![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 20.01.2003
Mesajlar: 4.720
Teşekkür etti: 18
28 Teşekkür 18 Mesaja aldı
|
Ben de sandim ki, sairane bir üslub ile yazilacak Dedigin gibi, siirlerini siirler bölümüne ekleriz insaALLAH... Bunu baslatman cok iyi oldu, tekrar Allah razi olsun.. Vesselam......
__________________ YAPAMAZ ERTUĞRUL EVLADI SENSİZ,CAN VERİR CANANI VEREMEZ TÜRKLER EBEDİ HADİM-ÜL HAREMEYNİNİZ,ÖLSEK DE RAVZANI RUHUMUZ BEKLER | |||||||||||||||
| | | |||||||||||||||
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 19.02.2003
Mesajlar: 4.695
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
| aslinda Alperen dogru anlamis weil da ein (L) fehlt. ama kast edilen belli tabiki.
__________________ .................................................. ............... Konu mawera tarafından (25.07.2003 Saat 10:26 ) değiştirilmiştir.. |
| | |
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 20.01.2003
Mesajlar: 4.720
Teşekkür etti: 18
28 Teşekkür 18 Mesaja aldı
|
Necip Fazılın kabrini ziyaret etmeyi düşündü.. Pencereden baktı kar hala devam ediyordu Evden çıktı bir müddet yürüdü sonra Bir taksi durdurup gitmek istediği yeri söyledi... Taksicinin geldik bayan demesiyle daldıgı düşüncelerden sıyrıldı Parayı uzattı para üzerini bile beklemek istemiyordu üstü kalsın deyip indi... Hiç kimsenin basmadığı karlar üzerinde iz bırakarak Kabrin ayak uçuna vardı.. Kar hiç bozulmamış yatak gibi duruyordu kabrin üzerinde... ellerimi semaya açtı Yasini şerif okuyup dualar etti böyle heycanlanacağını tahmin etmiyordu... ölüm tabut en nihayetinde rabbine kavuşma... resimleri geldi gözünün önüne cile dolu bir yaşam.. üstadım dedi bende senin rabbine yöneldiğin yaştayım sözünün devamını getiremedi... ici yandı dudaklarının kurudugunu hissetti... kuşların su içmesi için yapılan su taşının üzerinden bir miktar kar aldı.. nasılsa üstadın hayrı için yapılmıştı.. ferahladıgını hissedince tekrar duaya başladı; Rabbim banada onun gibi sana kul olmayı nasip et. onun sana gelirken hazırladığı yol azığından bende isterim... ağlamaya başladı neden sonra... Ezanı Muhammediyenin sesiyle kendine geldi Sesin geldiği yere yöneldi... tekrar karlar üzerinde iz bırakarak yürürken dilinde Necip Fazılın şu dizeleri vardı.. Bu akşam o kadar durgun ki sular Gömül benim gibi kedere diyor. İçimde maziden kalma duygular Ağla geri gelmez günlere diyor. Ey gönül, gidenden ümidini kes! Kaçan bir hayale benziyor herkes, Sanki kulağıma gaipten bir ses Buluşmalar kaldı mahşere diyor. Enginden engine koşarken rüzgar, Bende bir yolculuk heyecanı var... Yattığım kayaya çarpan dalgalar Çıkıver bir sonsuz sefere diyor. Vesselam....
