Bismillah...
Bunu bilvesile yazdıktan sonra esas belirtmek istediğim konu, Hamidullah hocamızın Paris’teki “Müslüman Öğrenciler Derneği”nde gerçekleştirdiği fikri ve içtimai hizmetlerdir. Dünyaca tanınmış bu Üstad, o çok mütevazi dernek binasında, her Pazar öğleden sonra torunu yaşlarında olan öğrencilerle hemhal olur, ekseriya konuşmacı olarak yer alırdı. Derneğin en devamlı üyesi o idi. Azıcık kıdem ve ünvan kazanan hocalardan büyük çoğunluğumuzun böylesi hizmetleri, bu ölçüde yapamadığımızı bilahare görünce, hocamızın bu hususta da önemli bir örnek teşkil ettiğini iyice anladım. Onun öğrencilerle bu ilgisini, benden önce ve sonra Paris’te kalan arkadaşlardan da dinlemişimdir.
Hamidullah bey, ilim adamı olmasının yanısıra, Müslüman âlimin sorumluluğuna yaraşan fikri ve siyasi bir tavır alıştan da geri kalmayan bir şahsiyet olmuştur. Meselâ: Hindistan’dan çekilmeye mecbur kalan İngiliz emperyalizminden sonra, Müslümanların bir bölgede toplanıp Pakistan adı altında bir devlet kurmalarını doğru bulmamıştı. Çünkü bu takdirde, koca kıtadaki diğer bölgelerin tamamı Hindu devletinin hakimiyeti altına girecekti. O, Hind alt kıtasında Müslüman, Hindu ve diğer din mensuplarının serpiştirilmiş tabii dağılımının devam etmesi ve çeşitli milletlerin eşit haklarla vatandaşları olacakları bir tek Hindistan devletinin kurulmasının daha isabetli olacağı kanaatindeydi. İslâm’ın ve Müslümanların menfaati bakımından bunu daha uygun bulup, diğer öneriyi İngiliz emperyalizminin telkin ettiğini düşündüğünden, o görüşe açıkça karşı çıktı. Tahmin ettiği üzere, 1948’de kendi bölgesi olan Haydarabad’ın Hindular tarafından işgal edilmesi üzerine vatanını terk etmek mecburiyetinde kaldı ve bir daha da oraya dönemedi. Ellibeş yıllık gurbet mihnetini sürüklemeye başladı. İnşallah bu sayede hicret mükâfatına nail olmuştur. Pasaportsuz kaldığı için, Fransa devletinden siyasi mülteci olarak oturma hakkı alabildi. Ömrünü haymatlos (heimatlos, vatansız) olarak geçirmeye mecbur olmak gibi çok ağır bir baha ödedi. Vatanına dönememenin, üstelik ecnebi diyarda, yad ellerde pasaportsuz kalmanın ne korkunç bir işkence olduğunu yaşamayan kimsenin, bu işkencenin ne demek olduğunu bilmesi mümkün değildir. Ellibeş yıl süren bu işkenceye
Allah Tealâ’nın takdirine olan derin teslimiyeti sayesinde mütebessim bir çehre ile sabr etmiştir. Kadere kuvvetli bir imanı vardı. “Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi” (Ahzab suresi, 72) mealindeki “emanet” kavramı hakkında muhtemel tefsirler arasında şu yorumu tercih ettiğini, şifahi olarak kendilerinden işittiğim gibi, yazdığını da biliyorum: “Bu emanet, kader sırrıdır. Yani
Allah, “Ben takdir edeceğim, siz de razı olacaksınız, kabul ediyor musunuz?” diye bu emaneti teklif etmiştir”. Fransa devleti de kendisine, layık olduğu hiçbir mevki vermedi. Sadece CNRS (Milli Bilimsel Araştırma Merkezi) uzmanı olarak çalışıp oradan emekli durumunda hayatını geçirdi. 1974’te kendisiyle bu konuyu konuşurken, hocamızın aynı fikrinde devam ettiğini, Pakistan’ın kurulmasından sonra maruz kaldığı gerek içeriden, gerek dışarıdan gelen müdahalelerin, Keşmir’in Hindistan tarafından işgal edilmesinin, Doğu Pakistan’ın 1971’de ayrılıp Bengladeş adıyla yeni bir devlete dönüşmesinin ve Hindistandaki bazı durumların, kendisi gibi düşünenleri haklı çıkardığını belirttiğine şahit oldum.
