhlar, cinler ve melekler, bazı insanların medet umduğu ölmüşler ve azizler bile; bırakın başkalarına yardım etmeyi, kendileri Allah�ın rahmetini umarak O�na yaklaşmak, O�nun sevgisini kazanmak için bir vesile arıyorlar. Öylese mü�minler de, Allah�ın sevgisine götürecek sebepleri, imkânları arayıp bulmalılar. Bu vesilenin anlamı, Allah�a boyun eğerek, O�ndan korkarak ve O�nu râzı edecek ameller işleyerek O�nun yakınlığını kazanmaya çalışmak demektir.

Mü�mini vesileye ulaştıracak yol iman ve takvâdır. Asıl vesile de, Allah�a yaklaşma niyeti ve O�nu sevme arzusudur. Bu kasıt ve niyet ile güzel ahlâk sahibi olmaya çalışır, sâlih amellere devam eder, Allah�ın rızâsına uygun işlerle meşgul olur. Âyetin devamında Allah yolunda cihad etmek emredilmektedir. Allah�a yakınlık kazandıracak �vesile�nin cihad ibâdetiyle yakından ilgisi bulunmaktadır. Bu noktanın altını çizmek gerekiyor. Kimileri �vesile�yi Allah�a yaklaştıracak yol gösterici bir mürşid diye anlarlar. Halbuki âyetin ifâdesi gâyet açıktır ve onların dediği gibi anlamanın imkânı yoktur. İlim ehli kimseler insana yol gösterebilirler, güzel ahlâk örneği olabilirler; ama kul ile Allah arasında kimse aracı olamaz. Buradaki �vesile, ibâdet cinsinden bir şeyle Allah�a yakınlık arama arzusudur.

Mü�mini Allah�a yaklaştıracak vesile; ilim, ibâdet ve şeriatın güzelliklerini arama ve yaşamadır. Bu, kişiyi mânevî olarak Rabbine bağlar. Kul ile Allah arasındaki bağ, kulluk, Allah�a ihtiyaç duyma, O�nun önünde boyun bükme, O�nun Rubûbiyetinin (Rabliğinin) karşısında ubûdiyet (kulluk) yapmadır. Kaldı ki, Allah�ı bilme ve O�na ibâdet etme, Allah�a olan yakınlaşmanın olmazsa olmaz şartıdır.

Allah�a tevessül etmeyi sağlayan şeylerden biri de cihad�dır. Âyet, önce takvâyı, arkasından Allah�a yaklaşmak için vesile aramayı, arkasından da cihadı emrediyor ve bunların kurtuluş sebebi olacağını açıklıyor. Bu bir anlamda İman edenlerin takvâ sahibi olup, sâlih amel işleyerek, Allah yolunda cihad etmelerini, kulluk görevi olarak sıralamaktır.

İman takvâ ile, takvâ vesileyi aramak ile, vesileyi aramak da cihad ile tamam olmaktadır. Öyleyse, Allah�a vesile aramayı, Allah yolunda cihad�dan ayrı düşünmek, âyeti eksik anlama olur. Bu cihad ister İslâm�ın düşmanlarıyla olsun, isterse azgın nefse karşı, isterse aldatıcı şeytana karşı olsun; farketmez. Kur�an şöyle buyuruyor: �Artık her kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine olan ibâdetinde hiç bir şeyi ortak koşmasın.�[2358] Bu âyet de �vesile� konusunda önemli ip uçları veriyor. Allah�a mânevî olarak kavuşmanın yolu, sâlih amel işlemek ve ibâdette hiç kimseyi ortak koşmamaktır. Bu demektir ki ilâhlara tapınmak sapıklık olduğu gibi, ibâdette aracı bulmak da sapıklıktır. Tevessül, ibâdette bir aracı, bir torpilci bulmak değil; ibâdet cinsinden bir sâlih ameli ihlâsla yaparak, takvâya sarılarak ve Allah yolunda cehd ederek (çalışarak) O�nun rızâsını kazanmaya çaba harcamaktır.

İbâdette, zikirde, duâda başkalarını aracı yapmak doğru değildir. Ölmüşleri, aziz zannedilenleri, yaşayan kimseleri �falancanın yüzü suyu hürmetine� diyerek işin içine katmak vesile değildir. Duâların ve zikirlerin kabulü için uzaklarda yaşayanları veya mezarlarda un ufak olmuş ölmüşleri araya koymak tevhide aykırıdır (Kimileri duâlarını ve zikirlerini önce hocalarına (şeyhlerine) sunuyorlar, onların da bu duâ ve zikirlerini Allah�a arzetmesini istiyorlar. Bu yolla duâ ve zikirlerinin kabul göreceğini hayal ediyorlar. Hâlbuki Allah (c.c.) kuluna, onun şahdamarından daha yakındır, duâ edenin duâsını işitir ve karşılığını verir.[2359] Rabbimiz (c.c.) kulun ibâdetinde başkalarını ortak etmesini kesinlikle yasaklıyor.[2360]



Tevessülün Çeşitleri

Tevessül konusunda şöyle bir soru ile karşı karşıyayız: Peygamberimizin, sahâbîlerinin veya diğer sâlih mü�minlerin adıyla tevessül yapılabilir mi? �Falancanın yüzü suyu hurmetine, falancanın hatırı için, falancanın yüce makamı için� şeklinde duâ edelebilir mi? Tevessül deyince bir çoklarına göre bu anlam anlaşılmaktadır. Yani duâ ve ibâdette birinin adıyla hareket etmek şeklinde. Kimileri de tevessül�ü, kişiyi doğru yola götürecek bir mürşid bulma diye anlamaktadır. Bu konuyu kısa da olsa açıklamakta fayda var:

Hatırlayalım ki, yukarıda geçtiği gibi, tevessül yapmak, yani Allah�a yaklaşmak için sebep aramak Kur�an�ın emridir. Bu sebepler de ibâdet cinsinden bir şey olmalı, takvâ ve cihad ile çoğaltılmalıdır. Din�e sonradan sokulmuş ve bid�at halini almış şeylerle tevessül yapılamaz. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.), din adına sonradan uydurulmuş bütün âdetlere bid�at diyor ve hepsini de reddediyor.[2361]

Âlimler tevessülü üçe ayırmışlardır:

a- Meşrû Olan Tevessül
1- Allah�ın yüce isimleriyle veya O�na ait sıfatlarla vesile aramak. Rabbimiz, Kendi isimleriyle duâ etmemizi söylüyor.[2362] Öyleyse, �Allah�ım, senin rahmetinle, lütfunla, ilminle, vb. bağışlanma istiyorum� gibi duâlar meşrûdur. İslâm�ın temellerinden biri, Rasûlullah�a iman ve O�na itaat etmektir. O�na itaat etmek Allah�a itaat etmektir.[2363] Peygambere itaat ederek Allah�a tevessül etmek farzdır ve iman bu itaatle tamamlanır.

2- Duâ edenin işlediği sâlih bir amelle tevessülde bulunması. Kur�an�da[2364] buna işaret vardır. Bir hadiste geçtiği gibi, bir mağarada, mağaranın ağzını kapatan bir kaya sebebiyle mahsur kalan üç kişi işledikleri sâlih amelleri anlatarak Allah�tan yardım istediler ve mağaradan kurtuldular.[2365]

3- Sâlih bir insanın duâsıyla tevessülde bulunmak. Rasûlullah�ın duâsı ve şefaatiyla �tevessül�de bulunmak da câizdir. Müslümanlar O�nun sağlığında duâsıyla, Kıyâmet gününde de O�nun şefaatiyla tevessül ederler. Bazı kimseler Peygamberimize gelerek kendileri için yağmur duâsı yapmasını İştemişlerdi. O da onlar için duâ etmişti.[2366] Peygamberimizin vefatından sonra başta Hz. Ömer olmak üzere bazı sahâbîler Hz. Abbas�a giderek onun kendileri için duâ etmesini istemişlerdir. Burada kastedilen Peygamberimizin duâsı ve şefaatidir.[2367] Peygamberimiz kör bir adama duâ öğreterek bu duâ ile tevessül yapmasını söylemiştir.[2368]

b- Bid�at Olan Tevessül: Peygamberimizin kendi zâtıyla, Kâbe�nin veya bir makamın, kişilerin adıyla, �yüzü suyu hürmetine�, ya da Peygamberimiz�in zâtına yemin ederek tevessül yapmak birçok âlime göre câiz değildir. Sahâbîler ne yağmur duâsında, ne sağlığında veya vefatından sonra başka işlerinde, ne mezarı başında bu şekilde tevessül yapmadılar. Bununla ilgili gelen rivâyetler zayıftır. Ancak, bu şekilde tevessül yapılabileceğini söyleyen âlimler de vardır. Kesin bir haram söz konusu olmadığı için, bu şekilde tevessül yapanlara kâfir, müşrik, sapık gibi ağır ithamları yöneltmekten kaçınmak gerekir.

c- Şirk Olan Tevessül: Allah�ın dışında başka kişilerden, ölülerden, mezarlardan, yatırlardan, şeyhlerden ve somut veya soyut putlardan, Allah�tan istenebilecek şeyleri onlardan istemek, bu anlamdaki sıkıntıların onlar tarafından giderilmesini beklemek Tevhid inancına aykırıdır. Allah�tan istenebilecek bir şey kesinlikle ne sağ ne de ölmüş kullardan istenir. Ölmüş kişilerin kendisi için Allah�a duâ etmelerini istemek de aynıdır. Bilindiği gibi ölenlerin böyle şeylere güçleri yetmez. Çünkü dünyada iken fani ve gücü çok sınırlı olan insan, öldükten sonra çürüyüp toprak olur. Kendisine bile bir hayrı olmayan kemiklerin, dirilere ne faydası dokunabilir? Ölmüşlerden medet umanların bu anlayışlarını anlamak mümkün değildir. Böyle bir tavır Allah�a ortak koşmaktır ve İslâm�la bağdaşmaz.

İbâdette ve duâda zaten aracı olmaz. İslâm inancı buna izin vermemektedir. İbâdetlerinde herhangi bir şeyi, ölmüşleri veya putlarını aracı kılanlar, onlarla Allah�a yaklaşmak isteyenler müşriklerdir. Onlar, Allah�ın dışındaki birtakım varlıklardan, ya da tanrı edindikleri şeylerden istekte bulunurlar, onlara duâ ederler. Bir kulun Allah�tan istemesi gereken şeyleri onlardan isterler. Şüphesiz bütün bunlar şirk olan �tevessül� yollarıdır. Kur�an şöyle diyor: �De ki: Allah�ı bırakıp da O�nun yerine kendinize ilâh edindiklerinizi çağırın yardımınıza. Onlar sizin herhangi bir sıkıntınızı gideremeyecekleri gibi, size gelecek herhangi bir belâyı da savamazlar.�[2369]

Duâ ve ibâdette bir başka varlığı aracı koyma sapıklık olduğu gibi buna ihtiyaç da yoktur. Tekrar edelim ki Allah (c.c.) kullarına, kendilerinden daha yakındır. Duâ veya ibâdet edenin duâsını işitir, ibâdetini bilir ve karşılığını verir. İhlâsla ibâdet edenlerden haberi vardır ve onların yaptıkları sâlih amellerin mükâfatını fazlasıyla onlara öder.[2370] Ebû Hureyre (r.a.) Peygamberimiz (s.a.s.)�in şöyle dediğini rivâyet ediyor: �Allah (c.c.) buyuruyor ki: �Ben kulumun Beni zannı ile beraberim. Bana duâ ettiği (zaman da) onun yanındayım.�[2371]

