İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > EDEBIYAT > Önemli Şahsiyetler ve Eserleri
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 21.03.2007, 12:03
Alp

 
Alp - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 23.02.2007
Mesajlar: 3.380
Teşekkür etti: 0
23 Teşekkür 20 Mesaja aldı
Ahmet Mekki Üçışık

Âlim, ârif, veliy-yi kâmil olan Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin büyük oğlu. Annesi büyük velî, kerâmetler sâhibi, Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerinin büyük oğlu M.Reşid Arvâsî'nin kızı Âişe Hanımdır. 1896 (H.1314) yılında Van'ın Başkale kazâsında doğdu. 1967 (H.1387) yılında vefât etti.

Küçük yaştan îtibâren fazîletli babalarından ve amcası Seyyid Tâhâ Efendiden ilim tahsîline başladı. Medrese tahsîlini bitirdikten sonra yine babasından zâhirî ilimlerin inceliklerini alarak icâzetle şereflendi. Yüksek teveccühlerine ve himmetlerine mazhar olarak evliyâlık yolunda kemâl mertebelere ulaştı.

Ahmed Mekkî Efendi, din ilimlerindeki bu üstün derecesine rağmen son derece edeb ve tevâzu sâhibi idi. Bu hâli ile kendisini diğer insanlardan gizlerdi. Gö-

rünüşte herhangi bir kimse gibi insanlar arasında bulunur, ancak gerçekte, devamlı cenâb-ı Hak ile olurdu.

Ahmed Mekkî Efendi uzun yıllar Üsküdar ve Kadıköy müftülüklerinde bulunup, sağlam fetvâlar verdi. Bu vazîfeleri sırasında temiz ruhlu yüzlerce genci ilim ve fazîletle süsledi. Cenâb-ı Hak, İstanbul halkını bu feyz ve bereket kaynağından yıllarca faydalandırdı. İlim öğretmek için ekseri zamanlarda talebelerine kendisi giderdi. Şâyet talebesi okumak istemezse, tatlı dili ile onu iknâ edip okuturdu. Bu işleri sırf cenâb-ı Hakk'ın rızâsı için yapar, hiç bir karşılık beklemezdi.

Yakınlarından birisi çocuklarını küçük yaşta okumaları için Ahmed Mekkî Efendiye gönderdi. Bir müddet sonra çocuklar derse girmekte gevşek davrandılar. Nasihat da fayda vermedi. Bu husûsu Mekkî Efendiye arz ettiğinde buyurdu ki: "Onlara her ders için para vereceğini vâd et. Her gün benden dersini okuduğuna dâir imzâlı kâğıt getirene şu kadar para vereceğini söyle." O yakını dediği gibi yapınca, çocuklar derslere severek geldiler ve çok şeyler öğrendiler. Küçük yaştaki çocukları bu yolla okutmanın kolay ve faydalı olduğu anlaşılmış oldu.

Cumartesi ve Pazar günleri öğleden sonra Fâtih Câmiinde vâz verirdi. Bu vâzlarında Beydâvî Tefsîri'ni şerhleri ile birlikte, baştan sonuna kadar dinleyenlere anlatıp îzâh etti. Bu şekilde başlayıp bitirmek babalarından sonra bir de kendilerine nasîb oldu. Ahmed Mekkî Efendi kendisine suâl sormaya gelenlere, Ehl-i sünnetin gözbebeği İslâm âlimlerinin eserlerine bakmadan cevap vermezdi. Hattâ bâzan aynı suâli sormak için değişik zamanlarda farklı kimseler geldiğinde, hepsinde de; "Hele bir kitaba bakalım." der ve kitaptan okuyarak cevâbını verirdi.

Çok cömert idi. Gece-gündüz kapısı sevenlerine, gelenlerine açıktı. Misâfirlerine karşı her zaman ikrâm edilecek bir şeyler de bulurdu. Kendisi de çağırılan, dâvet edilen yere gider ve gittiği yerlerde büyüklerin hallerinden, yaşayışlarından bahsederdi. Müftülük yaptığı zamanlarda din görevlilerine dâimâ şefkatli davranır, hal ve hatırlarını sorup gönüllerini alırdı. Maddî durumu iyi olmayanlara elinden geldiği kadar yardımcı olurdu. Bu sebeple emrinde çalışanlar onu bir müftü olarak değil, şefkatli bir baba gibi görürlerdi. Bir gün genç bir müezzin askere giderken vedâ maksadıyla yanına geldi. Ahmed Mekkî Efendi, ona duâ ederek; "Evlâdım gidince adresini bana bildir." diye tenbih etti. Müezzin, asker olduktan sonra, Ahmed Mekkî Efendiye bir mektup göndererek adresini bildirdi. Bir ay kadar sonra komutanı kendisini arayarak İstanbul'dan parası geldiğini ve almasını istedi. Müezzin çok şaşırmıştı. Çünkü İstanbul'dan kendisine para gönderecek hiç kimsesi yoktu. Sonra parayı gönderen zâtın, Ahmed Mekkî hazretleri olduğunu öğrendi.

