İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > EDEBIYAT > Özgün Yazılarınız
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 29.11.2007, 18:28

 
Battal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.11.2007
Mesajlar: 323
Teşekkür etti: 2
6 Teşekkür 4 Mesaja aldı
Ben -hikaye-

BEN

Selim Gürselgil


Vaktiyle, uzak diyarlarda, şimdiki anlayışımızdan çok farklı inanç ve davranışları olan bir kavim yaşardı. bu kavmin hikâyemize mevzu olan özelliği, lisânında "ben" kelimesinin mevcud bulunmamasıydı. Bazı modern dillerde "sen" kelimesinin bulunmaması bir problem teşkil etmekten nasıl uzaksa, aynı şekilde o kavmin lisânında "ben" kelimesine yer verilmemesi de, günlük hayatta hiçbir mahzur doğurmuyordu. O kavmin insanları böyle bir kelimeye ihtiyaç hissetmiyor, hatta dillerinde herhangi bir zaaf olabileceğini dahi akıllarına getirmiyorlardı.

Tahminlerimiz bizi yanıltmıyorsa, bu kavim, bugünkü Portekiz toprakları içinde, Atlas Okyanusu'na bakan bir dağın eteğinde yaşıyordu. Hazret-i Musa'nın dünyayı şereflendirmesinden kısa bir zaman önce, buralara nasıl ve nereden geldiği bizce meçhul olan birkaç yüz insan, okyanusun bereketiyle berhayattı. Bazısı sandal yapmasını bilir, Okyanusa açılır ve balık tutar; bazısı toprağı da Yunan ve Mısır tanrılarının yoluna pek benzemeyen bir dini talim eder, gaipten haber verir ve toplumu yönetirlerdi. O beldede herkesin müştereken yaptığı bir şey ise, şarkı söylemek ve dans etmekti. Okyanus havası göğüs kafeslerini bir hayli genişlettiğinden, bizim için pek zor addedilebilecek havalar onların pek kolayına gelirdi. Bunun gibi, dinî bir vecd içinde icrâ ettikleri dansları da, 18. asrın valslerine pek benzerdi.

Günümüzde bazı arkeologlar bu eski şehrin, bildiğimiz Lizbon'un nüvesi olduğunu savunsa da, bizce bu doğru değildir. Orası "dünya şampiyonu" adıyla bilinen bir beldedir ki, Lizbon gibi liman kenti olmadığı gibi, ondan daha şimâlde kurulduğu da gerçektir. Hatta o kavmin, günümüzün Portekizlilerine az çok benzediğini düşünmek bile, hatalı bir yaklaşımdır. Dünya Şampiyonu adı verilen yöre halkının, belki Basklılarla bir münasebeti, belki de onların en eski ataları olduğu düşünülebilir. Nitekim milâdî onuncu asırda yaşadığı sanılan bir Trubadur şairinin Bask bölgesinden derlediği bir efsâne, bu yönde işaretler taşır. Efsane aşağı yukarı şöyledir: Bir gün, inanılan ilâhların en yücesi olan IRA yeryüzüne inerek şânını dünya hükümdarlarına tasdik ettirmek dilemiş. Bir gecede dünyanın bütün hükümdarlarını dolaşarak sual buyurmuş: Ben kimim?.. Bütün hükümdarlar, hayatlarında ilk defa duydukları bir korkuyla, "sen şânı yüce IRA'sın, hiç kimse senin kudretine karşı koyamaz!" cevabını vermişler. Sıra Bask hükümdarına gelince, aynı suâl şöyle cevap bulmuş: Ben kimim?.. Bunun üzerine inanılan ilâhların en yücesi olan IRA gazap etmiş ve Basklılara kıyamete kadar kurtulamayacakları bir belâ vermiş. Binaenaleyh Basklılar, hiçbir mevzuda birlik sağlayamaz, karar veremez ve bir daha asla devlet kuramaz bir kavim olmuşlar... Bazı muasır mitologlar, Basklılar'ın kendini bilmezlik ve kararsızlıklarının bugün de sarı ve kırmızı renkte bayrağı olan İspanyollar'a esir olmalarıyla devam ettiğini söylerler.