Bu Allah�tan (c.c.) başka ölülerle, dirilerle ve hali hazırda bulunmayanlarla duâ etmek ve menfaat sağlamak, sıkıntıları gidermek için onlardan yardım istemek şirk olan tevessüldür. Bu gibi kimselerden şefaat ve duâ dilemek de aynıdır. Çünkü şefaat de duâ çeşitlerindendir. Bu, doğru anlamda tevessül olmamasına rağmen, halkın câhil kesimi ve bazı ilim mensupları bu tevessül'ün (en azından) ihtilâflı tevessül olduğu imajını vermek amacıyla halkın kafasını bulandırıyorlar. Hâlbuki işin gerçeği, bu haram kılınan ve haramlığında icma edilen tevessüldür. Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Mescidler Şüphesiz Allah'ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın."[2372] "Ehadâ/kimseye" ifadesi belirsiz isimdir ve olumsuzluk ifadesinden sonra geliyor, dolayısıyla Allah (c.c.) dostu her kişiyi ve gönderilmiş her peygamberi kapsıyor. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: "De ki: �Öyleyse Bana bildirin, Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, onun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar onun bu rahmetini önleyebilir mi? De ki: Bana Allah yeter. Güvenip dayanacaklar, ancak O'na tevekkül ederler, güvenip dayanırlar."[2373]

İbn Teymiye bu konuda şöyle der; "Her kim Allah ile mahlûkatı arasında -hükümdar ve teba'ası arasındaki aracılar gibi- aracılar oluşturursa, kişi kâfir ve müşriktir. Öyle ki; kulların sorunlarını onlar Allah�a (c.c.) iletiyorlar, Allah (c.c.) da kullarını onların aracılığıyla hidâyete erdiriyor ve rızıklandırıyor. Halk önce onlardan dilekte bulunuyor, onlar da Allah�tan (c.c.) diliyorlar. Kralların yanındaki aracılar gibi. Onlar halka (da) yakın oldukları için ihtiyaçları krallara onlar dile getirirler. Halk da edep göstererek kraldan dileklerini onların yapmalarını isterler. Veya halkın onlardan (önce) dilekte bulunması, belki direkt kraldan dilekte bulunmalarından daha faydalı olabilir. Çünkü o aracılar ihtiyaçlı (sıradan halk)'dan daha krala yakındır (dosttur). Her kim bu tarzda aracılar oluşturursa o kişi kâfirdir, müşrikdir. Ondan tevbe etmesi istenir; eğer tevbe etmezse öldürülür."[2374] İşte bu, önceki müşriklerin şirkinin aynısıdır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve �Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir� diyorlar."[2375] Bunun Allah�a (c.c.) şirk koşmak olduğunu söyleyenler çoğunluktadır.[2376]

Biz, Allah'a yakın olmayı arzu ediyorsak, bu, Allah'a yakın olmuş herhangi bir kişiye, bedenen yakın olmakla gerçekleşmez. Allah'a yakın olmuş kimseler nasıl yaşıyorlarsa biz de ancak onlar gibi yaşamak suretiyle Allah'a yakın olabiliriz. Şüphesiz Allah'a yakın bildiğimiz şahıslar da bu yakınlıklarını Allah'ın râzı olacağı amellere borçludurlar. Yani Allah'a sâlih amel işleyerek yakınlık kazanmışlardır. Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: "Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar. Çünkü ben, senin için Allah'tan bir şeyi savamam."[2377] Görüldüğü gibi, Allah'a yakın olmak için, Peygamberimiz'in kızı dahi olmak yetmiyor. Mutlaka Allah'ın râzı olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.

Kısacası, Kur'an ve sünnetin bizden yapmamızı istediği en uygun ve en güzel duâ, herhangi bir kimseyi vesile edinmeksizin, direkt Allah'a yalvararak yapmamız gereken duâlardır.


Kur�an�a Göre Vesile Sâlih Ameldir


İnsan, fıtratının gereği Allah'a inanmaya meyilli yaratılmıştır. Zihinsel olarak O'nu inkâra yeltenenler için sebepler zinciri bir noktada mutlaka sona ermektedir. Her insanın müşâhede alanı içerisinde yer alan kevnî/âfâkî ve enfüsî âyetler fıtrî yeteneklerle bütünleştiğinde Allah'a teslimiyet (müslüman oluş) gerçekleşmektedir. Fakat yaratıcı olarak Allah'ı inkâr etmeye fıtratı elvermeyen nankör insan, ortaklar koşarak kendi özüne ve Allah'a ihânet etmekte, örtülü şirkle O'nu hayatından uzaklaştırmaya yeltenmektedir.

Rabbimiz Kur'an'da insanın şirk/ortak koşmadan inanmama inadını şöyle haber vermektedir: "Onların çoğu Allah'a şirk/ortak koşmadan inanmazlar."[2378] Ortak koşmanın çeşitli biçimleri vardır: Duâ yapmada, ibâdette, itaatte, sevgide, gayb biliciliğinde, hüküm koymada, ayrıca Allah ile kendisi arasına aracı koymada gerçekleşen ortak koşmalar en yaygın şirklerdir. Allah ile kendisi arasında aracı koymak şeklinde gerçekleşen şirk, mâsum gözüken, ama tevhid'in yeryüzündeki temel amacını, Allah'tan başkasına kulluğu engelleme amacını içten içe yok etmeye yönelik sinsi bir karakter arzetmektedir.

İnsanın şirk/ortak koşmadan inanmama karakterinden dolayı tevhid üzerinde yapılan kültürel tahrifler insanın hem dünya ve hem de esas olarak âhiretini etkilemektedir. Konu ile ilgili olarak vesile, şefaat ve velî kavramları, Kur'ânî düzlemde, Allah'ın irâdesine uygun bir şekilde anlaşılmayınca, inanç ve ona dayalı hayat da sağlam olmayacak, ebedî saâdet de sağlanamayacaktır. Bu üç terim, bazı kültürel ve itikadî tahriflere uğratılarak aracılık düşüncesini savunanlarca yanlış bağlamlar içinde kullanılmış ve tevhid'e zarar verici sonuçlara yol açan bir akîdevî sapma meydana gelmiştir. Sahih İslâm itikadının temel kaynağı olan korunmuş, yakînî, kesin İlâhî bildirimi içeren Kur'an, her tür ifsâda, bozulmaya, zihinsel ve pratik bulanıklığa karşı gönlümüzü ışıtan bir rehber olarak bu konuda da bize yol gösterecektir.

Vesile, Sâlih Ameldir: Vesile, kendisiyle bir amaca ulaşmak için yapılan yakınlaştırıcı ameldir. Birçok müfessir vesileyi yakınlık diye yorumlamıştır. Diğer bir ifâdeyle vesile, yaklaşma vâsıtası Allah katında yakınlık kazandırıcı, sevâba nâil kılıcı hususlardır. O halde Allah katında yakınlık kazandırıcı her güzel iş, O'na bağlılığı pekiştiren her amel vesilenin konusuna dâhildir.

Vesile, Kur'ân-ı Kerim'de iki âyette geçmektedir: "Ey iman edenler, Allah'tan ittika edin/sakının. O'na vesile arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz."[2379]; "O yalvardıkları da, onların (Allah'a) en yakın olan(lar)ı da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar. O'nun merhametini umarlar, azâbından korkarlar. Çünkü Rabbinin azâbı, cidden korkunçtur."[2380] Bu âyet-i kerimelere göre insanların Allah'a yakın diye yarar umdukları, şefaat bekledikleri, hatta duâ ile yönelip yalvardıkları varlıklar bile O'na yaklaşmak için vesile aramaktadırlar. O halde vesile, sâlih amel yapmaktır. Yoksa yakınlık kursun diye Allah ile kendimiz arasında aracılar bulmak değildir.

Mâide Sûresi 35. âyette vesile aramaya yapılan çağrının hemen ardından gelen "Allah yolunda cihad" bu kavramın en iyi tefsiridir. Yani Allah yolunda her tür gayret, vesilenin kapsamına girmektedir. Mü'minleri kendisinden sakınmaya dâvet eden Allah Teâlâ, takvânın vesilelerini/yollarını da bu ve benzeri birçok âyette göstermiştir. Mü'minleri mü'min yapan, Allah'a dost ve yakın yapan mücerred/soyut iman değildir. Bizi müslüman yapan, Allah'tan lâyıkıyla korkmak, Kur'an ahlâkına göre eylemlerimizi biçimlendirmek, kötü işlere, münkere bulaşmamak, iyiliği yaygınlaştırmaktır. Allah'tan sakınmak (takvâ) da soyut bir vicdan işi değildir. Muttakî olmak, eldeki tüm olanaklarla O'na yaklaşma vesileleri (yolları) aramaktan geçer. Her fırsatta yapılacak sâlih ameller Allah ile olan yakınlığımızın teminatıdır.

Allah'a yaklaşmak, yakın olmak fiziksel değildir. Zâten Allah insana şahdamarından daha yakındır.[2381] O halde sözkonusu yakınlık mânevî ve değer açısından yakınlıktır. Allah duâ ve isteklere cevap verme bakımından da insana yakındır. Nerede olursak olalım bizi işitir. O halde duâ ve istekte bulunurken de aracı koymak anlamsızdır: "Kullarım, sana Benden sorar(lar)sa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık veririm. O halde onlar da Bana yönelsinler, Bana inansınlar ki, doğru yolu bulsunlar."[2382]

Allah ile insanlar arasında zaman açısından da uzaklık yoktur: "Allah'a göre, şu kimselerin tevbesi makbuldür ki, câhillikle bir kötülük yapıp hemen ardından döner tevbe ederler. İşte Allah onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."[2383]

İnsanlara Allah katında ne zenginlik, ne evlât çokluğu bir yakınlık sağlar. Allah katında yakınlık sağlayıcı vesile, iman edip sâlih amel işlemektir. Kur'an'da şöyle buyrulmaktadır: "Mallarınız da evlâtlarınız da size katımızda bir yakınlık sağlamaz. Ancak iman edip sâlih ameller yapanlar başka. Onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır ve onlar saraylarda güven içindedirler."[2384]

Burada tasavvuf erbâbının vesile ve kurbet kavramları üzerinde yaptıkları tahriften söz etmeden geçmek doğru olmaz. Tasavvuf felsefesine göre, Allah'a yaklaşmak için vesile olarak şeyhin eteğine yapışmak gerekir. Bu aşamadan (fenâ fi�ş-şeyhten) sonra, fenâ fi'r-Rasûl (Peygamberde yok olmak) ve fenâ fi'llâh (Allah'ta yok olmak, O'na ulaşmak) aşamaları gelmekte ve artık yeni bir aşamadan söz edilmemektedir.

Peki, Allah bir mekâna mı sahiptir ki, O'na ulaşma çabası içerisine girilmekte, bu boş amaç için de şeyh, vesile ittihaz edilmektedir? Şüphesiz Allah mekânsal ve zamansal olarak insana uzak değildir. O halde O'na takvâ ile yaklaşmak yerine, O'nda yok olmak idealini kendisine yol olarak seçenler ciddi bir değer bulanıklığına neden olmaktadırlar. O'na yaklaşmak için sâlih amelden başka bir vesile ittihaz etmek yanlıştır.[2385]
Allah'tan Başka Velî Yoktur: "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır, diriltir ve öldürür. Sizin Allah'tan başka velîniz ve yardımcınız yoktur."[2386]; "Onların Allah'ın dışında kendilerine yardım edecek velîleri yoktur."[2387]; "Yoksa O'nun dışında birtakım velîler mi edindiler? İşte Allah, velî olan O'dur. Ölü olanları da diriltir. Her şeye güç yetiren O'dur."[2388]; "Haberin olsun, hâlis olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka velîler edinenler (şöyle derler): 'Biz bunlara bizi Allah'a daha yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.' Hiç şüphesiz Allah kendi aralarında, hakkında ihtilâf ettikleri şeylerde hüküm verecektir. Gerçekten Allah yalancı, kâfir olan kimseyi hidâyete eriştirmez."[2389]

Allah katında aracılığın, iltimasın mümkün olduğuna inananların hakiki anlamını tahrif ettiği kavramlardan biri de velî'dir. Dost, ahbap, arkadaş, yardımcı gibi anlamlara gelen velî, yukarıda alıntıladığımız âyetlerde de görüldüğü gibi, Allah'tan başkasına izâfe edilemeyecek bir yapıya sahiptir. Allah ile insanlar arasında şefaatin, velâyetin var olduğuna inanılan muharref kültürlerde bu kavramın gerçek mânâsının içi boşaltılmış, ayrıcalıklı bir sınıfa nisbet edilir olmuştur.