__________________ YAPAMAZ ERTUĞRUL EVLADI SENSİZ,CAN VERİR CANANI VEREMEZ TÜRKLER EBEDİ HADİM-ÜL HAREMEYNİNİZ,ÖLSEK DE RAVZANI RUHUMUZ BEKLER |
| | |
| Hamd icin Ilim ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 17.08.2002
Mesajlar: 3.899
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
Yeni Safak: Ayşe Olgun Ümmühan Atak 'Şair olacağım' Batı kültürünün içinden yetişti. Saf şiir, sanat, edebiyat ve tefekkür yolundan geçti. 14. İslam asrında, İslam'ın asırlar sonra topyekun muhasebesini yerine getirdi... Büyük fikir adamı ve "Şairler Sultanı'' Necip Fazıl Kısakürek'i ölümünün 19.yılında rahmetle anıyoruz... Eserleri, fikirleri, şiiri ve hayatıyla Türk düşünce ve sanatına damgasını vuran, ama hep "ağrıyan akıl dişi" ile yeryüzünde gezen ve azaplı bir ruhun çırpınışı içinde sürekli "hakikat''i arayan büyük şair ve fikir adamı.. Üstad Necip Fazıl Kısakürek, geçen yüzyılın başında 26 Mayıs 1904'te yine kendi ifadesiyle "Çemberlitaş'tan Sultanahmet'e doğru inen sokaklardan birinde, kocaman bir konakta" doğdu. Büyükbabası, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinaf Reisliği'nden emekli, İkinci Abdülhamid Han'a Ermeniler'ce girişilen suikastin tarihi muhakemesini yapan ve Mecelle'yi kaleme alan heyet içinde imzası bulunduğu için, 6 Ekim 1902'de "Legion d'honneur" nişaniyle ödüllendirilen vakar ve ciddiyet timsali Mehmet Hilmi Efendi'dir. Necip Fazıl, ilk dini telkin ve terbiyesini yine tek oğlunun tek oğlu olarak Mehmet Hilmi Efendi'den alır. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhi kaynağını teşkil eden "yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku" şeklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk hatıralarının kaynaştığı bir "tütsü çanağı" olan, büyükbabasına ait Çemberlitaş'taki konakta geçirir. İlk öğretiminden sonra, Fransız Mektebi, Amerikan Koleji gibi okullara devam eder. Kızkardeşi Selma ile büyükbabasının ölümü, çocukluk günlerine ait asla unutamayacağı iki hadisedir. 1915 yılında annesinin hastalığı yüzünden Heybeliada'ya taşınırlar. Hastane günlerini ve şair olmaya karar verdiği hastane odasını Üstad, Çile'nin önsözünde şöyle anlatır: "Bahanesi tuhaf" şairlik "Şairliğim 12 yaşımda başladı. Bahanesi tuhaftır. Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim.. Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter.. Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde... Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp: '- Senin dedi, şair olmanı ne kadar isterdim!' Annemin bu dileği bana, içimde besleyip de 12 yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim, hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgara karşı, içimden kararımı verdim; '- Şair olacağım!' Ve oldum. O gün bugün, şairliği küçük ve adi hissiliklerin üstünde gören, onu idrakin en ileri merhalesi sayan ben, bu küçük ve adi bahaneyi hiç unutmadım" Bahriye Okulu'dan Felsefe'ye Necip Fazil, önce Bahriye Mektebi'ne kaydolur. Öğrenim gördüğü okul o yıl bir yıl daha uzatılınca okulunu terkederek Dar'ul Fünun'un Felsefe Bölümü'ne girer. Bu arada yazdığı şiirlerin bir bölümünü Yakup Kadri'ye götürür. Bir süre sonra da devrin önemli edebiyat adamlarının yazılarının çıkardığı "Yeni Mecmua''da şiirleri çıkmaya başlar. 1 Temmuz 1923 yılında, "Kitabe" adlı şiirini yayımlayan Necip Fazıl'a ilk övgü, Ahmet Haşim'den gelir. "Çocuk bu sesi nerden buldun sen?" diye Necip Fazıl'a hitap eden Haşim, yakın gelecekte onun Türkiye'nin yetiştirdiği en ünlü şairlerden biri olacağını öngörür adeta. İlk yolculuk Paris'e 1924 yılında Avrupa'ya talebe göndermek için açılan imtihana giren Necip Fazıl, yurt dışına gider. Cumhuriyet devletinin yurt dışına gönderdiği bu ilk öğrenciler bir vapurla Marsilya'ya ve oradan Paris'e geçerler. Sorbon Üniveritesitesi'ne kaydolan Necip Fazıl, bir yıl kaldığı Paris'te bohem bir hayatın içine düşer. Sorbon'da, profesörlerin dikkatini çeker ama, okula devamsızdır. Bir süre sonra, hükümetin verdiği burs kesilir ve İstanbul'a dönmek zorunda kalır. Bir vapurun üçüncü mevkisinde gerçekleşen dönüşü Necip Fazıl hiçbir zaman unutamaz. Ruhundaki fırtınalar, varlık ile yokluk arasında yaşadığı soyut acılar, o dönemde yazdığı eserlere de yansır. O yıllarda kaleme aldığı şiirlerini, "Örümcek Ağı'' adında toplar ve kitap edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırır. Necip Fazıl 1925 yılında Paris'ten yurda döner. O yıllarda bankacılık gözde bir meslektir. "Felemenk Bahr-i Sefid Bankası"nda çalışmakta olan Salih Zeki'nin ziyaretine gittiği bir gün, arkadaşının tavassutu ile aynı bankada işe başlar. Daha sonra kısa sürelerle Osmanlı Bankası'nın Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde çalışır. 1928-29 senelerinde de "Babıali" adlı eserinde Babıali'yi tafsilatlı şekilde anlatır.