Dînî ilimleri öğrenip hâfızlığa çalışan bir genç, Üsküdar Müftülüğünde imâmlık imtihânı açıldığını işitti. Fakir ve garipti. İmtihan günü müftülüğe gittiğinde mürâcaat edenlerin çok kalabalık olduğunu gördü."Bana burada iş vermezler. Elbiselerim eski, yaşım küçük, tecrübem de yok." diye düşünerek tam geri dönmeye karar vermişti ki, o sırada müftülüğün kapısı açıldı ve dışarıya çıkan bir kişi gerilerden onu çağırarak; "Oğlum sakın imtihana girmeden gitme." dedi ve içeri girdi. Genç bu işte bir hayır var deyip imtihana girdi ve kazandı. Sonra bu zâtın müftü Ahmed Mekkî Efendi olduğunu öğrendi.

Ahmed Mekkî Efendi âlimlere karşı fevkalâde hürmetkâr idi. Talebelerinden birisi şöyle nakletmektedir:

Bir gün hocamla birlikte başka bir talebenin evine gidiyorduk. Orada ders vereceklerdi. Akşam ezânı da okunmak üzereydi. Bir köşe başına geldiğimizde sokağa adım atacağı sırada durdu. Daha sonra yolunu değiştirerek başka bir sokaktan ve daha çok dolaştıktan sonra talebenin evine vardık. Ben hâlâ yolu niçin uzattığımızı anlayamamıştım. Bu hâlimi anlayarak dedi ki: "Evlâdım o sokakta büyük bir âlim zât oturuyordu. Bu ilim sâhibinin evinin önünden geçerken kendisinin hal ve hâtırını sormadan geçmemiz uygun olmazdı. Kapısını çalsaydık, bu defâ da dar vakitte kendisini sıkıntıya sokmuş olacaktık. Bu ise hiç uygun düşmeyecekti." O zaman anladım ki, Ahmed Mekkî Efendi, ilim sâhibine olan edebinden kapısının önünden geçmemişti.

Devamlı abdestli olurdu. Dünyâ malına, mülküne değer vermezdi. Bâzı sevdiklerine sık sık şu sözü tekrar ederdi:

"Mâla mülke olma mağrûr, deme var mı ben gibi?

Bir muhâlif yel eser, savrulur harman gibi."

Yakınlarından birisi şöyle anlatmaktadır: Merhameti o kadar çoktu ki, kendisine el açanları bir defâ olsun geri çevirmezdi. Kalp kırmaktan böylesine sakınan bir kimseyi bizim aklımız anlamaktan âcizdi. Nitekim bir gün müftülükte birlikte oturuyorduk. Orta yaşlı bir adam içeri girdi. Müftü Efendiye dönerek; "Efendim bir ay önce Kars'tan gelmiştim. Fakat iş bulamadım. Beş parasız kaldım. Memleketime döneceğim ama bilet almaya param kalmadı. Otobüs kalkmak üzere, ne olur bir bilet parası veriniz." diyerek yalvardı. Ahmed Mekkî Efendi adama acıyıp istediği parayı derhal verdi. Akşamleyin Müftü Efendi ile berâber dönüyorduk. Vapura bindiğimizde baktık ki, gündüz yol parası alan adam orada oturuyor. Ben gâyet sinirlenmiştim, ancak belli etmiyordum. Müftü Efendi ise bana dönerek; "Bu kimse bugün bize yalan söylemiş. Şimdi beni görürse utanır, mahcûb olur. Onun için gel, bizi görmesin." diyerek onun görmeyeceği bir tarafa gittik.

Ahmed Mekkî Efendi 71 yaşında iken 1967 (H.1387)'de âhirete irtihâl eyledi. Son sözü "Elhamdülillah." oldu. Cenâze namazına binlerce kişi katıldı. O zamâna kadar İstanbul böyle bir cemâati az görmüştü. Edirnekapı kabristanlığına defnedildi.

Mekkî Efendinin Süheyl, Behâeddîn, Medenî, Hikmet ve Zâhide isminde beş çocuğu vardı. Bunlardan Süheyl ve Behâeddîn efendiler babalarının sağlığında vefât etmişlerdir.

