| O Bir Kalfat'lı
Üyelik tarihi: 22.05.2005 Teşekkür etti: 54
49 Teşekkür 25 Mesaja aldı
| SaĞa Çektİm, Beklİyorum. SAĞA ÇEKTİM, BEKLİYORUM. Şizofreni, zihin bölünmesi anlamına gelen bir hastalıktır.
Biyolojik ve genetik faktörlerin yanısıra, özellikle eğitimde
tutarsızlık,
verilen çelişkili mesajlar yahut belirsiz, anlamsız, korkutucu olaylar
ruhsal dünyada bir parçalanmaya yol açabiliyor, bu da sonunda
gerçeklerden tamamen kopmayı ve bir hayal dünyasında yaşamayı
netice verebiliyordu.
Bu delikanlı o noktaya gelene dek neler yaşamıştı kim bilir?
"Ben iyiyim doktor ağabey, ben iyiyim, hiçbir şeyim yok.
Sağa çektim, bekliyorum."
Böyle demişti Hüseyin, daha odaya ilk girişinde.
Onsekiz yaşındaydı.
Şizofreni hastasıydı.
Gözlerinde hayalet görmüşçesine bir korku ile hiçbir şey görmüyormuş
gibi boş bir bakış yer değiştiriyordu.
Çocuk gibiydi tavırları.
Büyümeyi reddetmiş, zamanı geri çevirip küçük bir çocuğun o
problemsiz, saf dünyasına dönmüştü sanki.
Artık mücadeleyi bırakmış, dış dünyaya kapılarını kapatmıştı.
Kendisine ait bilinmez bir dünyadaydı.
Neyi neden yaptığını, ne zaman ne yapacağını kestiremiyordu ailesi.
İnsanlardan kaçıyor, bazen kendi kendine birseyler konuşup gülüyordu.
Ama, gariptir, halinden memnun görünüyordu. Ve yerli yersiz aynı sözü
tekrarlayıp duruyordu:
"İyiyim ben, iyiyim. Sağa çektim, bekliyorum."
Çocukluğundan ilk hatırladığı, babasından yediği bir tokattı.
Oyundan eve biraz geç gelmiş, evdekiler onu çok merak etmişlerdi.
"Geldim işte, sevinin" dercesine masum bir neşeyle yüzüne baktığı
babasının öfke dolu bakışları, yediği tokat esnasında gördüğü
yıldızlara
karışmıştı..
Neye sinirlenmişti babası, bilemedi. Çok korktu ve yatağına gidip
ağladı.
Babasının -asabi- olduğunu, bazen işten gergin geldiğini, o yüzden
ufak
şeylere sinirlendiğini, -aslında iyi bir insan- olduğunu zamanla
annesinden öğrenmişti.
İyi de, kendisinin ne kabahati vardı ki?
Hem babası -Sizin için çalışıyorum, ablanın ve senin geleceğiniz için
yoruluyorum- demiyor muydu?
Bizim için çalışıp yorulduğu ve sinirleri bozulduğu için bizi dövmesi
nasıl işti?
Bizden intikam mı alıyordu yoksa? Neden ki?
Bazen -aslan oğlum, akıllı oğlum- derdi babası kendisine, bazen de
-salak,
haylaz!-
Ne zaman nasıl tepki alacağını bilemiyor, güvensizlik içini
kemiriyordu.
Babasına bile güvenemeyecekse, bu dünyada kime güvenebilirdi ki?
Annesi, babasının aksine, çok şefkatliydi.
Bir o kadar da evhamlı.
Devamlı peşinde dolaşır, -Hasta olacaksın- der, başka şey demezdi..
Bu aşırı ilgiden boğulacak gibi oluyordu bazen. Ama seviyordu
kendisini
ve dövmüyordu ya; yetebilirdi bu.
Bu sevgi uğruna bazen kişiliğini feda etmesi gerekiyordu ama, olsundu.
Hep sevildiğini bilmek güven vericiydi zira. Ama hayır; maalesef her
zaman sevmiyordu annesi onu.