__________________ "Insanlar hayra davet edildigi zaman, seytanlar da seytani duygular da kendilerini tehdit altinda hissediyorlar" I.Özel |
| | |
| Hamd icin Ilim ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 17.08.2002
Mesajlar: 3.899
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
O bir neslin dirilişi Bohem hayatından bir "tesadüf" sonucu tanıştığı Abdulhakim Arvasi Hazretleri sayesinde kurtulan ve "Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış / Marifet bu gerisi çelik çomakmış" dizeleriyle kendini yeniden tanımlayan Necip Fazıl Kısakürek'in yeniden dirilişi yalnız sanatına değil fikir hayatına da yansır. Sene 1934, bir akşam üstü, çalıştığı bankadan Boğaziçi'ndeki evine dönmek için bindiği "Şirket-i Hayriye" vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da göremeyeceği "Hızır" tavırlı bir adam, ona, kainat çapında bir vaadin, Abdülhakim Arvasi Hazretleri'nin adresini verir. Sıcak bir ilkbahar günü, yanına ünlü ressam Abidin Dino'yu da alır ve Eyüp sırtlarına çıkar. Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler üstü bir tesirle çarpılıp kalır ve bir daha bırakmamacasına o 'Büyük Zat'ın adeta eteklerine yapışır. "Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel; Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel." diye şiirinde tarif ettiği Arvasi Hazretleri'yle ilgili duygularını Necip Fazıl şöyle anlatır: "Efendim! Benim Efendim! Benim, güzellerin güzeli Efendim! Vaktiyle: 'keşke bu kadar zeki olmasaydın!' buyurduğun adamın beynini, zerre zerre kıskaca alıp atom gibi çatlattıkları bu hengamede, eminim ki, her dem beraberimde, her an baş ucumdasın... Kaç milyon baba ve kaç milyon anne, senin milyarda birin eder? Sen benim böyle bir şeyimsin! Babamla anneme Allah'ın bana tattırdığı varlık şevkine vesile oldukları için bağlıysam, sana da, bu ölçünün ebedî hayat mikyasiyle perçinliyim... Düşünsünler farkı!.." Arvasi Hazretleri ile tanıştıktan sonra şiir poetikası da ciddi bir değişim geçirir. "Çile"yle birlikte şiiri hakikat arayışında bir araç olarak gördüğünün ipuçlarını veren şair, madde ve ruh ilişkisine, insanın iç âleminde kopan fırtınalara, evrenin gizemine değinir. Necip Fazıl'ın evliliği Şiir ve oyun yazarlığının beraberinde kendisi gibi düşünen kitleleri, metaryalist akımların boy gösterdiği dergilerin tesirinden kurtarmak amacıyla 1936 yılında haftada bir yayımlanan "Ağaç" dergisini çıkarır. Celal Bayar'ın temin ettiği ilanlar yardımıyla çıkarılan "Ağaç" mecmuası, dönemin önde gelen entelektüellerini çatısı altında toplar. Büyük ruh çilesinin sahne destanı "Bir Adam Yaratmak" piyesine Necip Fazıl bu dönemde başlar ve 63 numaralı ocak idaresinin teftişini yapmak için gittiği Zonguldak'ta eserini tamamlar. 1941 senesinde ise Babanzade'lerden, Ahmed Naim Efendi'nin kuzeni Recai Bey'in kızı, Yahya Nüzhet Paşa'nın torunu, Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlenir. İlk hapis cezası 1942 kışında, 45 günlüğüne Erzurum'a yeniden askere gönderilir. Burada yazdığı siyasi bir yazı sebebiyle mahkum olur ve 1943'te ilk hapis cezasını alarak 1 gün Sultanahmet Cezaevi'nde yatar. Aslında politikaya ve sosyal sahaya meyli, 1936'da başlar ve o yıldan 1943'e kadar geçen 7 yıl içinde, İslami temayülü "şahsi bir zevk ve saklı bir telkin" planında kaldığı için, ne devlet ne de basında kimsenin hedefi olmamıştır. Bu ilk hapis cezasının ardından ilerki yıllarda yine yazdığı yazılardan dolayı tam 9 defa daha hapse girer ve burada pekçok eserini kaleme alır. Necip Fazıl, 1943 yılında siyasi, fikri ve edebi mücadelesini işlediği "Büyük Doğu" dergisini yayımlar. Bu dergi aynı zamanda Fazıl'ın fildişi kulesinden agoraya indiğinin tam olarak belirdiği tarihtir. 1978'e kadar 35 sene boyunca yayımlanan "Büyük Doğu", polemikleri, değişik alanlardaki yazıları, farklı çevrelerden yazarlarıyla Türk Basın Tarihi'nde ayrı bir konuma sahip olur. Konferanslar çığırı Necip Fazıl'ın kurduğu aksiyon yalnız dergilerinde aksetmez, butün yurdu gezerek verdiği konferanslar o günün gençliğini peşinden sürükler. Yazdığı şiirlerle, konferanslarıyla ve kaleme aldığı yazılarla işte bu büyük fikir adamı 21. yüzyıla damgasını vurur. 