Süleyman Hilmi Tunahan
Kur'an hizmetinde geçen bir ömür
Dînî hayatın zayıfladığı dönemde Kur'anî ölçüyü yeniden topluma yayan Süleyman Efendi talebelerine de şöyle diyordu: Olmazsa şeriat şeytan işidir tarikat. Tasavvuf haldir yaşanır, konuşulmaz. En büyük keramet istikamettir, doğruluktur, akl-ı selim üzere olmaktır.
Sanattan ticarete, şehirden devlete, tasavvuf katkısı..
At üstünden inmeyen Türkler'i, yerleşik medeniyete geçiren ictimai ruh, toplumsal şuur ..
Asya steplerinden yola çıkıp Avrupa içlerine kadar uzanan Atilla (şahin)hattı mirasçılarını, şehirlerde meslek öğrenmeye ve türlü ticaret dallarına alıştıran, çinicilikten ebruya uzanan nice sanat dalına yönlendiren ruh terbiyecisi, gelenek, kültür, manevi güç neydi acaba?
Batıdan doğuya koşan cihangirlerin, ahir ömründe oğulları arasında bölüştürdügü bir-iki nesillik devletçikleri, 600 yıllık köklü imparatorluğa (Devlet-i Aliyye-i Osmani'ye) taşıyan halk eğitimcisi tarikatlar, bugün görevlerini tamamlamış mıydı acaba ?
Hazret-i Türkistan Ahmed Yesevi ile başlayıp Buharalı Türk Bahaeddin Nakşibend(1389)'e, Belhli Mevlana Celaleddin-i Rumi'ye , Türkmen Kocası (büyüğü) Yunus Emre'ye, Karacaahmed'e, Hacı Bektaş'a, Bayram Veli'ye uzanan şehirleşme, meslekleşme, esnaflaşma ve topyekün medenileşme mektebi yollar ve kollar artık kapanmalı mıydı? Hacı Bektaş'a, Hacı Bayram'a, Mevlana'ya devlet desteği, ya diğerleri?
Modern demokrasinin yerleştiği ülkelerde "sivil toplum teşebbüsleri" diye nitelendirilip önemsenen, demokrasinin uzantısı kabul edilen camialar ve cemaatlerin sosyal bünyedeki yeri ve işlevi nasıl inkar edilir ki..
Sosyolojik literatürün, bir vakıa (fenomen) olarak kabullendiği tarihî, sosyal, kültürel gerçek, tarikatlar ve mensupları, 'Ya devlet başa (gelir), ya kuzgun leşe' diyerek, tarih boyunca hep devletten yana çıkmış, geçici zulüm dönemlerine rağmen, devleti daima ayakta tutmuş güce artık ihtiyaç yok mu?
Osmanlı'dan Batıcı modern topluma geçişte tekke ve zaviyelerin sosyal ve işlevini, dolduramadığımız boşlukları, acaba günümüzde kimler, nereler nasıl ve nelerle dolduruyor?
İşte, başta Nakşilik ve Kadirilik olmak üzere, Mevlevilik'ten Bektaşiliğe hatta tarikat tasnifindeki Aleviliğe giden yolda, bozulmayan yollar, meslekler ve meşrepler..
Sahtekarların bol olduğu ülkelerde ve zamanlarda ya hakikisi, hedefe erdiricisi olursa.. Nur üstüne nur...
Süleyman Efendi, bu işin kalpazanlarını ayıran ölçüyü getirdi.
'Olmazsa şeriat (yani hukuk, din ), şeytan işidir tarikat.'
O, 'Tasavvuf haldir, yaşanır, konuşulmaz - yazıya dökülmez' diyerek karmaşaya firsat verenlere karşı, İmamı Rabbani'yi tanıttı. Keramet peşinde koşmayınız, derken cihana ilan etti:
En büyük keramet, istikamettir. Doğruluktur, akl-ı selim üzere olmaktır.
Bundan 42 yıl önce ( 16 Eylül 1959 Çarşamba) kaybettiğimiz, Süleyman Efendi Hazretleri'ni ve onun ekol haline gelmiş müstesne hizmetlerini, Türkiye, İslam dünyası ve Batı ülkelerindeki Müslümanlar, bugün iki yönüyle tanıyor:
1- İslam âlimi kimliği ve Sünnilik
Fatih medresesi 'Dar'ül Hadis' kayıtlarındaki adıyla Silistreli Süleyman Hilmi (1888-1959), Sultan Vahidüddin Han fermanıyla, idarecilik (rüus) görevi verilmiş (Nisan 1920 ) akademisyen, müderris-dersiam (profesör). Ve onun uğrunda hayatını verdiği, temel din ilimlerini kavramış ilmiyle amil, onbinlerce talebesi, onlardan feyzalan, anarşiye teröre bulaşmamiş, asrın sapıklığıyla kirlenmemiş, haram ve helalin şuurundaki milyonlarca mümin..
2- Nakşi ve Kadiri,
Ehli Tasavvuf kişiliği
Süleyman Efendi, 'Şeyh' kelimesini, kendisiyle ilgili olarak hiç kullanmamıştır. Hatta bazı Arabî eserlerde geçen 'Şeyh ' kelimeleri üzerinde talebelerine izahat verirken, 'Araplar'da yaşli zevata, Hindistan'da ulemaya, Anadolu'da ehl-i tasavvufa, Türkistan'da ise mezar bekçilerine şeyh denilir' şeklinde latife yapmışlardır.
