Üyelik tarihi: 17.12.2006 Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| köşeden dönenler 20 YILLIK HİDAYET EFSANELERİNİN ARKASINDA YATANLAR Her zamanki gibi denizdeydi. Bu kez atlas okyanusu ile Akdeniz in kesiştiği cebel i Tarık boğazındaydı. Derin sularda denizin sırlarını çözmeye çalışıyordu. Ama bu kez araştırmaları hiç beklemediği bir sonuç veriyordu. Fizik özellikleri tuzluluk dereceleri birbirinden farklı olan iki denizin suları birbirine karışmıyordu. Bu sonuç, yıllardır kendini denizlerin sırlarını bulmaya adamış nitekim derin suların gizli dünyasını tüm dünyaya tanıtmış ünlü bilim adamını çok şaşırttı. O güne kadar dini bütün bir Hıristiyan’dı. Yaptığı ilk iş de bu iki denizin sularının birbirine neden karışmadığına dair İncil’de bir açıklama bulunup bulunmadığına bakmak oldu. Ama Hıristiyanların kutsal kitabı bu konuya bir açıklama getirmiyordu.
Bu olayın üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra bir gün Paris Tıp Fakültesi’ndeydi. Cerrahi klinik direktörü Prof. Maurice Bucaille'yla bu konuyu konuşuyordu. Bucaille, sonradan Müslüman olmuş ünlü bir cerrahtı. Ve denizlerin ünlü araştırmacısına bu olaya ilişkin bir açıklamanın İslam’ın kutsal kitabı kuranda olduğunu söyledi. Kuran’daki Rahman Suresi’nde "Birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. Bu ikisi arasında biribirine karışmasına engel olan bir perde vardır" deniyordu. İşte o güne değin Kuran-ı Kerim’in Muhammed’in uydurma bir eseri olduğunu düşünen bu ünlü araştırmacı, birdenbire Kuran’ın uydurma değil, bizzat Allah’ın kitabı olduğuna karar verdi ve Müslüman oldu. O, denizlerin efendisi Kaptan Cousteau idi.
O ise ömrünü denizlere değil, göklere adamıştı. Uzay kapsülünün son basamağından adımını attığında onunla birlikte tüm dünyada soluğunu tutuyordu. Son bir hamle yaptı ve kendisini boşluğa bıraktı. Ayın tozlu yüzeyinde dolaşırken bir ses duydu. Önce ne olduğuna anlam veremediği bu sesin aynısını yıllar sonra Mısır’a yaptığı bir seyahat sırasında duydu. Uzayda duyduğu ses Mısır’daki camilerden geliyordu. Ve o, bu gerçeği anlar anlamaz Müslüman oldu. O, ay yüzeyine basan ilk kişi Neil Armstrong’du.
İşte bir kuşak bu ve benzeri efsanelerle büyüdü. Sadece Kaptan Cousteau, Neil Armstrong değil; “Çağrı” filminin efsanevi oyuncusu Anthony Quinn, ünlü Fransız komutan Napolyon, Almanların büyük edebiyatçısı Goethe ve İngiliz kraliyet ailesinin önemli ismi Prens Charles için de benzer efsaneler üretildi. Dünyaca ünlü bu isimlerin bir gün bir şekilde Müslüman oldukları söylendi ve Yıllarca bu söylenceler dilden dile dolaşa dolaşa pek çok insanın inandığı gerçek öykülere dönüştü.
Oysa Neil Armstrong, Türkiye’ye geldiğinde ayda ezan sesi duymadığını ve Müslüman da olmadığını açıkladı. Kaptan Cousteau da sadece Türkiye’de değil, tüm İslam dünyasında hızla yayılan Müslüman olduğu yolundaki iddiları dünya basınına gönderdiği fakslarla yalanladı. Aynı şekilde Anthony Quinn de hiçbir zaman Müslüman olduğunu açıklamadı. Ünlü oyuncu sadece “Çağrı” filminden sonra Hz. Muhammed’in hayatını incelediğini ve çok etkilendiğini söylemişti. Ama sadece söylediği bu iki cümle dahi onu Müslüman yapmaya yetmişti.