Ahmed Mekkî Efendinin kabri üç yıl kadar sonra çevre yolu yapılması sebebiyle Ankara, Bağlum'a babalarının yanına nakledildi. Bu üç sene içinde cesedi aynen duruyordu. Kefeninin de kabre konduğu gündeki gibi bozulmamış olduğu görüldü.

EĞER FÂİZİ BIRAKMAZSAN

Ahmed Mekkî Efendinin çok sevdiği bir kereste tüccârı vardı. Bir gün maddî bakımdan sıkışınca fâize girdi. Mekkî Efendi ona fâizden hayır gelmeyeceğini söylediyse de devâm etti. Zenginleştikçe fâize bulaşması da artıyordu. Bir müddet sonra Ahmed Mekkî Efendi o tüccârı tanıyan birini görerek; "Eğer fâizi bırakmazsa dükkanı yanacak." diye haber gönderdi. Fakat haberci başka yerlere uğradığından iki gün gecikti. Oraya vardığında o kişinin kereste dükkanının yandığı haberini aldı. "Ben geç kalmasaydım, belki bu olmazdı." diyerek çok üzüldü.

1) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.1, s.127
2) İslâm Meşhurları Ansiklopedisi; c.1, s.290-291
Alp isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 15.06.2007, 11:36
Alp

 
Alp - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 23.02.2007
Mesajlar: 3.380
Teşekkür etti: 0
23 Teşekkür 20 Mesaja aldı
Ahmet Mekkî Efendi hazretleri, bir sohbetinde;
- Ey insanlar, şeytan insanı iki yerde küfre sokar, buyurdu.
Ve ekledi.
- Çünkü insan, bu iki yerde zayıftır.
Merak ettiler.
- O hangi hallerdir efendim?
- Biri “Öfke”, diğeri “Şehvet”.
- Neden bu iki yerde saldırır insana?
- Çünkü öfke ve şehvet ânında akıl örtülür. İnsan doğru düşünemez.
- Ne tavsiye edersiniz hocam?
- Öfkelendiğiniz zaman, ayaktaysanız oturun. Oturuyorsanız yatın. Şehvet hâli de böyledir. O da aklı giderir.
Sordular:
- Şehvet, insanı nasıl küfre sokar hocam?
- Şöyle ki, meselâ sokakta giderken açık saçık bir kadınla karşılaştınız diyelim.
- Evet efendim.
- Ona şehvetle bakarsanız, sadece haram işlemiş olursunuz. Ama onun o hâlini beğenip “Ne güzel!” derseniz, îman gidebilir mâzallah.
- Îman mı gider, neden?
- Çünkü harama “güzel” demek, “küfür”dür de ondan.
Alp isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 17.06.2007, 13:34
Alp

 
Alp - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 23.02.2007
Mesajlar: 3.380
Teşekkür etti: 0
23 Teşekkür 20 Mesaja aldı
Kadıköy’ün unutulmaz Müftüsü Ahmed Mekki Üçışık
İrfan Özfatura
Türkiye 12 Mayıs 2004

Abdüllatif Ağabey, Mekki Efendinin yanında çalışma bahtiyarlığına erişen az sayıda nasipliden biri. Sağolsun köşesinde defalarca yazmasına rağmen bizi kırmıyor, oturup o mübarek ile yaşadıklarını anlatıyor:
60’lı yıllar, hem okuyor, hem vergi dairesinde çalışıyorum. Bütün gün algı-vergi meseleleri, öfkeli mükellefler, cerbezeli muhasebeciler, sigara dumanı, evrak, zarf, dosya, mühür, dekontlar, paraflar, imzalar... Kullanmasını pek de beceremediğim kollu Facıt, tuşlar, rakamlar, hata affetmeyen hesaplar... Para, para, para, kirli banknotlar... Tutuk ve mahçup bir Anadolu çocuğu olduğum için bocalıyorum. Zaten sağım kadın, solum kadın. Odada taife-i nisa hakimiyeti olduğu için onlar rahat rahat yayılıyor, birer “Gelincik” ya da “Bahar” telliyor, dantelden, fincandan konuşuyorlar. Kilo problemleri, oje, krem tavsiyeleri, kahve falları, indirimler, ucuzluklar filan... Yapayalnızım, nasıl sıkılıyorum anlatamam.

Yürü! Kadıköy’e!..
Bir gün Müdür Bey yanına çağırıyor, düğme ilikleyip kapıyı tıklatıyorum. İçerden kuru bir “Gir!” sesi geliyor. Giriyorum, sözü döndürüp dolaştırmadan “Kadıköy Müftülüğünde açık, bizde de eleman fazlası varmış. Bir adam istiyorlar” diyor, “seni düşündüm ne dersin?

