![]() ![]() Üyelik tarihi: 23.06.2004
Mesajlar: 189
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| Şiirler sevdin Naci Bostancı: Şiirler sevdin İlk karşılaştığın andan beri şiirleri sevdin, şiirler okuyup yazdın. İnsanlarla ilişkilerini şiir üzerinden kurdun, onları sevdikleri şiirler yüzünden sevdin, şairlerine bakarak yargıladın, mısraların gözlerinde yarattığı pırıltıları takip ederek onların kim olduklarını tayin ettin. Mum ışıklarının loşluğunda bir kutsal ayinin sunağına koydun mısraları, sözlerin tükendiği vakitlerde şiire sardın sessizliği, söylemek istediklerini bir suç ortağı olarak şairlere söylettin. Cebinde hep bir şiir kitabın oldu, hayatın kaba gerçekliğine karşı şiire ricat ettin, otobüslerde, metrolarda, uzun yolculuklarda bir mısra okuyup, hayatını bir metafora dönüştüren yollara bıraktın var olmanın ağırlıklarını. Her mısraının ardına hayallerini kattın, dış dünyanın imgelerinden keyfe keder yaptığın kolajları kattın, kendi kelimelerini kardeş kıldın şairin söylediklerine. “Son bakışta aşk,” “evlerin balkonundaki anneler ve çocuklar,” “dalları suya değen salkım söğüt,” “vitrinlere bakan yoksulların gözleri”... her imge bir şiirin bağlamında sırlarını ifşa ederek karşına çıktı. Hayal kırıklıklarının, kederlerin, hüzünlerin ardından kilit üstüne kilit vurarak içine çekildiğin vakitlerde şiir dayanma gücün oldu, yenilgilerden meydan okumaları sözlerin savaş naraları gibi patladığı şiirlerden çıkarttın. Artık bir daha kalkmamacasına yere düştüğün hallerde kalbindekini bilen mısraların elinden tuttun. Tanımsız vakitlerin, isim veremediğin arakesitlerin açıklamalarını bir şimşek parıldayışıyla yapan şiirlerle hemhal oldun, kimselerin yanında olmak istemediğin, kimselerin bir kelime bile etmelerine dayanamadığın, herkesten, her şeyden ve her yerden kendisine kaçtığın suskunlukları şiirlerle paylaştın. İnsanlığın o uzun ırmağı Şiir, insanlık denen o uzun ırmağın bir parçası olmanı sağladı. Farklı dillerin anlamlara ilişkin derin ayrılıklarını, birbirini hiç görmeyen, görmeyecek olanların ezeli kardeşliklerini açığa vuran şiirlerin duyarlılıklarıyla aştın. Hiç bilmediğin dillerdeki şiirlerin anlamını müziklerinden çıkarttın, çağrışımlara gömülmüş hikâyeler bir koçbaşı gibi kale kapılarını yıkıp, bütün duvarları yıkıp sana ulaşırken, yabancı olanın da aslında senin hikayen olduğunu gördün. Her şiir daha büyük bir şiire koştu ve her şiir siyasal sınırlara aldırmaksızın yerkürede dolaştı; bu yüzden, hangi dilde yazılırsa yazılsın Adem’in çocuklarına ait olan bu şiirler senin de şiirlerin oldu. İnsan işte böyleydi, belli olmuyordu hangi iklimlerde soluklanacağı. Eleğimsağmaların altından geçip, herkese kardeşlikten herkese uzak düştüğün halleri yaşadın. Bazen yabancı olan, hep aynı yatakta bir ırmak gibi akıp giden hayattı, bazen içine doğduğun dildi. Üstüne örtünü çektiğin bu demlerde her şey ürpertti seni, günün doğuşu, rüzgâr, birer leke gibi sağa sola dağılmış insanlar. Bazen hiçbir kelimeye sığamadın, hiçbir kelime karşılığı değildi yaşadıklarının, hiçbir kamus elinden tutmadı, yine de dil dışında elinde ne vardı ki; bu yüzden metaforların belirsizliğine bıraktın hal ehlinin anlaması için. Akşamları mısralarla karşıladın, dağlara, denizlere düşen günün son