Peki ama farklı alanlarda dünyaca ünlü pek çok ismin Müslüman olduğuna dair bu efsanelerin kaynağı neydi nasıl ortaya çıkıyordu bu söylentiler?
“Bazı Batılı bilim adamlarının İslamı öven demeçlerini görüyoruz. İslamın olumlu meyveler veren bir din olduğunu söylüyor; yalnızca demeç vermekle kalmıyor İslam ülkelerini ziyaretlerinde camiye gidiyor, Kuran okuyor ve saygılı davranıyorlar. Bu tür davranışlar da Müslümanların onlar hakkında iyi düşünmelerine neden oluyor ve çoğu zaman da “gizli” Müslüman olduklarına dair söylentiler çıkıyor” (Şinasi GÜNDÜZ)
İşte çoğu zaman batılı bilim adamlarının edebiyatçıların müzisyenlerin Müslüman olduğuna dair haberler böyle basit olaylar sonucunda ortaya atılıyor ve hızla yayılıyordu. Ama İslamiyeti seçtiği konuşulan siyasetçilerin durumu biraz farklıydı. Örneğin ünlü Fransız komutan Napolyon’un Müslümanlara ve İslam’a yönelik olumlu sözlerinin hemen mısır seferinden önce söylenmiş olması dikkat çekiciydi. Napolyon, Mısır seferine çıkmadan önce Türklerin düşmanı ama İslam’ın dostu olduğu yönünde açıklamalar yapmıştı. Bugün artık pek çok kişi Türklerin kontrolü altındaki mısır ı almaya niyetlenmiş olan Napolyon un Müslüman olmadığını İslam’a yönelik olumlu sözlerinin ise siyasi gerekçelerle söylendiğini düşünüyor. Aynı şekilde son yıllarda İslam’a yönelik olumlu açıklamalarıyla dikkat çeken Prens Charles’ın açıklamalarının altında da artık siyasi sebepler aramak gerektiğine inanılıyor.
“1993 Körfez Savaşı’ndan kısa bir süre sonraydı. Prens Charles, Oxford’daki İslam Araştırma Merkezi’nde İslam ve Batı isimli bir konuşma yaptı. İslamiyet’e övgüler yağdırdı. Hemen ardından İslam ülkelerinde bir sürü haber çıktı: “Prens Charles Müslüman oldu” diye. Fakat bir süre sonra Prens Charles Arap ülkelerine yaptığı bir ziyaretten 20 milyar dolarlık silah antlaşması ile döndü. Bunu komplo teorisi gibi algılayanlar çıkabilir ama bazı noktaları da atlamamak gerekir” (Ali KÖSE)
İşte Ünlü batılı bilim adamlarının edebiyatçıların, müzisyenlerin, hatta siyasetçilerin Müslüman olduğu, hidayete erdiği yolundaki söylentiler çoğu zaman bu ünlü isimlerin İslam’a yönelik böyle basit açıklamalarının sonucunda ortaya çıkıyor ve yayılıyordu. Ama burada sorulması gereken asıl soru bu Müslümanlaşma efsaneleri neden üretiliyordu? Neden bu hidayete erme öykülerine? İşte bu sorunun cevabını bulmak için bu Müslümanlaşma efsanelerinin çıktığı yıllara gitmek gerekiyor. Yani 1980’li yıllara…
“Bence olayın arka planını yakalayabilmek için 1980’lerin Türkiye’sine bakmak gerekir. O dönem Türkiye’nin dışarıdan onay aradığı bir dönemdi ya da dindar kesim olarak tanımladığımız kişilerin onay aradığı bir dönemdi. Onay aramak demek bir kompleksin sizde bulunduğu anlamına gelir. Bu kompleksin neticesinde Türkiyeliler batılıları İslamla şereflendirmek değil, İslamiyeti batılılarla şereflendirmeyi tercih ettiler. İslami kesim, Türkiye’de kendini biraz aşağılanmış hissettiğinden ve uluslararası arenada da aynı hissi yaşadığından belki içeride aşağılanmış olmayı dışarıdan kendisine onay bulmakla telafi etme psikolojisi görmüş olabilir.” (Ali KÖSE)
“Müslüman o dönemde şöyle düşünüyordu: ‘Güçlü olduğunuzu ve bize her şeyi dikte ettireceğinizi düşünüyorsunuz. Ama bizim dinimiz o kadar güçlü ki, bakın sizin içinizdeki insanlar bizim dinimizi seçiyorlar.’ İşte bu bakış açısı, iç gerilimin karşılık bulduğu zamanlarda, bu topraklarda yaşayan insanların güçlü hissetmesine neden oldu” (Metin KARABAŞOĞLU)
Her ne sebeple üretilmiş olursa olsun, bu Müslümanlaşma efsanelerine bir dönem Türkiye de dahil, tüm Müslüman dünyasında büyük önem verildi. Gerçekten İslam’ı seçen Cat Stevens gibi ünlü müzisyenlere de sadece böyle söylentilerin konusu olan Kaptan Cousteau gibi isimlere de tüm Müslümanlar büyük hatta kimi zaman abartılı bir saygı besledi.