Sanki “hayır” deme gibi bir şansım var, sağolsun kibarlık ediyor. Ne diyeyim, boynumu büküyor “nasıl emrederseniz” diye mırıldanıyorum. Valla adam doğrusunu yapıyor, diğerleri benden hızlı ve tecrübeli. Hem kör değil ya uyum gösteremediğimi pekala farkediyor.

O pazartesi yeni işime başlıyorum. Müftü Efendi, Ahmed Mekki Üçışık adında tatlı dilli güleryüzlü bir Vanlı. Adını duymuşluğum var ama yakından tanıyınca içim açılıyor, nasıl ferahlıyorum anlatamam. Vazifem katiplik, bana masamı daktilomu gösteriyor, çay söylüyor, simit getirtiyor. Derken Mekkî Efendinin talebeleri geliyorlar. Ali Sezer, İbrahim Boğalı ve Kemaleddin Bey... Arabça bir kitap açıyor ve derse başlıyorlar. Kendini dindar sanan ben bir şey bilmediğimi ve bir hiç olduğumu anlıyorum. Kendi kendime “Allah Allah, nereye geldim böyle” diyorum. Mekkî Efendi konuştukça kalbimin yıkandığını, arındığını hissediyorum. Bir ara bana dönüyor, “Nasıl? Burayı beğendin mi” diye soruyor. Memnuniyetimi ifade edecek kelime bulamıyorum, “ahireti bilmem ama dünya cenneti böyle bir yer olmalı” diyorum.
Alp isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 17.06.2007, 13:35
Alp

 
Alp - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 23.02.2007
Mesajlar: 3.380
Teşekkür etti: 0
23 Teşekkür 20 Mesaja aldı
Hürmette kusur etme!
Mekki Efendiyi yakinen tanıyanlar beni kenara çekiyor ve “O, hem Seyyid Abdülhakîm Arvasî gibi bir velinin oğlu, hem de anne tarafından Seyyid Fehîm hazretlerinin torunudur. Böylesi büyük iki insan evladını nasıl yetiştirirlerse Mekki Efendi’yi de öyle yetiştirdiler. Onun mütevazı tavrı seni şaşırtmasın, mübarek hem babasından, hem de amcasından (Seyyid Taha Efendiden) çok şey aldı” diyorlar. Yani usulünce “ayağını denk al, karşında hem zahiri ilimlerde icazetli, hem de büyüklerin teveccühüne mazhar olmuş bir veli var” demeye getiriyorlar. Lakin Mekki Efendi sıradan insanlar gibi davranıyor. Nasıl diyeceksiniz. Mesela gün boyu sağda solda dolanıyor, iskemleler üzerine ilişiyor, müftülük makamına asla oturmuyor. Soracağımı hissedince “bu koltuğu Zekeriyya Efendi gibi bir alim şereflendirdi” diyor, “gayri bizim oturmamız uygun olmaz.” Artık onun da en az Zekeriyya Efendi kadar büyük bir alim olduğunu biliyorum ama o öyle mütevazı ki kendini ulemadan saymıyor.
Bazen soru sormaya gelenler oluyor, onu kıyıda köşede görünce “Hey amca, Müftü Efendi yok mu” diye soruyorlar. Mübarek onlara yer gösteriyor, çay söylüyor, “bir sorunuz varsa cevaplamaya çalışalım evladım” diyor.
Namazı mutlaka cemaatle kılıyoruz, lakin imamlıktan ısrarla kaçıyor, daima beni ileri sürüyor. Birkaç defa imamete geçmelerini rica ediyorum. Gözlerini iri iri açıp “Ne ben mi?” buyuruyor, “asla, gök kubbe başıma yıkılır sonra!..”