Uslu olduğu zamanlarda geçerliydi bu sevgi. Şartlı bir sevgiydi yani.
Annesinin hoşlanmadığı birsey yaptığında -Seni doğuracağıma taş
doğursaydım- sözünü sık duydu.
Bir gün dayanamayıp -Acaba benim gerçek anne-babam siz
değil misiniz?- sorusunu sorduğunda, annesi öfkeli gözlerle
-Saçmalama salak!- diye bağırdı.
Bu cevap acaba ne anlama geliyordu?
Bazen annesiyle babası kavga ederlerdi.
Daha doğrusu, öyle hissediyordu. İçeriden bağırışlar gelir, yanlarına
gidince susarlardı. Birşey yokmuş gibi davranırlardı. Ama evde birkaç
gün
sessiz bir gerginlik olurdu.
İçini dağlardı bu gergin dönemler. Neydi problem,anlayamadı hiç. Neden
anlatmazlardı ki?
Problem varsa söylesinler, yoksa güzel güzel sohbet etsinlerdi.
Böylesi daha mı iyiydi sanki? Suratsız bir çocuk olmuştu artık.
Evlerine bir misafir geldiğinde ise, keyfi biraz yerine gelirdi.
Anne baba ne kadar gergin de olsalar misafirin yanında gülümserlerdi
çünkü.
Yalancıktan da olsa onları öyle mutlu, kibar, konuşkan görmek hoşuna
gidiyordu.
Hoşuna gidiyordu da, neden biz bize iken böyle davranmıyorlardı ki?
Biz komşulardan daha mı değersizdik?
Saflık derecesindeki patavatsızlığı misafirliklerde başına dert oldu.
Anne-babasının evde -kel toş- dedikleri komşu evlerine misafir olduğu
bir gün ona -kel toş- diye seslenince buz gibi bir hava esmişti.
Ablası
çimdikledi.
Yanlış mı söylemişti adını yoksa? Adı bu değil miydi? Niye öyle
diyorlardı
o zaman?
Gelen giden arttıkça, çelişkiler de artıyordu.
"Yine mi o gıcık tipler geliyor? / Aman efendim ne iyi oldu da
geldiniz?"
"O Ayten de çok saçmalıyor canım / Haklısın Aytenciğim, naaparsın?"
"Keşke evde yok deseydin oğlum / İnanın çok özlemiştik."
Bir kenara çekilmiş, sessizce izliyordu çoğunlukla. Bu karmaşık oyunun
kuralı acaba neydi?
İlkokula başlayışını, evdeki sıkıntılardan kaçış olarak, sevinçle
karşılamıştı.
Ama siyah önlükler, anlamsız kısıtlamalar olmasa daha iyi olurdu.
Hele bazen bayat nutuklar atıp bazen de öfkeyle bağıran asık suratlı
öğretmenler olmasa çok da güzel olabilirdi.
Nutuklarda başka konuşuyorlardı, koridorlarda başka.
"Gelecek sizin elinizde / Siz haylazsınız!"
"Okuyup büyük adam olacaksınız / Adam olmazsınız siz!"
"Bu ülkenin umudu sizlerde /Sizi her gün dövmek lazım!"
"Atatürk bu ülkeyi sizlere bıraktı / Aptallar!"
Anlayamıyordu çoğu şeyi. Atatürk'ü öğretmişlerdi ona önce ve sonra
ve hep-beden eğitimi dersinde bile. "En büyük o! Bizi kurtardı.Bir
millet
yarattı."
Ama Hüseyin dedesinden "Allah en büyüktür, tek yaratıcı Odur" diye
öğrenmişti.
Bir gün öğretmenine "Allah mı büyük, Atatürk mü?" diye sordu. Öğretmen
ters ters baktı ve "Böyle saçma soruları bir daha sorma; fena olur"
dedi.
Korktu yine. Korkmaya alışmıştı zaten. Korkutucuydu dünya.
Nasıl korunacaktı?
İlkokul öğretmeni kopyaya çok kızardı. Bir kez sınavda kopya çeken bir
arkadaşını sınıfın ortasında evire çevire dövmüş, hatta bacağını
kanatmıştı.
