| Geç Olmadan... Geç Olmadan... Şimdi önümde bembeyaz kâğıt... Saf ve berrak. Tertemiz... Hiç çizilmemiş, karalanmamış... Üzerine tek bir sözcük bile yazılmamış. Tıpkı gençliğin o ilk ufuklarında süzüldüğümüz gibi. Uçsuz bucaksız bir beyazlık, karşımda beni bekliyor. Tıpkı geleceğimiz gibi... Başlıyorum yazmaya... Ama elim titriyor. Sil baştan yeniden yazıyorum. Kurşun rengine boyanıyor parmaklarım ve günlerim. Renksiz, donuk ve soğuk... Her yeri sanki grilere boyamışlar. Yüreğimdeki ışıklar titriyor. Renklerim nerede... Oysa eskiden... Ahhh! evet eskiden... Eskiden diyorum... Oysa yıllanan, yıpranan biziz. Karşı koyabilirdik hoyrat zamana karşı. En hamaset duygularla omuz omuza verebilirdik. Sen ve ben... Bir elmanın iki yarısı gibiydik. Senin olduğun yerde ben... Benim olduğum yerde sen... Nerdesin söyle şimdi sen! Hangi dağın ufuklarında süzülüyorsun... Hangi mevsime uçuyorsun. Orada şafak rüzgârları esiyor mu? Ilık iklimler mi yaşanıyor oralarda... İnan buralar halâ hazan... Yapraklar bir bir kuruyor, senin bir zamanlar kuruduğun gibi... Sonra ise mağlum dökülüyor... Ve rüzgâr onları bilinmez bir yere savuruyor. Rüzgâr senden bir haber getirir mi diye bekledim. Ama nafile... Hırçın rüzgâr ayazlara döndü. Bir bıçak gibi kesti ümitlerimi. Dışarıda delice bir yağmur bastırmakta... Rüzgâra karışan yağmur, yağmura karışan rüzgâr... Doğal denge için yapılan bir kavga... Her yeni bir mevsim için bir fırtına kopmakta... Ben yine burada, masamın başında. Aklımda sen... Ve ihanetin. Sırtımda yılların kamçısı... Omuzlarımda yolların yorgunluğu... Başımı iki elimin arasına alıyorum. Dipsiz ve karanlık bir kuyuya yuvarlanıyorum sanki. Ürkütücü, sinsi bir sessizlik kaplıyor her yanı... Yüreğimdeki kırgın kıyılara bir matem dalgası vurmakta. Kasvet dolu duygular sarmakta. Düşler bir köşede durmakta... Geçmişe bir nehir gibi akıyorum. Geçmişin önünde diz çöküyorum. Sararmış sayfalarını bir bir açıyorum. Her sayfa gözlerimde buğulanıyor, yüreğime bir gençlik heyecanı doluyor. Sayfaları çevirdikçe coşkum, heyecanım daha bir artıyor. Birlikte geçen yıllar benden hesap soruyor, neredesin sen... Duygularımız katıksız ve saf. Tıpkı inandığımız değerler gibi. Umutların çağırdığı yollar gibi. Bir zamanlar uğruna başımızı koyduğumuz davamız gibi... İşte sen... Yaptığın çalışmalar, dokümanlar... Kimsesizliğin kucağında yetim kalan duygular... Kitapların kenarlarına iliştirdiğin küçük notlar: “yürü! Kahrını sırtına al yürü!” Emrediyordun kendine ve nefsine. O tok sesinle kendine “yürü!” diyordun. Elbette yürüyecektik. Bu yollar bizim ayaklarımızla aşınacak, bizden sonrakilere yeni bir zemin hazırlayacaktı. Yürüdüğümüz zemini cilalayanlar, parlatanlar, allayan pullayanlar da olacaktı tabii... Kendinden emin olamayan duygular, oturmamış fikirler, kararsızlıklar ve çıkmazlar... Hassasiyetleri dinamitleyen tutkular, hevesler... Beklentilerin tıkattığı yollar ve duygular... Umutlar, hayaller yol alamıyordu. Bir türlü istenen sabah olmuyordu. Zeminde yürümek gittikçe zorlaşıyordu. Karanlık bastırmış ve yıldızlar kaymaya başlamıştı. Öğrendiklerimiz, yaşadıklarımız, hedeflerimiz bir rüya mıydı? İdeallerimiz ütopi beklentiler miydi? İş başa düşünce neden herkes sırtını dönüyordu. Sen! Bu kargaşa dolu ortamda yanımda olmayan sen! Felaketin kapımıza