Kur'ân-ı Kerim'in birçok âyetinde Allah'ın tüm mü'minlerin velîsi olduğu vurgulanmaktadır. O halde tasavvuf kültüründe olduğu gibi velîlik, evliyâ sınıfına âit değildir: "Bizim velîmiz Sensin, öyleyse bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın."[2390]; "Allah iman edenlerin velîsidir."[2391]

Mü'minlerin tek ve gerçek velîsi Allah'tır. Allah'a dost olmak bakımından mü'minler de birbirinin velîsidirler: "İman eden erkekler ve iman eden kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler. Allah'a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir."[2392]

Bazı âyet-i kerimelerde de mü'minlere, kâfirlerin, zâlimlerin, şeytanların, yahûdi ve hıristiyanların velî ve yardımcı olamayacakları bildirilmektedir.[2393]

Bütün bu âyet-i kerimelerden çıkardığımız sonuç, peygamberlerin, mü'minlerin hepsi Allah'ın velîsidirler. Allah'a dost oluş, O'nu râzı etmekten dolayıdır. Yani Allah Teâlâ, iman eden ve sâlih amel işleyen kullarını velî olarak kabul etmektedir. Aynı ilkelere inanan, aynı dâvâ için kalpleri çarpan, gönül birliği yapan mü'minler de birbirlerinin velîsidirler. Birbirlerini zâlimlere karşı koruyup kollarlar.

Sözün özü, Kur'ân-ı Kerim'de muhkem bir şekilde açıklanan velî ve evliyânın vasıfları, beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkalâdelikler göstermesi veya günahları bağışlayan şefaatçi olması değil; tevhidî bir inanca sahip olması, sâlih amel yapması, münkerden kaçınıp iyiliği yaygınlaştırması, her türlü şirke, zulme ve haksızlığa karşı açıktan mücâdele etmesidir.[2394]

Sonuç: İtikadımızın temel kaynağı Kur'an, mü'minleri tevhid konusunda hassas davranmaya yöneltmektedir. Allah'a ortak koşmaya yol açacak tüm girişimler İlâhî bildirimin ışığında önlenmiştir.

Yaşadığımız toplumda "tevhid"e zarar vermeye müsâit vesile, velî ve şefaat telâkkîleri vardır. Eğer nefsimizi ve çevremizi Kur'an'ın gözüyle görmeye çalışırsak, yanlışlıkların önüne geçebiliriz. Böylece düşüncelerimizi, zihnimizi ve eylemlerimizi şirkin kirlerinden uzak tutmamız mümkün olabilir. İslâm'ın temel esaslarını oluşturan konularda Rabbimizin âyetleri şüpheye ve bulanıklığa yol açmayacak derecede açıktır. Yeter ki, sadece O'na teslim olalım. İtikadımızı şuna göre, buna göre değişir hale getirmeyelim.[2395]
öncelikle yazını okumadım sadece ilk cümlene dikkat etim o yüzden sormak istedim.Şimdi SELEF-İ SALİHİN demek İSLAMİYET'in ilk 2 asrın müslümanları demektir.Yani Eshab-ı Kiram ve tabiine verilen isimdir.bu güzel insanların itikadına uyana da EHL-İ SÜNNET VEL-CEMAAT mezhebi denilir.ama bir de şu varki sonraları bu SELEF-İ SALİHİN ,selefieye mezhebi tarzına dönüştürülmeye başladı oysa selefiye mezhebi denilen şey yoktur.Yani mezhepsizler selef kelimesini istismar ediyorlar.Bazı Ehl-i sünnet vel-camaat itikadındaki alimlerin kitaplarında "selefin mezhebi"yani eshab-ı kiramın yürüdüğü yol diye geçer ama selefiye mezhebi diye bir şey yoktur.Umarım iyi anlatabilmişimdir.Zaten vehhabilik özellikle türkiyede selefiye mezhebi adı altında sadece isim değişikliği halinde sinsice yayılmak isteniyor.
Benim merak ettiğim sen şimdi selefiye mezhebi şeklinde bir şey mi sölemek istedin yoksa Selef-i salihin'e uyan yazardan mı bahsettin?
oNURR isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #22
Alt 05.07.2009, 18:36
HAKIMIYYET YALNIZCA ALLAHINDIR
 
ehlisünnet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.09.2008
Mesajlar: 958
Teşekkür etti: 186
143 Teşekkür 96 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız oNURR
Mesajı göster
öncelikle yazını okumadım sadece ilk cümlene dikkat etim o yüzden sormak istedim.Şimdi SELEF-İ SALİHİN demek İSLAMİYET'in ilk 2 asrın müslümanları demektir.Yani Eshab-ı Kiram ve tabiine verilen isimdir.bu güzel insanların itikadına uyana da EHL-İ SÜNNET VEL-CEMAAT mezhebi denilir.ama bir de şu varki sonraları bu SELEF-İ SALİHİN ,selefieye mezhebi tarzına dönüştürülmeye başladı oysa selefiye mezhebi denilen şey yoktur.Yani mezhepsizler selef kelimesini istismar ediyorlar.Bazı Ehl-i sünnet vel-camaat itikadındaki alimlerin kitaplarında "selefin mezhebi"yani eshab-ı kiramın yürüdüğü yol diye geçer ama selefiye mezhebi diye bir şey yoktur.Umarım iyi anlatabilmişimdir.Zaten vehhabilik özellikle türkiyede selefiye mezhebi adı altında sadece isim değişikliği halinde sinsice yayılmak isteniyor.
Benim merak ettiğim sen şimdi selefiye mezhebi şeklinde bir şey mi sölemek istedin yoksa Selef-i salihin'e uyan yazardan mı bahsettin?
galiba dogru okumadin, ben selef salihin yolundan bahs ediyorum. selef mezhepi diye bir sey yazmadim.

birde sunu kesinlikle söyleyebilirim. tarikatta olan arkadaslarin zittina veya hosuna gitmeyen birsey söyledigin veya yazdigin zaman, vahabi damgasini vuruyorlar. bence vahabi kelimesi agizlarina sakiz olup gercekleri görmemek veya saptirmak icin vahabi diyorlarki kendilerini böylece tatmin etmis oluyorlar, veya meselenin icinden böyle cikiyorlar.

eger birsey kuran ve sünnete uyuyorsa, bunun neresi vahabi, egr kuran vesünnete uymayan seyi yazdigimi bunun neresi vahabi. bunu olaylari carptirmak icin kasitli olarak yapiyorlar. özellikle cübbeli beefendi her vaazinda vahabi..vahabi...vahabil.. kelimelerini kullaniyor.
ehlisünnet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
YARATMAKTA EMRETMEKTE
ALLAH AZZE VE CELLEYE AITTIR
  #23
Alt 05.07.2009, 18:42
HAKIMIYYET YALNIZCA ALLAHINDIR
 
ehlisünnet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.09.2008
Mesajlar: 958
Teşekkür etti: 186
143 Teşekkür 96 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız OSMANLI
Mesajı göster
kardes,yanlis anlama ama selefilerlede vahabilerlede isim olmaz benim.yazini okumakta istemiyorum,tartismakta istemiyorum,Allah selamet versin,Allaha emanet ol.

eger birisi sana kurandan sünnetden delil getirip, sirf senin tarikat görüsüne uymayip nefis yapiyorsan o zaman sen taasup pesindesin.

sizleri vahabi kelimesiyle aldatiyorlar, tarikat görüsüne zit olan hareket vahabi olarak damgalaniyor. siz saf ve temiz kalpli kisiler olarak iyi niyyetlisiniz, ama maalesef vahabi takintiniz var. kelimeler ve kavramlar üzerine takilip kalmissiniz.

ne diyelim... Allah gercekleri hepime yasatmayi ve görmeyi nasip eylesin
ehlisünnet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
YARATMAKTA EMRETMEKTE
ALLAH AZZE VE CELLEYE AITTIR
  #24
Alt 05.07.2009, 19:44
 
oNURR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 06.01.2009
Mesajlar: 269
Teşekkür etti: 221
67 Teşekkür 44 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
galiba dogru okumadin, ben selef salihin yolundan bahs ediyorum. selef mezhepi diye bir sey yazmadim.

birde sunu kesinlikle söyleyebilirim. tarikatta olan arkadaslarin zittina veya hosuna gitmeyen birsey söyledigin veya yazdigin zaman, vahabi damgasini vuruyorlar. bence vahabi kelimesi agizlarina sakiz olup gercekleri görmemek veya saptirmak icin vahabi diyorlarki kendilerini böylece tatmin etmis oluyorlar, veya meselenin icinden böyle cikiyorlar.

eger birsey kuran ve sünnete uyuyorsa, bunun neresi vahabi, egr kuran vesünnete uymayan seyi yazdigimi bunun neresi vahabi. bunu olaylari carptirmak icin kasitli olarak yapiyorlar. özellikle cübbeli beefendi her vaazinda vahabi..vahabi...vahabil.. kelimelerini kullaniyor.
ben herhangi bir tarikatta değilim.ama sen neye dayanarak tarikat sünnete ve kurana uymuyor diyosun anlayamadım tam olarak.bence tarikat insanı doğru yola çeken bir yoldur ha bu yolda yürümemek tabiki de günah değil yine de tarikatte olan arkadaşlarımız daha iyi biliyordur mutlaka onlar da bir şeyler söylerler bu arada "osmanlı"arkadaşımızın işçi-patron şeklinde verdiği örnek de çok hoş ve katılıyorum
oNURR isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #25
Alt 05.07.2009, 20:18
HAKIMIYYET YALNIZCA ALLAHINDIR
 
ehlisünnet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.09.2008
Mesajlar: 958
Teşekkür etti: 186
143 Teşekkür 96 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız oNURR
Mesajı göster
ben herhangi bir tarikatta değilim.ama sen neye dayanarak tarikat sünnete ve kurana uymuyor diyosun anlayamadım tam olarak.bence tarikat insanı doğru yola çeken bir yoldur ha bu yolda yürümemek tabiki de günah değil yine de tarikatte olan arkadaşlarımız daha iyi biliyordur mutlaka onlar da bir şeyler söylerler bu arada "osmanlı"arkadaşımızın işçi-patron şeklinde verdiği örnek de çok hoş ve katılıyorum

kardesim dikkatli oku lütfen, ben birsey kuran ve sünnete uymuyorsa diye ifade ettim.
tabiiki tarikat bu cizgileri asmadigi müddetce benimde tarikata elestirme hakkim yoktur. yalniz kuran ve sünnetten ayrilmadigi müddetce. maalesef günümüzün tarikatlari bu cizgiyi ihlal ediyorlar.
ehlisünnet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
YARATMAKTA EMRETMEKTE
ALLAH AZZE VE CELLEYE AITTIR
  #26
Alt 05.07.2009, 20:34
 
Üyelik tarihi: 17.01.2009
Mesajlar: 200
Teşekkür etti: 26
78 Teşekkür 53 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
kardesim ben selef-salihin , selef alimleri ve onu takip eden hocalarin kaynaklarini okurum takip ederim. sen bunun adini vahabi koyuyorsan o senin problemin.


b- Bid�at Olan Tevessül: Peygamberimizin kendi zâtıyla, Kâbe�nin veya bir makamın, kişilerin adıyla, �yüzü suyu hürmetine�, ya da Peygamberimiz�in zâtına yemin ederek tevessül yapmak birçok âlime göre câiz değildir. Sahâbîler ne yağmur duâsında, ne sağlığında veya vefatından sonra başka işlerinde, ne mezarı başında bu şekilde tevessül yapmadılar. Bununla ilgili gelen rivâyetler zayıftır. Ancak, bu şekilde tevessül yapılabileceğini söyleyen âlimler de vardır. Kesin bir haram söz konusu olmadığı için, bu şekilde tevessül yapanlara kâfir, müşrik, sapık gibi ağır ithamları yöneltmekten kaçınmak gerekir.

c- Şirk Olan Tevessül: Allah�ın dışında başka kişilerden, ölülerden, mezarlardan, yatırlardan, şeyhlerden ve somut veya soyut putlardan, Allah�tan istenebilecek şeyleri onlardan istemek, bu anlamdaki sıkıntıların onlar tarafından giderilmesini beklemek Tevhid inancına aykırıdır. Allah�tan istenebilecek bir şey kesinlikle ne sağ ne de ölmüş kullardan istenir. Ölmüş kişilerin kendisi için Allah�a duâ etmelerini istemek de aynıdır. Bilindiği gibi ölenlerin böyle şeylere güçleri yetmez. Çünkü dünyada iken fani ve gücü çok sınırlı olan insan, öldükten sonra çürüyüp toprak olur. Kendisine bile bir hayrı olmayan kemiklerin, dirilere ne faydası dokunabilir? Ölmüşlerden medet umanların bu anlayışlarını anlamak mümkün değildir. Böyle bir tavır Allah�a ortak koşmaktır ve İslâm�la bağdaşmaz.