Kopya kötüydü, çekmemeliydi. Hiç çekmedi de. Son sınıfta ilkokullar
arası
bilgi yarışmasına katıldılar.
Final yarışmasında öğretmeni yanlarına yanaştı ve "Şöyle bir soru
gelecek,
cevabı da şu" diye fısıldadı. Duymazdan geldi.. Kopya kötü değil
miydi?
Öğretmen kendilerini deniyordu herhalde. Yarışma sonrasında öğretmen
"Beni niye dinlemediniz? Size cevabı söyledim. Ya yarışmayı
kaybetseydiniz?"
diye bağırınca, kafası iyice karıştı. Bir gün birisi "Bunlar kamera
şakasıydı" diyecek diye bekliyordu. Ama ya değilse?
Bir de kafasındaki çelişkileri tutabilseydi!
Anlaşılan, onları kendi kendine ve kendince çözmesi gerekecekti.
Yapabilirse.
Susmak çok iyiydi aslında. Zaten ilkokulda öğretmenleri hep "Susun!
Çok
konuşmayın bakayım!" derdi. Ama lisede öğretmenler "Niye aval aval
bakıyorsunuz, derse katılın biraz, sizin gibi koyunlar yüzünden bu
millet
geri kaldı!" deyince, sessiz ve uslu olma konusunda da çelişkide
kaldı.
Büyümeseydi keşke. Hep küçük bir çocuk olarak kalsa ne iyi olurdu.
Zaten genellikle odasında tek başına oyuncaklarıyla oynamasına,
onlarla konuşmasına, annesi "Hâlâ çocuk gibisin" diye tepki
gösteriyordu.
Ergenliğe girdiğinde garip şeyler yaşamaya başladı.
Öteden beri bildiği bedeninde o güne dek bilmediği şeyler oluyordu.
Ama
kimseye soramadı. Kimse de, ne olup bittiğini ona doğru düzgün
anlatmadı.
Ayıp deyip sustular. "Kızların şeyi var mı?" sorusunun cevabını bile
arkadaşlarıyla başbaşa verip üç ayda öğrenebildi. Yine o dönemde
öğrendiğini sandığı bir yığın şeyi düzeltmesi yıllarını alacaktı.
Zaten kızlardan yana başı dertteydi hep. Çıktığı bir kız olmadığı için
arkadaşları kendisiyle alay ediyorlardı. Üzülüyordu.
Neredeyse sırf bu alaylardan kurtulmak için, hoşlandığı bir kızı
gözüne
kestirdi. Ders aralarında onunla konuşmaya başladı.
Hatta ona âşık oldu bile denilebilirdi.. Ama bu kez de âşık olmasıyla
alay
edildi.
İnsanlar neden böyleydi ki?
Bir gün teneffüste hoşlandığı kıza "Seni seviyorum" demek geldi
içinden.
Dedi de. Ama kız ağlamaya başladı.
Hatta kendisini öğretmene şikayet etti. Tabii ki, dayak yedi
öğretmenden.
Çok üzülmüştü.
Durumu düzeltmek için kızın yanına gitti, özür diledi ve "Tamam, seni
sevmiyorum" dedi. Ama kız buna da ağladı. Yine şikayet edildi, yine
dayak
yedi, yine anlayamadı neler olup bittiğini. Su kızlar da garipti
doğrusu.
Okul dışındaki kızlara yöneldi ilgisi. Yaşça büyük, tecrübeli
ağabeylerle
gezmeye başladı. Çok şey öğrenebilirdi onlardan. Öğrendi de.
Caddelerde
gezip, gelen geçen kızlara laf atmaya başladı. "Üf ağabey, şu kıza
bak,
çok güzel."
"Hakikaten Hüseyin, ne kız bee? Sana bakıyo oğlum, asıl şuna." "Yok
ağabey
şu gelene asılayım. Baksana o daha hoş. Değil mi Ali ağabey?"
Değildi maalesef. "Daha hoş" deyip laf attığı kız, Ali abisinin
kızkardeşiydi.