ışıklarının peşinden gittin, gece yarılarına yürüdün tek başına, içinden servi simin geçen şiirlerin sırrına servi siminin hüzünlü ışığında dokundun. Sen dokundun, başkalarının dokunuşuna dokundun. Ben dedin, çağrılmayan Yakub’um, / Biri olsun Yakup diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım... / ben, dedin, “gözlerine mil çekilmiş bir âmâ gibi evlerin gölgesi üstüne düşmüş kaldırımların emzirdiği çocuğum,” “fakirler hastanesinde komodinin üzerindeki kiraza baka baka ölen” kişiyim. Her şiirin mısraı içindeki ırmağa dökülen sulardı, sen, her mısraın içine dökülen sonsuz gri bir nehirdin, öylesine sarhoş ve kucaklayıcı, öylece sonsuzluğa dağıldın. Şark’ın çocuğuydun Sen toprağı şiirle karılmış bir medeniyetin, Şark’ın çocuğuydun. Konuşmadan ve yazmadan önce şiir söyleyenlerdendin. En cahilinin bile taşınamaz acı ve sevinçleri şiirle kardeşlerine üleştirdikleri bir dünyada payına hep şiir, hep acı ve sevinç düşenlerdendin. Kerpiç evlerin, dar sokakların, bozkırın sarı otlarıyla söyleşen rüzgârın, serçenin ve söğüdün içindeki şiiri damıtan bir mirasın sahibiydin. Soğuk kış gecelerinde pencerelerine kadar kara batmış kahvehanelerde çayın, tütünün, her biri bir şiir sfenksi gibi duran insanların arasında kendileri de bu uygarlıktan aldıklarını geri vermek için orada olan ozanları dinledin. Şiir neydi ki, ozanlar ne söylüyorsa sen onları içinin sonsuz aynalarında binlerce kez çoğalttın, binlerce kez dağıldın şiirlerin ve artık bir şiire dönüşmüş olan o hayatın içine. Ya da Urfa’da, Diyarbakır’da kavurucu yaz gecelerinde damda yatan çocuk oldun, ekmek ve Fuzuli’nin beyitleri büyüttü seni. Ömür güzergahında, kapısını bad-ı sabadan gayri kimsenin çalmadığı kişi olarak her çaldığın kapı şiire sarınmış bir ses olarak döndü sana, kimsesizliğini şiir şiir azalttı. Asılar öncesine ait kil tabletlerinin üzerindeki şiir, Hayyam’ın rubailerindeki elin tuttuğu testinin de bir zamanlar testi tutan bir el olması gibi onlardan sana bir emanet olarak verilen duyarlılıklardı ve sen onları en olmaz vakitlerin içinden, yeniden ve yeniden doğurarak gelecektekilere iletmekle mükelleftin. Şiir, bu dünyayı yerin altındakilerle birlikte kucakladığın bütün bir varoluş hikâyesinin can alıcı anlatımıydı. Sessizliğe çekilmiş ruhların bir zamanlar güne ve geceye ifşa ettiklerine, aynı günün ve gecenin ışığında kendi hayat soluğunla can verdin. Hayat ve zaman şiirler üzerinden tıpkı seyyareler gibi kendilerinin ve evrenin ekseninde dönüp durdu. Bir yanın bereketin suları Nil’le yıkanırken diğer yanın Mezopotamya’nın kadim uygarlıklarındaydı. Şark’ın şiirleri üzerinden bir Keldani çobanı olup soğuk çöl gecelerinin en parlak yıldızlarını seyrettin, dilin en parlak kelimeleriyle yıldızlara dipnot düştün, kader çizgini gökyüzünün işaretlerinde arayacak kadar evreni kuşatan bir şairane kalbin sahibiydin. Vahalarda kum fırtınasına karşı kapandığın çadırlarda, yeryüzünde insan olmadan, hayat olmadan önce, milyonlarca yıl önce her nasılsa öyle olan tabiatın dilindeki şiiri çekip aldın ve sonra üstüne ateşin yalımı düşen gölgeli yüzlere karşı, çölün dingin gecelerine karşı okudun. Sen, kutsal kitapların dahi şiir diliyle müminlerinin kalbine indiği Şark’ın çocuğuydun. Şiire, aşka, ölüme inanıyorum “Sen