Onuncu asırda Bask bölgesinde bilinen bu efsaneyle, Dünya Şampiyonu beldesinde konuşulan "ben"siz lisan arasında bir benzerlik olduğu düşünülmekteyse de, bu, bir varsayımdan öteye geçmemektedir. Mevzu hakkında görüş beyan eden bazı araştırmacılar ise, iki kavim arasında benzerlik kurmanın, sadece bir spekülasyon olduğuna kanidirler. Öyle ki, Dünya Şampiyonu halkı, esir değil, başınabuyruk bir kavimdir. Orada bulunmayan şey, sırf "ben"dir. Dünya Şampiyonu halkının inancına göre, bir mevzuda kendini işaret ederek konuşmak, en büyük küfürdür. Onlar kendilerinden bahsetmek istediklerinde, ekseriyetle "bu adam" sıfatıyla veya bazen de "o" zamiriyle konuşurlardı. Lisanlarında en temel bir kelimenin -ben'in- eksik olduğu ise hiçbir zaman akıllarına gelmezdi... Tabiî biz bu düşünceye pek katılmadığımızı söylemeliyiz. Bizce Bask efsanesiyle "ben"siz lisan arasında, esrarlı ve esrarlı olduğu kadar da sıkı bir mânâ ilgisi görülmekte.

Hazret-i Musa Firavun'un sarayında büyümekteyken, Dünya Şampiyonu mıntıkasında adı "Toprağın Oğlu" mânâsında bir isimle anılan bir adam yaşardı. Toprağın Oğlu, ne balıkçılar gibi günübirlik eğlenmesini, ne şarapçılar gibi sarhoş olup dans etmesini, ne de rahipler gibi yarınları görmesini bilir, hayatını toprağın koynunda, buğday başakları arasında geçirirdi. Çiftçiler Dünya Şampiyonu'nun en aşağı sınıfıydı; fakat bu adamda öyle bir yücelik vardı ki, toplumunun en ileri geleninde, yarını bilip halkı yöneten rahiplerin başında bile, o hâlden bir eser bulunmazdı. O yücelik, tefekkürdü. Hazret-i İbrahim dininde hususî bir ibadet şekli olan, insanı insandan ve hayvandan aşağı mahluklardan ayıran meleke... Toprağın Oğlu bu melekeyi, uzun ve rüzgârlı yaz günlerinde ekin başakları arasında ve uzun ve rüzgârlı kış gecelerinde dağdağan diplerinde bulduğu "yalnızlık" sayesinde kazanmıştı. Belki, kavminin diğer insanlarının aksine sesinin boğuk olması ve dans etmek gibi devrin en tabiî temayülünü bir türlü edinememesinin de bunda rolü vardı. Aslında Toprağın Oğlu'nun hayatında bir yaprak daha var ama, bunu doğrudan tefekkür âmili saymak yerine, kaderin tefekküre vesile bir cilvesi olarak nitelemeyi yeğleriz. Bu adam 40 yaşından evvel tam üç defa evlendiyse de, üç evliliği de çok kısa sürmüş ve kadınlarının onu terketmesiyle neticelenmişti.

Toprağın Oğlu; 50'li yaşlarına geldiğinde, tefekkürde vardığı orjinal bir nokta itibariyle iyice yalnızlaştı. Binlerce yıl sonra, Levy Bruhl'ün "esrarlı iştirak-participion mistique" adını vereceği, iptidaî insanlara mahsus dünya görüşünü keşfetmiş ve kapı kapı dolaşarak fikrine muhatap arıyordu. "Bizler" diyordu, "iç dünyamızla dış dünyamız arasında fikrî bir ayrıma gitmiyoruz; yani dışta olan her şeyin içimizde de olduğunu ve tersini, farkında olmadan, hissen yaşıyoruz. Bu yüzden bizler için, kıssa ve efsâneyle hikâye ve macerâ arasında tam bir özdeşlik varmış gibi geliyor. Güneşin doğuşu, gökte bir baştan öbür başa yolculuğu ve geceyle birlikte gözden kayboluşunun sergilenmesi ve açıklanması, insanların aynı hadiseler esnasında yaşadığı duyguların ifade edilmesiyle müşterek bir hiza teşkil ediyor varsayıyoruz. Halbuki bu esrarlı iştirak için, bunlardan daha esrarlı bir iştirak ettiriciye ihtiyaç yok mudur? Bir iştirak ettirici, birleştirici, içimizle dışımızı kucaklaştıran şey..."