1974 Haziran ayında Paris’e gittiğimde, –Müslümanlar veya Hıristiyanlar tarafından– İslâmî ölçülere göre kesilmiş helâl et bulamadığımdan dört ay kadar et yiyememiştim. Hocamıza yaptığım ziyaretlerden birinde, nasıl bir vesile geldiyse, bundan bahsedince: “Yahudiler, kendi dini usullerine göre kesiyorlar. Kasaplarda “koşer” yazılı bölümlerdeki etler meşru olup oradan alabilirsiniz. Bu et helaldir” dedikten sonra, “Fakat ben mübah olmadığından değil de, bir başka sebepten bunu da almıyorum. Zira bu et organizasyonunu yapanların gelirlerinin bir bölümünü, siyonizmi desteklemeye tahsis ettiklerini öğrendim. Müslümanları vuran kurşuna dönüşeceği endişesiyle, onların para kazanmalarına gönlüm razı olmuyor” demişti.
Paris Katolik Üniversitesi Profesörü Youakim Moubarac, otuz sual tesbit edip bunları, İslâm-Hıristiyan diyalogu faslından olarak (aralarında M. Arkoun, Kamil Hüseyn, H. Hanefi’nin de bulunduğu) altı Müslüman âlime yöneltmişti. Onlardan biri de M. Hamidullah beydir (Bu sorular ve cevapları için bkz: Y. Moubarac, Les Musulmans-consultations İslamo-Chretienne, Paris, Beauchesne Yay., 1971). Sorulardan biri, İslâm hukukunun modern dünya şartlarında uygulanabilip uygulanamayacağı konusundadır. Hamidullah beyin cevabının özeti mealen şöyledir: “Müslümanlar, İslâm tarihinin başında olduğu kadar, yirminci asırda da İslâm fıkhının kendilerinin ihtiyaçlarına kafi geldiğini düşünmüşler, dışarıdan kanun almak istememişlerdir. Kendi tercihleri böyle olmasına rağmen, Avrupa emperyalizmi, onları şer’i hukuktan uzaklaştırmak gayesiyle türlü planlar yapmış ve en sonunda bunu sağlamak için maddi baskı uygulamıştır. Şimdi dahi kapitalist-komunist-siyonist üçlüsünün baskılarını kaldırmaları halinde, Müslümanlar kendi İslâmî kurallarını uygulamak suretiyle varlıklarını devam ettirmeyi tercih edeceklerdir”. Başka bir soruda, İslâm’da zimmilere ait ahkâmın önemli haklar ihtiva etmekle beraber, modern zihniyet açısından bunların aşıldığı, hatta batılılarca İslâm’ın, zimmileri ikinci sınıf vatandaş saydığı söylenip bu konudaki görüşünün sorulması üzerine şöyle demiştir: “Müslümanlar, şu anda azınlık olarak yaşadıkları ülkelerde, İslâm hukukunun zimmilere verdiği hakları elde etmeleri halinde, o ülke yönetiminden başka hiçbir hak talep etmemeye hazırdırlar. Ama iddialarla realiteler çok farklı olmaktadır. Daha Emeviler döneminden itibaren İslâm devletinde Hıristiyanlardan vezirlik (bakanlık) yapan kimseler bulunduğu halde, 130 yıl Fransa’nın bir bölümü olarak kalan Cezayirliler parlamentoda temsil edilmemişlerdir. Bu uzun süre zarfında, bakan şöyle dursun, milletvekilliği verilen bir tek Cezayirli Müslüman bile olmamıştır. Hem de bu davranış, Ortaçağ Fransasında değil, demokrasi ve insan haklarında öncülük iddiasında bulunan yirminci asır Fransasında cereyan etmiştir”.