1963 İlkbaharında bir davet üzerine açılan "konferans çığırı" üzerinde evvela Salihli, İzmir, bir müddet sonra Erzurum, Van, daha sonra İzmit, Bursa ve 1964 yılının ilkbaharında da Konya, Adana, Maraş ve Tarsus'ta konferanslar verir. 1964'te Büyük Doğu'nun onbirinci devresini açar. Adnan Menderes'in aziz hatırası için kaleme aldığı ve derginin birinci sayısında neşrettiği "Zeybeğin Ölümü" şiirinden dolayı takibata uğrar. 27.12.1967 tarihli Büyük Doğu Dergisi'nde dönemin Başbakanı'nın (Demirel) kayıtlı olduğu Mason kütüğünün fotokopisini ilk defa olarak yayınlar. "İdeolocya Örgüsü" isimli eseri, "Mümin/Kafir" diyalogları ve siyasi içerikli yazıları sebebiyle suçlanır, sorgulanır ve yargılanır. Şairlerin Sultanı 1976'da, dergi-kitap şeklinde, 1980 yılına kadar 13 sayı sürecek "Rapor"ları, 1978'de de Son Devre Büyük Doğu dergisini çıkarır. 26 Mayıs 1980'de Türk Edebiyat Vakfı tarafından "Şairler Sultanı" ve 1982 yılında yayınlanan "Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu" isimli eseri münasebetiyle de "Yılın Fikir ve Sanat Adamı" seçilir. 1981 yılının başlarında, görünen yüzüyle, "içinde 20 yıl müddetle bir protoplazma halinde yaşattığı İman ve İslam Atlası isimli eserini kalıba dökebilmek için", bir daha çıkmamak üzere evine, hatta küçücük odasına kapanır. Yeni bir parti kurmak üzere bulunan ve ileride Devlet Başkanlığı'na kadar yükselecek olan Turgut Özal'ı, arzusu üzerine sık sık odasına kabul ederek fikirler not ettirir ve tavsiyelerde bulunur. MAYIS'TA VEDA ETTİ Ömrünün son günleri, Erenköy'deki evinde aynı "küçük oda"da, yine kesinleşip infaz safhasına gelmiş ve hayli ilerlemiş yaşına ve Adli Tıp raporlarına rağmen devrin Devlet Başkanı Kenan Evren tarafından af yetkisi kullanılmayarak bir tür infaz emri verilmiştir. 1.5 yıllık mahkumiyeti yüzünden her an götürülme tehdidi altında, kitapları, yazıları, notları ve birtakım halis ve gerçek dostlarıyla mahzun sohbetler içinde geçer. Ve bir gece... Onun için daima sırlarla dolu Mayıs ayında bir gece yani 25 Mayıs 1983 günü yatağından doğrulup, ela gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa diker. Ne görürse pembeden daha kırmızı dudakları hafifçe kıpırdar ve "Demek böyle ölünürmüş!.." der... RASİM ÖZDENÖREN: Şiiri entelektüelleştirdi Necip Fazıl Kısakürek, heceyi kentleştirmiştir. Ondan önceki şairler, taşradaki halkın diliyle şiir yazarken, o, şiirini kentli diliyle yazmıştır. Bu anlamda Necip Fazıl, şiiri entelektüelleştirmiştir. Bu da Türk şiiri için bir devrim olmuştur. Topluma ışık tutmuştur. Şiiriyle, dini bilgisiyle, ideolojisiyle, tarih ve edebiyat yelpazesiyle büyük bir şahsiyettir. O, yönlendiren, öncü bir kişidir. Her zaman bir gençlik yetiştirmek istemiştir. MUSTAFA MİYASOĞLU: O yüzyılın dahisiydi Toplumların dönüşümü için, fikirleriyle katkıda bununan kimseler için dahi tanımlaması yapılır. 20. Yüzyıl'da İslam dünyasında ondan daha öne geçen kimse çıkmamıştır. Bu yüzden, Necip Fazıl yüzyılın dahisidir. Ancak onu ve fikirlerini henüz anlayabilmiş değiliz. Gerek İslam dünyası, gerekse biz siyasi istikrarsızlıktan ve baskılardan ötürü Necip Fazıl gibi düşünemiyoruz. İslam dünyası, geçen yıllar içinde kendi kültürüne yabancı kaldı. ŞAİR ERDEM BEYAZIT: Bir nesli yetiştirdi Necip Fazıl'ı yaşadığı zamanda değerlendirmek lazım. Onun hayatını, önce 1930'ların ortasına kadar şair ve ondan sonra dava adamı olarak iki dönemde anlamalıyız. Şiiri ve tiyatro oyunları dışında, tarihe yönelen bir Necip Fazıl da karşımıza çıkıyor. O, Osmanlı hanedanını suçlamak adına, Ermeniler'ın ağzıyla "Kızıl Sultan" olarak anlatılan Abdülhamit Han'ın gerçek kişiliğini ortaya koydu. Onu anlayan ve davasını savunan bir nesil yetişti. TİYATROCU ÜSTÜN İNANÇ: Tiyatroda da çakı taşı Necip Fazıl sadece şiir alanında değil, tiyatro ve öyküde de çakı taşı gibidir. Şu anda bile "Bir Adam Yaratmak" isimli eserine yaklaşabilmiş tek bir yerli oyun yoktur. Ne var ki ideolojik kamplaşmaların saf sanatı boğması yüzünden o güzelim eserler remp ışıklarına kavuşamamaktadır. İdam cezası kamuoyunda tartışılırken, aynı konuyu işleyen Reis Bey'den tiyatro dünyasının mahrum kalması ayrı bir acıdır.