Mesai mi? O da ne?
Mesai bitiyor ama hizmet bitmiyor, beni peşine takıyor, cami cami dolanıyoruz. Bazı imam ve müezzinler haberli olmak ve hazırlanmak istiyorlar ama o kendisi için külfete girilmesinden hoşlanmıyor. Onu bilenler biliyor. Mesela Ali Sezer Hoca, Mekki Efendiyi gördü mü ne imamete geçiyor, ne hutbeye çıkıyor. Bu işleri müezzinlere bırakıyor, kendi boynunu büküp kapı önüne çekiliyor. Elpençe divan duruyor, sadece sorulanlara cevap veriyor.
Bir sabah henüz besmele çekmiş işe başlamışız. İri yarı, kasketli bir bitirim bitiyor, Mekkî Efendiye, “Müftü baba” diyor, “çalışmak için taa Kars’tan gelmişim, kimse bize iş vermiyor, memleketime döneceğim, ama param yok.” Adam profesyonel, iki de bir camdan bakıyor, “aha araba da çalıştı, kaçırmasak bari “ (o günlerde Anadolu otobüsleri Kadıköy meydanından kalkıyor) deyip heyecan yapıyor. Doğrusunu isterseniz benim gözüm tutmuyor ama Mekki Efendi bir insanın yalan söyleyebileceğine ihtimal vermiyor ki!
Büyük bir saflıkla biletin fiyatını soruyor. Adam “kırk lira” diyor. Mekki Efendinin maaşı 350 lira, tutup elli lira çıkarıyor, önüne koyuyor.
Neyse, o gün de akşam oluyor, birlikte vapura biniyoruz. Ne görsek beğenirsiniz, aynı adam aynı masalı anlatarak yolcular arasında dolanmıyor mu? İki koltuk sonra önümüze düşecek, göz göze geleceğiz. Kimbilir Müftü Efendi bu sahtekara nasıl kızacak derken kulağıma eğiliyor, “Kalk Abdüllatif dışarı çıkalım” diyor, “bizi görürse utanabilir! Allah kimseyi mahçup etmesin!”
Alp isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #5
Alt 26.06.2007, 12:28
Alp

 
Alp - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 23.02.2007
Mesajlar: 3.380
Teşekkür etti: 0
23 Teşekkür 20 Mesaja aldı
İstanbul evliyâsından Ahmet Mekkî Efendi hazretleri, bir sohbetinde; - Âhirette Müslüman hanımların işi kolay, buyurdu.
- Neden? dediler.
- Çünkü onların hesabı, beylerinden sorulacak âhirette.
- Her hanımın mı efendim?
- Hayır. Sadece beş vakit namazını kılan, orucunu tutan, kocasına itaat eden ve tesettüre riayet eden hanımların hesabını kocaları verecek.
- Hikmeti ne acabâ?
- Çünkü erkekler, hanımlarından mes’uldür. Ama hanımlar, erkeğin günahından sorumlu değildirler.
Alp isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #6
Alt 26.06.2007, 12:29
Alp

 
Alp - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 23.02.2007
Mesajlar: 3.380
Teşekkür etti: 0
23 Teşekkür 20 Mesaja aldı
Bir gün de bâzı sevdikleri;
- Efendim, âhirette iltimas olacak mı? diye sordular bu zâta.
- Evet, âhirette iltimas vardır, buyurdu.
Ve ekledi:
- Allahü teâlâ, Cennete koymayı murad ettiği kuluna o gün iltimas eder.
Sordular:
- Nasıl meselâ hocam?
- Meselâ o kulun üzerinde “kul hakkı” var diyelim. Bu hakları ödemeden Cennete giremez, öyle değil mi?
- Evet efendim.
- İşte Allahü teâlâ, o hak sâhiplerine; “Hakkınızı mı istersiniz, yoksa Cenneti mi?” diye sorar.
Onlar;
- Cenneti isteriz, derler.
- Öyleyse hakkınızdan vazgeçin! buyurur.
- Vazgeçtik yâ Rabbî! derler ve hep birlikte Cennete girerler.
Alp isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #7
Alt 26.06.2007, 12:32
Alp

 
Alp - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 23.02.2007
Mesajlar: 3.380
Teşekkür etti: 0
23 Teşekkür 20 Mesaja aldı
Bir gün de nasîhat istediler bu zattan.
- Size, hazret-i Ömer’in bir nasîhatini nakledeyim mi? buyurdu.
- Seviniriz, dediler.
Şöyle anlattı:
- O büyük zat, bir gün bâzı sahâbîlere: “Kardeşlerim, üç şeyi yaparsanız, mahvolursunuz” buyurmuş.
O sahâbîler;
- Onlar nedir yâ Ömer? demişler.
Cevaben;
- Birincisi; eshap olmak şerefinden daha üstün bir şeref ararsanız, ikincisi; dîni, dünyâ menfaatlerine âlet ederseniz, üçüncüsü de; dünyâlığı, dünyâ için isterseniz, mahvolursunuz, buyurmuş.
Alp isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Abdullah-ı Mekkî Erzincânî ozbeken Önemli Şahsiyetler ve Eserleri 1 26.06.2007 12:30
Ahmet Davudoglu Ahmet76 Önemli Şahsiyetler ve Eserleri 2 10.04.2007 12:32
Ahmet Hakan'a msadi Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 6 23.01.2007 08:50
@Ahmet 76 mawera Religion 9 18.09.2003 12:38


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:19 .
Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50