Merhum hocamızı ilk olarak 1963 yılında A.Ü. İlahiyat Fakültesinde verdiği konferansta tanımıştım. Arapça verdiği konferansın büyük kısmını, tercümesini dinlemeden anlayınca, bir öğrenci olarak bu seviyede olmama hayret etmiştim. Daha sonra, bu özelliğin, bana değil de, kendisine ait bir hususiyet olduğu kanaatine vardım. Zira Üstad, konulara o derece vakıf idi ve zihni o mertebede berrak idi ki, kristalize olmuş o bilgileri muhatapların rahat anlayabilecekleri ifade kalıplarına dökmekte hiçbir güçlük çekmiyordu. 1974’te Paris’te kendisini Fransızca konuşurken de aynı kolaylıkla anlıyordum. Bu tesbite, kendisini çeşitli dillerden dinleyen muhatapların çoğunun katıldığını görmüşümdür. Onu ikinci defa 1964’de Ankara Üniversitesi’nde İmam Şemsuleimme es-Serahsi’nin vefatının 900. yıldönümü vesilesiyle yapılan uluslararsı bir sempozyumda dinlemiştim.
Üstad, 1976-77 yıllarında birer dönem, Erzurum Atatürk Üniversitesinde sözleşmeli profesör olarak seminer ve konferanslar verdi. Kur’an-ı Kerim tarihine dair dersleri, tarafımdan tercüme edilmiş, kendisi orada iken kitapçık halinde yayınlanmıştı. Mukayeseli dinler tarihi, İslâm hukuku ve İslâm tarihine dair de dersler vermişti. Bu konferanslar da İbrahim Canan, İhsan Süreyya Sırma, Zahit Aksu gibi öğretim üyeleri tarafından çevrilip kitaplaştırılmıştır. Umuma açık olan konferanslarından sonra soru yöneltilmesinden memnun olur, tenkitlerden rahatsız olmaz, büyük bir sükunet ve rahatlıkla cevap verirdi. Günün birinde bir doktor, ikamet ettiği lojmanda onu ziyaret edip, bütün kitaplarını okuması sonucunda bulduğunu iddia ettiği –sözüm ona– hataları söyleme izni istiyor ve toplam on iki hatasını sıraladıktan sonra Üstad şöyle diyor: “Allah sizden razı olsun, beni ağır bir yükten kurtardınız. Zaman zaman, ‘hayatımda çok şeyler yazdım, kim bilir ne kadar çok hatam olmuştur!’ diye düşünürüm. Siz bunları tesbit zahmetine katlanıp, on iki hata bulmakla beni ferahlattınız. Oysa ben çok daha fazla olduğunu zannederdim” dedikten sonra hata iddialarına dair açıklamalarını sakin bir şekilde yapar. İşte merhum, böyle bir tevazu âbidesi idi. Onun tevazuuna iki müşahhas olay daha zikr etmek isterim: Almanya ve Paris’te kazandığı iki doktoradan sonra ülkesinde Osmaniye Üniversitesi profesörü iken kıraat ilminden icazet alma ihtiyacı hissetmiştir. Bunun için Medine-i Münevvere’ye giderek orada Mescid-i Nebevi Kur’an-ı Kerim kıraat üstadı Hasan İbn İbrahim eş-Şair ‘in nezdinde “Kur’an’ın tamamını tane tane , itina ve büyük bir dikkatle baştan sona okuyup hatm etmiş” olup 40 yaşında iken, 12 R.evvel 1366 (23 Ocak 1947) tarihinde icazet almıştır (Bu icazetnamenin metninin fotokopisi ve Türkçe’ye tercümesi için bkz. M. Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tarihi, Çev. Salih Tuğ, İstanbul, İFAV Yay., 1993, s. 53-54). İkinci bir olay şudur: Yaşı 70’e yaklaştığında 600 kadar yayını olan bir müellif iken, 1975’te Paris College de France üniversitesinde Prof. Dr. Henri Laoste’un derslerini dinlemeye geldiğini defalarca gördüm. Böylesine kıdemli bir profesörün, bir başka hocanın dersine dinleyici olarak girdiğine ömrümde ilk defa şahid oluyordum. Galiba ondan sonra da böyle bir manzaraya pek şahid olmadım.