__________________ "Insanlar hayra davet edildigi zaman, seytanlar da seytani duygular da kendilerini tehdit altinda hissediyorlar" I.Özel |
| | |
| Hamd icin Ilim ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 17.08.2002
Mesajlar: 3.899
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
ustad ile ilgili güzel bir calisma....!! Gündem – Necip Fazıl Kısakürek / Hasan İhsan KIRÇİÇEK Şair... Fikir ve dava adamı... Üstad... 1905 yılında İstanbul’da doğdu...İstanbul Edebiyat fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Yurt dışında tahsil gördü. Üniversite hocalığı ve müfettişlik yaptı... Şiir yazmaya küçük yaşta başladı. Bunu kendisi hatıratında şu şekilde aktarır: “şairliğim on iki yaşımda başladı. Bahanesi tühaftır: Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim...Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı küçük ve eski bir defter... Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde... Haberi veren annem, bir an gözlerimin içine bakıp: -senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim! Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü... Gözlerim, hastahane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgara karşı içimden kararımı verdim: - Şair olacağım! Ve oldum...” 12 yaşında şiir yazmaya başlayan -veya kendi ifadesiyle 12 yaşında şair olan- Necip Fazıl, 23 yaşına geldiğinde, yazdığı “kaldırımlar” isimli şiiriyle, sanat çevrelerinin takdirini toplamış ve bundan sonra adı bu şiirle anılmıştır: “kaldırımlar şairi” Kimsesiz, yalnız bir insanın ruh halinin anlatıldığı bu şiirin ilk dört kıtasını buraya alıyoruz: Sokaktayım, kimsesiz, bir sokak ortasında; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum. Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık; Biri benim, biri de serseri kaldırımlar. İçimde damla damla bir korku birikiyor; Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler... Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor Gözüne mil çekilmiş bir âma gibi evler. Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi, Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır. (Çile) Necip Fazıl, şairliği; tiyatro, hikaye, roman yazarlığının yanısıra, çıkardığı dergilerdeki düşünce ve fikir yazılarıyla düşünce hayatımıza büyük katkıda bulunmuş, zenginlik katmıştır. Şairin, 1934 yılında (29 yaşında), Şeyh Abdulhakim Arvasi ile tanışması, fikir hayatında ve yaşantısında büyük değişikliklere sebep olmuştur. Bu tesir, bir zamanlar karşısında olduğu bir dâvayı savunmasına, bu dâvanın bayraktarlığını yapmasına sebep olacak kadar etkili olmuştur. (Necip Fazıl’ın fikir hayatındaki değişim herkes tarafından kabul edildiği halde, özel yaşantısında tam manası ile bir değişimin olup olmadığı nedense tartışmalı kalmıştır) Necip Fazıl, İsmet Paşa ve tek parti yönetimine karşı şiddetli bir muhalefet sürdürmüş, bu partiye karşı ezilen, horlanan, sıkıntıya maruz bırakılan ülke insanının yanında yer almış, bunun sonucunda defalarca cezalandırılmış, mahkum olmuş ve hapis yatmıştır. Şairin, tutuklu bulunduğu cezaevinden oğlu Mehmet’e mektüp olarak gönderdiği; Zindan iki hece Mehmed’im lafta!.. Baba katili ile baban bir safta!.. Şeklinde başlayıp; Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte! Ölsek de sevinin, eve dönsek de!... Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir!... Mısraları ile son bulan “Zindandan Mehmed’e Mektüp’ isimli, hapishane hayatını anlattığı uzunca bir şiiri vardır... Necip Fazıl hayatında o kadar fazla mahkemelik olmuştur ki, artık kendisinden bıkan hâkim, bir gün Necip Fazıl’a ; -“Bak, seni bundan böyle bir daha huzurumda görmeyeceğim!..” der. Necip Fazıl, hâkimin bu uyarısını anlamamış gibi sorar: -“Hâkim bey, yoksa istifa mı ediyorsunuz?..” İsmet Paşa ve zihniyetiyle hiçbir zaman barışık olmayan N. Fazıl, sonraları kurulan hemen her sağ partiye, zaman zaman yakınlık duymuş ve yakınlık duyduğu her partiyle de bir vesile bulup yollarını ayırmıştır. Fikir ve düşüncelerini ülke insanına aktarmak