devam edecek...
Battal isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 30.11.2007, 13:05

 
Battal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.11.2007
Mesajlar: 323
Teşekkür etti: 2
6 Teşekkür 4 Mesaja aldı
Fakat Toprağın Oğlu'nun bu sözlerle çaldığı kapılar, küfür ve lanet dolu cevaplarla bir bir yüzüne kapanıyordu. Bu "karın doyurmayan lakırdılar" hiç kimsenin alâkasını uyandırmıyordu. İşte insanlık her çağda bu iki sınıftan oluşmuştur: Karın doyuran lâkırdıların peşinde koşanlar ve zaman donduran lâkırdıların peşinde koşanlar.. Rızkını Okyanus'tan temin eden İyigün Serveri ise, bu iki sınıfın ortasında yer alan bir kimseydi. Hayatı boyunca hem karın doyuran lâkırdıların peşinde koşmuş, hem de yer yer zaman donduran lâkırdılara kulak kabartmıştı. Toprağın Oğlu'nun da eski bir tanıdığıydı. Gel zaman git zaman, tebliğ kendisine de ulaştı ve oturup Toprağın Oğlu ile bir güzel sohbet etti. Toprağın Oğlu, hayatından ilk defa memnundu; tragedyasının sona erdiğine, nihayet fikirlerini tartacağı bir muhatap bulduğuna inanıyordu. Ta ki, Koca Düğün'den iki gün öncesine kadar... Koca Düğün'den iki gün önce, Toprağın Oğlu, şu çıkışla irkildi:

- Ey dünyadan nasibi bir çeki buğday olan, kadın yerine toprağın koynuna kıvrılıp uyuyan, çocuk yerine mısırların saçlarını okşayan adam!.. Bu adam, en başından beri, anlattıklarını büyük bir dikkatle takip ediyor ve seni senden iyi anlamış bulunuyor. Sen diyorsun ki, bu adam, hava açıp balıklar kaynaştığında sevinmek ve fırtına kopup balıklar kaçıştığında yerinmek, yahut sevinmek için havanın açıp balıkların kaynaştığını beklemek ve yerinmek için fırtına kopup balıkların kaçıştığını görmek gibi mutad ve sıradan hislerini idrak için, bunlar arasında bir iştirak ettiriciye, yani bu adam yanlış anlamadıysa, sana muhtaç!.. Binaenaleyh bunu kasdetmekle sen küfre giriyorsun; çünkü dinimizce yasak olan bir şeyi yapıyor, kendini gösteriyorsun.

- Zekânın hayranı bu adam, dedi Toprağın Oğlu yumuşak bir sesle. Gerçekten ey okyanusun koca dalgalarıyla dans eden adam, kendisi senden güzel özetleyemezdi durumu. Bu adam kendini gösteriyor, çok doğru; ama bunu yapmasının sebebi, şu çürük akasya kökleri gibi bedenini ortaya koymak değildir. Burada kaçırdığın bir incelik var: Bu adam kendini, din ve fikir hayatımızda bulunan en temel eksikliği anlatmak için gösteriyor. Bu eksiklik, bizzat "bu adam"dır; yani dilimizde ve düşüncemizde bulunmayan ve fakat güneşin doğduğu yerden gelen bazı adamların dilinde yeri olduğu farkedilen bir kelimenin delâlet ettiği şey... Bu adam ne yazık ki, dilimizde bu şeye ne diyeceğimizi ve bu şeyin neden dilimizde yeri olmadığını bilemiyor.

Bu sözler İyigün Serveri'ni daha da öfkelendirdi:

- Sen sade küfre girmekle kalmıyor, Dünya Şampiyonu'ndan olmayan insanlarla görüşmekle vatana ihanet suçunu da işlemiş bulunuyorsun... Yollarımız burada ayrılacak ve bu adamın tahmini o ki, yakın zamanda diyanet mahkemesinde hesaba çekileceksin!