Onun “mezhepsiz” olduğunu iddia eden bir iki kişi çıkmıştı. Oysa o Sünni ve Şafii idi. Keza sufi olmamakla beraber, tasavvuf neşvesine de sahip bir zat idi. Peygamber Efendimize müstesna bir saygısı olup, mevlide bid’at diyenlere kulak asmaz, aleyhis-salatu ves-selam Efendimizin dünyayı şereflendirerek insanlığı hidayete götürmesinden daha büyük bir nimet olmadığından ötürü, o nimetin şükrünü terennüm eden Mevlid-i Nebevi’nin en büyük bayram olduğunu ifade ederdi. Onun sahabilerinden bile bahsederken her birinin ön ismi halinde mesela “Seyyidina Selman” (Selman Efendimiz, Enes Efendimiz) derdi. Yakın dostu olan merhum Prof. M. Tayyib Okiç hocamız (öl.1977), onu tanıyanların pek bilmeyip Üstad’ın bir sır gibi etrafından sakladığı şu özelliğini bir vesile ile bildirip: “O, İstanbul’a gelince Ebu Eyyub el-Ensari’yi (r.a.) ziyaret etmeden hiçbir işe girişmez” demişti. Bu da, onun Peygamber Efendimizi, O’na olan saygı ve sevgisi sebebiyle de Ashab-ı kiramını ne derece sevdiğinin bir göstergesidir. Bu ihlâsına bir mükafat olarak,
Allah Tealâ ona ihsan ettiği muazzam ilim ve şahsi fazilet nimetlerinin yanında, binlerce insanın İslâm’ı seçmesine de onu vesile kılmıştır. Bir kişinin hidayetine vesile olmak bile Hz. Peygamber (s.a.s.)’in beyanlarıyla “Güneşin üzerine doğup battığı her şeyden daha hayırlı” olduğuna göre, varın onun sahip olduğu devleti siz düşünün!
Dini hassasiyetini gösteren şu hatıramı nakletmekte de fayda görüyorum. Erzurum’da iken Üniversite kız öğrencilerinden kendisinin konferanslarına devam eden kalabalık bir grup, bir gün kendilerine mahsus bir ders yapmasını teklif ettiler. Hocamız, kabul etti. Fakat Dekan bey, “Bazı çevreler haremlik-selâmlık uygulanıyor şeklinde dedikodu çıkarabilirler” mülahazasıyla, üniversiteden bir yer tahsis edemeyeceğini bildirdi. Onlar da ısrarlı olunca, bizim evde yapmaktan başka çare düşünemedik. Lojmanın salonu geniş olduğundan, tertipli bir oturma düzeniyle 80 kadar öğrenci geldi. Ben de ev sahibi ve mütercim olarak hocamızla beraber oturdum. Kız öğrencilerin çeşitli sorularını cevaplandırdı. Öğrenciler tesettür konusunu da sordular. Hamidullah bey, örtünme emrinin kadının yüzüne de şamil olduğunu söyledi. Kız öğrenciler ihtiyaç dediler, mevcut hayat şartları vs. dediler, ne dedilerse o bu konuda asla yumuşamadı. Zira o Şafii mezhebini benimsemesi ve nassları değerlendirmesi ile bu hususta kesin bir kanaate sahip idi. Erzurum’dan 1977 yılında Paris’e dönmesinden sonra bir daha Türkiye’ye gelmesi mukadder olmadı.
Zaman Gazetesinin sponsorluğunda 1991’de İstanbul’da gerçekleşen ve büyük bir yankı uyandıran Uluslararası Ebedi Risalet Sempozyumu’nun tertip heyeti olarak kendisini davet ettiğimizde sevinmiş, fakat bizzat gelmesine sağlığının imkan vermediğini belirterek Fransızca olarak kaleme aldığı değerli bir tebliğ lûtfetmişti. “İslâm Peygamberinin Hayatında Mevcut Bazı Ayırt Edici Özellikler” başlığını taşıyan bu tebliği, kapsamlı başlığının hakkını veren güzel bir çalışma idi. Ama aynı zamanda, kendisinin Hz. Peygamber (a.s.m.)’ı iyi tanıyamadığını zanneden bazı kadir bilmez Türk okuyucularının zanlarını tashih etmeye sevk edecek bir özellik taşıdığı da gözlemlenmekte idi (Bu tebliğ için bkz. Ebedi Risalet Sempozyumu,İstanbul,1991, Işık Yayınları, İzmir, 1993, c.I, s.89-119).
vesselam