Filistin "bizi kurtarın" diye feryad ediyor lakin tüm dünya seyrediyor. Çekilme çağrıları, kınamalar yapılıyor fakat İsrail'in umurunda bile değil, işgale son vermiyor ve terör tüm şiddetiyle devam ediyor. Orada bir halk bütünüyle kuşatma altında, çok zor durumdalar. Peki bu gözü dönmüşlere kim engel olacak?! bu işgale kim dur diyecek?! Yoksa herkes, Hz. Mehdi' yi mi bekliyor, gelse de bu işi halletse diye... Bu gidişle Hz. Mehdi zuhur ederse şaşırmamak lazım. Zira dünya iyice karıştı. Fitne, fesat, kargaşa almış başını gidiyor. Hak hukuk adalet gibi kavramlar güme gitmiş. Güçlü olan zayıfı eziyor. Kuvvetli olan istediği her şeyi yapma hakkını kendisinde görebiliyor. İstediği yeri bombalıyor, istediği yeri işgal ediyor.
Peki bunları hangi sebeple yapıyor?
Sebebe ne gerek var, güçlü olmak en büyük sebep değil mi? ama çok gerekirse, sudan bir bahane gösterilebilir. Zaten hesap soracak kimsede yok. Şayet böyle bir şeye cüret edebilen çıkarsa onunda defterini dürüverirler, hem de yine sudan bir bahaneyle...
Hz. Ali radıyallahü anh: "dünya dört şeyle ayakta duruyor; alimlerin ilmi, salihlerin ibadeti, cömert kimselerin sehaveti ve Sultanların adaleti" buyurmuş.
Zulüm kapıdan girdimi, adalet bacadan çıkarmış. Şimdi zulüm, baskı, had safhada, güçlü olan haklı durumunda, kuvvetli zayıfı eziyor, adalet ise hak getire... Dünyanın genelinde durum bu olduğuna göre, Hz. Ali'nin ifadesiyle dünyayı ayakta tutan önemli bir unsur hak ile yeksan olmuş demektir. Diğerlerine gelince, ne kadar var oldukları meçhul, peki dünya nasıl ayakta kalacak?..
Şimdi Hz. Ali'nin bu ifadesini de göz önünde tutarak, dünyanın ahvaline bir baktığımızda hızla dünyanın sonunun geldiğini, kıyamete adım adım yaklaştığımızı söyleyebiliriz. Zaten Kıyamet alametlerinin küçükleri hemen hemen hepsi zuhur etmiş durumda. Geriye kaldı büyük alametler. Büyük alametlerden bir tanesi zuhur etti mi, ipi kopan tesbih taneleri gibi diğerleri ard arda gelir. Hz. Mehdi'nin çıkışı, İsa aleyhisselam'ın inişi hep kıyamet alametlerindendir. Vakti gelince şüphesiz bunlar olacak elbet.
Bütün bela-musibet ve
sıkıntıların sebebi:günahlar
Efendimiz aleyhisalatü vesselam "Kul işlediği günah sebebiyle rızktan mahrum edilir." buyurmuştur.
Allah dostlarından bazıları da; Dünyada uğranılan peşin azabın, başa gelen felaket ve musibetlerin işlenilen günahlar sebebiyle olduğunu söylerler.
Bunlardan Fudayl b. Iyad "Zamanın bozulmasından ve dostlarının eziyetinden tutunda, hoşlanmadığın her şey günahının neticesidir." demiştir.
Salihlerden bir zât ise: "Merkebim huysuzlaşsa, günahımdan bilirim." demiştir. Peki bu rivayetlerden anlaşılan nedir? İçinde bulunduğumuz sıkıntılar günahlarımız sebebiyle de hasıl olmuş olabilir demektir. Bundan kurtulmanın çaresi de tövbe ve istiğfardır. Tövbe etmenin, istiğfarın fazileti hakkında, bir çok rivayetler vardır. Hatta musibetlerden ve sıkıntılardan korunmak için "İstiğfar" bir nevi kalkandır, emandır. Nitekim Mevla Teala:
"Halbuki Sen onların içinde olduğun halde,
Allah onlara azab edecek değildi. Ve onlar istiğfar ederlerken de
Allah onlara azab edecek değildir. (Enfal: 33) buyurmuştur.