Merhumun tarikat silsilesi, Türkiye'de yaygın Nakşibendiliğin Mevlana Halid-i Bağdadi'ye (1777- 1826) dayanan Halidiyye kolundan, 28'inci halka Abdullah Dehlevi'den itibaren ayrılmakta ve 32. halka, bugün Özbekistan hudutları içinde kalan Namangan'ın Tus kasabasından Mevlana Salahuddin bin Siracüddin'e ulaşmaktadir. Süleyman Efendi'nin tasavvufta mürşidi olan Türk asıllı Mevlana Siracüddin'in, l900'lerde Sultan 2. Abdülhamid Han ile İstanbul'da 2 defa başbaşa görüştüğü bilinmektedir.
Hakimlik yerine müderrislik
Çanakkale Savaşı aynı zamanda bir münevver kıyımı olduğundan, Süleyman Efendi'nin arkadaşları kendilerini Bakıyyet'üs-süyuf (kılıç artığı) olarak değerlendirmekteydi. Çanakkale'de çoğu yüksek tahsilli 250 bin gencin şehadeti dolayısıyla Süleyman Efendi, aynı zamanda Osmanlı ilim ve kültürünü Cumhuriyet Türkiyesi'ne taşıyan belirli sayıdaki önemli zevat arasındadır. O, Sünni İslam alimi kimliği yanında Medreset'ül Kuzat denilen Hukuk Fakültesi mezunu bir İslam hukukçusudur.
Merhum, cumhuriyet döneminde diğer hukukçu arkadaşlarının aksine, hakim ve avukatlık yerine, müderrisliği tercih etmiştir. Cumhuriyetten sonra bu görevi sona erdiğinde ise, dersiamlık sıfatının sağladığı hak ve salahiyetle, İstanbul camilerinde halkı irşat görevini üstlenmiştir. Bu tercihinde babası, Silistre Satırlı Medresesi Müderrisi Osman Fevzi Efendi'nin tesiri ve ikazı sözkonusudur. Pederi Osman Efendi, 'Hakimlerin üçte ikisi (adeletsizlikleri sebebiyle ) cehennemdedir' mealindeki Peygamber hadisini hatırlatmış, merhum da babasının bu işaretine saygılı kalmıştır.
Ezanın yasaklandığı günler
Cumhuriyet Halk Partisi'nin laikliği din düşmanlığı olarak uyguladığı 1940'lı yıllar.. Beş vakit ezanın bile minarelerden Allahü Ekber diye okunmasının yasaklandığı günlerde, merhumun camilerdeki irşat ve nasihat vazifesi de engelleniyordu. Cami cemaati kalabalıklar, İsmet Paşa'nın Kasımpaşa'da mahrukatçılık (odun- kömür işi) yapan kardeşi Rıza Temelli'yi (Kambur Rıza) dahi üst makamlara aracı yaptıkları halde, yine de bir dönem merhumun camilerde halka meccanen konuşmasına izin verilmemişti.
Çünkü devir, matbuatta hertürlü dini tefrika ve yazının talimatla yasaklandığı tek parti devriydi, din hürriyetiyle birlikte her türlü temel haklar tahdid altındaydı. Camiler buğday deposu yapılmış, nice vakıf eserler, şahıslara hatta gayri müslimlere cüz'i paralarla satılmış yahut kiraya verilmişti. Dünyada Hitler, Mussolini, Stalin'in borusunun öttüğü faşist, baskıcı, açlık ve kıtlık yılları.
Hafiyelere rağmen göreve talip
Camilerde cemaat arasında birçok hafiye, ispiyoncu görevli olmasına aldırış etmeden Süleyman Efendi, fahri (gönüllü) olarak tekrar görev verilmesini ısrarla istiyordu. 14.4.1948 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı'na verdiği dilekçesinde diyor ki:
- 'Mütehassisin Medresesi'nden mezun dersiamım. Ayrıca Medresetül Kuzat'tan da mezun bulunmaktayım. Kanunen, kayd-ı hayat şartıyla aldığım dersiam maaşı benim tabii vaiz olduğumun en kat'i delilidir. Dersiamlar memleketin tabii vazileri olup hiçbir kayda ve şarta tâbi olmaksızın ve vesikaya lüzum olmadan camilerde vaaz edebilecekleri muhakkaktır. Bir müddetten beri bu tabii vazifemi yapamıyordum. Bugün yapmak istiyorum. İstanbul camilernden hangisinde ve hangi saatte ifayı vazife edebileceğimin tayıni için İstanbul Müftülüğü'ne emir verilmesini diler, saygılarımı sunarım.'
Niçin, dini siyasete alet ettin ?
1948 yılında tekrar başladığı fahri vaizlik görevini, daha sonraki yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı'nın resmi vaizi olarak vefatına kadar sürdürürken, Müslümanlar'ın ufkunu açan sosyal olayları ve dünyadaki gelişmeleri de değerlendiriyordu.
Mesela, 1957'de Fransızlar'ın Cezayir'de Müslümanlar'a karşı giriştiği katliam harekatını dile getiriyor, bu savaşta Fransızlar'ı destekleyen DP iktidarına göndermeler yapıyordu.
Bir defasında Eminönü Yeni Cami'de, Müslüman kanı dökenleri anlattıktan sonra, 'Kardeşim Menderes'e de
Allah hidayet versin' diye dua etmişti. Ama bu yüzden, ifadesi alınmış, meşhur kalıbıyla 'Neden dini siyasete alet ettin?' diye hesap sorulmuştu.