Birkaç küfürle paçayı kurtardı. Sahipsiz kızlara asılmak iyiydi,
sahipliler
ise
bacımız olurdu.
Ama sahipsiz dediklerimiz de bizim gibi birilerinin ablası yahut
kardeşi
değil miydi?
Acaba şu an ablasına kim nerede laf atıyordu?
İğrendi bu çifte standarttan. Çözemedikçe çözülüyordu.
Çok fazla kızla çıkmak makbuldü arkadaş çevresinde.
Popüler bir delikanlının fazla kız arkadaşı olmalıydı. Ama kızların
erkeklerle fazla çıkmaları iyi değildi, "kaşar" damgası yerlerdi.
Peki o zaman erkekler kiminle çıkacaktı ki? Meselâ kendisinin kız
arkadaşlarıyla gezmesi anne babasının hoşuna gitmişti. Ama ablasının
bir erkekle çıkması evdekilerin en büyük korkusu idi.
Kendisine bir kız telefon edince "aslan oğlum" diyen bakışlar
gezinirdi
üzerinde.
Ama ablasını bir erkek ararsa evde kıyamet kopardı.
"Bu tutarsızlıklar beni deli edecek" diyordu içinden.
Sonunu hissetmişti sanki. Kur'ân okumanın ve ondaki emirlere uymanın
çok güzel olduğunu öğrenmişti lise yıllarında. Anne babası Kur'ân
okumazlardı, ama "Okumak lazım, iyidir" derlerdi. "Okumak lazım,
iyidir" derler, ama okumazlardı.
Normaldi artık bu çelişkiler; pek üstünde durmadı. O okudu, etkilendi.
Namaza başladı. Kızlarla mesafeli olması gerektiğini de öğrenmişti.
Kız
arkadaşlarıyla samimiyetini azalttı.
Bira içmez oldu. TV izlemedi, sohbetlere gitti. Bir gün anne babasını
fısır fısır konuşurken gördü.
O akşam babası onu karşısına alıp konuşmaya başladı.
Bir problem olduğunu anlamıştı. Bir problem olmasa babası onunla
konuşmazdı çünkü; ancak bir problem varsa konuşurdu.
Sonunda babası dilinin altındaki baklayı çıkardı:
"Evladım, aşırı gitme. Namazını da kıl,gereğinde bara, pavyona da git.
Kur'ân da oku, kızlarla gezip içki de iç. Dengeli yaşa."
"Nerede yazıyor bu denge baba?" diye sordu. Babası sinirlenip "İşte
burada yazıyor" dedi ve avucunu gösterip yanağına okkalı bir tokat
yapıştırdı.
Ağlamıyordu artık. Etkileniyormuş gibi yapmaya çalışıyordu. Ama
direnci
zayıflamıştı.
Kur'ân'ı da, namazı da bıraktı.
Evlerinde televizyon hep açık dururdu.
Bazen açık-saçık programlar olurdu. Spiker 'Sok, Sok!Şu rezilliğe
bakın!'
diye ekranı inletirken bir yandan da o rezillikler en ayrıntılı
biçimde
gösterilirdi. Babası da hem onları seyreder, hem de "Tövbe, tövbe!
Başımıza taş yağacak; şunların yaptıklarına bakın" derdi. Hüseyin
"Baba,
başka kanala geçelim" deyince de, "Biraz bakalım canım, meraktan
izliyorum zaten, neler olup bitiyor bilmek lazım" diye cevap
verirdi.
Babasının bakışlarında merak denilemeyecek garip bir pırıltı olurdu
oysa.
Hüseyin farkındaydı bunun.
Lise son sınıfta siyasetle ilgilenmek ama aşırı gitmemek gerektiğini
öğrendi; nasıl olacaksa? Ve haber programlarını izlemeye,
gazetelerdeki
köşe yazılarını okumaya başladı. Birçok şey öğrendi; özellikle dış
politika konusunda.
Batılı olmak lazımdı. Batılılar bizden üstündü. Yok hayır, biz en
üstündük.
Sadece, biraz geri kalmıştık. Ama en güçlü, en akıllı bizdik. Bu
millet
adam olmazdı. Biz Batılıları seviyorduk, ama onlar bizi sevmiyordu.
