|
Balık...
Balık...
Soğuk bir kış günüydü. Neredeyse nefesleri donduracak kadar soğuktu hava. Cam gibi kesiyordu soğuk... Buna bir de sabahın ayazı eklenince tatlı uykunun ağırlığı biraz daha çöküyordu gözlere... İşte bu hırçın soğuğa karşı aceleyle yürüyen bir delikanlı vardı yollarda. Sessizliğe gömülmüştü sokaklar... Ayak sesleri yolları yankılattıkça adımlarını daha bir hızlandırıyordu delikanlı. Ürkütücü sessizlik köpek havlamalarına karışıyor, karanlığı yırtarcasına yoluna devam ediyordu Mustafa. Son günlerde uyku gözlerini terk etmiş, zihnindeki gürültü beynini kemirip durmuştu. Sabahın alaca karanlığında ilerlerken iliklerine işleyen soğuğa pervasızlaşıyor, yüreğindeki endişe daha bir büyüyordu. Dedesi hastaydı... Başka bir semtte oturan dedesi, çetin bir hastalığın pençesine düşmüştü. Hastaneden çıkmış “yapılacak bir şey kalmadı” listesine katılmıştı. Cılız bedeni hiçbir gıdayı, ilacı kabul etmiyordu artık.
Mustafa sonunda dedesinin evine ulaşmıştı. Sıcak eve adımını attığında üşüdüğünü anlamış, soğuktan donan bedeni kendini birden salıvermişti. Loş odanın kapısındaki gölgeyi gören dedesi sevinçle “geldin mi Mustafam” dedi. İşte sırf bu yumuşak ve şefkat dolu sesi duyabilmek için onca yolu yürümüş, dedesini memnun etmek istemişti.
“geldim dede, nasılsın bugün rahat uyuyabildin mi?” dedi Mustafa dedesinin elini öpüp.
Dedesi şikayetlenmeyi sevmeyen bir adamdı. Rahat bir ses tonuyla “Bildiğin gibi yavrum, buna da şükür” deyip geçiştirdi. “İyi ki geldin, seni bekliyordum”
Mustafa tebessüm etti. Pijamasının içinde kaybolmuş bu zayıf adamı bir süre seyretti. Küçük gözleri içine çökmüş, elmacık kemikleri iyice ortaya çıkmıştı dedesinin... Hastalığının verdiği sıkıntı yer yer hissettiriyordu kendini. Zamanında kayaları yerinden kaldıran o güçlü bilekler neredeydi şimdi. İyi ki odanın içi loştu. Çünkü Mustafa’nın yüreği dedesinin bu haline dayanamamış bir buz gibi erimeye başlamıştı. Göz sahillerine dalgalar vuruyordu sanki. Yeni yeni güçlenen elleriyle dedesinin vücudunu ovmaya başladı. Bunu her zaman yapıyordu Mustafa... Merhamet dolu avuçları dedesinin hasta bedenini ovdukça güneş bu sımsıcak sevgiyi adeta kıskanırcasına yuvasından görünmeye başlamıştı.
Dedesi konuşkan ve zeki bir insandı. Mustafa’nın kimi huyları dedesine benziyordu. Bu yüzden sohbetlerde biraraya gelince lafı birbirlerine vermek istemiyorlardı. Anaannesi bu iki konuşkan insanı dinlerken ilginç sahnelere şahit oluyordu. Çünkü dedesi bazen birden parlayıverir, evdeki hakimiyetini korurdu.
Mustafa işini bitirdikten sonra saate baktı. Yüreğine ayrılığın hüznü çökmüştü. Tekrar görüşebilmeleri gelecek günler kadar meçhuldü. Çünkü dedesi günden güne biraz daha eriyordu. Kaburgaları çıkmış bu cılız sırtı bir daha ovabilecek miydi? Ya dedesinin o doyumsuz sohbetini bir daha dinleyebilecek miydi? Bilmiyordu...
Ürkek bir sesle “dedeciğim gitsem iyi olacak” dedi Mustafa. Öğrenciydi. Derslerinin başına dönmeliydi. Güneşin eğik ışıkları odayı doldurmuş, gözlerdeki bakışları ortaya çıkarmıştı. Şimdi her şey alenen ortadaydı... Dedesi torunun gözlerinin altındaki morlukları farketmişti. Torununun gözleri uykuyu unutmuş görünüyordu... Dedesinin bakışlarını üstünde hisseden Mustafa iki kan çanağına dönen gözlerini saklamaya çalıştı.