“Hidayet hikayelerine yüklenen önem çok abartıldı. Bu insanlar Müslüman olduklarını söyledikleri anda İslami medya onlara adeta birer lider pozisyonu yükledi ve naylonlara sarıp başlarının üstünde taşıdılar” (Nihal BENGİSU)
Aslında o yıllarda sadece ünlü batılı isimlerin değil aynı zamanda Türkiye’den Leyla Sayar, Kudret Sandıralı, İsmet Özel gibi kimi sinema sanatçılarının, yazarların, çizerlerin dindarlaşması da aynı şekilde efsanevi bir boyut kazandı. Zira bu insanların dindarlaşması Türkiye’de batılılaşmaya, modernleşmeye kuşku ile bakan İslami kesim için kendi seçtiği yolun doğruluğunun ispatı gibi duruyordu.
“Onlar hep çağdaş Batılılar gibi olmaya zorlandılar. Buna modernleşme teorisi deniyordu. Bu yaklaşım hakimken İslam kendini baskı altında hissediyordu. Bu baskıdan hareketle bizim Avrupalı gibi olmaya zorlandığımız bir dönemde, Avrupalının bizim gibi olmaya çalışması İslami kesim için bir anlamda özgürleşme demekti.” (Mücahit BİLİCİ)
80’li yıllarda başlayan 90’lara değin uzanan Müslümanlaşma efsaneleri bugün artık eski ilgiyle karşılanmıyor. Gerçi hala bir filmde Muhammed Ali’nin hayatını canlandıran Will Smith’in ya da Amerika’da “İslam milleti” adını taşıyan bir cemaatin üyelerinden oluşan Müslüman korumaları olan Micheal Jakcson’ın Müslüman olduğuna dair haberler medyada kendine yer buluyor. Ama hiçbir zaman bu haberler artık Müslüman dünyasında bir dönem gördüğü ilgiyi görmüyor.
“1980’li, 90’lı yıllarda batılılar Türk insanı için karşı kaldırımdaki kadındı. Ama şimdi Türk insanı da karşı kaldırıma geçti. Ve kadının karşıdan göründüğü kadar güzel olmadığını fark etti. Bugün o kompleks dönemini atlattık. Artık ünlüleri efsaneleştirmeye ihtiyacı yok insanların. En iyi örnek de Yusuf İslam. Ben de oradaydım o dönemde. Tepebaşı Gazinosu’nda bir konuşma yapmıştı. Ama geçtiğimiz kış geldi ve küçük bir haber oldu.” (Ali KÖSE)
İşte modernleşme, küreselleşme hidayet efsanelerinin sonunu da böyle getirdi. Artık batılılarla ya da batılılaşmış Müslümanlarla içli dışlı olan, hatta kimi zaman eşit şartlarda mücadele eden İslami kesim için bu efsanelerin çok da bir değeri yok. Şimdi artık kendini Müslüman olarak tanımlayan kiminle konuşursanız konuşun bu eski efsanelerin zararlarından dem vuruyorlar. Yani bir Müslümanın bir başka insanın Müslüman olmasına dinen sevinebileceğine ama bir dini bir inancı önem verilen sevilen popüler isimlerin de benimsemesi ile birlikte o dinin değerinin artamayacağını ve aslında bu yüceltmenin de sakıncalı olduğunu söylüyorlar. |
| |