çarsın, yalnız yaşa, kendi özgür yolunda git...” diyen şair de, “Hayat, büyük ve aptalca bir şaka” diyen, 27 yaşında düelloda ölen şair de dünyanı kurduğun sözlerin sahipleriydi. “Çatıları örtmek için kamışlar kesildi / Unutulmuş otların üstüne / Sessizce düşen karlar”, ya da “Kuytu bir göl / Bir kurbağa zıplayıp daldı / Sessizlikte fısıltılar”, haikuların en yalın ihtişamını sundu sana. Sessiz karlar, dedin, evet, unutulmuş otların üstüne, evet, sabaha kadar sessiz kar yağışını izlediğin pencerenin önünde başka ne diyebilirdin ki? Hikâyeyi yanlış yaşadığını düşünüp ortasından senaryoyu değiştirmeye kalktığın zamanlarda şair seslendi sana: “Nereye gitsen aynı kente döneceksin.” Kendini kadere teslim ederken sana, kederli zamanlarda ekmek gibi, su gibi ihtiyaç duyduğun o dostluk bağlarını kurmanın diyeti olarak hikâyelerini mahrem bir ses tonuyla karşındakine fısıldamak kaldı. Böyle zamanların ne söylesen şiire dönüştüğü zamanlar olduğunu biliyordun. “Şiire, aşka, ölüme inanıyorum, dedi, / işte bu yüzden ölümsüzlüğe inanıyorum. / Bir dize yazıyorum. / dünyayı yazıyorum; ben varım, dünya var.” diyen şairle birlikte ben de varım dedin, ülkelerimiz farklı inançlarımız aynı, dedin, şiirin, aşkın ve ölümün üzerinden onun gibi dünyayı kucakladın. “Ümit ve korkudan kurtulan bizler / Kısa teşekkürlerle şükranlarımızı sunarız / diyen şair, Ki hiçbir hayat ebediyen yaşanmaz / Ölüler dirilmezler / en yorgun nehirler bile bir yerde denizle birleşirler. / ile şiirini sonlandırırken, onun, asırlar öncesinden “Canlar çekilüb Hazreti Mevla’ya giderler / Cuylar gibi kim canibi deryaya giderler / Defnolur ise ziri zemine ne gam ebdan / Ervah ki hele onlar alemi balaya giderler. / diyen şairle, asırlara ve kıtalara rağmen nasıl kardeş olabildiklerini keşfettin. Artık sen de deryaya uzanan nehirlerin kardeşliğinde o mısraların yatağında akıyordun. Şiirin bütün coğrafyalarını, ülkelerini, alçak, rezil, günahkâr, âşık, kahraman, faziletli insanların, en eski devirlerden beri o canım insanların yüreklerindekini geçip, kardeşlikleri geçip kendine döndün. İnsan işte böyledir, bazen bütün köprüleri atmış olarak kendine döner. Hayatın, kendi hayatının pasını önüne koyup yaşanmışlıklar üzerinden bir kez daha geçer, bir kez daha, bir kez daha... Geçmişin içindeki şiiri bir odada tek başına ve içinin sessizliğinde yeniden yaşar, paylaşılmaz olanın kaçınılmaz mahremiyetinde yaşar. Bir gün başkalarına söz etmek gerektiğinde... Bak der, şair ne yazmış... Kendisi yerine benzerini sunar suretlerin değiş tokuş edildiği bu pazar meydanında. (naci@mynet.com) GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ http://www.zaman.com.tr/?hn=203644&bl=yorumlar&trh=20050821 |
| | |
![]() |
| Lesezeichen |
| Seçenekler | Arama |
|
|
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Söylesene Beni Kac Harfle Sevdin..??? | -DesTinA- | Günlük | 0 | 29.05.2008 21:25 |
| Peygamber Efendimize Naat Ve şiirler | NaRı_AsK | Önemli Şahsiyetler ve Eserleri | 1 | 26.03.2008 12:26 |
| çook Komik şiirler | sivaslikiz | Fıkra ve Mizah | 0 | 16.11.2006 11:21 |
| peygamberimize (S.A.V.) şiirler | acar79 | Özgün Yazılarınız | 13 | 13.11.2006 19:09 |
| En Sevgiliye Resimli Şiirler | Fatihsultan | Resim ve Karikatür | 6 | 01.09.2006 12:30 |