Onlar
bizi
sevmediği için biz de onları sevmiyorduk. Ama onlar gibi olmalıydık
yine
de.
Sevmeliydiler bizi, biz onları sevmesek de.
Hele Yunanlılar bize iyice düşmandılar. Biz de onlardan nefret
ederdik.
hep savaşmış, hep yenmiştik onları. Ama aslında kardeştik.
Bazen bizden korktukları söylenirdi. Sinirlendiriyordu bu bizi. Bizden
neden korkuyorlardı ki? Fazla sinirlenirsek canlarına okurduk onların.
Korkmasinlardı bizden.
Araplar ise zaten oldum olası bizi sevmezlerdi. Biz de onları hiç
sevmezdik.
Ama onlar bizi neden sevmiyordu ki? Biz onları hep sevmiş, hep iyilik
yapmış değil miydik?
Oysa onlar bize hep kötülük yapmak istiyorlardı. Bizi sevmeleri
lazımdı.
Ama bizim onları sevmememiz lazımdı.
Zihni iyice dağılmaya başlamıştı. İçine kapanmaya başladı. Odasından
çıkmamaya başladı. Hayallerle avundu. Hayallerinde herşey netti,
kontrolü
altındaydı. En iyisi buydu galiba. Ama annesi neden ona garip garip
bakmaya başlamıştı ki?
Askere gitmeden önce bir işe girip çalışmak istedi. Birkaç yere
başvurdu.
Torpilliler yüzünden ilk başvurduğu yere alınmadı.
Babası öfkelendi. "Bu torpil yüzünden memleket batacak" dedi. Bir
hafta
sonra ikinci başvurduğu yer için torpil bulunca sevindiler. Başkası
lehine
olunca kötüydü torpil. Ama, biz yapınca iyi oluyordu.
İşyerinde bir kıza âşık oldu. Tutunacak bir dal arıyordu bu
çalkantılar
arasında. Her şey bozulmuştu, o kız tertemizdi. Onunla hayatı sihirli
bir
değnek değmişçesine değişecekti. O da Hüseyin'i sevecekti mutlaka,
hatta seviyordu galiba. Zaten geçen gün işyerinde sudan bir sebepten
bağırmıştı ona; tıpkı küçükken annesinin yaptığı gibi.
Seviyordu kesin, ama tutucu bir aileden geldiği için bunu pek belli
etmiyordu.Özellikle sessiz, mazbut bir kız oluşundan hoşlanmıştı
onun.
Ama yaz gelince son hayal kırıklığını yaşadı. Sevdiği kız bazen
kısacık
etekler giyiyordu. Otururken de, görünmesin diye eteğini habire
çekiştiriyordu.
Niye kısa giyiyordu ki o zaman?
Uzun giyse rahat ederdi. Dayanamayıp bunu söyledi bir gün.
Kız utançla karışık gülümsedi, ama giyimini değiştirmedi. Sonra bir gün
onun
yazın plajda bikiniyle dolaşıp erkek arkadaşlarıyla denize girdiğini
öğrendi
"Nasıl yani???"
Karşımda oturmuş kendi kendine konuşup gülen bu delikanlı, aslında
kendince kurtuluşu seçmişti anlaşılan.
Çocukluğundan beri bu hayatı, bu insanları çözememiş, doğru bir
pusula,
tutarlı bir rehber bulamamış, çifte standartların, yaman çelişkilerin
çekiştirmesine daha fazla dayanamamış ve huzuru ancak gerçeği
reddederek
bulmuştu işte.
Bu kuralsız trafik, üstüne gelenler, arkadan sıkıştıranlar, yol
isteyenler, küfredenler yüzünden, hayat yolculuğunda sağa çekmişti.
Bekliyordu.
"Ben iyiyim artık, hiçbir şeyim yok doktor ağabey, çok iyiyim ben.
Sağa
çektim, bekliyorum."
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.
Konu acohsny tarafından (21.10.2005 Saat 14:02 ) değiştirilmiştir..
|