maksadıyla kurduğu dergilerin, yayın hayatına devam etmesi için maddi ihtiyaçları olan Necip Fazıl, kendisinin bu ihtiyacını karşılayan kişiyi, övüp göklere çıkarmış; buna mukabil, her ne sebeple olursa olsun ödeneği kesen kişilerin karşısında yer almaktan çekinmemiştir. Bir gün; “muhteşem adam” , “beklenen kurtarıcı sensin” dediği kişiye, bir başka gün; “sen gül diyarının yapma gülüsün” , “davuldan ziyade gümbürtülüsün” , “Türk’e Amerikan püskürtülüsün” , “sen o belaların son püskülüsün” şeklinde hitabetmiş, “dâva adamı” diye hitabettiği bir başkasına, bir başka gün; “sen ey din lüpçüsü, rezil ettin dâvayı” diye seslenmiştir. Bu mesele için, “zamanın şartları öyle gerektirmiştir” deyip geçmek veya olayı ahlaki açıdan tahlil etmektense, “bu başka bir konu” demeyi daha uygun buluyoruz. Necip Fazıl Kısakürek; daha çok hiciv şiirleri (taşlamaları) ile tanınan bir şairdir. Yaşadığı dönemdeki kötü gidişata karşı çıkan, buna engel olmaya çalışan Necip fazıl, bu kötü gidişatın faillerine karşı mücadele vermiş, bu yolda tutuklanmış, mahküm olmuş, ızdırap ve sıkıntı çekmiş ama yine de doğru bildiği yoldan geri dönmemiştir...Onun bu yönüne “Edebiyatımızda Hiciv Şiirleri ve Hiciv Ustaları” isimli yazı dizimizde yer vermiştik. Yine de yeri gelmişken onun hiciv şiirlerinden örnek vermeden geçmeyelim: Necip Fazıl, hayat pahalılığını şöyle anlatıyor; Ölsen kefen pahalı, Bilmem kaça patiska? Yaşasan kaça pişer, Bir tencere kapuska? (Öfke ve Hiciv) İslam’a irtica, Müslüman’a mürteci diyenlerin, hayatı yaşanmaz hale getirdiklerini, onların ilerleme ile gerileme, yükselme ile alçalma arasındaki farkı anlamaktan dahi âciz olduklarını, şu beyitle dile getiriyor; Zamanı kokutanlar, mürteci diyor bana, Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana... (Öfke ve Hiciv) Milletin lüzumsuz işlerle oyalandığını, “Olacak” , “yapılacak” , “düzelecek” şeklindeki boş laflarla aldatıldığını şu mısralarıyla ifade ediyor; Ya baş derdi konuşun yahut hiç toplanmayın, Kurultay kapısında tokaları neyleyim? Bahsetme sayın bayım, beş yıllık planlardan, İki ucu kavuşmaz yakaları neyleyim? (Öfke ve Hiciv) Adaletsizliğin çirkinliğini şu beyitle ortaya koyuyor; Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul, Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul!.. (Öfke ve Hiciv) Necip Fazıl’ın şiirlerinde “ölüm” konusu, işlenen konuların başında gelir. “ÇİLE” isimli şiir kitabında, ölüm konulu şiirlerin bulunduğu ayrı bir bölüm vardır. Şair, insanların ecelleri belli olduğu halde, ölüme çare aramalarındaki gülünçlüğü şöyle anlatıyor; Gökte zamansızlık hangi noktada? Elindeyse yıldız yıldız hecele! Hüküm yazılıyken kara tahtada İnsan yine çare arar ecele! İnsanlar bir bir öldüğü halde, yaşayanlar, nedense ölüme bir türlü inanamamaktadırlar; Minarede “ölü var” diye bir acı selâ... Er kişi niyetine saf saf namaz...Ne âlâ! Böyledir de ölüme kimse inanmaz hâlâ! Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan... Şair, tabutu şöyle tarif ediyor; Tahtadan yapılmış bir uzun kutu: Baş tarafı geniş, ayak ucu dar. Çakanlar bilir ki bu boş tabutu, Yarın kendileri dolduracaklar... ...... Cılız vücuduma tam görünse de, İçim bu dar yere sığılmaz diyor. Geride kalanlar hep dövünse de, İnsan birer birer yine giriyor. ...... Kişi öldükten sonra, parası pulu hiçbir değer ifade etmeyecektir. Mesele; “orada” geçerli olan akçeyi biriktirmektir; Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir! Mezarda geçer akçe neyse onu biriktir! Hüner; O dem ki, perdeler kalkar, perdeler iner, Azrail’e “hoş geldin” diyebilmektir hüner... ...Ve ölüm şiirlerinde son söz; Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber... Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?... Devami icin:
__________________ "Insanlar hayra davet edildigi zaman, seytanlar da seytani duygular da kendilerini tehdit altinda hissediyorlar" I.Özel |
| | |
![]() Üyelik tarihi: 23.02.2007
Mesajlar: 3.390
Teşekkür etti: 0
8 Teşekkür 7 Mesaja aldı
|
paylaşım için teşekkürler.