İbâdette ve duâda zaten aracı olmaz. İslâm inancı buna izin vermemektedir. İbâdetlerinde herhangi bir şeyi, ölmüşleri veya putlarını aracı kılanlar, onlarla Allah�a yaklaşmak isteyenler müşriklerdir. Onlar, Allah�ın dışındaki birtakım varlıklardan, ya da tanrı edindikleri şeylerden istekte bulunurlar, onlara duâ ederler. Bir kulun Allah�tan istemesi gereken şeyleri onlardan isterler. Şüphesiz bütün bunlar şirk olan �tevessül� yollarıdır. Kur�an şöyle diyor: �De ki: Allah�ı bırakıp da O�nun yerine kendinize ilâh edindiklerinizi çağırın yardımınıza. Onlar sizin herhangi bir sıkıntınızı gideremeyecekleri gibi, size gelecek herhangi bir belâyı da savamazlar.�[2369]

Duâ ve ibâdette bir başka varlığı aracı koyma sapıklık olduğu gibi buna ihtiyaç da yoktur. Tekrar edelim ki Allah (c.c.) kullarına, kendilerinden daha yakındır. Duâ veya ibâdet edenin duâsını işitir, ibâdetini bilir ve karşılığını verir. İhlâsla ibâdet edenlerden haberi vardır ve onların yaptıkları sâlih amellerin mükâfatını fazlasıyla onlara öder.[2370] Ebû Hureyre (r.a.) Peygamberimiz (s.a.s.)�in şöyle dediğini rivâyet ediyor: �Allah (c.c.) buyuruyor ki: �Ben kulumun Beni zannı ile beraberim. Bana duâ ettiği (zaman da) onun yanındayım.�[2371]
Selefus-Salihin'den ve Sahih Sünnet'ten sana bir kac delil.
Diyorsunuz ya taklit ermeyin ve bende sizin dediginiz gibi kendim arastirdim sana
su Hadisleri yaziyorum.


1400: Evs ibni Evs (Allah Ondan razı olsun)'dan rivayet edildiğine göre
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular: "Günlerin en faziletlisi
Cuma günüdür. Bu sebeple o gün bana çokça salat ve selam getriniz, çünkü salat ve selamlarınız bana sunulur." Bunun üzerine ashab-ı kiram:
"Ya Rasûlallah, salat ve selamlarımız size nasıl arzedilir, halbuki siz çürümüş
olacaksınız" diye sorunca, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), "Allah Peygamberlerin cesedlerini çürütmeyi toprağa haram kılmıştır" buyurdular.
(Ebu Davud, Salat, 201, Ayrıca bk. Nesâî, Cum`a 5; İbni Mâce, İkamet 79, Cenâiz 65. 1159'da geçmişti.)
Imam Nevevi Riyadus-Salihinde Senedinin Sahih oldugunu söyledi
(ama Elbani Itikadina uymadigi icin zayif diyor)

1403: Yine Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun)'dan bildirildiğine göre
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
"Bir kimse bana salat ve selam getirdiği zaman onun selamını almam için
Allah, bana ruhumu geri verir."
(Ebu Davud, Menasık, 96)
Ayni Sekilde Imam Nevevi (rah. aleyh) sahih oldugunu söylüyor.

1402: Yine Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun)'dan rivayet edildiğine göre
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
"Kabrimi bayram yeri haline getirmeyiniz. Bana salat ve selam getiriniz. Zira
siz nerede olursanız olun, salat ve selamınız bana ulaşır." (Ebu Davud, Menasık, 97)

Yine Riyadus-Salihinde geciyor.

Simdik su Hadisi yazabilirsiniz:

Ebu Hureyre'den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurmuştur: "Toprak, kuyruk kemiği hariç olmak üzere) her insanı tamamen yiyecektir. (İnsan) kuyruk kemiğinden yaratılmıştır, (kıyamet gününde yine) ondan yaratılacaktır."
(Buharî, tefsir, sure 39/3,78/1; Müslim, fiten 141, 143; Nesâi, cenâiz 117; İbn Mâce, zühd, 32; Muvatta, cenâiz, 49; Ahmed b. Hanbel, II, 322, 428, 499;III, 28.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/553.
)

Ancak İmam-i Nevevi'nin de belirttiği gibi peygamberler bu değişmez kanuna tabi değillerdir. Çünkü onların vücudunu toprak yiyemez.
İbn Abdil Berr, şehidlerin vücudunun da çürümeyeceğini söylemiştir.(Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/553.)


Bide Tevvesül Konusu:

Malik Ed-Dar'rin Hadsini yüzkere yazmistir Arkadaslar ve onun Sahih oldugunu'da yazdilar ama yinede anlamiyorsunuz.
Ben yinede hatirlatiyim.

Hazret-i Ömer zamanında Medîne'de kaht [yanî kıtlık, gıda maddelerinin azlığı] oldu. Bir kimse, Kabr-i Nebevî'ye gelip, yâ Resûlallah! Ümmetin için yağmur duâsı yap! Helâk olacağız dedi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem rüyâsında görünüp, Ömer'e git! Yağmur geleceğini müjdele buyurdu.

Bunu kimler daha rivayet etti:
İbnü Ebi Şeybe sahîh bir senedle: el-Musannef (6:352)
İmâm Beyhakî: Delâil (7:47)
Hâfız Halîlî: İrşâd (1:313-314)
İbni Abdilberr: İstîâb (2:464)
İbni Asâkir, Târîhu medînet-i Dımaşk (tercemetü Ömer b. el-Hattâb): (53:294).
İmâm Buhârî (muhtasar olarak): et-Târîhu’l-kebîr (7:304-305) [Prof. Z. Güler diyor ki: Ebû Âsım en-Nebîl (bkz. Fethu’l-Mennân, I, 566), Buhârî’nin, rivâyet hakkında bir değerlendirme yapmaksızın sükut ederek zikretmesinin, onun nezdinde sahih olduğu anlamına geldiğini söyler.]
İbni Kesir iki ayrı yerde sahîh olduğunu yazmıştır: (el -Bidaye ve’n-nihaye, 7:91-92; Câmiü'l-Mesânîd, 1:223).
Hâfız İbn Hacer el-Askalânî "sahîhtir" demiştir: Fethu’l-Bârî, 1959 baskısı, (2:495); İsâbe, (3:484). (Guraba Dergisi "Vesile ve Tevessül-2" )
Bilal50 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #27
Alt 06.07.2009, 04:25
 
Feraset - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 4.402
Teşekkür etti: 1.581
941 Teşekkür 595 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
galiba dogru okumadin, ben selef salihin yolundan bahs ediyorum. selef mezhepi diye bir sey yazmadim.

birde sunu kesinlikle söyleyebilirim. tarikatta olan arkadaslarin zittina veya hosuna gitmeyen birsey söyledigin veya yazdigin zaman, vahabi damgasini vuruyorlar. bence vahabi kelimesi agizlarina sakiz olup gercekleri görmemek veya saptirmak icin vahabi diyorlarki kendilerini böylece tatmin etmis oluyorlar, veya meselenin icinden böyle cikiyorlar.

eger birsey kuran ve sünnete uyuyorsa, bunun neresi vahabi, egr kuran vesünnete uymayan seyi yazdigimi bunun neresi vahabi. bunu olaylari carptirmak icin kasitli olarak yapiyorlar. özellikle cübbeli beefendi her vaazinda vahabi..vahabi...vahabil.. kelimelerini kullaniyor.

Vehhabiler Selefu Salihin hakkinda yalan ve iftira uyduranlardir. Derler ki onlar istimdad ve tevessül meselelerine (ölüye, peygambere vs.) sirk demislermismis..

Imam Safii demismismis : kim tasavvufa sabah girerse aksam deli olarak cikarmis

Imam Nevevi demiski medineye ancak mescidi ziyaret amacli gidilebilirmismis, kabiri ziyaret amacli gidilemezmis..

hepsi yalan ve iftira


Imam Safii ve Imam nevevi hzlerinin bu sözlerini arastirip hakiki versiyonunu buraya eklemistik, vehhabiler iste budur. Mezhepe uyariz derler, ama kildiklari namaz dahi hic bir mezhepe uymaz.. Hani onlar mezhep alimlerinden herseyi daha iyi biliyorlar ya..


Vehhabilik bir Fitnedir, her vehhabi veya kendini selefi diye adlandirip abdulvehhab, albani, ibn baz gibi hayrani olanlarda fitnecidir.


bütün Ümmet-i Muhammed bin sene delaletteydi, tasavvuf ehli diye sirke düsmüstü, 100 senedir vehhabiler kurtulusa ermis...


Mezhep imamlari icin p. vogel bir sohbetinde kendi kiziyla cimaya izin vermistir diye sapikca bir iftira atmistir..

imam maturidi ve asari desen hakeza, onlarada iftira üstüne iftira.. abdulvehhab yandaslarini biz burda cok iyi biliyoruz, mantar gibi cogalmis vaziyetteler, ümmeti delalete sürüklüyorlar..

Corap üstünde mesh edeni mi ararsin, Mezhep Alimlerine ve Evliyalara iftira atanlari mi.. ne ararsan var
Feraset isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #28
Alt 06.07.2009, 12:41
 
Üyelik tarihi: 17.01.2009
Mesajlar: 200
Teşekkür etti: 26
78 Teşekkür 53 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız Dervisan_Esma
Mesajı göster
Vehhabiler Selefu Salihin hakkinda yalan ve iftira uyduranlardir. Derler ki onlar istimdad ve tevessül meselelerine (ölüye, peygambere vs.) sirk demislermismis..

Imam Safii demismismis : kim tasavvufa sabah girerse aksam deli olarak cikarmis

Imam Nevevi demiski medineye ancak mescidi ziyaret amacli gidilebilirmismis, kabiri ziyaret amacli gidilemezmis..

hepsi yalan ve iftira


Imam Safii ve Imam nevevi hzlerinin bu sözlerini arastirip hakiki versiyonunu buraya eklemistik, vehhabiler iste budur. Mezhepe uyariz derler, ama kildiklari namaz dahi hic bir mezhepe uymaz.. Hani onlar mezhep alimlerinden herseyi daha iyi biliyorlar ya..


Vehhabilik bir Fitnedir, her vehhabi veya kendini selefi diye adlandirip abdulvehhab, albani, ibn baz gibi hayrani olanlarda fitnecidir.


bütün Ümmet-i Muhammed bin sene delaletteydi, tasavvuf ehli diye sirke düsmüstü, 100 senedir vehhabiler kurtulusa ermis...