Adamın dediği gibi de oldu. Çok geçmeden Toprağın Oğlu diyanet mahkemesinde hesaba çekildi ve hem dinsizlik, hem de vatana ihanet suçundan idam cezasına çarptırıldı. O toplumun kanunlarına göre, iki suçtan idam cezası alanlar, önce beline kadar yakılır, sonra şehir halkı tarafından taşlanarak öldürülürdü. Daha fazla suçtan idama mahkum olanlara ise işlediği suç adedince ağır cezalar tatbik edilir, nihayet o kimse öldürülürdü. Ancak Dünya Şampiyonu beldesinin idarecileri olan rahipler, dünyanın kendi şehirlerinden başladığına inandıkları için, kendi milletinden olanların ceza kanunlarına bir de müsamaha yasası ilave etmişlerdi. Buna göre, bir idam mahkûmu, Dünya Şampiyonu beldesi halkının en az yüz sene faydalanacağı bir bilgiye sahipse ve bunu halkın istifadesine sunarsa, infazı durur ve cezası affedilirdi. Yeryüzünde hiçbir beldede geçerli olmayan bu kanun, o mıntıkanın hakikaten dünyanın başladığı yer olmasına dair bir iftihar vesilesi sayılırdı. Ne var ki, o devirde yaşayan insanların hatırladığı kadarıyla, şimdiyedek hiçbir idam mahkûmu, bu kanundan yararlanamamış, yararlanmak istediyse de öne sürdüğü bilgiden şehir halkının yüz sene istifade edebileceğini delillendirememişti.

Başrahip, o günlerde iyiliği üstünde olduğundan, Toprağın Oğlu'na şöyle bir kolaylık göstermek yolunu tuttu:

- Lisanımızda noksan olduğunu söylediğin o kelimeyi, lisânımıza uygun bir biçimde sen tamamlarsan, affedildin gitti!...

Fakat Toprağın Oğlu, böyle bir kelime bulamadı. Bacakları uyluk bitimine kadar yakıldı, beyni eriyecek, kafatası çatlayacak gibi oldu, ama lazım olan kelimeyi bulamadı. Sıra taşlanma safhasına gelmişti ki, o gün artık ölüm kaçınılmazdı. Bacakları kibrit yanığı gibi dermansız kalan adamı, belinin üstüne oturttular. Taşlar hazırlandı, yerler alındı. O esnâda kalabalığın içinde bir çocuk, Toprağın Oğlu'nun dikkatini çekici garip hareketler yapıyordu. Dünya Şampiyonu halkından hiç kimsenin kendisiyle ilgilenmediği çocuk, zıplıyor, tepiniyor, çığlık atıyor ve ısrarla kendisini gösteriyordu. O sırada işaret geldi ve birinci sırada bulunan adam, elindeki taşı savurdu. Taş Toprağın Oğlu'nun tam alnına denk geldiğinde, taşın vurduğu yer kalabalık tarafından duyulacak bir sesle açıldı ve kanamaya başladı. Kan, Toprağın Oğlu'nun sol gözünün üstünden sakalına doğru akarken, o hâlâ zıplayan, tepinen, çığlık atan ve ısrarla kendisini gösteren çocuğa bakıyordu. Birdenbire beyninde bir ışık yandı:

- Durun!

Diye bağırdı. Fakat ikinci sıradaki kadın çoktan taşı fırlatmış ve taş da Toprağın Oğlu'nun üst çenesinden üç dişini kırmıştı. O ağzı kan dolu olduğu halde, boğuk sesiyle bir kez daha inletti meydanı:

- Durun!

Herkes durdu. Başrahip iki adım öne çıktı:

- Ne diyeceksen çabuk söyle! Bizi oyalamaya kalkarsan, ek bir ceza tatbik edeceğiz sana!

Toprağın Oğlu, yarı yarıya anlaşılan bir telaffuzla, "buldu, buldu, söyleyecek" diye bağırıyordu. Başrahip biraz daha yaklaştı:

- Söyle bakalım, ne buldun?