İbni Abbas der ki: "Bu ümmet hakkında iki eman vardı. Birisi Hz. Peygamber, diğeri de İstiğfar. Hz. Peygamber gitti ve istiğfar kaldı."
Yine istiğfarın önemiyle alakalı olarak Tirmizi'nin tahric ettiği bir Hadisi Şerifte Efendimiz Aleyhissalatü vesselam şöyle buyurdu: "Allah–u Teala ümmetim için Bana iki eman indirdi. Ben aranızdan ayrıldığım zaman ise, kıyamet gününe kadar onların içinde istiğfarı bıraktım." Bir başka Hadislerinde de "Kul Allah'a istiğfarda bulunduğu sürece, Allah'ın azabından emindir." buyurmuşlardır.
Madem elimizde Efendimizin bizlere miras bıraktığı böyle bir emanımız var, öyleyse bundan niye istifade etmeyelim değil mi?
Peki bu eman nedir? Allah–u Teala'ya 'a istiğfar etmektir. Tövbe etmek mağfiret istemektir. Bunu yapmak çok mu zor?
Elbette kul günahsız olmaz. İnsan beşerdir, bazı kere şaşardır. Nitekim Adem aleyhisselam dahi yasak ağaçtan yiyerek hata ettiği malum. Hz. Adem insanlığın atası, babası olduğu için, "Günah babadan kalma mirastır, öyleyse babanın güç getiremediği şeye evladı hiç güç getiremez" derler. Lakin yaptığı hatanın ardından Adem aleyhisselam ne yaptı? Yalvarıp yakarıp gözyaşı dökerek Allah'a istiğfarda bulundu değil mi? Şayet günah babadan kalma miras ise, işlediğimiz günahın ardından derhal tövbe ederek "tövbe" mirasına da sahip çıkmalıyız. Şayet istiğfarı, tövbeyi bir kenara bırakırsak, bu sefer şeytanın mirasçısı olma tehlikesi var. Çünkü o isyan etti, amma istiğfar etmedi.
Peygamberler dahi tövbesiz kalmamışlardır. Hatta Peygamber Efendimiz bile geçmiş ve gelecek bütün günahlardan peşinen af olunduğu ayetle bildirilmesine rağmen, "Ben bir gün ve gecede yetmiş kere Allah'a istiğfar ederim." buyuruyor. Ya biz... Geçmişimiz günahla dolu, geleceğimiz ise meçhul iken, ne tövbe ne istiğfar ediyoruz. Halbuki istiğfar günahlarımızı temizleyip bizi ahiretin meşakkatinden kurtardığı gibi, dünyanın sıkıntı ve meşakkatlerinden de kurtaracaktır. Bu hem Ayet hem de Hadisi şeriflerle beyan edilmiştir.
Necipli bir ihtiyar
İslam'ı ve Resulullah'ı tesirsiz hale getirmek için Mekkeli İslam düşmanları bir toplantı tertip ederler Bu toplantıya şeytan da Necid bölgesinden yaşlı bir ihtiyar suretinde iştirak etmişti. Şeytan tarih boyunca İslam'ın aleyhine alınan bütün kararlarda mutlaka İslam düşmanlarıyla beraberdir. Onların baş yardımcısı ve velisi şeytandır.
"Allah da mü'minlerin velisi ve yardımcısıdır."