Mezhep imamlari icin p. vogel bir sohbetinde kendi kiziyla cimaya izin vermistir diye sapikca bir iftira atmistir..

imam maturidi ve asari desen hakeza, onlarada iftira üstüne iftira.. abdulvehhab yandaslarini biz burda cok iyi biliyoruz, mantar gibi cogalmis vaziyetteler, ümmeti delalete sürüklüyorlar..

Corap üstünde mesh edeni mi ararsin, Mezhep Alimlerine ve Evliyalara iftira atanlari mi.. ne ararsan var
Allah senden razi olsun

simdik diyecekler Pierre Vogel 36 000 gayri müslimin hidayete ermesine vesile olmustur(tabiki hidayet ALLAH'TANDIR) siz nasil ona laf atarsiniz.

ama kendileri OSMANLIYA tasavvufcu oldugu icin ehli-bidat diyorlar, halbuki OSMANLI
milyonlarca insani hatta milletleri ISLAMA girmesine vesile olmustur ve cihadan cihada kosmustur.

Onlarin almanca bir sitesinde Selefi gencler OSMANLIYA kafir ve kabirlere tapan hic ALLAHIN yolunda olmamis diyolardi.

Su hep yazdigim hadisi onlara yazdim ve hicbiri cevap veremedi:

Abu Huraira, Allahs Wohlgefallen auf ihm, berichtete, daß der Prophet, Allahs Segen und Friede auf ihm, sagte:
"Chosro (König von Persien) wird zugrundegehen, und nach ihm wird es keinen Chosro mehr geben.
Und der Kaiser (von Byzanz) wird auch mit Sicherheit zugrundegehen, und nach ihm wird es keinen Kaiser mehr geben. Was aber ihre Schätze angeht, so werden diese mit Sicherheit auf dem Weg Allahs verteilt werden!"[Sahih Al-Bucharyy Nr. 3027]

türkcesi:
Bize Ma'mer, Hemmâm'dan; o da Ebû Hureyre(R)'den haber verdi ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Kisrâ helak olduktan sonra onun-ardından başka kisrâ olmayacaktır. Kaysar da muhakkak helak olacaktır, sonra onun ardından (başka) kaysar ol*mayacaktır. Kisrâ ile Kaysarın hazîneleri de muhakkak Allah yolun*da taksim olunacaktır"

Kisra= Eski Iran hükümdarlarin adi.
Kaysar= Kaysar da eski Bizans imparatorlarının lakabıdır.
(Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi)

Biriside söyle dedi:
2. Abdul Hamid Han seyhine tapiyordu extreme bir sofiydi dedi.

Benim cevabim söyle oldu: Vay be, siz Selefiler kötülediginiz Sofi kadar olamadiniz
o Filistinli Mümin kardeslerimizi kahramanca korumustu, sizin destek aldiginiz Suudi krallariniz ve alimleriniz ise amerikadan korktuklari icin ses bile cikaramiyorlar.
Bilal50 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #29
Alt 06.07.2009, 13:16
HAKIMIYYET YALNIZCA ALLAHINDIR
 
ehlisünnet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.09.2008
Mesajlar: 958
Teşekkür etti: 186
143 Teşekkür 96 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız Dervisan_Esma
Mesajı göster
Vehhabiler Selefu Salihin hakkinda yalan ve iftira uyduranlardir. Derler ki onlar istimdad ve tevessül meselelerine (ölüye, peygambere vs.) sirk demislermismis..

Imam Safii demismismis : kim tasavvufa sabah girerse aksam deli olarak cikarmis

Imam Nevevi demiski medineye ancak mescidi ziyaret amacli gidilebilirmismis, kabiri ziyaret amacli gidilemezmis..

hepsi yalan ve iftira


Imam Safii ve Imam nevevi hzlerinin bu sözlerini arastirip hakiki versiyonunu buraya eklemistik, vehhabiler iste budur. Mezhepe uyariz derler, ama kildiklari namaz dahi hic bir mezhepe uymaz.. Hani onlar mezhep alimlerinden herseyi daha iyi biliyorlar ya..


Vehhabilik bir Fitnedir, her vehhabi veya kendini selefi diye adlandirip abdulvehhab, albani, ibn baz gibi hayrani olanlarda fitnecidir.


bütün Ümmet-i Muhammed bin sene delaletteydi, tasavvuf ehli diye sirke düsmüstü, 100 senedir vehhabiler kurtulusa ermis...


Mezhep imamlari icin p. vogel bir sohbetinde kendi kiziyla cimaya izin vermistir diye sapikca bir iftira atmistir..

imam maturidi ve asari desen hakeza, onlarada iftira üstüne iftira.. abdulvehhab yandaslarini biz burda cok iyi biliyoruz, mantar gibi cogalmis vaziyetteler, ümmeti delalete sürüklüyorlar..

Corap üstünde mesh edeni mi ararsin, Mezhep Alimlerine ve Evliyalara iftira atanlari mi.. ne ararsan var

madem yazdiklarin dogru olsun. ben sunu biliyorum su anki tarikatcilarin o dedigin vahabilerden hic bir farki yok. su anki tarikatcilardada sapiklik cok
ehlisünnet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
YARATMAKTA EMRETMEKTE
ALLAH AZZE VE CELLEYE AITTIR
  #30
Alt 06.07.2009, 13:32
HAKIMIYYET YALNIZCA ALLAHINDIR
 
ehlisünnet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.09.2008
Mesajlar: 958
Teşekkür etti: 186
143 Teşekkür 96 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız Bilal50
Mesajı göster
Allah senden razi olsun

simdik diyecekler Pierre Vogel 36 000 gayri müslimin hidayete ermesine vesile olmustur(tabiki hidayet ALLAH'TANDIR) siz nasil ona laf atarsiniz.

ama kendileri OSMANLIYA tasavvufcu oldugu icin ehli-bidat diyorlar, halbuki OSMANLI
milyonlarca insani hatta milletleri ISLAMA girmesine vesile olmustur ve cihadan cihada kosmustur.

Onlarin almanca bir sitesinde Selefi gencler OSMANLIYA kafir ve kabirlere tapan hic ALLAHIN yolunda olmamis diyolardi.

Su hep yazdigim hadisi onlara yazdim ve hicbiri cevap veremedi:

Abu Huraira, Allahs Wohlgefallen auf ihm, berichtete, daß der Prophet, Allahs Segen und Friede auf ihm, sagte:
"Chosro (König von Persien) wird zugrundegehen, und nach ihm wird es keinen Chosro mehr geben.
Und der Kaiser (von Byzanz) wird auch mit Sicherheit zugrundegehen, und nach ihm wird es keinen Kaiser mehr geben. Was aber ihre Schätze angeht, so werden diese mit Sicherheit auf dem Weg Allahs verteilt werden!"[Sahih Al-Bucharyy Nr. 3027]

türkcesi:
Bize Ma'mer, Hemmâm'dan; o da Ebû Hureyre(R)'den haber verdi ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Kisrâ helak olduktan sonra onun-ardından başka kisrâ olmayacaktır. Kaysar da muhakkak helak olacaktır, sonra onun ardından (başka) kaysar ol*mayacaktır. Kisrâ ile Kaysarın hazîneleri de muhakkak Allah yolun*da taksim olunacaktır"

Kisra= Eski Iran hükümdarlarin adi.
Kaysar= Kaysar da eski Bizans imparatorlarının lakabıdır.
(Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi)

Biriside söyle dedi:
2. Abdul Hamid Han seyhine tapiyordu extreme bir sofiydi dedi.

Benim cevabim söyle oldu: Vay be, siz Selefiler kötülediginiz Sofi kadar olamadiniz
o Filistinli Mümin kardeslerimizi kahramanca korumustu, sizin destek aldiginiz Suudi krallariniz ve alimleriniz ise amerikadan korktuklari icin ses bile cikaramiyorlar.

bende sufistlere sunu soruyorum:

kabir ehlinden yardim isteyin (Aclunli Kesul Hafa) uydurma hadis
Aliminin yüzüne bakmak ibadettir ( kaynagi mechul)

sana tavsi ediyorum
bir Kitap var sufistlerin hadis anlayisi. O kitapi oku birak vahabi, mahabiyi.

biz vahabilere elestirerek cennete girecez degildir
ehlisünnet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
YARATMAKTA EMRETMEKTE
ALLAH AZZE VE CELLEYE AITTIR
  #31
Alt 06.07.2009, 13:47
 
Üyelik tarihi: 17.01.2009
Mesajlar: 200
Teşekkür etti: 26
78 Teşekkür 53 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
bende sufistlere sunu soruyorum:

kabir ehlinden yardim isteyin (Aclunli Kesul Hafa) uydurma hadis
Aliminin yüzüne bakmak ibadettir ( kaynagi mechul)

sana tavsi ediyorum
bir Kitap var sufistlerin hadis anlayisi. O kitapi oku birak vahabi, mahabiyi.

biz vahabilere elestirerek cennete girecez degildir

Ben sufi degilim dedigim gibi
hem vahabilerinde hadis anlayislarini biliyoruz
ben kendim kactane Hadis gördüm Elbanin zayif diyipte
Büyük Hadis Hafizlari tarafindan sahih olarak görülen hadisleri

Hem ben sana kactane SAHIH hadis yazdim.
Alıntı:
1400: Evs ibni Evs (Allah Ondan razı olsun)'dan rivayet edildiğine göre
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular: "Günlerin en faziletlisi
Cuma günüdür. Bu sebeple o gün bana çokça salat ve selam getriniz, çünkü salat ve selamlarınız bana sunulur." Bunun üzerine ashab-ı kiram:
"Ya Rasûlallah, salat ve selamlarımız size nasıl arzedilir, halbuki siz çürümüş
olacaksınız" diye sorunca, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), "Allah Peygamberlerin cesedlerini çürütmeyi toprağa haram kılmıştır" buyurdular.
(Ebu Davud, Salat, 201, Ayrıca bk. Nesâî, Cum`a 5; İbni Mâce, İkamet 79, Cenâiz 65. 1159'da geçmişti.)
Imam Nevevi Riyadus-Salihinde Senedinin Sahih oldugunu söyledi
(ama Elbani Itikadina uymadigi icin zayif diyor)

1403: Yine Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun)'dan bildirildiğine göre
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
"Bir kimse bana salat ve selam getirdiği zaman onun selamını almam için
Allah, bana ruhumu geri verir."
(Ebu Davud, Menasık, 96)
Ayni Sekilde Imam Nevevi (rah. aleyh) sahih oldugunu söylüyor.

1402: Yine Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun)'dan rivayet edildiğine göre
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
"Kabrimi bayram yeri haline getirmeyiniz. Bana salat ve selam getiriniz. Zira
siz nerede olursanız olun, salat ve selamınız bana ulaşır." (Ebu Davud, Menasık, 97)

Yine Riyadus-Salihinde geciyor.

Simdik su Hadisi yazabilirsiniz:

Ebu Hureyre'den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurmuştur: "Toprak, kuyruk kemiği hariç olmak üzere) her insanı tamamen yiyecektir. (İnsan) kuyruk kemiğinden yaratılmıştır, (kıyamet gününde yine) ondan yaratılacaktır."
(Buharî, tefsir, sure 39/3,78/1; Müslim, fiten 141, 143; Nesâi, cenâiz 117; İbn Mâce, zühd, 32; Muvatta, cenâiz, 49; Ahmed b. Hanbel, II, 322, 428, 499;III, 28.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/553.
)

Ancak İmam-i Nevevi'nin de belirttiği gibi peygamberler bu değişmez kanuna tabi değillerdir. Çünkü onların vücudunu toprak yiyemez.
İbn Abdil Berr, şehidlerin vücudunun da çürümeyeceğini söylemiştir.(Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/553.)