|
| | |
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 08.03.2007
Mesajlar: 273
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| http://www24.rapidupload.com/d.php?f...filepath=13258 selamün aleyküm arkadaşlar bende sizlere üstadın gençliğe vasiyeti resimleri kendi sesinden derlediğim bir slayt çalışması |
| | |
![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 06.03.2007
Mesajlar: 207
Teşekkür etti: 1
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
teşekkürler.
|
| | |
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 08.03.2007
Mesajlar: 273
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
üstadı anlayana ve anlatana kadar devam.arzuladığı gençlikden olmak ne büyük bir paye rabbim nasip eder inşallah cümle müslümana
|
| | |
![]() Üyelik tarihi: 21.02.2007
Mesajlar: 1.553
Teşekkür etti: 3
82 Teşekkür 50 Mesaja aldı
|
Mevlâ cennetinde Efendimize komsu kilsin üstadi.. Kalemini ok gibi kullanip hep 12 den vurabilen müstesna sair,bir okadarda manevi yönü güclü bir zat-i muhterem. Allah Rahmet eylesin |
| | |
![]() Üyelik tarihi: 15.11.2006
Mesajlar: 326
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| MÜJDELERİN MÜJDESİ (*) Birkaç gün önce... Büyük Doğu Yayınlarının idare yerine birer meşale kıvraklığında üç genç geldi. Oturdular ve tek kelime söylemeden bana bir dergi uzattılar: AKINCI GÜÇ... Bunlar bu dergiyi çıkaran ve güden gençler... En telâşlı ânımda, dergilerine bir göz atmak imkânından mahrum bulunduğum şartlar altında, ancak bir çay içebilecek kadar kısa bir zaman içinde temas edebildiğim ve büyük teması Ankara’dan dönüşüme ertelediğim bu gençler, benim, bugünkü İslâm gençliğine musallat ayrılık ve aykırılık mikropları üzerindeki görüşlerimi dinlerken öylesine müteessir oldular ki, içlerinden biri hıçkırıklarını tutamadı ve başını ellerine gömerek ağlamaya başladı... Dondum ve acıyla doldum... Gece yatağıma uzanıp dergilerini açtığım zaman ne görsem iyi?.. Bir baştan öbür başa Büyük Doğu idealinin destanı... Hem de en derin fikir tabakalarına kadar nüfuz edici ve bugünkü aydın İslâm gençliğini Büyük Doğu mihrak ve istikametinde gösterici bir tahlil, terkip, tefekkür ve tahassüs ifadesiyle: ... Alkol kokulu cenaze çelenklerinden daha âdi pohpohlamalarla değil... Duyarak, düşünerek ve yaşayarak... Hayatım ve dâvamın en acıklı inkisar ve ıstırabını heykelleştiren MSP devşirmesi bu gençler, şimdi demetlerinin bağını çatlatıyor, yepyeni bir demetlenme hasretiyle öz kaynaklarının adını veriyor; ve bu, kendi kendisini tayin ve tespit işinde en soylu ve şahsiyetli çile hakkını tüttürüyordu. Karanlık bir zindan odasında nabzını sayan bir adama «kalk ve toplan! Yanlışlıklar İlâhî adaletle kendi kendisine patlak verdi!.. Artık açık hava ve güneş senin!» hitabına ermiş gibi oldum ve ben de o genç gibi ağladım. 15 yıllık oluşunun harcı içinde alın terim, hummalı nefesim ve olanca kımıldama gücüm yatan «Millî Türk Talebe Birliği»nin nihayet ölü kalıplar içinde donduruluşu, tek ümit halinde yöneldiğim Ülkücü gençliğin de henüz ruh adelelerine büyük vecd ve tefekkür cereyanını vermeye henüz fırsat bulunmayışı önünde, bu, en beklenmedik yerden kendi kendisine yükselen ses, bana müjdelerin müjdesini getirdi: -Onlar benim ardımdan gelmeyecek, ben onların arkasından koşacağım! (*) 10 Haziran 1979. Ortadoğu Gazetesi. |