Müşrikler toplantı yapmak için geldiklerinde baktılar ki orada ihtiyar bir kimse bekliyor. Kimsenin tanımadığı bu ihtiyarın burada işi ne? Hem bu çok özel ve gizli bir toplantı. "Sen kimsin?" diye sordular. Şeytan "Ben Necidli bir ihtiyarım, toplantınızı duydum geldim." dedi. "İyi ama bu gizli bir toplantı seni alamayız!" deyince, şeytan dedi ki: "Ben sizin ne için toplandığınızı bilmiyor muyum zannediyorsunuz? Vallahi Muhammed'e benden daha çok düşman olamazsınız. Ben size yardım için geldim." Müşrikler baktılar ki tam istedikleri gibi adam. Düşmanlıkta kendilerini de geçmiş, onu da aralarına aldılar ve toplantı başladı.
Tabi değişik görüşler ileri sürüldü. Bir tanesi dedi ki: "Muhammed'i bir yere hapsedelim ve bağlayalım. Ölünceye kadar da orada öylece kalsın." Tabi bu görüşe ihtiyar suretindeki şeytan itiraz etti: "Bu ne fena görüştür" dedi. "Bunu eğer kabilesi duyarsa silahlanıp gelirler, onu elinizden alıp sizi de yurdunuzdan çıkarırlar." diye devam etti.
Bu sefer bir başkası değişik bir görüş beyan etti: "Onu Mekke topraklarından çıkaralım sürgün edelim. Böylece bizde rahat etmiş oluruz." Necidli ihtiyar suretindeki şeytan buna da itiraz etti: "Bu da ne kötü bir fikirdir. Onun sözlerinin tatlılığını ve insanları nasıl etkilediğini bilmiyor musunuz? Ağzından bal, yüzünden nur akıyor. Gittiği yerlerde yine insanları etkiler hepsini başına toplar sonra da üzerinize gelir." dedi. Tabi şeytanın bu sözlerini oradakiler takdirle karşılıyor, "Vallahi bu ihtiyar doğru söylüyor. Başka bir görüşe bakalım" diyorlardı. Bir çok değişik görüşler ortaya atılıp hiç biri kabul edilmeyince en azılı İslam düşmanı Ebu Cehil söz aldı ve dedi ki: "Bana göre O'nu öldürmekten başka çaremiz kalmadı. Bunun içinde her kabileden güçlü kuvvetli soylu birer delikanlı seçelim. Her birine keskin birer kılıç verelim. Muhammed'i pusuya düşürüp hepsi birden bir adamın vuruşu gibi kılıçlarını vursunlar ve O'nu öldürsünler. Böylece bizde O'ndan kurtulmuş oluruz. Öldürenler içinde her kabileden adam olduğu için kan davası da bütün kabilelere dağılır. Abdimenaf oğulları ise bütün kabilelerle savaşa cesaret edemez, mecburen kısastan vazgeçip diyet almaya razı olurlar, diyetini de verdik mi O'ndan kurtulup rahata kavuşmuş oluruz." dedi. Bu söz üzerine şeytan sevinçle feryad ederek, "Vallahi en doğru görüş budur. Ben bundan daha isabetli bir görüş göremiyorum!" dedi. Yani Ebu Cehil, şeytanın bile aklına gelmeyen bir fikir ileri sürmüştü.
Böylece Kureyş ahalisi Ebu Cehil'in bu sözü üzerinde ittifak ederek dağıldılar. Tabi müşrikler böyle karar aldılar lâkin, öldürmeyi planladıkları zat her hangi biri değil Allah'ın sevgili Habibi idi. Onların bu çirkin planlarına karşı elbette O'nu koruyacaktı. Nitekim Rabb'imiz ne buyuruyor:
"Ve hani bir zaman kâfirler seni tutup bağlamak veya seni öldürmek veyahut seni sürüp (Mekke'den) çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı. Ve onlar hile yaparlar
Allah da onların hilelerini boşa çıkarır.
Allah hilekârlara ceza verenlerin en hayırlısıdır." (Enfal:30)