Bide Tevvesül Konusu:

Malik Ed-Dar'rin Hadsini yüzkere yazmistir Arkadaslar ve onun Sahih oldugunu'da yazdilar ama yinede anlamiyorsunuz.
Ben yinede hatirlatiyim.

Hazret-i Ömer zamanında Medîne'de kaht [yanî kıtlık, gıda maddelerinin azlığı] oldu. Bir kimse, Kabr-i Nebevî'ye gelip, yâ Resûlallah! Ümmetin için yağmur duâsı yap! Helâk olacağız dedi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem rüyâsında görünüp, Ömer'e git! Yağmur geleceğini müjdele buyurdu.

Bunu kimler daha rivayet etti:
İbnü Ebi Şeybe sahîh bir senedle: el-Musannef (6:352)
İmâm Beyhakî: Delâil (7:47)
Hâfız Halîlî: İrşâd (1:313-314)
İbni Abdilberr: İstîâb (2:464)
İbni Asâkir, Târîhu medînet-i Dımaşk (tercemetü Ömer b. el-Hattâb): (53:294).
İmâm Buhârî (muhtasar olarak): et-Târîhu’l-kebîr (7:304-305) [Prof. Z. Güler diyor ki: Ebû Âsım en-Nebîl (bkz. Fethu’l-Mennân, I, 566), Buhârî’nin, rivâyet hakkında bir değerlendirme yapmaksızın sükut ederek zikretmesinin, onun nezdinde sahih olduğu anlamına geldiğini söyler.]
İbni Kesir iki ayrı yerde sahîh olduğunu yazmıştır: (el -Bidaye ve’n-nihaye, 7:91-92; Câmiü'l-Mesânîd, 1:223).
Hâfız İbn Hacer el-Askalânî "sahîhtir" demiştir: Fethu’l-Bârî, 1959 baskısı, (2:495); İsâbe, (3:484). (Guraba Dergisi "Vesile ve Tevessül-2" )
Bilal50 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #32
Alt 07.07.2009, 02:08
 
Feraset - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 4.402
Teşekkür etti: 1.581
941 Teşekkür 595 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
madem yazdiklarin dogru olsun. ben sunu biliyorum su anki tarikatcilarin o dedigin vahabilerden hic bir farki yok. su anki tarikatcilardada sapiklik cok

Genelleme olarak din icine Bid'at cok girdi, bunu Hakiki Tarikat ve Tasavvuf ile bir tutmamak lazim cünki tasavvuf batini islam yasayisidir, zühd, takva falan

Nasil ki Kadin erkek karisik biriler (bi ara öyleleri türemisti) namaz kilinca islam kötü olmuyorsa islamda olmayan seyleri yapan sözde sofilerde tarikati kötü yapamaz.

Cahil Sofu Seytanin maskarasi olur, baska hicbirsey degil. Imam Malik hazretleri bosuna demiyor fikh ile tasavvuf bir arada sarttir, sirf fikh delalette, sirf tasavvuf helaka götürür diye..

Imam Safii bosuna demiyor hem fikh hem tasavvufu ögren, ancak öyle hakki bulursun diye..
Feraset isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #33
Alt 07.07.2009, 02:13
 
Feraset - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 4.402
Teşekkür etti: 1.581
941 Teşekkür 595 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
bende sufistlere sunu soruyorum:

kabir ehlinden yardim isteyin (Aclunli Kesul Hafa) uydurma hadis
Aliminin yüzüne bakmak ibadettir ( kaynagi mechul)

sana tavsi ediyorum
bir Kitap var sufistlerin hadis anlayisi. O kitapi oku birak vahabi, mahabiyi.

biz vahabilere elestirerek cennete girecez degildir


Kurani azimussan hic hükmü kalkacak mi? Hayir kalkmiyacak, peygamber efendimiz aleyhisselam vefaat etmis olsa da mi ? hayir kalkmiyacak!


Allah Teala ne diyor Nisa Suresi 64. Ayetinde mealen :


وَمَآ أَرۡسَلۡنَا مِن رَّسُولٍ إِلَّا لِيُطَاعَ بِإِذۡنِ ٱللَّهِ*ۚ وَلَوۡ أَنَّهُمۡ إِذ ظَّلَمُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ جَآءُوكَ فَٱسۡتَغۡفَرُواْ ٱللَّهَ وَٱسۡتَغۡفَرَ لَهُمُ ٱلرَّسُولُ لَوَجَدُواْ ٱللَّهَ تَوَّابً۬ا رَّحِيمً۬ا (٦٤)


Biz her peygamberi -Allah`ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah`tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah`ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.


Bu ayeti kerimeyi ben simdi delil olarak alip ''Af Ya Rasulallah, Affet bizi'' deyip kabrinde yalvarip yakarsam, Rasulullah aleyhisselamin benim icin aff dilemesi icin, müsrik mi oluyorum?



Feraset isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #34
Alt 07.07.2009, 08:22
HAKIMIYYET YALNIZCA ALLAHINDIR
 
ehlisünnet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.09.2008
Mesajlar: 958
Teşekkür etti: 186
143 Teşekkür 96 Mesaja aldı
[QUOTE=Dervisan_Esma;1066061]Kurani azimussan hic hükmü kalkacak mi? Hayir kalkmiyacak, peygamber efendimiz aleyhisselam vefaat etmis olsa da mi ? hayir kalkmiyacak!


Allah Teala ne diyor Nisa Suresi 64. Ayetinde mealen :


وَمَآ أَرۡسَلۡنَا مِن رَّسُولٍ إِلَّا لِيُطَاعَ بِإِذۡنِ ٱللَّهِ*ۚ وَلَوۡ أَنَّهُمۡ إِذ ظَّلَمُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ جَآءُوكَ فَٱسۡتَغۡفَرُواْ ٱللَّهَ وَٱسۡتَغۡفَرَ لَهُمُ ٱلرَّسُولُ لَوَجَدُواْ ٱللَّهَ تَوَّابً۬ا رَّحِيمً۬ا (٦٤)


Biz her peygamberi -Allah`ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah`tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah`ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.


Bu ayeti kerimeyi ben simdi delil olarak alip ''Af Ya Rasulallah, Affet bizi'' deyip kabrinde yalvarip yakarsam, Rasulullah aleyhisselamin benim icin aff dilemesi icin, müsrik mi oluyorum?


bacim ne kadar bos yaziyorsun. af dilemek ALLAHA mahsus. peygamberimizin yetkisinde olsaydi cook sevdigi amcasina af diliyip mümin olmasini saglardi. demekki peygamber efendimizinde herseye gücü yetmiyor.
sen af ya resulallah demekle kurani sahit tutuyorum sirk olmaya aday olursun neuzübillah. hemen tevbe getir
bak ben ayetin nüzül sebebini yazdikdan sonra bu ayet niye indi daha iyi anlarsin.

Nisa Suresi Bu âyet-i kerimenirr de hemen öncesindeki âyetlerde anılan münafıklar hakkında nazil olduğu rivayeti yanında Ebu Bekr el-Esamm şöyle bir sebep daha zikreder: Bir kısım münafık Hz. Peygamber (sa)'e bir hile yapmak üzere aralarında anlaştılar ve yapacakları hileyi plânladılar, sonra da plânladıkları bu hileyi gerçekleştir*mek üzere Efendimiz (sa)'in yanına girdiler. Hemen Cibrîl gelip o münafıkların plânladıkları hileyi haber verdi de Efendimiz: "Bir kısım insanlar yapamıyacakları, ulaşamıyacaklan bir şeyi isteyerek, arzu ederek yanımıza gir*diler. Kalksınlar Allah'tan mağfiret dilesinler ki ben de onlar için istiğfarda bu*lunayım." buyurdu. Kalkmadılar. "Kalkmıyacak mısınız?" diye tekrar sordu, yine kalkıp Allah'tan mağfiret dilemediler. Hz. Peygamber: "Ey filân kalk, ey filân kalk." diye onlardan 12 kişiyi saydı. Kalktılar ve: "Senin söylediğini yap*maya gerçekten karar verip azmetmiştik. Kendimize zulmettiğimizden dolayı Allah'a tevbe ediyoruz, sen de bizim için istiğfarda bulunuver." dediler. Hz. Peygamber: "Şimdi mi? Çıkın; ben işin başında sizin için istiğfar etmeye şimdi*kinden daha yakındım, Allah da mağfiret dilemeyi kabule daha yakın idi (ama kalkıp mağfiret dilemediniz). Şimdi yanımızdan çıkın." Buyurdular.[153]


ehlisünnet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
YARATMAKTA EMRETMEKTE
ALLAH AZZE VE CELLEYE AITTIR
  #35
Alt 07.07.2009, 15:53
 
Üyelik tarihi: 28.05.2006
Mesajlar: 1.672
Teşekkür etti: 267
358 Teşekkür 265 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
eger birisi sana kurandan sünnetden delil getirip, sirf senin tarikat görüsüne uymayip nefis yapiyorsan o zaman sen taasup pesindesin.

sizleri vahabi kelimesiyle aldatiyorlar, tarikat görüsüne zit olan hareket vahabi olarak damgalaniyor. siz saf ve temiz kalpli kisiler olarak iyi niyyetlisiniz, ama maalesef vahabi takintiniz var. kelimeler ve kavramlar üzerine takilip kalmissiniz.

ne diyelim... Allah gercekleri hepime yasatmayi ve görmeyi nasip eylesin
Tarikat görüsü diye birsey yok,Kuran-Sünnet-icma-kiyas delilleriyle belirtilmis , Akaid-Fikih-Tasavvuf dengesi icindeki Ehli-Sünnet ölcüleri vardir...

Tarih boyunca yetismis ve dini meselelere aciklik getirmis olan mücdehid ve müceddid derecesindeki alimlerimizin Kuran ve Sünnete bagli kalarak bize gösterdikleri yolun disina cikarak aykiri fetvalar ve yeni görüsler,yeni yorumlar yapabilmek icin bu alimlerimizin derecesinde olmak gerektigini Ehli-Sünnet ölcülerine bagli degisik kitablardan defalarca okudum,hocalardan defalarca dinledim...söylenen sey genellikle "ictihad kapisi kapanmamis olsada KURAN-SÜNNET-ICMA ve KIYAS delilleriyle belirlenmis olan temel konularin disina cikmamak sarttir,cikabilmek icin en az onlar kadar derin bilgiye,mücdehid veya müceddid derecesinde alim olunmasi gerekiyor.Bu devirde bu derecede kimse yoktur" deniliyor.

Görebildigim kadariyla bunda ittifak var.

Onun icin Akaid ilmi,Fikih ilmi ve Tasavvuf ilminde Kuran-Sünnet-icma- ve kiyas ölcüleriyle belirlenmis olan temel konularin disina cikarak farkli yorumlar ve bakis acilariyla kafa karistiranlardan uzak durmakta,en azindan körü körüne baglanmamakta ve Kuran-Sünnet yolunun yolcularinin saglam,güvenilir kaynak eserlerinden uzaklasmamakta fayda var düüncesindeyim.

Kuran ve Sünnettin yaninda bu kaynak eserlerden faydalanmak cok önemli.

Onlarin Kurani kerimi ve sünneti anlama kabiliyetleriyle bizim kendi kafamiza göre anlama kabiliyetimiz arasinda daglar kadar fark var.

Bunun icin Allah mücdehid alimler göndermistir,onlar bize nasil iman etmemiz,neyi nasil anlamamiz ve yasamamiz gerektigini bildirmistir..




Öncelikle mücdehid olabilmenin sartlarina bakalim:

"Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri meşhûr “İzâle-tül-hafâ” kitâbında buyuruyor ki:

Müctehid olmak için, fıkh bilgilerinin çoğunun, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden ve icmâ’dan ve kıyâsdan, edille-i tafsîliyyelerini bilmesi lâzımdır. Her hükmün delîlini bilmelidir. Delîle zann-ı kavî hâsıl etmelidir.