- Şu çocuk kimdir, dedi Toprağın Oğlu heyecanla. Bütün gözlerin kendine döndüğünü gören çocuk, korkarak çırpınmayı bıraktı. Başrahip çocuğa bir göz attıktan sonra, Toprağın Oğlu'na döndü:

- Şarapçı Acı Kuvvet'in oğlu Çitlenbik!..

- Çitlenbik, evet, diye konuştu gözleri parlayarak Toprağın Oğlu. İşte lisanımızda noksan olan ve konuşan kimsenin kendisine delâlet etmesi gereken kelime budur!..

Başrahip sağına soluna baktı. Sonra da mahkuma döndü:

- Bu dediğin bize inandırıcı gelmiyor. İzah et bakalım, niçin aradığımız kelime budur ve bu kelime lisanımıza ne gibi bir yenilik getirecektir?

- Tabiî, dedi usulca Toprağın Oğlu. Bu işin kolay kısmı. Siz yeter ki bu adamı çözün ve karnını doyurun.

- Bunlar da bizim için kolay, diye ciddiyetini muhafaza etti başrahip. Ama bizi aldatmaya kalkarsan, vay seni doğuran anaya!..

Toprağın Oğlu'nu kibrit yanığı bacaklarına ek bir zahmet vermemeye itina ederek Ruhban Evi'ne götürdüler. Güzelce karnını doyurdular ve dinlenmeye başladılar:

- İki âlemin varlığını kabul edip de ölümü inkâr eden bir insan var mıdır? Varsa, bu insana "ahmak"tan başka ne denir? Ya seslerin varlığını ve şarkıya dönüşmesini kabul edip de şarkıcıyı inkâr eden adam? O da katıksız bir "ahmak"tır, öyle değil mi? Madem öyle, konuşanı ve konuşulanı kabul edip de, konuşanın kendisini konuşabilmesini inkâr eden bizlere ne demeli? Sahteliklere ve istismara bulaşmadan, kendiniz vereceksiniz şimdi bunun cevabını...

Vaktin birinde bu adam, Taşsavuran Dağı'nın ardındaki topraklardan gelen bir tüccardan dinlemişti...

devam edecek...
Battal isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 30.11.2007, 17:07

 
Battal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.11.2007
Mesajlar: 323
Teşekkür etti: 2
6 Teşekkür 4 Mesaja aldı
Güneşin doğduğu tarafa iki insan ömrü yol aldığınızda, karşınıza dünya güzeli bir şehir çıkar. Bu şehre Dünya Güzeli derler. Sahiden dünyanın bütün güzelliklerine sahip, sanki cennetten bir numunedir. İki toprak, iki gök ve iki su, onda visâle ermiştir.

Bu şehirde bir de Dünya Güzeli adında bir kız yaşardı ki, o da gerçekten melekler kadar güzeldi. Fakat üzerinde hasetlikten doğan bir uğursuzluk vardı. Haset eden de bizzat Dünya Güzeli şehriydi. O şehir şöyle düşünür ve kızcağızın kısmetini bağlardı:

- İsmini ve hüsnünü benden alan bu kıza ne oluyor ki, bütün delikanlılar onun peşinden koşuyor. Oysa ben, her zerremle ondan daha güzel ve kalıcıyım.

Bu hasetlik, kıza talip olan tam 99 gencin başını yedi. Gençlerden herbiri de kızı almak için girdikleri şehirde, şehrin güzellikleri karşısında büyülendiler ve kızı unutarak başka zevklere daldılar.




Nihayet bir delikanlı şehrin güzelliklerini aşarak Dünya Güzeli'ne ulaştı. Kız buna nasıl sevindi, anlatılmaz. Delikanlı'yı hediyelere boğdu. Ona hemen düğün hazırlıklarını başlatmasını ve kendisini bu şehirden kurtarmasını tembihledi. Ancak delikanlının bir kusuru vardı ki, kızın konuştuğu lisanı çok az anlıyor ve konuşabiliyordu. Nitekim Dünya Güzeli Şehri'nin bu visâle olan hasetliği galeyan ettiğinde, delikanlı ancak ismini söylemeye uğraşıyordu.

