Verilmiş Sadaka
Gene sıkıntı başlamıştı.. Yıllar sonra birden o eski bağımlılığının
iradesini böylesine zorladığını hissetmek hiç hoşuna gitmemişti.. Sırf kötü
alışkanlıklarından kurtulabilmek için ciddi denebilecek bir maddi kaybı hiçe
saymış ve İstanbul gibi koskoca bir metropolden bu küçük şehre
gelmişti..hocasının da söylediği gibi bu gerekliydi.. Birden o günleri
hatırladı..
Çocukluğundan beri sokaklardaydı. Çok küçük yaşlarda baba dayağından evden
kaçmıştı, aç kalmış, açıkta kalmış, sana iş bulacağım diye kendisini
kandıran bir sapığın tecavüzüne uğramıştı. Diğer sokak çocukları perişan bir
halde bir harabede bulmuşlardı kendisini.
O olay içinde kalan son merhamet kırıntılarını da yok etmişti. Etrafındaki
sokak çocuklarıyla bir çete oluşturdular. İçindeki o hırs ve nefretle kısa
zamanda çetenin lideri oldu. Kendinden büyük çocukları bile rahatlıkla
dövebiliyordu. Kaderin bir cilvesi tam delikanlılık çağında kendine tecavüz
eden sapığı çıkardı karşısına. Ertesi gün gazeteler bıçak darbeleriyle delik
deşik olmuş, cinsel organı kesilip ağzına sokulmuş bir erkek cesedinden
bahsettiler uzun, uzun.. Yıllar yılları kovaladı..
Hapishane ikinci adresiydi adeta özellikle kış günlerini devletin sıcak
koğuşlarında geçirmek için kasten yakalanırlardı. Sabıkasıyla birlikte
uyuşturucuya bağımlılığı da artıyordu. Bali, esrar, eroin, kokain her türlü
içki ve akla gelen gelmeyen her türden hap. Krizi tuttu mu en yakın
arkadaşını bile tanımaz, bir cıgaralık için gerekirse vurur öldürürdü.
Arkadaşları onun bu huyunu bildiklerinden, para olmadığı zaman ondan uzak
dururlardı. İyice pisliğin, psikopatın biri olmuş çıkmıştı, Düşündükçe
yaşadıklarını kabullenemiyor, öz ana, babasının onu dışlamasını bir türlü
içine sindiremiyordu. Bazan şeytan dürtüyor gidip onları da şişleyeyim diye
içinden geçiriyordu fakat gene de içinde biraz insanlık kalmış olmalı ki,
vazgeçiyordu. Düşünmemek için de ayık kalmamaya çalışıyor ve sürekli bi
şekilde kafayı buluyordu. Gene böyle zilzurna içtiği bir gündü, yaş, kuru
karıştırmış, iyice zom olmuştu. İstanbulun en pis kenar mahallelerinde düşe
kalka yürürken birden yere yuvarlandı, kendinden geçmişti. Gözlerini
açtığında tertemiz bir oda da tertemiz bir yatakta yatıyordu. Ben nerdeyim
diye düşünürken, nur yüzlü bir ihtiyar girdi odaya..
Kalk bakalım delikanlı, kahvaltı edelim dedi gülerek..
Kafasını toparlamaya çalıştı yoksa ölmüşmüydü?. Ama ortalıkta ateş yoktu bu
sevimli ihtiyar da cehennem zebanisi olamayacağına göre demek ki ölmemişti..
Biraz rahatladı ve düşüncelere daldı.. Hani ölmek istiyordu, yaşamaya
katlanamıyordu hani?
Halbuki bir an öldüğünü zannetmek bile ürpertmişti.. Seni gidi düzenbaz,
diye homurdandı..
Burası şirin bir dağ eviydi, her taraf karla kaplıydı. Ocaktaki odunların
çıtırtısını izledi bir süre, sonra ihtiyara baktı.. Kimdi bu adam, burası
neresiydi, buraya nasıl gelmişti?.. İhtiyara sorduğunda, bunların hiç önemi
yok evlat, boş soruları bir yana bırak,
Allah (cc) sana ikinci bir fırsat
verdi, bunu değerlendirmeye bak, demişti.. Ürpertiyle dinlemişti ihtiyarı.
Zaten o da bir garipti. İnsanı etkileyen tuhaf bir havası vardı, tatlı ve
insana huzur veren bir yüzü vardı fakat gözleri, o etkileyici gözlere uzun
süre bakamadığını düşündü..
