| Mevlam neyler, neylerse güzel eyler..
Üyelik tarihi: 26.11.2005 Teşekkür etti: 0
26 Teşekkür 10 Mesaja aldı
| Cennet Ticareti 'Ben hayal satın alırım' dedi.
Anlamadı genç adam. 'Ben iş başvurusu için gelmiştim. Ne dediğinizi tam anlayamadım.'
'Kolay bir iş' diye devam etti, boğaz ve orman manzarasının ufku kapladığı odadaki adam... Koltuğuna yaslanmış genci süzüyordu.
'Bana hayalini satacaksın, ben de sana ücretini fazlasıyla vereceğim. Benim emrimde çalışan senin gibi pek çok insan var. Ama yapamam deyip yüz çevirenler de...' dedi.
'Nasıl? ' dedi. 'Hayal satma işini de ilk defa duyuyorum.'
'Anlatayım,' diye devam etti adam, koltuğunda biraz doğrularak. 'Hayalin benim için çalışacak. Yani benim istediğim manzaralar hayalini süsleyecek.'
'Dile benden ne dilersen! '
Genç adam hayret ve şaşkınlık içinde konuşulanları dinliyordu:
'Zihnin boş şeylerle meşgul olmayacak. İyi ve güzel şeyleri hayal edeceksin. Hem kendine faydalı olacak, hem de başkalarının faydasına olacak hoş ve nezih şeylerin hayaliyle yaşayacak ve elinden geldiği kadar da uygulamaya çalışacaksın. Ben de seni izleyeceğim. Yapabilirsen dile benden ne dilersen! '
'Hayali bile güzel' dedi genç... 'Peki bu işi yakınlarıma da tavsiye edebilir miyim? Onlar için de aynı şartlar geçerli mi? '
'Tabi, herkese duyurabilirsin. Ve sen de ilk sınavı kazanmış oldun böylece. Kendin için istediğini başkaları için de istedin. Seni işe aldım. Hemen bugün başlayabilirsin.'
Genç adam, kalın bir 'Roo roo! ' sesiyle kendine geldi. Vapur Kadıköy iskelesine yanaşıyordu.
İç geçirdi. 'Hayalmiş' dedi kendi kendine... 'Kaptırdım yine.'
Emaneti satmak nasıl olur?
O günlerde üniversiteyi yeni bitirmiş, iş arıyordu. Arkadaşıyla birlikte okudukları bir kitabın satır aralarında geçiyordu, böyle bir satış işlemi... İş arayışıyla bu konu birleşince genç adamın hayali 'hayal alıp satan' bir işe gitmişti.
Okudukları yerde, karşılığında yüksek kazançların olduğu büyük bir ticaretten bahsediliyordu. Bildik ticaretlerden farklıydı bu biraz... 'Emaneti sahib-i hakikisine satmak' deniyordu.
Hem emanet, hem emaneti sahibine geri satmak, hem de karşılığında hayal edilemeyecek kadar yüksek kârlar elde etmek... Böyle bir iş, ilginç gelmişti genç adama... Emanet şey satılabilir miydi, hem de büyük kazançlar elde etme karşılığında?
Okuduklarının ışığında düşünmeye başladı.
Cennet değerinde bir kâr
'Allah iman edenlerden, karşılığında cenneti vermek üzere canlarını ve mallarını satın almıştır.' (Tevbe, 111)
Emanet kendisiydi; her şeyiyle, malıyla, canıyla, duyguları ve duyularıyla... Hiç yokken elde etmişti neyi varsa; daha doğrusu emanet edilmişti. Daha bilmem kaç yıl önce, böyle bir 'genç adam' yoktu mesela... Bilmem kaç yıl sonra da yine 'gayb' olacaktı. Emanet elden gidecekti yani... Ona bekâ vermenin yolları olmalıydı. Geçip gitmemeliydi, yok olmamalıydı.
Büyük bir teklif vardı işte: 'Elinde emanet olarak bulundurduğun ne varsa, bana sat; ben de sana karşılığında sonsuz bir varlık vereyim.' Cennet değerinde bir kâr!