Dedesi gözlerini uzaklara dikip derin bir iç çekti. Zayıflamış elleriyle saçları dökülmüş başını kaşıdı. Derin derin düşündü... Çok hasta olduğuna inanası gelmiyordu. Kara kış geçtikten sonra, yazın köye gideceğine öyle inanıyordu ki. Hele şu kış bir geçsin... Ya yanında oturan şu tazenin hali neydi böyle? Bakışları çocuksu değil, erkenden olgunlaşmış bir adama benziyordu... Oysa o, şu sabahın ayazında yollara düşüyor onu görmeye geliyordu. Sanki yüreği kanamaya başlamıştı. Kan... Alışmıştı kana zaten çok alışmıştı. O kanı bir yerden tanıyordu öz dayısının kanı... Onu da bu kan götürmemiş miydi?
Mustafa merhamet dolu sesiyle “dedeciğim canın bir şey istiyor mu?” dedi.
Dedesi düşüncelerinden sıyrılıp “yok Mustafam geçti artık bizden”
“Böyle konuşma dede, sen daha aslanlar gibisin” dedi Mustafa. “Ne canın istiyorsa hemen getireyim”
“Allah razı olsun evladım” dedi dedesi.
Mustafa ısrar ediyordu. İlla ki dedesine bir şey getirmek istiyordu. Hem güneş de doğmuş, şimdi her yer açılmış olmalıydı. Dedesi torununun o hayat dolu gözlerine baktı. Çakmak çakmak bakıyordu. Mustafa gözlerini anaannesinden almıştı. Yüzü, burnu, gözleri ne kadar da anaannesine benziyordu.
Bu ısrarlara dayanamamıştı. “tamam o zaman, sen bana balık getir, ne zamandır balık yemiyorum” dedi dedesi. Eti çok seviyordu. Ah aslında şöyle baş eti olacaktı ki, diye geçirmişti içinden... Ama şimdi çocuk baş etini nerden bulsun. “sen bana en iyisi balık getir yavrum”
“tamam dede sen beni bekle, ben şimdi geliyorum” dedi Mustafa hevesle.
Mustafa sevinçle evden ayrıldı. Dedesinin isteğini yerine getirmek için caddeye indi. Birden eli cebine gitti. Olamaz!!! Bunu nasıl unutabilmişti!.. Cüzdanını hızla kavrayıp içini yokladı. Beş kuruşu yoktu. Babasından aldığı harçlık dayanmıyordu ki. Ne yapacaktı şimdi... Adamcağız kendini balık yemeye iyice hazırlamış olmalıydı. Onu hayal kırıklığına uğratmak istemiyordu. Ah şu parasızlık! Nasıl unutabildi parası olmadığını... Bulunduğu yerde volta atmaya başladı. Düşünüyor, düşünüyor bir çare üretemiyordu. Bir an evvel iş hayatına atılıp para kazanmak istiyordu. Şu öğrencilik ne zaman bitecekti. Ah ulan ne yapacaktı şimdi... Balığın kilosu kim bilir kaç kuruştur. Parayı kimden isteyecekti. “Allah’ım ne yapacağım şimdi” dedi kendi kendine. Öyle müşkül bir duruma düşmüştü ki... Birden gözleri parladı Mustafa’nın. Bulmuştu. Can arkadaşı Kenan çalışıyordu. İş hayatına erken atılmıştı Kenan. Arkadaşı parayı Mustafa’ya anında vermiş “bir ihtiyacın olursa hiç çekinme” deyip civanmertliğini göstermişti. O gün dedesi, torununun getirdiği balıkları afiyetle yemiş, hayır dualar etmişti bütün gün. Mustafa’nın yüreği rahatlamıştı sonunda... Bir hastanın isteğini yerine getirmenin mutluluğu içindeydi.
Dedesi o kışın baharında toprağa düşmüştü sonunda... Gözyaşları arasında dedesini toprağa verdiler. İyilikler unutulmazmış. Dedesi toprağa bir tohum gibi düşmüştü. Aradan yıllar geçer ve bir gün o tohum yeşermeye başlar.
Evet aradan yıllar geçti. Şimdi Mustafa ne mi yapıyor? Bir çocuk mağazasının en genç yöneticilerinden biri oldu. Geçen yıl da evlendi.
Dilek Dinçer
__________________
"Başarı bir varış yeri değildir, başarı bir yolculuktur, adım adım ilerlediğiniz bir yoldur." Zig Ziglar
|