| | |
![]() Üyelik tarihi: 15.11.2006
Mesajlar: 326
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| Kayseri'deydik, Büyük Doğu teşkilatında... Bir adam getirdiler, "şununla iki kelime konuş!" dediler bana... Adam geldi. Elinde sigara, Ramazan günü... Anladım ne tip olduğunu... Hitap ettim: "- Sigaranı at da öyle gel karşıma!" Gayet ucuz bir formülü vardır bu işin... Günün hemen bütün formülleri gibi... O da aynı şekilde cevap verdi: "- Allah'ın bildiğini kuldan niye saklıyayım?" Bu umumî formül... Devam ettim: "- Allah senin tenasül aletin olduğunu da biliyor. Niye saklıyorsun?" Bozuldu, kala kaldı, hiçbir şeye aklı eremedi. "- Senin bu susman mağlûp olman değildir. Şimdi seni mağlûp edeyim dedim; Allah'ın bilmediği bir şey olabilir mi?.. O her şeyi biliyor. Yalnız senin, Allah'ın bildiğini, yalnız ondan af dileyerek ona tahsis etmen ve onun bildiği şeyi ortaya açıkça, hayâsızca dökmemeni gerektiren bir fakülteye malik olman lâzım... Sen bundan da mahrum bir bedbahtsın!.." "Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu"ndan.. |
| | |
![]() Üyelik tarihi: 15.11.2006
Mesajlar: 326
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| Yahudi kimdir ? Yahudi Kimdir? Önce öz peygamberine ihânet eden, Tevhid bayraktarı Resûl ”Tûr-u Sînâ”ya çıkınca altundan buzağı yapıp ona tapmaya başlayan ve peygamber lânetine uğrayan, o.. Böylece, nebiler beşiği, üstün ırk İsrailoğulları içinden kopup, fesad ve hiyânet madeni yeni bir kavim hâlinde dölleşen, asıl Yahudiyi mayalandıran, artık hep öyle devam eden ve insanlığın başına belâ kesilen, o... İçinden yetişmiş ve yeni ölçülerle gelmiş İsa Peygamberi dinsizlikle suçlayan, Romalylara gammazlayan ve Romalı askerlere kimin tutulacağını göstermek için havariler meclisinde onu yanağından öpmeye kadar alçalan (Yud'a Sem'um'un), o... Derken babasız hak Peygamber Hazret-i İsa’nın hak dini içinden tahrif eden, yeni Peygamberi Allah’ın oğlu diye gösteren, ”baba – oğul – ruhulkudüs” küfrünü icad eden (Sen Pol), o... İslâm’da münâfıklığı mayalandıran, bütün bâtıl mezhepleri kuran, besleyen ve Kur’an’da Allah’ın lânetine hedef olan, o... Dünyanın her tarafına yayılıp kene sessizliği içinde kanını emdiği her yerden atılan, sonunda İspanya’dan kovulan, sırtında ucu kurşunlu kamçıların iziyle Türkiye’nin kapısını çalan, karalar ve denizlerin haşmetli imparatoru Kânûnî Sultan Süleyman’ın lütuf ve merhameti sayesinde yurdumuza sızan, en kısa zamanda Türk iktisadî hayatına hâkim olan (Yasef Nassi), hatta bir kızını Kânûnî’nin oğluna nikâh ettirmeye kadar başaran (Nurbanu Sultan), derken Osmanlı tarihi boyunca yeniçeri fesadının baş âmili ”züyuf akçe = hileli para” mârifetini yürüten o... Öbür taraftan da Türk vatanının en habis fesad ve hiyânet merkezi Selânik’ten kalkarak güyâ İslâm’ı kabul etmiş bir kafile hâlinde (dönmeler) Edirne ve İstanbul’a gelen ve bizi yahudi hüviyetiyle törpüleyişini bir de müslüman sıfatına bürülü olarak tecrübeye kalkan (Sebatay Sevi), o... Fransız ihtilâlinde, perde arkası en büyük rolü oynayan, ilk enflasyon parası Asinyayi çıkartıp ihtilâlin iktisâdî muvazenesini allak bullak eden, neticede bir yandan krallık, öbür yandan Ynkilap Fransası'nı, yâni sadece Fransa’yı batırmak emelini besleyen, o... İkinci Abdulhamit devrinde İslâm dünyasının merkez nokta |