Müctehid olabilmek için bu beş ilmde mütehassıs olmak şartdır: İlm-i kitâb-ı kırâet ile ilm-i tefsîr, ilm-i hadîs ki, her hadîsi senedleri ile bilmesi ve sahîhi, za’îfi hemen tanıması, üçüncüsü, ilm-i ekâvîl-i selefdir. Yanî her mes’ele için selef-i sâlihînin ne dediklerini bilmelidir ki, İcmâ’dan dışarıya çıkmasın.Bir mes’ele üzerinde iki başka kavil olmuş ise, kendisi bir üçüncü yola sapmasın.

Dördüncüsü, ilm-i arabîyyet, ya’nî, lugât, nahv, mantık, beyân, me’ânî, belâgat ve sâir arabî ilmlerdir. Beşincisi, ilm-i turuk-ı istinbât ve vücûh-i tatbîk-i beynel-muhtelifeyndir. Böyle derin bir âlime müctehid denir.

Böyle bir âlim, cüz’î mes’elelerden birinde çok düşünür. Buna benziyen her hükmü, delîlleri ile birlikde inceler. Muhakkak bilmelidir ki, Kur’ân-ı kerîmi tefsîr edebilmek için de, bu beş ilmde derin mütehassıs olmak lâzımdır.

Bunlardan başka, âyet-i kerîmelerin sebeb-i nüzûlünü bildiren hadîs-i şerîfleri de bilmeli. Selef-i sâlihînin tefsîr için söylediklerini bilmeli, hâfızası, anlayışı çok kuvvetli olmalı. Âyet-i kerîmelerin siyâk, sibâk ve tevcihlerini ve benzeri şeyleri iyi anlamalıdır.”

İslami Forum ve Siteniz: Nur üstüne Nur bir Forum sitesinden alintidir



Ayet ve hadisleri kendi kafamiza göre anlamaya calisma meselesi…

Bir Hocaefendinin bu konudaki aciklamasina aynen katildigim icin seninle paylasmak istiyorum:

Malumnuzdur ki, ayet ve hadisler edebi yönden en zengin ve benzeri olmayan, söz ve manaları ihtiva den hazinedirler.onların bir benzerlerini asla kimse sarf edemez ve o muhteşem mana alemine giremez..hadis ve ayetlerde bazen öyle kelimelerle karşılaşırız ki, manasını aklımız idrak edemez…hatta bir çok alim bile, bir kelimenin lafzını tevil ederken ihtilaf etmiş ve edegelmişlerdir…bu ayetlerdeki lafızların değişik manaya geldiklerinden dolayıdır…

Ayet ve hadislerin şerhlerine baktığımız zaman; “ şu alim bunu öyle alamış,falan alim bunu öyle anlamış” gibi ifadelere sartlarız…dimiii….işte bu ayet ve hadislerin değişik manaları ifade ettiklerini gösterir…***bazen bir söz geçer ayet ve hadiste,”ama kastedilen şey başka olur”…ayet ve hadislerde; kinaye,eş anlam,mecaz anlam gibi birçok edebi snatı görebilmekteyiz…

Ve alimleri alim yapan şeyin; AYET VE HADİSLERİ KAVRAMA VE TEVİL ETME gücüne sahip olduklarını yine bilyoruz inşALLAH..alimler ayet ve hadislere baktıklarında, “neyin kastedildiğini,hangi lafızların hangi manada kullanıldığını., ayet veya hadisin ne zaman nazil olduğunu,kimleri kasteddiğini, bilir ve anlarlar…zaten işte bundan dolayı alimdirler yaa….

Ve bizim gibi acizler, AYET VE HADİSLERİ tevil etme ve anlama gücüne sahib değildirler.ayet ve hadislerin tevili için alimlere ihtiyaç duyarız.zira başka çaremiz yoktur da..kendi aklımıza tevil yapmamız ALLAH muhafaza çok tehlikeli bişeydir..ucunda delalaet , hatta şirke düşme bile vardır bunun…

Diyeceğim şudur ki; ayet ve hadisleri kendi mantığımızla tevil etmeye kalkışmayalım inşALLAH…alimler,müfessirler,fakıhler nasıl anlamışsa öyle anlıyalım…bu konuda onlara ittibaa edelim..zira helali-haram,haramı-helal anlar isek kendi aklımızdan, bu çok tehlikeli bir iş olur hakkımızda…biz buna muktedir değiliz.....fi emneilleh…"

bazen kardeşler gelir ve bir mesele hakkında bişey söylerler..ve akabinden hadis okurlar konuyla ilgili..ama bide bakarlar ki, okudukları hadisten çıkardıkları hüküm, alimlerin görüşlerine (icmaya) testir...çıkmaza girerler...

-Eeee ben hadis okudum ama bu konuda...okuduğum hadiste öyle diyor!!!! (diye çıkmaza girdikleini ifade edeler)....

işte bu hadisi tevil etmeden doalyı çıkan sorundan ibarettir...demek ki alimler kardeşimizin okuduğu hadisi farklı tevil etmişlerdir...(otada bişey yok yani...)

onun içindir ki, hadis ile beraber onun şerhini okumalı ve öğrenmeliyiz...ancak o zaman o hadise vakıf olabiliriz....kendi kafamıza göre tevil ederisek çıkmaza girmememiz mümkün değildir..
.
OSMANLI isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #36
Alt 07.07.2009, 16:07
 
Üyelik tarihi: 28.05.2006
Mesajlar: 1.672
Teşekkür etti: 267
358 Teşekkür 265 Mesaja aldı
73 firka ve Ehli-Sünnet

73 Fırka

İslam dininin mensupları farklı firkalara ayrılmışlardır.

Hz. Peygamber (asm) şu ifadeleriyle insanlık alemindeki ihtilaf gerçeğine işaret eder: "Yahudiler 71 fırkaya bölündü, Hıristiyanlar 72 fırkaya. Ümmetim ise 73 fırkaya bölünecek. Biri dışında hepsi ateşte olacak. Kurtulan fırka benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir." denilmiştir.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

(Hadis-i şerifte, (Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılır, yetmiş ikisi Cehenneme gider, yalnız bir fırkası kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın yolunda gidenlerdir) buyuruldu. Bu fırkaya Ehl-i sünnet denir.) [C.2, m.67]

Kurtulan firka Ehli-Sünnettir.

Dogru yolun Ehl-i sünnet vel-cemaat olduğunu İslam âlimleri ittifakla bildirmişlerdir.

Peki Ehli Sünnet kimlerdir?

Yakın zamanlara kadar bir müslümanın bilmesi gereken esaslar arasında, itikadî ve amelî mezhebinin ne olduğu konusu da bulunurdu. Çoğumuz artık “itikadî” “amelî” gibi kelimeleri bilmediğimiz gibi mezhep kavramını da tam manasıyla bilmiyoruz. Ama bu durum ne konunun önemini azalttı, ne de tertemiz dinimizin bugünlere taşınmasında Cenab-ı Allah’ın vesile kıldığı müctehid alimlerimizin kıymeti azaldı.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Ne Demek?

İslâm bilginleri, buradaki Hz. Peygamber s.a.v.’in yolundan gidenleri “Sünnet” kelimesi ile, Ashab-ı Kiram r.a.’ın yolundan gidenleri ise “Cemaat” kelimesi ile ifade ettiler. Böylelikle Hz.Peygamber s.a.v. ve ashabının yoluna uyanlara “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” (Sünnet ve Cemaat mensupları) denildi.

Bununla birlikte, kurtuluşa erenlerin yalnızca bir tek fırka olmasından hareketle, bunun çok küçük bir zümre, diğer 72 fırkanın da çok büyük bir kesim olduğunu düşünmemek gerekir.

Yine, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’i, tarihte ve bugün, İslâm dünyasını parçalara ayıran fırkalar gibi bir fırka olarak değerlendirmemek de gerek. Tam tersine, 72 fırka dediğimiz gruplar bu tür küçük fırkalardır. Ehl-i Sünnet ise, İslâm alimlerinin ve İslâm ümmetinin asıl büyük çoğunluğunu oluşturan ana caddedir. İslâm’ın temel kurallarının ve ana esaslarının oluşturduğu tertemiz yoldur.

Bu özelliğiyle Ehl-i Sünnet, İslâm bilginleri tarafından bir fırka ya da mezhep olarak değerlendirilmedi. İslâm’ın ruhuna tam anlamıyla nüfuz etmiş, Kur’an ve Sünnet’e en uygun yol, yani bizzat İslâm’ın kendisi olarak değerlendirildi ve öyle kabul edildi.

Hak Mezhepler

Mezhepler, İslam dininin itikadî ve amelî sahadaki düşünce ekolleridir.

Mezhep, gitmek anlamındaki Z-H-B kökünden türetilmiş bir kelime olup, "gidilen yol" anlamındadır.

İslâm’ın kendisini temsil eden bu ana caddede, itikat ve amelin temel konularında tam bir birlik bulunmaktadır. ‘Füruat’ dediğimiz ayrıntı meselelerde ise, fikir ayrılığını İslâm dini son derece normal karşılar. Hatta kolaylık açısından, fikir ayrılıkları gerekli görülmüştür bile denilebilir. Nitekim Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz, “ümmetimin ihtilafı rahmettir” buyurmuşlardır.

İşte gerek itikat, gerekse amelî (uygulamalarla ilgili) meselelerde Ehl-i Sünnet dediğimiz ana caddede bazı hak mezhepler ortaya çıktı. Amelde Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî; itikatta da Maturidî ve Eş’arî mezhepleri oluştu. Bunların hepsi Kur’an ve Sünnet kaynaklı, hak olduğu İslâm alimlerinin ve İslâm ümmetinin şahitliği ile sabittir.

Kur’an ve Sünnet’ten hüküm çıkarma gücüne sahip olamayan taklit ehlinin, hem itikatta, hem de amelde bunlardan birine uymaları zorunludur.

Karışıklıklar ve Doğru Anlayışa İhtiyaç

Ehl-i Sünnet itikadının ve kelâmının önde gelen isimlerinden biri İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a.’dir. Nitekim, Fıkh-ı Ekber başta olmak üzere, bugün elimizdeki eserlerinin hepsi akaid ve kelâmla ilgilidir. Ehl-i Sünnet’in diğer bir önemli ismi de Selefiyenin imamı Ahmed b. Hanbel’dir.

Ancak, İmam-ı Azam’dan İmam Maturidî rh.a. ve İmam Eş’arî rh.a.’e kadar geçen yaklaşık iki asır içerisinde Ehl-i Sünnet çizginin dışında olan Mutezile kelâmı mutlak hakimiyetini kurmuştu. O dönemlerde Kelâmı yeren eserler, daha çok Mutezile kelâmına karşı yazılmıştır.

Bu yüzden, gerçek itikat esaslarının yeniden belirlenmesi için yeni bir çıkışa ve daha önce var olan altyapı üzerinde yeni bir bina kurulmasına ihtiyaç duyulmuştu. Bunu yerine getirme görevi de iki büyük alime, İmam Maturidî rh.a. ve İmam Eş’ari rh.a.’e nasip oldu. Bu iki imam, Ehl-i Sünnet’in görüşlerini sistemleştirdiler ve yaydılar. Aralarında temel inanç konularında hiçbir ayrılık yoktur.

Peki Ehli Sünnet kimlerdir?

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

(Hadis-i şerifte, (Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılır, yetmiş ikisi Cehenneme gider, yalnız bir fırkası kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın yolunda gidenlerdir) buyuruldu. Bu fırkaya Ehl-i sünnet denir.) [C.2, m.67]

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(İnsanlar, dinde çeşitli gruplara bölündüler. Her grup, kendi yolunu doğru sanıp sevinmektedir.) [Müminun 53]

Bir kimse, kendi başına Kur’an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri okuyup da doğru yolu bulamaz. İşin ehli olan âlimlere ihtiyaç vardır. 73 sahte altının içine bir tane hakiki altın konsa, bunu sarraflardan başkası anlayamadığı gibi, 73 fırkadan hangisinin doğru olduğunu da ancak Ehl-i sünnet âlimleri anlar.

