|
Adalet
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Teşekkür etti: 22
30 Teşekkür 23 Mesaja aldı
|
ah ulen ah...
Hint alt-kıtasının yetiştirdiği ender şahsiyetlerden, "Hakîmu'l-Ümme" akabıyla anılan ve irili-ufaklı 1000 (bin) civarında eser bırakarak 1943 yılında vefat eden merhum Eşref Ali et-Tehânevî (Tanvî)'nin bu alanda ortaya koyduğu örnek yaklaşım ve uygulama son derece önemli.
Eskilerin "hukuk-ı ibade riayet" şeklinde ifade ettikleri bu hususa Hakîmu'l-Ümme haklı bir vurgu yapmış.
Aşağıda kendi ifadelerinden tercüme edilen tesbitlerinden kısa bir alıntı okuyacaksınız:
"En fazla dikkat ettiğim husus, kimsenin benden veya arkadaşlarımdan birisinden bir eziyet görmemesidir. İster fiilî olarak vurmak veya kendisiyle çekişmek gibi bedenî, ister hakkını gasbetmek veya malını batıl bir yolla yemek gibi malî, ister kendisine ihanet etmek veya kendisini aldatmak gibi onurla ilgili bir husus yahut kendisini bir sıkıntıya sokacak, kargaşaya düşmesine sebebiyet verecek bir duruma terkedilmesi gibi nefsî bir durum olsun, eğer bir kimseden, başkası hakkında böyle birşey sadır olmuşsa, bu bir hatadır ve hemen af dilemelidir.
"Ben bu hususlara, diğer konulara gösterdiğimden daha büyük bir hassasiyet gösteriyorum. Hatta bir kimsenin şeriate aykırı bir hareket içinde bulunduğunu görsem bir miktar üzülürüm de, bu türlü hukukun edasına aldırış etmeyen birisini görsem şiddetli bir hüzne kapılır, o kimseyi bu helak edici aymazlıktan kurtarması için Yüce Allah'a dua ederim. (...)”
"Güzel ahlakın başı, kişinin, başkalarına eziyet verecek tutumlardan kaçınmasıdır. Bu, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in, "Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir" şeklindeki kapsayıcı sözüyle öğrettiği bir haslettir. Başkasının eziyet görmesine sebebiyet veren her tutum "kötü ahlak" kapsamındadır; bu tutumun, insanların "güzel ahlak" olarak isimlendirdiği "hizmet", "edep" ve "ta'zim" görüntüsü altında vuku bulması birşeyi değiştirmez. Çünkü "güzel ahlak"ın gerçeği, "başkasını rahat ettirme"dir ve bu, "hizmet"ten önce gelir. Zira rahat ettirme olmadan hizmet, özsüz kabuk gibidir. Şu bir gerçek ki, "adab-ı muaşeret" her ne kadar akaid ve ibadetlerden -bunların "din'in şeairi" olması bakımından- sonra gelirse de, bir başka açıdan onlardan önce gelir. O da şudur: Akaid ve ibadetlerdeki bir ihlal insanın sadece kendisine zarar verir; adab-ı muaşerette bir ihlal ise başkasına zarar vermek anlamına gelir. Kişinin başkasına zarar vermesi ise, kendisine zarar vermesinden daha büyük bir yanlıştır.
Hint diyarının yetiştirdiği büyük mutasavvıf, hadisçi, müfti ve fakih Eşref Ali et-Tehânevî (Tanvî)'nin, Tasavvufî uygulamalarda yürüttüğü köklü tecdid faaliyetleri meyanında bir kısmını geçen yazıda aktardığım tavır ve teşhislerini yine kendi ifadelerinden okumaya devam edelim:
"Kişinin başkasına zarar vermesi, kendisine zarar vermesinden daha büyük bir yanlış olduğu için Yüce Allah, adab-ı muaşeret ta'limi ihtiva eden "Ve Rahman'ın halis kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahiller onlara hitab ettikleri vakit "selametle" derler" (25/el-Furkân, 63) ayetini, ibadet ve başka hususlarda ta'lim içeren "Ve onlar ki, Rabbleri için secde edenler ve kıyamda bulunanlar olarak gecelerler" (25/el-Furkân, 64) ayetinden öne almıştır. Şu halde hüsn-i muaşeret, bazı yönlerden farzlardan önce gelir. Hüsn-i muaşeretin nafile ibadetlere önceliği ise bütün yönlerdendir."
Eşref Ali et-Tehânevî (Tanvî), tervicine büyük önem verdiği adab-ı muaşeret (beşerî münasebetler) konusunu sadece nazarî olarak işlememiş, bizzat kendi hayatında da bu noktaya riayete büyük önem vermiştir.
Birkaç örnek tavrını zikredelim:
1- Birisiyle görüşmeye veya birisine bir direktif vermeye her ihtiyaç duyulduğunda mutlaka kendisi onun yanına gider, onu kendi yanına çağırtmazdı. Bu kişinin, öğrencilerinden, küçük yaştaki akrabalarından veya arkadaşlarından olması durumu değiştirmezdi.
Bu konuda şöyle derdi: "Vacip olan, muhtaç kimsenin, ihtiyaç duyduğu kişinin ayağına gitmesidir. Bunun tersi doğru değildir."
2- Hizmetinde bulunanlara iki işi aynı anda emretmezdi. Eğer yapılmasını istediği iki iş varsa önce birisini söyler, o iş yapıldıktan sonra ikincisini söyler ve şöyle derdi: "Böyle yapıyorum ki, hizmet edenler, ikinci işi hafızalarında tutma meşakkatine katlanmak zorunda kalmasınlar. Onu akılda tutma meşakkatini bunun için kendime yüklüyorum."
3- Haksız yere asla birisine tavassut etmezdi. Böyle bir aracılığın, nezdinde tavassutta bulunulmak istenen kişiyi zora sokacağını bildiği veya zannettiği durumlarda ise asla aracılık etmez ve şöyle derdi: "İnsanlar genellikle kendisi için aracılık yapılan kişiden yana tavır koyar, aracı olarak gidilen karşı tarafı ise düşünmezler. Oysa bir kimseye yardım etmek sadece müstehap iken, başkasına eziyet etmekten sakınmak ise vaciptir. Bir müstehabı yerine getirmek için bir vacibi terketmek nasıl caiz olur?"
4- Kim olursa olsun, birisine birşey sormak için mektup yazdığı zaman, cevabî olarak gönderilecek mektubun zarf ve pulunu da gönderdiği mektubun zarfına koyardı.
Ne kadar önemsiz (!) ayrıntılar değil mi?!..
(Milli Gazete, 13-15-17 Şubat 2001)
EBUBEKİR SİFİL...
Konu kılıçustası tarafından (11.01.2008 Saat 13:22 ) değiştirilmiştir..
|