Ve teklif büyük yerden geliyordu; vazgeçmek, eksik vermek, unutmak, aldatmak gibi mefhumlar kesinlikle yoktu Onun katında... 'Sâdıku'l-Vaad'di, vaadinde sâdıktı; lütfu ve ikramı da sonsuzdu. Hazinesine diyecek yoktu.
Genç adam, yapılması gereken şeyleri bir kez daha hatırladı.
Satış işlemi nasıl olacaktı?
Yaratıcısının kendisine emanet olarak verdiği 'varlığını', Onun namına ve Onun izni dairesinde kullanmalıydı. Emanete hıyanet edip, nefsi hesabına çalıştırmamalıydı.
Hevâya değil, Hüdâ'ya tabi olmalıydı.
Aklıyla, 'kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini' açmalıydı. Aklını Onun yolunda çalıştırmalıydı. Varlıklar üzerinden Ona ulaşabilmeliydi. Her birinin üzerinde 'esmâ' mührünü görebilmeliydi. Düşünmeliydi, tefekkür etmeliydi. Yaratıcıyı akledebilmeliydi.
Gözüyle, 'büyük kâinat kitabında gezintiye çıkmalı, Rabbin sanat mucizelerinin seyircisi ve arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine' çıkabilmeliydi. Gözü, onu verenin emri ve isteği doğrultusunda kullanmalıydı. Harama ve çirkine kaydırmamalıydı. Güzel bakmalı ve güzel olanı görmeliydi.
'Varlık' emanetini satmak
Dili, 'kudret mutfaklarının şükreden bir denetleyicisi' olmalıydı. Onu mide hesabına çalıştırmamalı, zevk ve haz aracı haline getirmemeliydi. Lezzeti şükür için istemeliydi. Şükretmeli, zikretmeli, Onun adını dilinden düşürmemeliydi.
Yalana, gıybete, başkalarını çekiştirmeye yanaşmamalıydı. Hak söylemeli, doğrunun tercümanı olmalıydı.
Elini harama uzatmamalı, yasak olana dadanmamalıydı. Ayağı onu yanlış yerlere sürüklememeliydi. Kulağı kâinattaki İlâhi musikiyi duyabilmeliydi.
Ve daha neyi varsa, neyi 'emanet' olarak elinde bulunduruyorsa, hepsini aynı şekilde Onun adına kullanmalıydı. Kalbini, hayalini, iradesini, sağlığını, malını, mülkünü, gençliğini, hayatını; her şeyini...
O zaman cenneti 'kazanmış' olabilirdi. 'Varlık' emanetini satarak, karşılığında cenneti kazanabilirdi. Ve cennete layık bir donanımla oraya gönül rahatlığıyla girebilirdi.
Cennet burada kazanılacaktı. Cennete adam burada yetişecekti.
Satış işlemi çok mu zor?
Peki bu 'satış' işlemi o kadar zor muydu ki, pek çokları elindekini satmaktan kaçıyordu?
Hayır, aslında hiç de öyle değildi.
'Helâl dairesi geniş ve keyfe kâfiydi. Harama girmeye hiç lüzum yoktu. İlâhi emirler çok hafif ve çok azdı. Hem Allah'a kul olmak öyle lezzetli bir şerefti ki, tarifi mümkün değil. Yapılması gereken şey, sadece Allah namına işlemek, Onun adıyla başlamaktı. Onun hesabıyla vermek ve almaktı. Ve Onun izni ve kanunu dairesinde hareket etmekti. Kusur ettiğinde de af dilemekti.'
Bir süre etrafını seyre koyuldu. Seyyar satıcılar, otobüs durağında bekleyen ve bir oraya bir buraya koşturan insanlar, arabalar, vapurlar, martılar, deniz, gökyüzü...
Derin bir nefes aldı ve sahil boyunca yürümeye başladı. Böyle bir ticareti yapmamak akıl kârı değildi. Peşpeşe kulağına gelen ezan sesleriyle, en yakındaki camiye sürükledi ayakları onu... Tamam işte, alışveriş başlamıştı.
Ömer Faruk Paksu
__________________ Mevlam neyler , neylerse güzel eyler... |