|
Hamd icin Ilim
Üyelik tarihi: 17.08.2002
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
Üstad Ile Bir Ögleden Sonra M.Akif Koc....Islamiyat Dergisi/Bülten
Üstad Fuad Sezgin’in dört günlük bir çalisma programi için Süleymaniye Kütüphanesi’ne gelecegini duydugumda su ânda tarif edemeyecegim bir coskunun içimi kapladigini hissetmistim. Bana bu haberi veren Ali Dere Abiye “Üstad’i mutlaka görmeliyim” dedigimi hatirliyorum. Bir buçuk sene kadar önce, Hatiboglu Hocamizin evinde onunla ilk görüstügümden beri etkisi altinda oldugumu itiraf etmeliyim. O günden bu yana, onu ve yaptiklarini sadece düsünmekten aldigim zevki bilebilseydiniz, onunla karsi karsiya gelmenin benim için ne mânâya geldigini anlayabilirdiniz. Gerçekten de, bu duyguyu çok sik yasadigimi söyleyemem.
Yasadigim bu tecrübeyi kaleme almak isteyisimin sebebini tam olarak bilemiyorum. Aslinda Üstad ile görüsme esnasinda aldigim hazzi, hayatim boyunca bir sir gibi saklamayi tasarlamistim. Ancak, yalnizca iki gün dayanabildim; yasadiklarimi insanlarla paylasmadigim sürece rahatlayamayacagimi anladim.
25 Eylül 2002 günü saat 13.00’te Süleymaniye Kütüphanesi’nde onunla bulusacaktik. Seksenine merdiven dayamis bu insanin, o yasta Almanya’dan Süleymaniye Kütüphanesi’ne, çalismak için geldigini düsünmek bile heyecan vericiydi. Ali Abi, Kütüphane Müdürü Nevzat Bey ile konusurken, Üstad ve esi Ursula Hanim içeri girdiler. Karsilikli selamlasmadan sonra, Hocamiz bizleri yemege davet etti. Ancak, Nevzat Bey, ev sahibi sifatini kendisinin tasidigini hatirlatarak, çok nazik bir dille, davet hakkini devredemeyecegini söyledi.
Üstad ile yemege dogru yürürken zihnim mesguldü. Onunla Buhârî’nin Kaynaklari isimli saheserini konusmak istiyordum. Kisa bir süre sonra, ilgilendigim alani sordu; aradigim firsati yakalamistim... Doktora çalismam sirasinda Buhârî’nin Kaynaklari’ni dört defa okuma ihtiyaci hissettigimi söyledim. Bana göre bu eser, Islami ilimler alaninda devrim niteligi tasiyan iki önemli sonuç ortaya koymustur: 1. “Islami-ilmî faaliyetler, hicrî birinci asirdan itibaren yazili faaliyetlerdir.” Üstad, ulastigi bu sonuçla, Islami ilimlerin temelini çürük gören oryantalistlere çok anlamli bir cevap vermis oluyordu. 2. “Buhârî (256/ 870) yanilmaz degildir.” Nitekim kaynaklarini kullanirken; sözgelimi Ferrâ’in (207/822) Ma’ânî’l-kur’ân’indan nakilde bulunurken açikça yanlisliklara düsmüstür. Bu ikinci sonuçla da, Hocamiz, Buhârî’ye ve onun sahsinda diger Islam âlimlerine, sadece ideolojik kaygilarla baglanan ümmetin mensuplarini ihtar ediyordu.
Buhârî’nin Kaynaklari’ni konusmaya basladigimizda, onu kaleme alisinin üzerinden kirk yili askin bir süre geçmesine ragmen, bu kitabin onu ne kadar heyecanlandirdigina sahit oluyorum. Ve Üstad derin bir düsünceye daliyor... Sonra bu kitabi nasil yazdigini anlatmaya basliyor... Istanbul kütüphanelerinde çalisarak kirk binden fazla fis topladigi hâlde, tezinin temel sorusuna cevap bulamadigini ve bu sebeple depresyona girme tehlikesi atlattigini söylüyor. Cevap veremedigi soru su: “Hicrî III. asirda, ansiklopedik eserlerini derleyen âlimler binlerce rivayeti hangi usûllerle bir araya getirmislerdir?” Bu soruya makul ve somut bir cevap bulma arzusuyla, hocasi Ritter’in yanina gittigini; Ritter’in, Müslüman bakisini da yansitan cevabini aktariyor Üstad: “O dönemin Müslüman âlimleri, bugün tahayyül edemeyecegimiz kadar zeki idiler. Rihleleri esnasinda duyduklari rivayetleri ezberleyerek eserlerine kaydettiler.”
Üstad’in, anlatirken bile, bu cevaptan ne kadar rahatsizlik duydugunu hissediyorum. Ona göre, bu yaklasim iki sebepten ötürü makul degildir: Birincisi, bu yaklasim, insani bir faaliyeti, insanüstü bir faaliyet olarak sunuyor ve bu sekilde bizim ‘insan’ tasavvurumuzu altüst ediyor. Ikincisi, ümmetin ilk üç asirdaki entelektüel bilincini hafife aliyor; yani, üç asir boyunca rivayetlerle ugrasan ve fakat bunlari yazmayi bir türlü düsünemeyen alt sinifa mensup binlerce insan varsaymamizi istiyor.