- Ben...ben...ben!..

Hasetlik her uğursuzluğun başıdır. Böyle olunca, Dünya Güzeli şehrine de, adına yakışmayan bir zelzele musallat oldu. Bütün yeşillikleri soldu, bütün suları kurudu ve o güzelim havası kasvetle doldu. Bu hasetlik zelzelesinden sonra, şehrin üstünde ancak bir tek ağaç kaldı. O da Dünya Güzeli'ne talip olan uzun ve ince delikanlının kurumuş haliydi.

Genç kız son ümitle kucakladığı talibinin başına bunların gelmesine çok içerledi. Fakat diğer hemşehrileri gibi, kuruyup çöle dönen şehri terketmeyip, hasetliğin tesirinden ağaca dönen talibinin başında bir ömür yaş dökmeyi yeğledi. Nihayet çok geçmeden kendisi de o ağacın dibinde can verdi.

Daha sonra adil bir hükümdar, Dünya Güzeli şehrine gelerek yerleşti ve o şehri yeniden imar etti. Şuarâsına da bu şehre, güzelliğine layık bir isim bulmalarını emretti. Şairler, bu şehrin hikayesini bilen kimseler olduklarından, orayı, daha evvel hiçbir şehre verilmemiş güzellikte bir isimle isimlendirdiler. Oraya, o şehrin başlangıçta yegane güzelliği olan iki sevgiliye mezar olmuş ağacın ve bu ağacı bedenlendirmiş delikanlının ismini verdiler. Ona "Çitlenbik" dediler.

Çitlenbik öyle bir kelimeydi ki, delikanlının son nefesinde sarfettiği "ben, ben, ben" kelimelerinin şairlerin lisanındaki karşılığından doğmuştu. Fakat aynı zamanda "iki sevgiliyi kavuşturan" mânâsına geliyordu. Güneşin doğduğu yerde çok zaman, ince, uzun, parlak gövdeli ve zeytin gözlü ağaçlarla sevgililere "Çitlenbik" dendi. Halk arasında ise bu kelimenin, şuarâ lisanındakinden daha şairâne bir mânâsı ortaya çıktı; halk, konuşanla konuşulanın aynı kişi olduğu halleri "çitlenbik" tabir etti ve zamanla bu söyleyişten dinî bir vecd ve heyecan duydu. Çünkü bahse mevzu olan delikanlı, sözü kendisinden ayıramamış ve o hal üzere can vermişti.

Ey Dünya Şampiyonu şehrinin asil rahipleri, serseri balıkçıları, şakrak şarapçıları ve çilekeş çiftçileri!.. Söyleyin, yeryüzünde bizden daha zavallı bir millet var mıdır? Bir lisan ki, konuşanla konuşulanın aynı kişi olabilmesi ve sözle sahibinin birbirine mutabakatı gibi, en temel bir insanî gerekten mahrumdur... Bir lisan ki, onda esrarlı iştiraka yer yoktur, âlem "ben" diye bir çekirdek mefhumda toplulaşmaktan ve "ben" âlemde ifadeye çıkmaktan âcizdir; onda din de imkânsızdır.

Başrahip tebessüm ederek yerinden kalktı:

- Sen muazzam bir heykeltraş olabilirmişsin, Toprağın Oğlu, dedi. Biçimsiz, nobran bir taş yığınından inanılmaz incelikte bir heykel yonttun. Lisanımız ve aklımız senin sayende yerli yerine oturdu. Affedildiğin gibi, mükafatı da hak ettin.

-BİTTİ-

www.selimgurselgil.up.to
Battal isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
hikaye... msadi Günlük 6 27.09.2007 16:47
Cok hos bir hikaye Hikaye Özgün Yazılarınız 3 18.01.2005 13:32
Kisa bi hikaye bySimyaci Özgün Yazılarınız 1 20.03.2004 13:30
Bir Hikaye sivasli efe Özgün Yazılarınız 0 26.09.2003 01:00
Kan Araniyor {Hikaye} Fazilet Özgün Yazılarınız 2 18.01.2003 13:36


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:09 .
Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50