Akıl ile doğruyu bulmaya çalışırsak bu çok güç, hatta imkansızdır. Her fırkadaki insan, “Bu fırka doğru yolda” diyor. Bu işte selim olmayan akıl ölçü olmaz. Ölçü olsaydı, 72 sapık fırka meydana çıkmazdı. Her fırkaya girenler de, aklına göre bu fırkaları tercih etmiştir. Akla uyulursa, insan sayısı kadar fırka meydana çıkar.

Piyasada birçok kitap, birçok grup var. Bunlar için bizim iyi veya kötü dememizin bir kıymeti yok. Yani bir insan biz iyi deyince iyi olmaz, biz kötü deyince kötü olmaz. Şahıs ismi kitap ismi önemli değil. Binlerce âlim ve kitap var. Elimizde ölçü olursa rahat ederiz, kendimiz anlarız. Ölçüyü imam-ı Rabbani hazretleri veriyor:

(Bir hükmün doğru veya yanlış olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmamakla anlaşılır. Çünkü Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan her mana, her buluş kıymetsizdir, yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur’an ve sünnete uyduğunu sanır, sapıklığının doğru olduğunu iddia eder. Yarım aklı, kısa görüşü ile, bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır. Doğru yoldan kayar, felakete gider. Âyet-i kerimede, (Kur’an-ı kerimde bildirilen misaller, çoklarını küfre sürükler, çoklarını da hidayete ulaştırır) buyuruluyor. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri manalar doğrudur, bunlara uymayanlar yanlıştır.) [1/ 286]

Demek ki doğru olmanın ölçüsü, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uymasıdır.

Yine Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Bunun için, Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir.

Allahü teâlânın sözüne güvenmeli, Ona sığınmalıdır. Kuran-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69]

(Allah, kendisine yöneleni doğru yola iletir.) [Şûra 13]

(Allah asla verdiği sözden dönmez.) [Zümer 20]

Şu anda çeşitli gruplardaki insanların da, böyle dua etmekten çekinmemeleri gerekir. Hâşâ Allahü teâlâ yanlış bir iş yapmaz. Belki yanlış yolda olabilirim diye düşünerek, Ya Rabbi hangi grup doğru yolda ise, senin rızan hangi grupta ise, bana onu nasip eyle diye dua etmelidir. Eğer grubu doğru ise, duanın bir zararı olmaz. Grubu yanlış ise, ihlasla yaptığı dua sebebiyle doğruya kavuşmuş, kurtulmuş olur. Dua etmekten çekinmemeli, Ya Rabbi, doğru olan hangi grup ise bize onu nasip eyle demelidir.


Yani özetle:

Tutundugumuz dala dikkat edelim,ölcümüzün ve süzgecimizin Ehli-Sünnet olmasina dikkat edelim,kendimize ona göre eserlerinden faydalanabilecegimiz "alimler","hocalar" secelim.

Ölcü ve süzgec herhangi bir zatin görüsü,kitabi degil ve olmamali.

Ölcü ve süzgecimiz mücdehid ve müceddid imamlarimizin vesilesiyle ve islam alimlerimizin ittifakiyla Kuran-Sünnet-Icma-kiyas delilleriyle bizlere kadar ulasan EHLI-SÜNNET yoludur.

Ehli-Sünnet ayni zamanda AKAID ilmi-FIKIH ilmi ve TASAVVUF ilmi dengesidir.

Bu üc ilim alaninin biri eksik veya yetersiz olursa yanlis görüsler,sapik düsünceler,bozuk inanclar ve dengesizlikler ortaya cikiyor.

Bu konuda Milli-Gazete yazarimiz Ebubekir Sifil hocamizin cok güzel tesbitleri var:


" Din'in temel hedefi olan "insan-ı kâmil"i inşa etmek için üç Fıkıh vazgeçilmezdir: Fıkh-ı Ekber, Fıkh-ı Zâhir ve Fıkh-ı Batın. Bunlardan ilki Akaid'i, ikincisi Fıkıh ilmini, üçüncüsü de Tasavvuf'u ifade eder ve kemalin, hiçbirinin ihmaline tahammülü yoktur.

Zede almış, şu ya da bu şekilde kaymalara uğramış bir itikadî sistem, kişiyi, ucu küfre kadar çıkabilen "bid'at vadisi"ne sürükler. Fıkh-ı Zahir'in ihmali, amellerin ihlaline, dolayısıyla ucu yine küfre çıkabilen "fısk vadisi"ne sürükler. Fıkh-ı Batın'ın ihmali ise, sa'y-u gayretle geçirilmiş bir ömrün ardından, kişiyi, sonu hüsrana varabilecek "iflas vadisi"ne sürükler.

Dolayısıyla ben bu "Üç Fıkh"ı, bir bütünün üç ayrı cephesi ve üç ayrı yansıması olarak görüyorum. İsimlerinin farklı olması, zaman içinde meydana gelen –tabir yerindeyse– "iş bölümü"nü ve uzmanlaşmayı anlatması dolayısıyladır. Yoksa Selef-i Salihin'de bunların üçü de kâmil anlamda bir arada mevcut idi.

Bu "Üç Fıkıh" arasındaki dengenin muhafazası son derece önemli bir meseledir. Birbirlerini muhakkak surette etkiledikleri ve aralarında kopmaz bir ilişki bulunduğu için, dengenin bunlardan birisi aleyhine bozulması durumunda ortaya kaçınılmaz olarak aşırılıklar, arızalı duruşlar ve çarpık anlayışlar çıkar. Fıkh-ı Ekber'i zede aldığı için aşırılıklara kaymaktan kurtulamamanın örneğini Haricîler'de, Mücessime ve Müşebbihe'de görürüz. Fıkh-ı Zahir'i ihmale terk ettiği için yoldan sapanlara Batınîler örnek gösterilebilir. Fıkh-ı Bâtın'a gerekli önemi vermediği için bir başka aşırılığa kaymaktan kurtulamayanlara ise günümüzde Vehhabîlik ve "Selefîlik" örnek gösterilebilir. "


Bu dengeden Mücdehid ve müceddid derecesinnde olan büyük islam alimleri anlar.

Bu derecede olmayanlar kendilerini alim sanarak mücdehid veya müceddid olmamalarina ragmen yani bu isin ehli olmamalarina ragmen kurani kendi kafalarina göre yorumlarlarsa Ehli-Sünnet disi sapik firkalar ortaya cikar.

Isin ehli olmayanlarda bunlari "alim" sanarak peslerinden gider ve Allah korusun yoldan cikabilir.

ISLAMDA DOGRU ITIKAD EN ÖNEMLI MESELEMIZDIR CÜNKÜ ITIKADIMIZ BOZUK OLURSA IBADETLERIMIZ BOSA GITMIS OLUR.

Dünyadan herkes ahirete yolculuk yapıyor. Herkes bir vasıtaya binip gidiyor. Bir vasıtaya binmek değil, doğru vasıtaya binmek önemlidir. Yanlış vasıtaya binen, istediği yere değil, vasıtanın gittiği yere gider. Kâbe’ye gitmek için niyet edip Paris’e giden uçağa binen, niyeti halis olsa da Kâbe’ye varamaz.

Allahü teâlâ rızka kefildir ama imana kefil değildir. Doğru iman sahibi olmaya çalışmalıdır. İtikadı düzeltmeden önce ibadet etmenin faydası olmaz. Doğru itikad, ehl-i sünnet itikadıdır. Doğru itikad 1 rakamı gibidir. İhlaslı ibadetler sağına konan 0 [sıfır] rakamı gibidir. Bir sıfır konunca 10, iki sıfır konunca 100 olur. Sağına ne kadar 0 konursa değeri artar. 1 çekilirse hepsi 0 olur. İhlassız, yani riya ile yapılan ameller de, soldaki sıfır gibi yani 1 rakamının soluna konan sıfır gibi değersizdir. İtikad doğru olunca ibadetleri arttırmak, insanın gayretine, ihlasına, ilmine bağlıdır. İstediği kadar artırır. Ancak, doğru itikadı, yani ehl-i sünnet itikadı yoksa ibadetlerinin hiç faydası olmaz, soldaki sıfır gibi değersizdir.

Bütün dünya bize verilse, fakat itikadımız düzgün değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün dertler bize verilse, itikadımız doğru ise, üzülmek gerekmez. Doğru itikadın Ehl-i sünnet vel-cemaat olduğunu İslam âlimleri ittifakla bildirmişlerdir.
OSMANLI isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #37
Alt 07.07.2009, 16:27
 
Feraset - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 4.402
Teşekkür etti: 1.581
941 Teşekkür 595 Mesaja aldı
Meded Ya Rasulallah!
Feraset isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #38
Alt 07.07.2009, 18:30
HAKIMIYYET YALNIZCA ALLAHINDIR
 
ehlisünnet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.09.2008
Mesajlar: 958
Teşekkür etti: 186
143 Teşekkür 96 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız Dervisan_Esma
Mesajı göster
Meded Ya Rasulallah!

Affet ALLAHIM yalniz sana ibadet yapariz yalniz senden yardim isteriz.!!!!!!!!

Göndermis oldugun elcinede canimizdan daha cok severiz
ehlisünnet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
YARATMAKTA EMRETMEKTE
ALLAH AZZE VE CELLEYE AITTIR
  #39
Alt 07.07.2009, 19:09
 
Üyelik tarihi: 28.05.2006
Mesajlar: 1.672
Teşekkür etti: 267
358 Teşekkür 265 Mesaja aldı
Alıntı:
Mesajı yazan Arkadaşımız ehlisünnet76
Mesajı göster
Affet ALLAHIM yalniz sana ibadet yapariz yalniz senden yardim isteriz.!!!!!!!!

Göndermis oldugun elcinede canimizdan daha cok severiz
kardes,sen yanlis kisilerin pesine takilmissin,benden söylemesi...istersen eklemis oldugum yazilari birkerecik olsun oku,kimsenin pesine körü körüne takilma,pesine takildigin bu insanlar ne mücdehiddir nede müceddid,abdulvahhab,ibni teymiye gibileride ehli-sünnet disi sapiktir...Simdiye kadar gelmis gecmis islam alimleri yanlis yoldamiydilarda bunlar gelmiste bilmislik tasliyorlar???
Tasavvuf islamin kalbidir,özüdür,tasavvuf ruhun gidasidir,tasavvufu inkar eden dengesiz olur...ebubekir sifil hocaefendinin yazisini oku,Allaha emanet ol.
OSMANLI isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #40
Alt 07.07.2009, 20:54
 
Feraset - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.08.2006
Mesajlar: 4.402
Teşekkür etti: 1.581
941 Teşekkür 595 Mesaja aldı
yüzüne gözüne kiyafetine Peygamber efendimiz agzindan, burnundan, mübarrek ellerinden yüzlerinden akan abdest sularini süren sahabilere , irin ve kanini icen sahabi ve hizmetcilere, cihaddan evvel ayagina yapisip ayaklarini öpen sahabilere, cübbesini 400 parcaya ayirip takkelerine diken sahabelere acaba abdulvehhab ve ibn teymiyye yandaslari ne derler ...
Feraset isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Vehhabilerin Ibn Baz'a hürmetleri - görüntülü Feraset Dini Bilgi ve Eğitim 22 10.01.2010 20:58
Vehhabilerin İslama Verdikleri Zarar serhendi Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 17 04.07.2008 18:25
Vehhabilerin bozuk inanışlarından misaller Alp Dini Bilgi ve Eğitim 7 15.03.2007 22:52
iste buda benden öyle ce bisey :( BITCHEF Özgün Yazılarınız 2 03.08.2003 22:29

Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:17 .
vBulletin (Türkçe)
Copyright 2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
Impressum - İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git