Tam 6 ay kalmıştı bu dağ evinde. İhtiyar her gün nerden geldiğini bilemediği
çok lezzetli yiyecekler getiriyordu, o da odun kesiyordu bol bol ve ders
başlıyordu.. Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı, aylar da ayları..
İşin tuhafı hiç sıkılmamıştı, içki de hiç aklına gelmemişti. İhtiyarın
anlattıklarını ilgiyle dinlemişti.
- İnsan kimdi?
- Neden dünyaya gönderilmişti?
- Yaradan bunca nimetler vermiş, karşılığında insana ne gibi bir vazife
yüklemişti?
- Eşref-i mahlukat ne demekti ?
- İnsan neden (mutlaka) namaz kılmalıydı?
Hepsini, ma hepsini öğrendi ve bir gün ihtiyar onu karşısına oturtup:
Evlat, dedi: Ayrılık vakti geldi sana tavsiyem, eski çevrene geri dönme.
Peygamber efendimiz (as) "BANA ARKADAŞINI SÖYLE, SANA DİNİNİ SÖYLEYEYİM"
buyurmuş..
Kendine yeni bir iş ve yeni bir çevre edin, sana öğrettiklerimi unutma,
insanın görevi şeytanın elinde maskara olmak değil, Allah'n ona verdiği
"şeref" payesini gururla hayatının sonuna kadar muhafaza edebilmektir. İçki,
kumar, zina vb. büyük küçük tüm günahlardan uzak dur. Hiçbir günahı
küçümseme, her küçük günah içinde insanı küfre sürükleyebilecek menfez ve
yollar vardır. Dualarında hep Fatiha Suresi'nin son ayetlerinin meali olan
"Allah'ım bizi doğru yola ilet, nimet verdiklerinin yoluna, gazaba
uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil.." diye dua etmesini nasihat
etmişti.
O da ihtiyarın söylediklerini harfiyen tutmuş, koca İstanbul'dan bu küçük
şehre yerleşmişti. Başlangıçta her şey çok güzel gidiyordu. Ticarete
başlamıştı. Yeni tanıştığı dindar insanlardan bir çevresi vardı artık.
Haftanın belli bir günü toplanıp dini sohbet ediyorlardı. Elinden geldiğince
fakir fukaraya yardımda bulunuyordu. Onu tanıyınca tutup bir de helal süt
emmiş bir köylü kızı bulup evlendiriverdiler.
Allah bir oğlan, bir de kız
evlat verdi pırıl pırıl. İşleri de huzuru da iyi gidiyordu. Her şey bu kadar
iyiyken ve o karanlık günlerin üzerinden bunca yıl geçmişken..
Neler oluyordu?
Bu dayanılmaz içki içme arzusu da nerden çıkmıştı?
Kendi helalinden başkasına bakmazken kadına kıza gözü kayar olmuştu..
İki de bir en olmadık zamanda (mesela namazda) eski günleri aklına geliyor,
başka kadınları özlediğini hissediyordu..
İçinden bir ses sen bu değilsin, çık şu kabuğundan, eski sen ol..
Dünya ölümlü dünya, ölüp toprak olacaksın, hesap kitap hepsi yalan, bırak
bunları da yaşamana ba, .eski günlerine dön, sorumluluk yok, yasak, günah
kaygısı yok, nerde akşam orda sabah, bırak git her şeyi, hadi ne duruyorsun?
Bu düşünceler beynini kemirip duruyordu.
Arabaya binip şöyle bir dolaşayım belki kafam yerine gelir diye çıktı.
İçindeki ses onu rahat bırakmıyordu, haydi kendine biraz zaman ayır hiç
olmazsa diyordu ses. Yahu neden olmasın diye düşündü. Felekten bir gün
çalayım anasını satayım, gideyim adaya o malum kadınlardan birini bulayım
içip, eğlenip, şöyle bir kendime geleyim.
Bu kararla arabasının yönünü işyerine çevirdi. Hem zaten kim duyacak, kim
bilecekti?! Ada'da onu kimse tanımıyordu nasıl olsa. Gitti ve dediğini
yaptı. O gece eve gitmedi tabii, karısına önemli bir işim var demişti.
Ertesi gün büyük bir suçluluk duygusuyla gitti işyerine. Etrafındaki herkes
ondaki bu huzursuzluğun farkına varmıştı. İçi daralıyor, müthiş bir vicdan
azabı çekiyordu. Neden yapmıştı, neden içki içmiş, gül gibi karısını bırakıp
elin fahişeleriyle zina yapmıştı?