Üstad bunlari anlatirken, Islami ilimlerin temelini çok tartisilir hâle getiren bu yaklasima, günümüz Müslümanlarinin da bilmeden destek verdiklerini aci aci tebessüm ederek dile getiriyor: “Müslümanlar, atalarinin ne kadar zeki oldugunu; üç asir boyunca ellerine kalem almadan sadece zihinlerini kullanarak ne muhtesem faaliyetlere imza attiklarini dünyaya haykirip, egolarini tatmin etmekle mesguller. Islami ilimlerin geçmisine iliskin güvenilirlik sorunu ise onlarin umurunda degil.” Üstad’in konuyla ilgili anlattiklarini bu sekilde özetleyebilirim. Bir de ismi geçen Ritter ile yasadigi baska bir aniyi aktarmak istiyorum:
Sezgin ile Ritter arasinda hoca-talebe iliskisi teessüs ettikten sonra bir gün Ritter, Sezgin’i çagirir ve ona sorar: “Sezgin! Günde kaç saat çalisiyorsun?” Sezgin cevap verir: “Hocam, günde 12-13 saat çalisabiliyorum.” Bunun üzerine Ritter’in agzindan Islami ilimler alaninda çalisan Müslümanlari kiskandiracak; belki de utandiracak su sözler dökülür: “Bu kadar çalismakla bir yerlere varilamaz Sezgin. Benim hocam Brockelmann günde 24 saat çalisiyordu ve gün daha uzun olsaydi, inaniyorum ki daha fazla çalisirdi.”
Üstad, daha sonra, dil bilmenin önemi üzerinde duruyor. Islami ilimler alaninda insanin kendisini rahat hissedebilmesi için çok sayida dil bilmesinin gerektigini söylüyor. Ancak, Müslüman dünyanin bu konuda çok duyarsiz oldugunu, üzüntülü yüz ifadeleriyle anlatmaya çalisiyor. Daha dogrusu, bugünkü Müslümanlardan ümidini kestigini ve kendisinin daha sonraki Müslüman nesiller için çabaladigini; Allah’in rizasini bunda gördügünü belirtiyor.
Üstad ile konusmamiz sirasinda, oryantalizmden hoslanmadigini fark ediyorum. Öyle ki, birkaç isim disinda, Hocamizin, oryantalistlerle âdeta kan uyusmazligi var. O, genel olarak, Batili Islambilimcileri ideolojik bir sartlanmislik içinde görüyor; ancak, çok çalistiklarini, iyi bir donanima sahip olduklarini ve hepsinden önemlisi, bir gelenek olusturduklarini düsünüyor.
Üstad’in son yillardaki gündeminde ise, onu takip edenlerin bildigi gibi, ilimler tarihi var. O, çogu Müslümanin yaptigi gibi, Bati medeniyetinin temelini hamasi duygularla Islam medeniyetine dayandirmiyor. Bu gerçegi, ilmî bir yöntem ve üslûpla ‘ispat’ ediyor. Ondan, Müslümanlarin Batili ilim adamlarindan önce kesfettikleri dört yüze yakin âletin maketini Almanya’daki enstitüsünde sergiledigini ögreniyorum. Ayrica, bu konuyu ele alan, bitmeye yüz tutmus üç ciltlik çalismasindan bahsediyor.
Daha sonra Hocamiz, Allah’in, kendisine hayallerinin de ötesinde lütuflar bahsettigini dile getirerek hamd ediyor: Üstad’in imzasini tasiyan ve bin cildi asan nesriyat... Irkiliyorum... O, bu nesriyatin çok gözde bir kisminin Süleymaniye Kütüphanesi okuma salonunda bulundugunu söyleyerek, burayi birlikte gezmeyi teklif ediyor. Okuma salonuna girdigimizde Hocamiz, söz konusu nesriyati, çok hakli bir gururla ve ümmete karsi üzerine düsen görevi yerine getirmeye çalisan bir Müslüman edasiyla tanitiyor. Birden, hicrî III. asirdan, Taberî’nin (310/922) çagindan ansiklopedik donanima sahip bir âlimin günümüzü tesrif ettigi hissine kapiliyorum. Üstad’in ne kadar mütevazi oldugunu anliyorum. Bunca nesriyata ve basariya ragmen, ülkesinde hâlâ neden taninmiyor? Hâlbuki istedigi televizyon kanaliyla temasa geçebilir ve bir dizi program sayesinde kolaylikla taninabilir. Ancak, taninmak onun umurunda degil! O kirk sene önce yaptigi plan geregince, gelecek Müslüman nesiller için çalisiyor. Sadece, bu yöndeki bilimsel karakterli hizmet onu tatmin ediyor.
Ben, onun ne kadar mütevazi oldugunu düsünürken, o, Ankara’dan Istanbul’a kendisiyle görüsmek gayesiyle geldigimizi hatirlatarak, görüsmemizin bu zahmete degip degmedigini soruyor. Herhâlde tevazuun bu kadarina az rastlanir!
Üstad Fuad Sezgin ile geçirdigim bu zaman dilimini hayatim boyunca unutabilecegimi zannetmiyorum. Hocamizla vedalasirken, çok önceleri duydugum sözünü hatirliyorum: “Ilim ‘zühd’dür.” Evet, o bunu hayatiyla dogrulamistir. Kirk bir senedir Frankfurt’ta yasamasina ragmen, bu kenti hiç tanimamasi; enstitüsündeki çalisma programini aksatmadigi için, birkaç gün önce, Almanya’dan Istanbul’a hareket eden uçagina güçlükle yetisebilmesi, hep bunun göstergeleridir.
__________________
"Insanlar hayra davet edildigi zaman, seytanlar da seytani duygular da kendilerini tehdit altinda hissediyorlar" I.Özel
|