dayandığı anda susan sen! Kara bulutların üstümüze çöküp fırtınanın koptuğu anda kafileyi bir arada tutmayan sen! Sordum... Sen sustun. Sordum... Sen yine sustun. Ahhh o delice sessizliğin olmasaydı. O yabancı ve soğuk bakışların olmasaydı... Bu bir kâbus olmalıydı. Uyanacaktık elbet bu kötü rüyadan. Fırtına sonrası dinen bir yağmur gibi usulca damlayacaktık yeni bir güne. Bu karabasanın geçmesini beklerken, geçip giden sen oldun... Omuzların düşmüş, bakışların bulutlanmıştı. Yüzünde bir hüzün parçası dağılmaktaydı her yana... “Olmuyor” dedin bir gün aniden. “Bu şekilde ilerleyemeyiz, bir yerlere gelemeyiz” dedin titrek sesinle. Yutkundun. Benim bir şeyler söylememi bekliyordun. Taşkın bir pınar gibi yerinde duramıyor, söyleyecek sözler arıyordun. Ben sustukça gözlerime keskince bakıyordun. Bakışlarında değişmişti. Donuk ve manasız bakışlar... Ben ise sabırla senin söyleyeceklerini bekliyordum. İyi şeyler işiteceğimi ummuyordum. “Bir iş teklifi aldım. Okulu bitirdikten sonra bu teklifi değerlendireceğim” dedin kararlılıkla. Dudaklarımda acı bir tebessümle “Biz sana çalışma mı dedik aslanım. Tabii çalışacaksın, tabii ilerleyeceksin.” Sen başını yere indirdin. Gözlerin gizlenecek bir yer arar gibiydi. “Lakin” dedin neredeyse kısık bir sesle. Kendimden beklenmeyen bir hırçınlıkla “Ne?!!” dedim. Sen başını kaldırıp cesaretle “lakin sizlerden ayrılmam gerekiyor. Faaliyetlerimizin kariyerime gölge düşürmesini istemiyorum” Yüreğim acımaya başlamıştı. İçimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Nefret dalgaları gözlerime hücum ediyordu. Sen... Sonunda yelkenleri indirmiş kendine ılık bir liman arıyordun. Sesimden bir inleyiş koptu. Boş kalan omuzlarım, kollarım üşüdü. Yüreğime bir yalnızlık çöktü. Umut bahçemde bozkırın bir ayazı esti. “Üzülme” dedin. “Üzülmüyorum aslanım, bizler yürürüz, kahrımızı sırtımıza alır yine yürürüz” dedim. Cesaretimi toplayıp “Selametle dostum” deyip yanından ayrıldım. Seni geri çevirmeye, kararını değiştirmeye zorlamadım. Çünkü sen kararını çoktan vermiştin. Kaderdi bu... Kalemler kurumuş, defterler dürülmüştü. Sen kaderinin çağırdığı menzile doğru yol almaya başlamıştın. Sen belki kendi çapında hedefine ulaştın. Ama biz bir emanet taşıyoruz. Yolcuyuz... Aldığımız emaneti yerine ulaştırmak isteyen bir postacıyız. Ömrümüzün yettiği müddetçe emaneti yerine ulaştırmak için durmadan yol alırız. Emanet yerine ulaştıktan sonra gerisini düşünmeyiz. Çünkü görevimiz tamamlanmıştır. Çünkü biz yolcuyuz. Hepimizin görevi karınca misali emaneti yerine ulaştırmaktır. Dostum her başlangıç gibi bu satırlarında sonu geldi. Her yaşam gibi bizim de sonumuz geldi. Ömrümün artık son demlerini yaşıyorum. Gençlik... Bir rüyaydı geldi geçti. Yolculuk bitmek üzere. Dışarıda emanetimi verdiğim yüzlerce genç var. Onlar da yolcu... Onlardan tek istediğim verdiğimiz emaneti başkalarına ulaştırmak. Ama kaymadan ama yön değiştirmeden... Onlarında kaygıları, zaafları var. Bu sıkıntılar kaderin ayrı bir cilvesi... İmtihan dünyası. Dostum bu satırlar bende sana bir çağrıdır. Asıl görevinin başına dön. Emaneti yerine ulaştır. Zaman kalmadı. Vakit dar... Geç olmadan dostum geç olmadan.... Dilek Dinçer
__________________ "Başarı bir varış yeri değildir, başarı bir yolculuktur, adım adım ilerlediğiniz bir yoldur." Zig Ziglar |