İlk gün bu iç hesaplaşmaları ve vicdan azabıyla geçti..namaz da kılmamıştı
iki gündür. Rabbinin huzuruna ne yüzle çıkacaktı?..
Olan olmuştu bir kere ve içindeki ses susmak bilmiyordu. Gitti bir şişe rakı
aldı kenar mahalle bakkalından. O adada tanıştığı yosma da mesaj atıp
duruyordu, nerdesin gene buluşalım diye. Ayık kafayla olmayacaktı, vicdan
azabı öldürecekti sanki onu. En iyisi içmekti, şişeyi gizlice arabaya koydu,
tam arabaya binecekken daha önce birkaç kez harçlık verdiği fakir bir
öğrenciyle karşılaştı. Hay
Allah bu da nerden çıktı, iyi ki beni içki
şişesiyle görmedi diye düşündü çünkü bu çocuğa içkinin kötülüğüyle ilgili az
nasihat etmemişti. Bir müddet konuştular ayakta, genç:
Allah senden razı olsun ağabey, senin hakkını nasıl öderim dedi.
-Bırak bu lafları, sen de vakti geldiğinde aynısını ihtiyaç sahiplerine yap
yeter dedi.
Genç uzaklaşırken üzerine para almadığını fark etti. İşyerine gidip para
almalıydı. En az bir aylık kazancı içkiye ve kadına anca yeterdi. İşyerine
girmişti ki emekli hoca Mehmet bey gördü onu. Eyvah dedi içinden, şimdi
yandık, bundan zor kurtulurum. M.Emin hoca emekli olmasına rağmen hiç boş
durmayan bir hizmet eriydi. Talebe yurtlarının eksiklerini temin için
esnafları dolaşır ve ihtiyaçları anlatırdı..dileyen de bu ihtiyaçlardan
hangisini karşılayabilecekse karşılardı. Ayrıca zaman gazetesine ve
sızıntıya kendisini abone yapmaya gelmişti, zaten aboneyim dedi. Gazete
tamam da, sızıntının yıllık olarak yenilenmesi gerekiyor. Ücret peşin dedi,
hoca şakayla karışık. İçindeki ses, ver kurtul diye fısıldıyordu..
Al hocam dedi, bende çıkmak üzereydim şu talebelere yardım konusunu sonra
konuşuruz biraz işim var da.
Tam hoca çıkacakken mahallenin fakiri gariban diye, arada üçbeş kuruş
verdiği Osman çıkıp geldi. Abi biraz para dedi, homurdanarak al Osman deyip
cebinden çıkardığı bir miktar parayı ona verdi ve zavallıyı adeta azarlar
gibi, oturma Osman işim var sonra görüşürüz dedi. Birden telefon çaldı
arayan eşiydi akşama sevdiğin yemekleri yaptım diyordu, hayır diyemedi ama
gene de gitmekte kararlıydı. Tam kapıyı kapatacakken oğluyla kızı göründü
kapıda, koşarak sarıldılar babalarına..
İçi bir tuhaf olmuştu.
Bu masum yavrucakları, o günahsız kadını nasıl aldatabilirdi?
Karmakarışık duygular içindeyken bir darbe de dostundan geldi, içindeki
şeytana..
Samimi dostu Zekai, akşam derse gideceğiz, seni almaya geleceğim diyordu.
Çocukları eve gönderdi, dostunu da uğurladı. İçini yokladı ses seda
çıkmıyordu. Birden müezzinin o lahuti sesi ortalığı kapladı..
HAYYAALESALAH ( HAYDİN NAMAZA )
HAYYAALEL FELAH ( HAYDİN KURTULUŞA ) diyordu hoca. Vakit tevbe vaktiydi,
kendi kendine söylendi.
Allahım ne büyüksün, yaptığım iyilikler, şeytanla arama girip beni ondan
korudu. Bunun başka bir açıklaması olabilirmi?
Atalar boşuna bir kazadan, beladan kurtulana "VERİLMİŞ SADAKAN VARMIŞ"
demezlermiş, diye mırıldandı. Onca insanın (özellikle doğru insanların )arka
arkaya oraya gelmesi, nasıl tesadüf olabilirdi?
Namazda ellerini açmış duasını bir başka ediyordu yaradan'a "Allahım beni
affet, doğru yola ilet, nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve
sapıtanların yoluna değil.."
Gözlerinden dökülen pişmanlık gözyaşları sel olup günahlarını yıkıyordu
adeta..
BİR SİTEDEN ALINTIDIR