Adı Arife Ayaksız, 72 yaşında. Arnavutköy sahilinde tuttuğu balıkları satarak, merdiven silerek, denk gelirse çocuk bakarak 90 yaşındaki gözleri görmeyen kocasına bakıyor. Dört oğlu bir kızı var. “Hepsi geçim derdindeler. İşsizler, bana nasıl baksınlar, mecburiyetten oğullarımın ikisi de memlekete döndüler.” diyor.
“Çok şükür elim ayağım tutuyor. Karnımızı doyurabiliyorum. Onlara yük olmuyorum.” diyen Arife annenin hayat hikayesinin özünü sabır ve vefa oluşturuyor.
‘Çok şükür’ diyerek oltasını denize sallıyor ve ekliyor “Hiçbir şey yapamasam bak
Allah denizi vermiş. Karşılığında hiçbir şey vermeden denizden ekmeğimin yanına aş buluyorum. Tuttuğumu satıyorum, satamazsam akşam evde pişiriyorum. Çok şükür aç kalmıyoruz.” Aslen Şebinkarahisarlı olan Arife Hanım 50 yıldır İstanbul’da yaşıyor. Ortaköy/Kuruçeşme’de bir gecekondusu var; aldığı yaşlılık maaşıyla ancak elektrik, su, telefon parasını ödüyor, yiyeceğini de merdiven silerek karşılıyor. Kocası gençliğinde sorumsuz, alkole düşkün ve kumarbaz birisiymiş. “Gider, günlerce gelmezdi.” diye anlatıyor Arife Hanım. Çocuklarını çalışarak büyütmüş, evlendirmiş. Tuvalet temizlemiş, bakıcılık yapmış. Ama kocası yine içki ve kumara devam ediyormuş.
“Bu kadar kahır çektirmiş birine niçin bakıyorsun?” şeklindeki tahrikkâr sorumuza “Aslında gözleri görse şimdi bile kalmaz yanımda. Ama ben ona, onun için ya da çocuklarımın babası olduğu için bakmıyorum. Kendim için bakıyorum. Bu dünyanın bir de öbür tarafı var. Hepimiz hesap vereceğiz. Burada yaşlı ve kör bir adamı
Allah rızası için bakmanın sevabını sen biliyor musun kızım?” diyor.
Arife Hanım, geçmişte çektiği sıkıntıları için “imtihan” diyor: “Allah bizleri boş boş yaşayalım diye yaratmadı. Bu güzellikleri de boşuna yaratmadı.
Hepsi bize onu tanıyalım bilelim diye verildi. Sıkıntılar ise imtihan için verildi. Biz eski kafayız. Biz sabrederiz.
Allah bizi sınar deriz. Sabrettim. Sıkıntılarıma rağmen mutlu olmaya çalıştım. Bak bu yaşıma rağmen sağlamım. Buna da şükür.”
Hayata bu bakış açısını gençlere o kadar uzak görüyor ki kendi düşünce tarzını “eski kafalılık” olarak yorumluyor. “Şimdiki gençlik sabrı bilmiyor. Şükrü hiç bilmiyor. Elindekiyle yetinemiyor. Onun için de mutlu olamıyor.” diyor. “Dünya dünyada kalacak.” diyen Arife Hanım, “Burada ne yaparsan onun sevabı ya da günahıyla gideceksin, dünyadan başka neyi götürebilirsin ki! Neden kendimi dünya malı için, derdi için üzeyim ki!” diyor, “Yarım ekmeğe de, bir ekmeğe de şükrettim. Çalışıp kendi ayaklarımın üstünde durdum.”
Kocasının yaptıklarının onu ilgilendirmediğini söyleyen Arife Hanım, “O hata yaptı ve yaptıklarını hem burada çekiyor hem de öteki dünyada çekecek. Bana bunu ölçüp biçmek düşmez.” diyor.
Okuma–yazması yok; ama hayatın kitabını yazmış!
Bize bu hayat dersini veren bir psikolog ya da din adamı değil. 72 yıllık hayat tecrübesiyle konuşan, evinin telefon numarasını dahi söyleyemeyen, okuma yazma bilmeyen bir kadıncağız. O nüfus cüzdanına dahi “hökümet kaadı” diyor. Hiç kitap okumamış, ama üzerinde sayfalarca kitaplar yazılabilecek nasihatler yapıyor.
Sahil kenarında denize doğru bağdaş kurmuş, kaşe paltosuyla oturan, çevresindeki balıkçıların Arife annesi, kendisine ‘Nasılsın?’ diye soran herkese bir kucak dolusu hayata bağlılık duygusu armağan ediyor. “Bak hiç bir şey Allah’ın bize verdiği bu hayatı güzel bir şekilde değerlendirememek için bahane değil.” dercesine...
O hayata sabrı ve vefasıyla tutunmuş. Ve biliyor ki sabrına ve vefasına karşılık oltasını salladığı denizin yerin ve göğün sahibi yine vefa ile cevap verecek. Zira o kendi deyimiyle hayatını zehreden kocasını, muhtaç olduğunda (kör ve yaşlı) “beter ol” diyerek değil de,
Allah rızası için bakıyor.
GÜLİZAR BAKİ