Üyelik tarihi: 29.05.2003
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
|
Mübalağayı severiz vesselam
Mübalağa edebiyatımızda bir sanat biçimidir.
Bir şeyi abartarak olduğundan çok farklı gösterme yani.
Divan edebiyatımız en güzel mübalağa örnekleriyle doludur.
İşte Zati'den bir örnek:
Ayıttı ol peri bir gün düşüne girüren bir şeb
Sevincimden nice yıllar geçipdir görmedim uyku
Günümüz Türkçesiyle anlamı şöyle:
"O peri kadar güzel sevgili bir gün bana 'bir gece rüyana gireceğim' diye vaatte bulundu. O günden bu yana nice yıllar geçiyor ki, sevinçten uyuyamıyorum."
Uyuyamayınca rüyayı da göremiyor tabii.
Günlük hayatımıza abartılı konuşma o kadar çok girmiş ki, artık bu sanata çok yatkın olduğumuz anlamına mı gelir, orasını bilemem.
Birisi 5 dakika gecikse "Beni burada bir saat bekletmeye ne hakkın var" diye çıkışırız.
Bir şeyi ikinci defa tekrar etmek durumunda kalsak, "Kardeşim sana yüz kere söyledim" diye lafa başlarız.
Mübalağa işte.
Bugünkü konumuz yani.
¥
Mübalağa sadece sözlere değil tavırlara da yansır.
Örneğin kimileri hastalık konusunda aşırı derecede evhamlıdır.
Bir tanıdığım var; ne zaman nezle veya grip olsa hemen yatağa girer ve inleyerek konuşmaya başlar.
Hatta bir keresinde ateşi biraz fazla yükselince eşine vasiyetini bile yazdırmaya kalkmış.
Allah'tan gözlerini açmamış da, kadıncağızın o ara taze fasulye ayıklamakla uğraştığını anlayamamış.
¥
Ya temizlik konusunda hastalık derecesinde mübalağaya kaçanlar.
Bir arkadaşımız, eşi tam da temizlik hastası olan bir arkadaşının evine misafir olmuş.
Kadın, birisinin oturduğu minderi, yattığı yatağı hemen yıkayan, ayak bastığı yerleri deterjanla ovan tiplerdenmiş.
Arkadaş durumu bilmiyor tabii.
O ara çay gelmiş; bizim arkadaş şeker kutusunun içindeki maşayı kullanmadan, şekeri eliyle alıp koymuş bardağa.
Bir anda krize giren evin hanımı, şekerliği tuttuğu gibi camdan dışarı fırlatmış.
Arkadaş hiç bozuntuya vermeden çayını içmiş ve daha sonra o da, bardakla tabağını fırlatmış dışarıya.
"Nasıl olsa onlara da elim değdi" diyerek!
¥
Tabii sadece temizlikte değil, kirlilikte mübalağa edenler de vardır.
Şimdi yöre ismi verip kimseyi gücendirmeyelim, yıkanmanın pek sevilmediği bir köyde iki arkadaş, ayaklarının üzerinde bir metre kirle (benim ki de mübalağa oldu!) bir ağacın altında oturuyorlarmış.
Biri diğerine, "Ula oğlum, ayakların ne kadar kirli" deyince öteki cevap vermiş:
"Normaldir oğlum. Bilmiyor musun, ben senden 2 yaş büyüğüm!"
¥
Kendi özelliklerimizden ya da duygularımızdan söz ederken abartmaya da bayılırız.
"Senin için ölürüm, saçının bir tek teline dünyayı kurban ederim" falan filan işte.
Yıllar önceydi.
Bir toplulukta arkadaşlıktan konuşulurken birisi "Ben arkadaş için canımı veririm" demişti.
Daha sonra bir arkadaşının bir miktar borç para isteğini geri çevirdiğinde, bu sözü kendisine hatırlatılınca kendini şöyle savunmuştu:
"Ben canımı veririm dedim, paramı değil!"
¥
Kimi mübalağalar abartı olmaktan çıkıp düpedüz yalana döner.
Abartıcı bir kişi olarak tanınan hattat Mustafa İzzet Efendi bir dostuna, "Dün gece sabaha kadar oturdum, bir Kur'an yazıp bitirdim" demiş.
Az sonra dostu söze girmiş :
Geçen Ramazan'da Kandilli'ye, bir iftar yemeğine gidiyordum. Boğaziçi'nde öyle bir fırtına çıktı ki... Dalgalar, bindiğim kayığı sahildeki minarelerin şerefelerine kadar çıkardı. Kayık dalgalar arasında sallanırken iftar oldu, toplar atıldı. Ben de sigaramı kandillerden yakıp orucumu bozdum.
Mustafa İzzet Efendi bağırmış:
-Yalan !..
Dostu da taşı gediğine koymuş:
-Yalansa, dün gece yazdığın Kur'an beni çarpsın!..
¥
Abartıdan söz edilir de avcılar unutulur mu?
Avcının biri kahvede anlatıyormuş:
"Geçen bir kuş sürüsüne rastladım. Atıyorum düşüyor, atıyorum düşüyor, atıyorum düşüyor."
Dinleyenlerden biri "iyi de" demiş, "tüfeğe kurşunu ne zaman koyuyordun?"
Bir anda keyfi kaçan avcı, "Canım" demiş, "O telaşta insanın aklına kurşun mu geliyor?"
¥
Tabii her avcı aynı değil. Kimi avcı da anlatırken gerçekçiliğe o kadar riayet eder ki, bir tek sayı bile onun için çok önemlidir.
Nitekim böyle biri "Geçen yıl 99 ayı vurdum" deyince kahvedekiler "Şuna 100 desen de düz olsa olmaz mı" demişler.
Avcımız itiraz etmiş:
"Yoo, bir tek ayı için kalkıp da size yalan söyleyemem!"
¥
Kimisi de bir şeyi anlatırken belki de sırf ilgi çekmek için abartmayı sever.
Lisede bir öğretmenimiz vardı, bize anlattığı bir anısı karşısında gülmekten yerlere yuvarlanmıştık.
Öğretmen anlattığı olaya güldüğümüzü sanıp epey keyiflenmişti ama biz yaramazlar başka şeye gülüyorduk.
Olay şuydu:
Öğretmenimiz, yağmurlu bir günde Maraş'ta bir camiye Cuma Namazına gitmiş. Yağmur yüzünden avluda kimse kalamadığından herkes içeriye doluşmuş. Safların arası çok daralmış. Bizim öğretmende boy desen 1.90. Rükuya eğilince başağı müşkülat çekiyormuş.
Bir ara "Semiallahu limen hamideh" deyip doğrulunca, bir de ne görsün, omuzlarında bir adam!
Biz orada kopmuştuk zaten.
Dakikalarca gülmenin ardından "Peki sonra ne oldu?" dedik.
Cevap daha da muhteşemdi:
Namazı omuzumda tamamladı. Selamı verince de indi!"
¥
Mübalağadan söz edilir de Temel unutulur mu?
Temel, Trabzonlular gecesine katılacakmış.
Tam evden çıkarken anneannesinin vefat ettiği haberini almış.
Çok üzülmüş ama şimdi söz verdiği yere gitmese olmaz.
"Bir saatliğine de olsa katılayım bari. Bu arada ninemin vefatından söz edip de kimsenin ağzının tadını da bozmayayım" diye karar almış ve geceye gitmiş.
Yemekler yenilirken bir ara Cemal, Temel'e sormuş:
"Temel, anneannenin öldüğünü duydum, doğru mu?"
Temel bozuntuya vermemiş:
"Yok canım, mübalağadır!"
¥
Hepinize mübalağa derecesinde huzur ve mutluluklar dilerim efendim!
MÜNAŞAKA
Alfred Hitchcock'un "Kuşlar" adlı filmi gerçek olmuş.
ABD'nin Teksas eyaletinde sığırcık kuşları insanlara saldırıyormuş.
Saldırganlık ABD'nin özünde var galiba.
Baksanıza;
Bir yandan kuşları, bir yandan Buşları!..
SÖZÜN ÖZÜ
Kaynana pamuk olup da raftan düşse, gene de gelinin başını yarar.
(Mübalağacı bir atasözümüz)
Mehmet Emin Kazcı
|